TERAPİ ODASI (6) – Kısa Roman 3. Bölüm

TERAPİ ODASI (6) – Kısa Roman 3. Bölüm

POLİSİYE AŞK ÖYKÜSÜ 1. Bölüm

(Kısa Roman’ın yazarı buraya daha önce yazdığı öyküyü koymuş. Hiç düzeltmeden. Ben de aslına sadık kalmak için birkaç ufak tefek imla düzeltisi dışında dokunmadan yayınlıyorum. Editör Notu.)

Kızın fotoğrafını gösterdiler. Güzel bir kızdı. Hoşuma gitti. Demek bunu izleyeceğiz. Kazma gibi herifleri takipten bıktım. Dizilerde, filmlerde o ucubeleri görmekten ne zevk alır bu millet?  İ.. mi ulan hakikaten bu izleyici! Kokuları bile çekilmez. Televizyondan kokuları gelmiyor zaten. Hepsi artist, parfüm kokuyorlardır, o taraklarda bezleri yok. Hepsi artist lan bu soytarıların. Benim yaşadığımsa gerçek hayat. Dizi mizi değil, hayat bu işte. İşinden zevk almazsa on gün dayanamaz insan. Biz de insanız, genciz. Biraz şenlensin yaşamımız. Zaten tüm hayat mesaide geçiyor. Sokaklarda, orada burada sürtmekten şimdiden perişanım. Daha bu ne, şunun şurasında üç yıl anca doldu. Önümde parlak bir gelecek var ya, azimli olmak lazım. Bu olay ilgince benziyor.

Sokakta evinin önünde arabamın yanından geçti, iki adım ötemden. Evet, hoş kız. Ortaokuldaki aşkımı hatırlattı. Bak ona ilk kez “aşkım” diyorum. Keşke yüzüne karşı bir kez olsun diyebilseydim. “Aşkım”. Ne güzelmiş be. Aynı ona benziyor. O mu lan yoksa? Olur mu canım okuduğu okullar, mahallesi hepsi farklı. Gecekondu dilberi. Bir anasının evine bak, bir de şu elbiselere. Şu semte bak! Hostes olmakla bu kadar sınıf atlar mı biri? Hosteslik paravan, hostes mostes değil bu. Ama çok tatlı.

Kafam iyi çalışır. Okulda derslerde bir dinledim mi bir daha çıkmazdı aklımdan bir şey. Öyle inek öğrenci falan da değildim ama okul üçüncüsü bitirdim. Gözüm de pekdir. İstanbul çocuğuyuz doğma büyüme. Babamın taksisiyle daha çocukken altını üstüne getirdim şehrin. Gözüm pek. Kavgada kafa göz sakınmam. Eee böyle olunca haklı amirlerim. “Gelecek vaad edenler arasında en öndekilerden birisin” diyorlar. Hatta benim müdür “en önde sensin, beni mahcup etme” diyor. Geçen yediğim halttan sonra fırça mahiyetinde dediydi, yine de olsun. Kırmayacaktım herifin burnunu, sinirlerine hakim olmak lazım. En önemlisi bu. “Senin yüzünden o itin sorgusu iki gün gecikti, beğendin mi yaptığını” dedi. Devir düzen kanun devri. “Yeni devre biz alıştık siz alışamadınız, daha dünkü bok” dedi. “Bok” demese iyiydi, zaten babacan bir tarzda dedi.  Takma kafaya.

+++Hikaye başlangıcı pek iyi değil. Ne yaparsın… sonra değiştiririm. +++

Kendimden memnunum, amirlerim benden memnun, fakat ortada bir sorun var. Amirlerim tam memnun değil mi acaba? Bazı arkadaşlar kıskanıyor. Bazı kıdemliler iyice kıskanıyor. Dostça mı konuşuyorlar, çakallık mı yapıyorlar, çözemiyorum. Onu da çözeriz. “Bu meslek uzun bir maraton” dedi biri, bir nöbettte arabanın içinde pineklerken. Bu meslek uzun maraton? Ne şimdi bu?  Yani hızlı olmamak mı lazım? Atak olmamamak mı lazım? Yok, öyle değilmiş.  “Oğlum, müdür olunca zaten koltukta oturacağız kıçımızın üstünde uzun uzun. Genciz biz be oğlum. Bu yaşlarda koşturmazsak, atlayıp zıplamazsak kim koşturacak bizim yerimize.” “Yok” dedi, “Maraton derken yanlış girdim konuya.  Unut maratonu. Devlet için çalışacaksın, kahramanca çarpışacaksın, hiçbirimizin fedakarlığından, vatan sevgisinden kimsenin kuşkusu yok.” Peki neden kuşkumuz var? “Devlet için çalışacan da azcık da kendin için çalışacan. Böyle sıfır numara dürüst ayakları. Bu uzun boylu gitmez oğlum. Meslek silindir gibi bir meslek. Yok ne… hilti gibi hilti. Bu maaşla uzun süre gitmez. Evlenecen çoluk çocuk olacak. Onlar evde hep yalnız. Hiç değilse para olsun hanede.” “Yok benim o işlerle işim olmaz. Bunu ima ediyorsan…” “Ne iması be oğlum. Lafın gelişi diyoruz. Bir şey teklif eden de yok zaten. Ama imkan olunca eline kadın eli değmiş molla gibi irkilmeyeceksin. Alan var almayan var. Alanı suçlamayacaksın. İşine bakacaksın. Yaptığı iş düzgün mü değil mi? Futbolda antrenör neye bakıyor. İdmanda çalışıyor mu, maçta koşuyor mu? O kadar… Geceyi şununla geçirmiş, bu barda eğlenmiş… Onu ilgilendirmez.”

Bu yol üstüne bir sürü konuşmalarımız oluyor. Herkes rüşvet alanı küçümsüyor, dalga geçiyor. Birçok kişi de pek hevesli öte yandan. “O çarka girmedin mi yükselemezsin” dedi biri bir sohbette. Öbür arkadaş doğruladı. Sonra bana baktılar ikisi birden?? “Normal tabii, sen adamı ayıplayacaksın içinden. Ardından laf edeceksin. Sonra da aynı adamlardan terfi bekleyeceksin.” Bir şey mi demek istediler? “Oğlum deli olma, onca muhabbet konusundan sadece biri bu. Onlar da konuşulacak elbet.”

Eminim ki harama el sürmemiş bir sürü müdür, amir var. İçlerinde namazında niyazında olanlar gittikçe artıyor üstelik. Ben içkiyi ara sıra fazla kaçırırım, ama bakmayın imanım sağlamdır. Girmem, hoşlanmam öyle dua, cemaat falan işlerine, ancak ufaktan sempatim de yok değildir. Yani sonuçta bizde her cinsten adam var. Her cinsten adam içinde kötüsü var, iyis var, çok iyisi var. Onlar nasıl yükselmiş. İşle. Çalışmayla. Sen de sağa sola bakma, işine bak.

Gün geldi. Operasyon için düğmeye basıldı. Birkaç birim ortak çalışıyor. Narkotik, Kaçakçılık, Organize suçlar… İş büyük iş sanırım. Hedefte bir turizm acentası. Şehrin işlek caddelerinden birinin yan sokağı. Emir gelince dalıp basacağız. Dur bakalım, bekliyoruz.

Aaa, o an bizim kız göründü, köşeden geliyor. İçim cız etti. Bir hafta izlemişim, kiminle görüştü, kiminle buluştu fotoğraflamışım, rapor etmişim. Sonra da bırak dediler, bırakmışım. Uzaktan sevgili gibi olmuştuk halbuki, ne şeyler dertleşmiştim onunla, Allah vere de belanın tam ortasında çıkmasa diye dua etmişim.

İşte tipik manken adımlarıyla, küçük küçük zıplamalarıyla geliyor. İşte girdi içeriye. Beklenen şahıs bu mu yoksa?

O’ymuş. O içeri girdi. Bir dakika sonra emir geldi. Daldık.

Ben her zamanki gibi en önde. Kimse sen en önde ol demiyor. Halı sahadaki maçlarda nasıl kimse anlaşmadan herkes kendi pozisyonuna geçiyor. Zevkini düşünenler hemen en öne, takımı düşünenler mecburen en arkaya.. Burada tam tersi. Girdim içeri elde silah. Normal bir işyeri dairesi. Hızla odalara girip çıktık. Normal görünüşlü üç dört bayan iki de erkek. Bizim kız yok. Nerede bu? Onlar ortadakilerle ilgilenirken ben kızı arıyorum.

Tuvalette.. Kapıyı açmaya çalıştım. Kilitli. Meşgul, dedi içerden bir kız sesi. Meşgulü mü var bu işin, saniye meselesi. Tekmeyi koyduğum gibi kapı arkaya patladı. Girdim içeri. Banyo tuvalet burası. Kız pantolonunu indirmiş külotla. Üstünü de çıkarmış, ince bir tişört kalmış göbeği açık. Vücuduna sarılı kemerli bir bez çantayı çıkarmaya çalışıyor. Onu öyle çıplak görünce bir refleksle gerisin geri çıkmak istedim, o saniye dur ne yapıyorsun, işin bu ve suçüstü yakalamak için buradasın ve yakaladın, dedim kendime. Çıkmadım ama kapıyı arkamdan ittirdim. Çantayı çıkarmış, tişörtü de sıyrılmış sütyenle önümde duruyordu…

Ve çantayı bana uzatarak… “Lütfen… Ne olursun!” dedi yalvaran, çaresiz, kapana sıkışmış bir yavru tilki gibi mahzun gözlerle.

Nasıl yaptım o an o işi, bilmiyorum. Nasıl basiretim bağlandı da kabul ettim bilmiyorum. Niye basiretim bağlandı orada?? İşte eşek kafa. İşte iyi bir poliste hiç görülmemesi gereken zayıflık, yumuşaklık… Aldım çantayı, montumun içine, çelik yeleğin üstünden koltuk altıma sıkıştırdım ve çıktım. Karmaşık ve zorlu bir rüyadan çıkar gibi. Kendimden geçmiş gibi. Bayan arkadaşlar da girmişti daireye o ara. Zayıf bir sesle: “Tuvalette bayan var.. Ben kapıyı kırdım.. Siz bir iyice arayın..” dedim.

Her yer arandı, tarandı, hiçbir şey bulunamadı. Birtakım evrak ve bilgisayarlar toplandı, herkes toparlandı, arabalara bindirildi, oradan müdürlüğe. Ben de bu arada öteki tuvalete girmiş, çantayı içime daha sağlam bir yere yerleştirmiştim.

Emniyette işkence demeyeyim, dayak bayağı sıkıydı o zamanlar. Bunlar sorguya alındı. Sorguda kötek faslını çok sevmem açıkçası. Bazen öfkeyle dalmışlığım vardır suçlulara ilk anlarda, ama iş uzadıkça keyfim kaçar. Hele ki kadınsa dayak yiyen.. Çıkarım. Sigara içme falan bahanesiyle. Bu aldıklarımız da çoğu kadın. İçerden çığlıklar geliyor. İç parçalayıcı. Gireyim, dedim. Girmesem, dedim. Dayanamadım merak ettim girecektim, kapı içerden kilitli. Benim diye bağırmadım, vazgeçtim, döndüm.

O an iyice paniğe kapıldım. Oğlum kıza ne acıyorsun, sen kendine acı! Kız bir öterse… Çantayı sizin arkadaşınıza verdim, şimdi her şey onun üstünde, derse??? Yandın oğlum, ama ne yandın.

Yaşamımda o ana dek yaşadığım en zor üç saatti. Kaçsam kaçılmaz, çantayı müdürlükte bir yere saklasam çözüm değil, kız öttü mü yine bana soracaklar. Mahvoldum ben. Mahvoldum.

Neyse… Sonunda sorgu bitti. Bana ara sıra tuhaf tuhaf bakıyorlar, niye böyle karısı doğumhanedeki adam gibi ortalıkta fır dönüyor diye. Ama kız bir şey demedi. Herhalde demedi. Galiba atlatmıştım. Çıkıp dışarı bunu üst üste üç sigara içerek kutladım. Kıza da büyük bir minnet duydum. Hem de ne minnet. Kendini kurtarmıştı.. En çok da beni kurtarmıştı. Onca dayağa rağmen… Vefasızlık etmemişti. Ona orada neredeyse sırılsıklam aşık oldum.

Aşıktım ama sıkıntı devam ediyordu. Akşam geç eve gittim. Çantayı çıkardım. İçinden on beş bin avro ve iki kilo kadar beyaz çıktı. Çantayı kolay bulunmayacak bir yere sotaladım. Sızıncaya kadar içtim.

Ertesi gün bizimkilerin emniyet işlemleri bitti şükür ki. Savcılığa gönderdik. Akşam öğrendim ki hepsi serbest kalmış. Derin bir oh çektim.

Varta atlatılmıştı atlatılmasına, ancak elimdeki mal ne olacaktı? Bunu sonra hallederiz diye düşündüm. Badireyi atlatmanın keyfine bak. Öteki işlere yoğunlaştım.

Bir hafta geçmemişti ki bir telefon geldi. Bana adımla senli benli seslenen kalın sesli kaba biri… Halimi hatırımı sorduktan sonra malı ve paraları istedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tabii ya, bunun bir de böyle bir sonucu olacaktı. Tatlı tatlı yememiştim yemediğim şeyi, yine de acı acı çıkaracaktım demek. Tabii olur, dedim. Buluşma yeri ve zamanı saptadık. Telefonu kapadım.

Öff ki öff… Emniyetin en parlak komiserlerinden biri, resmen ve istemeden, bir anlık gafletle bir çetenin suç ortağı konumuna düşmüştü.

Ertesi gün buluşma yerine gittim. Gündüz vakti. O saatte pek kalabalık sayılmayacak bir park girişi. Yaklaşırken huylandım, daha doğrusu aklıma kurtlar düştü. Arabayla önünden geçtim, durmadım, epeyce uzağa park ettim. Son anda çantayı da almaktan vazgeçtim, arabada bıraktım. Yan sokaklara dalarak parka farklı bir yerden yaklaşacaktım. Önce herifle konuşacak, sonra durum uygunsa arabadan birlikte alacaktık çantayı. Park girişine yaklaşırken daha da huylandım. Ya beni izlemişlerse, ya onlarla görüşürken fotoğrafımı çekerlerse. Korktum ve bu işten vazgeçtim. Bir başka yolunu bulmalıydım. Adam o sırada cepten aradı. Hani gelmedin, dedi. “Acil iş çıktı, gelemedim. Buluşmayı erteliyorum. Ben seni sonra arayacağım” dedim. “Olur mu molur mu..” sesini yükseltti ama başka şey diyemedi. İşte şu dallamaydı gri otomobilin yanından konuşan. Onun arkasına yeni bir araba yanaştı o an. O arabadakilerle bizimki konuştu. Konum değiştirip az daha yaklaştım. Her iki arabanın plakasını da aldım. Hızla uzaklaştım oradan.

Evet, başıma bir bela almıştım ki, ne bela. Nasıl çözecektim bu işi? Gece içsem de uyuyamadım. Telefon çaldı ertesi sabah, aynı adamdan. Açmadım.

Arkadaşlar da fark etti bendeki dalgınlığı. Neyin var diyorlar, yorgunluk diyorum, uyuyamadım diyorum, bir şey yok, diyorum.

Öğleden sonra “Operasyon var” dediler. Bu bana ilaç gibi geldi. Hızla olay yerine intikal ettik. Bir kaçakçılık işi. Allahın şey yaptığı bir varoşta sanayi mahallesi gibi bir yerde depo. O işi biliyordum. Başka tim bakıyordu. Adamlar tam kelle, pislik mi pislik tipler. İşin içinde cinayetler de varmış. Çok dikkatli olun, diye uyarı geldi. “Herifler silahlı” karşı koyabilirler.

Ben de kafamı dağıtmak için tam da böyle bir şey arıyordum. Yine en önden atıldım emri duyar duymaz. Bahçe kapısını açıp girince etrafta bir mezbelelik gördük, fakat şahıs yoktu. O hızla depo kapısına koştuk. Kapı aralıktı. Ayağımla itip girdim içeri. Yamru yumru kirli sakallı bir tip tam beş adım ötemde elinde silah karşımdaydı. “At silahını” diye bağırdım, şaşaladı, silahını atacak gibi yaptı, sonra kaldıracak gibi oldu… Tetiğe bastım. Aynı anda başıma, kulağımın tam üstüne ince çelik çubuk gibi bir şeyle vurdular. Gerisini hatırlamıyorum.

Hastanede gözümü açtığımda normal bir hasta odasındaydım. Başımda annem, babam, kızkardeşim. Hepsi gülüyordu. Fazla baygın kalmamışım. Ertesi günmüş sadece. Doktorlar tedbir olsun diye tutuyorlarmış, bir şeyim yokmuş aslında. Biraz uyutmuşlar, o kadar. Kurşun kulağımı delip geçmiş, kafatasını azcık berelemiş. Kulağımda iz kalacakmış. Eski kulağı kesiklerden olmuşum.

Üç gün hastanede kaldım. Kaldığım müddetçe bir kahraman muamelesi gördüm. Müdürler, amirler gittiler geldiler. Bana sertifika verileceğini söylediler. Bizimkilerin ağzı kulaklarında. Vurduğum adam ölmemiş. Zaten uyluğuna ateş ettiğimi hatırlıyorum. Bu da bir hata tabii. İlk olaydaki gibi saniyelik bir hata. Adam sana öldürmeye ateş edecektiyse, sen onun neden bacağına nişan alıyorsun. Üstelik sanırım ilk tetiği çeken bendim. Ben tetiği çekmesem belki de adam hiç ateş etmeyecekti. Onu düşün bunu düşün. Yeter, dedim kendime, kahramanlığın tadını çıkar. Orada dört çete üyesini yakalamışlar. Gerçi kayda değer bir mal çıkmamış, ama olsun. Silahla mukavemet ve öteki suçlardan epey yatacaklar, dediler bana. Boş ver. Ne yaparlarsa yapsınlar. Şimdi ben bu kahraman halimle, özgüveni tavan yapmış durumda öbür olayı daha kolay çözerim.

Bir hafta raporum vardı. Hastaneden çıkar çıkmaz kendimi şehir dışına, uzakça bir yere, otele attım. Tek başıma biraz kafa dinleyeyim. O bana iyi geldi. İlk iki günü pek keyifli geçirdim.

Üçüncü gün sabahında erkenden telefonum çaldı. Kapatmayı unutmuşum akşamdan. Bilinmeyen bir numara. Bir kadın sesi. Bizim Kurye Kız : “Kaç” dedi. “Yerini buldular, oraya geliyorlar. Hemen ayrılsan iyi olur.”

Adamların beni orada yalnız bulması ve üstüme gelmesi çok tatsız sonuçlar doğurabilirdi. Hemen toparlandım ve otelden ayrıldım. Dönüş yolunda rastlaşmayalım diye dağ yollarına vurdum, ana yola farklı bir yerden çıktım.

Kızı tekrar aradım. Buluşalım, dedim. “Konuşmamız lazım.”

İstanbul’da güzel bir restoranda buluştuk. O bana teşekkürler etti, ben ona şükranlarımı sundum. O ilk emniyetteki günü gibi aşık hissetmiyordum kendimi, ama eski aşkım bir okul arkadaşım gibi yakınlık duymaya başlamıştım. Hikayesini anlattı bana. İktisat fakültesini yeni bitirmiş. Çok yoksul bir aileden geliyormuş. (Bunları zaten biliyordum.) Hem okumuş hem çalışmış. İki yıl önce bu adamlarla tanışmış iş ilişkileri gereği. Bu işe bulaşmış. İki kardeşini ve bir yeğenini bu okutuyormuş. Ona hosteslik işi bulmuşlar. Onların kuryesi olmuş. Ama şimdi okul bitmiş. Şimdi normal bir işe girip çalışmak istiyormuş. Ama bu mafyadan nasıl ayrılacağını kara kara düşünüyormuş. Poliste artık kaydı varmış. Bunu kullanmak istemiş heriflere karşı. Artık kaydım var, göze batarız, ben bu işlerde çalışamam diyormuş. Onlar da hepimizin kaydı var, dert mi sanki, diye dalga geçiyorlarmış. Yeni bir iş vermişler hatta. Çok korkuyormuş, böyle şeyler…

Önce kendi kıçımı kurtarayım, sonra sana yardım ederim, söz, dedim. Kıç sözcüğünü kullanmadan tabii, kibar ve anlayışlı bir dille. Ben dedim, paranın malın üstüne yatacak değilim. Sadece teslimatı en sorunsuz şekilde, bana hiç problem çıkarmayacak şekilde yapmak istiyorum. Ben onları arayacağım, en geç bir hafta içinde. Söyle onlara bunu.

Tabii bu dertten ötürü ne yediğim yemeklerin, ne o elegant mekanın, ortamın,  ne de özellikle böyle bir kızla baş başa kalmanın tadını çıkarabildim. Haberleşiriz, dedik, ayrıldık.

Bir arkadaşa rica ettim, aldığım plakaların sahibini, adresini bulmasını istedim. Tabii sahte plaka değilseler. Kozlar bende olursa daha rahat yaklaşabilecektim onlara. Arkadaş cevap verdi. Gri arabanın plakası sahte, siyah olanı bir otogaleride satılık görünüyor.

Ertesi gün biraz kılık değiştirip bir de peruk takıp otogalerinin adresine gittim. Burası tanıdık bir cadde. Az ilerde köşede lüks bir otel görünüyor. O otele birkaç defa gelmiştim. Şüpheli ölüm vakası. Bizi de yardıma çağırmışlardı. Üniversite öğrencisi eskort kızın camdan atlayarak intiharı. Sahi ne oldu o dosyanın sonu? Karşısında bir kafe var. “Mekan” kafe. Tam istediğim. Girdim içeri, ne tenha ne kalabalık. Pencereden sonraki ikinci masadan galeriyi takibe aldım.

Pek bir anormallik yok. Ara sıra sıradan tipler giriyor çıkıyor. Bizim işte bunu niye yapıyorsun, bak bak ne çıkaracaksın, boşuna iş… falan denmez. Sabırla bakarsan belki bir şey çıkar. Hiç çıkmasa o an aklına farklı bir fikir gelir.

Fikir gelmesine gerek kalmadı. Üç saat geçmemişti ki, akşama doğru, hava kararırken…

Bir araba kapıda durdu. Tanıdık bir araba yahu bu… Nereden..? Kapı açıldı. Ve kim? Bizim yan şubenin müdürü… Yayıla yayıla arabadan indi ve içeriye girdi. Hem de yanında üniformalı bir polis. Ne işler dönüyor?

Adam kirli işin içinde desek, üniformalı polisle niye gelsin. Belki tam da bunu düşündürtmek için millete? Aramızda bir şaka vardı, aklıma geldi, gülümsedim. “Resmi polis kılığında sivil polis” esprisi. Karakollardaki, müdürlükteki bazı polislerin, trafik polislerinin falan bizi ispiyonladığından kuşkulanırdık. “Oğlum, o adamın yanında fazla konuşma. Üniformasına bakma, aslında o sivil polis.”

Makarayı boşver, alacağımı almıştım. Fikir de kanıtın üstüne gelmişti. Vereceğim karar açıktı.

Ertesi gün müdür beyin odasına girdim. Sayın müdürüm, sizinle özel bir şey konuşmak istiyorum. Mümkünse kapı kapalı…

Olur dedi, buyur, otur.

Onu o galeride gördüğümü tabii ki söylemeden, konuya girdim. Sizi dedim, öteden beri izlerim, hep örnek alırım. Kendi müdürüme söyleyemeyeceğim bir şeyi söylemek istiyorum. Siz altınızdakilere, herkese baba gibi davranıyorsunuz. Bundan güç alarak.

Elbette oğlum, dedi. Belki bilmezsin ama ben de seni epeydir takip ediyorum. Senin gibi yetenekli önü açık kaç tane adam çıkıyor onca kalabalığın arasında..

Sağolun, dedim. Çok sevindim dedim. Devam ettim. “Ama ne yazık ki ben bunca takdir duygularınız altında hiç istemeden bir halt işledim.. Çok kötü bir iş yaptım” diye anlatmaya başladım. Başlarken korkunç sıkıyordum. Anlattıkça ve ondan olumsuz bir tepki gelmedikçe açıldım. Her şeyi anlattım, Kurye Kız ile son konuşmalarımız dışında.

Yüzünde hayret ifadeleri oluşarak hiç kesmeden dikkatle dinledi ve konuşmam bitince hiçbir şey demedi, uzun süre sustu. Masasındaki dosyaya gözlerini sabitleyip başı eğik öylece durdu. Sonra…

Demin sana yaptığım iltifatlarda tamamen samimiydim, dedi. Eğer onlara inanmasam şu an şuracıkta seni derdest ettirirdim. Gene de samimiyetine inanmak istiyorum. Bu yaptığın açık bir suç. Doğruca hapsi boylarsın. Çok yatmazsın, ama meslek gider. O kesin.

Yine uzun bir sessizlik. Yüzüm endişeliydi ama içim bayağı rahattı aslında. Çakaaal… diyordum içimden.

“Ama senin bunu bir anlık gafletle yaptığına inanıyorum. Dediğin gibi… bunu resmiyete intikal ettirdiğimizde işin biter. Resmi olmayan yoldan çözmeye çalışacağız.”

“Ben de bunu eğer yaparsanız ömrüm sonuna dek müteşekkir kalırım size.”

“Tamam” dedi. “Şöyle bir şey yapalım. Bizim muhbirlerden birini arayım ben. Talimatı vereyim. O da seni arasın. Sen o adama elinde ne varsa ver kurtul.”

“İşte” dedim, “tam istediğim bu. Çok sağolun.”

“Ama aramızda ne böyle bir konuşma geçti, ne sen herhangi bir şey hatırlıyorsun. Sen benimle özel konuştun? Niye?”

“Niye müdürüm?”

“Çünkü benim birime naklini istedin. Benim şartım da bu.”

Sevindim açıkçası. O birim daha çok istediğim bir birimdi ve adamın yanına girersem bu badireyi hem kolay atlatacak, hem sonrasındaki olası tehlikelerine karşı arkam sağlam olacaktı.

“Memnuniyetle, severek” dedim.

Ayrıldım.

Sonraki gün muhbir beni aradı. Onu eve çağırdım. Her şeyi ona teslim ettim ve iş bitti. Müdür hakkındaki şüphelerim de biaraz yatışmış oldu. Çünkü o galeriye adam belki de aynı muhbirle görüşmek için gitmişti. Bu işlerde iki taraflı çalışan çoktur.

Sonraki altı ay hayatımın en keyifli dönemiydi. İki bakımdan. Kurye Kız’la sevgili olmuştuk. Sık görüşemiyorduk, gene de ayda birkaç kez buluşma bana çok iyi geliyordu. İyi gelmek ne demek, uçuyordum uçuyor!.. Uçuyordum deyince aklıma geldi.. Kurye sevgilimin tek garibime giden tarafı biraz heyecanlanınca yükselip çatallaşan tuhaf sesiydi. Ona bile az zamanda alıştım. Tek kusuru bu olsa diyordum. İlhan İrem’in “sazlıklardan havalan bir ördek gibi sesin” şarkısı aklıma geliyor, oğlanın ne demek istediğini o zaman anlıyor, bazen anlamsız biçimde gülümsüyordum. Onun haricinde süper güzel kızdı. Ya da bana öyle geliyordu.

Ve öte yandan birimden çok memnundum, başarılı işler yapıyordum.

Birimden çok memnundum, çünkü bir neden bu birimin parayla pulla işi daha azdı. Müdürün de günahını almıştım, çünkü sandığımdan çok dürüst hem de kafalı biriydi. Gece gündüz çalışıyor, çok daha fazla takdir topluyordum. Sonra terfi de ettim, başkomiser oldum. Zaten kahramanlık payesini takmıştım göğsüme, kendimi kanıtlama hırsım azalmıştı. Olaylara daha soğukkanlı yaklaşıyor ve sorunları sakin kafayla daha iyi çözüyordum. Bizim eski birimdeki arkadaşlarla kafa buluyor, yaptıkları gıcık işlerle dalga geçiyordum. Oğlum orospu peşinde koşmaktan pezevenk olacaksınız. Verdikleri cevapları söylemeyeyim, erkek muhabbeti işte.

O arada iki kez ikramiye aldım. Yüklü değil ama yüz güldürecek kadar. Tuhaf tarafı ikisini de muhasebeye gidip imza karşılığı almadık. Bir arkadaş dağıtıyordu, zarf içinde benimkileri de veriyordu. İçime kuşku girmedi değil, ama fazla sorgulamadım. Velev ki kuşkum doğru çıksın. Biz görevimizi layığıyla yapıyor muyuz yapmıyor muyuz! Bir takım insanlar yakalanıyor mu, bazı çeteler çökertiliyor mu, çökertilmiyor mu! Birçok kanıta, belgeye ulaşmıyor muyuz! Bazıları hemen salınıyor yakaladıklarımızın, bazıları bir süre sonra, bazıları çok yatıyor. Bu dağılım neye göre, belli bir kurguyla mı yapılıyor, piyango usülüyle mi? Bir algoritması var mı, üst düzeylerden mi yönetiliyor, yoksa tamamen rastlantısal mı? Vardır elbet savcıların, hakimlerin de bir metodu. İyi niyetlidirler, arada kötü niyetli çıkar, bunları bilemem. Bunu bilemem, bilmek de istemem. Belki müdürlerim bile bilmiyor. Her şey akışında yolunu buluyor. Suçlular yakalınıyor, yeni suçlara engel olunuyor, bazılarına da olunamıyor. Dosyaları sağlam tutalım, görevi layığıyla yapalım, yeter. Polis sayısını üç misline çıkarsak, aramızda tek bir çürük elma kalmasa ne olacak sanki. Bu mafya, bu terör, bu suç işleme hırsı, hevesi sona erecek mi? Hangi ülkede hangi dönem sona ermiş. Görevini yap, ötesine kafa yorma. Yorduğun zaman bir şey çözemezsin zaten.

Benim kız da rahatlamıştı. Hostesliğe devam ediyordu, hatta okulu bittiği için daha sık sefere çıkıyordu. Sözleşmesinin bitimine az kalmıştı, sonra kendi dalıyla ilgili düzgün bir iş arayacaktı. Ara sıra hal hatır sormak dışında pek aramıyordu çetenin başları. Yeni bir iş de vermemişlerdi. Ee, ne de olsa bir başkomiserin sevgilisiydi ve belki yakın gelecekte eşi… O kadar korksunlardı artık. Tek sorunu yakınları, akrabalarından bazı asalak tipler türlü gerekçelerle bundan para istemeye devam ediyordu. Bu da yarı yüz yumuşaklığından yarı hastalık derecesindeki bonkörlüğünden kimseyi geri çeviremiyordu. Derdimiz bu olsun diyordum, yakında onu da bir rayına sokarız.

Çok güzel günlerdi. Fakat öpüşüp koklaşmak dışında bir ilerleme kaydetmemiştik, eve gitme teklimi iki kere geri çevirmişti. “Seni seviyorum ama tam bir aşk mı henüz karar veremedim.” Onun bu açık sözlülüğü, artık pek rastlanmayan namus anlayışı hoşuma gidiyordu çok. Ama bir yandan da kalbim kırılıyordu.

Güzel aylar böylece devam ediyordu.. Ta ki… O güne kadar.

(Devam edecek…)

Yayına Hazırlayan: Kaan Arslanoğlu    


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • İNAN

    İNAN 02.03.2019

    Merhaba. Şu ana kadar okuduklarım iyiydi. Yazılanların akışında bir sıkıntı görünmüyor. Bir yerde insandan bahsederken "adet" diye yazmışsınız, onu tane ya da ne tane ne adet yazmayarak sadece rakamla ifade etseniz, daha uygun olurdu diye düşündüm. Adet sözcüğü daha çok biz iş insanlarının genel kullanımda yaşamayan varlıkların sayısal anlatımında kullandığı bir sözcük. Son bölümü okuyamadım, sanırım bu gece okurum. Yan karakter, polis şefinin karakterinin daha derinlemesine yazılacağını düşünüyorum, Öss'de 35 netle nasıl amir olmuş gibi gibi. :) Yazana, yazara direkt müdahaleye -kendi istemediği sürece- karşıyım. Müşterileri tabii ki istedikleri sözlerle buraya çağırayım. Derinlemesine ve çarpıcı, heyecan uyandırıcı, otantik, muhteşem, sarsıcı, yıkıcı, dehşete düştüğümüz, soru işareti dolu, müthiş sonlu, romanlar, öyküler bekliyoruz.

  • Deniz Karslı

    Deniz Karslı 25.02.2019

    "Emniyette işkence demeyeyim, dayak bayağı sıkıydı o zamanlar. Bunlar sorguya alındı. Sorguda kötek faslını çok sevmem açıkçası. Bazen öfkeyle dalmışlığım vardır suçlulara ilk anlarda, ama iş uzadıkça keyfim kaçar. Hele ki kadınsa dayak yiyen.. Çıkarım. Sigara içme falan bahanesiyle. Bu aldıklarımız da çoğu kadın. İçerden çığlıklar geliyor. İç parçalayıcı. Gireyim, dedim. Girmesem, dedim. Dayamadım merak ettim girecektim, kapı içerden kilitli. Benim diye bağırmadım, vazgeçtim, döndüm."paragrafının son cümlesinde doğrusu "Dayanamadım..." olacaktı herhalde.Çalışmayı başarılı buldum.Devamını merak ediyorum doğrusu...

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 24.02.2019

    Bağımlılık yapacak kalitede gidiyor. Harikasınız. saygılar...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.