TERAPİ ODASI (9) – KISA ROMAN 5. BÖLÜM

TERAPİ ODASI (9) – KISA ROMAN 5. BÖLÜM

Nostaljilerimin hatunuyla iki oturum daha yaptık. Artık bir sonrakini iple çekiyordum. Basbayağı tutuluyordum bu kadına. O güzel ağzından aynı güzellikle çıkan öykülere meftun hale gelmiştim desem az abartılı olur, ama beni hayli etkilediği aşikardı. Yalnızca kendime yediremiyordum. Çokça da tedirgindim.

Yalnızca ağzı mı, dudakları, dişleri, öyküleri mi… Balık etini hafifçe aşan topluluğuna pek yaraşır birbirinden şık giysileriyle içeri süzüldüğünde görmüş geçirmiş bir Anadolulukla, seçkin bir İstanbulluluğun karışımı parfümsüz parfümler doluyordu içeriye. Tedirgindim, çünkü kötü giden evliliğime daha da kötü geliyordu bu. Tedirgindim, çünkü pek fazla ahlakçı görmesem de kendimi, “bir hastasıyla ilişki yaşıyor” dedirtmek de istemezdim kendime. Kadın evliydi üstelik, şüphe doğması bile gayet rahatsız ediciydi.

Öte yandan – “nostaljilerimin hatunu” demiştim ona- hastalığını bana da bulaştırmıştı. Birlikte, “paylaşılmış nostalji sendromu”na yükselip duruyorduk seanslarda. Bunun sonucunda o illetten (illetse eğer) kurtulacak mıydı, yoksa daha mı derine batacaktık hep beraber, belli değildi.

Ona kendimden de örnekler verme bahanesiyle, ki aslında kendiliğinden aklıma geliyor, kendiliğinden sözlerimle dışa vuruyordu… Kendi nostaljilerimi hatırlamaya, yenilerini yaratmaya başlamıştım.

Tuhaftır ki benzer temada güzel anı veya duyumsamalarımız oldukça fazlaydı. Yeme içme, pisboğazlıkla ilgili olanları bir tarafa bırakırsak… Karşı cinse dönük olanları da öte yana koyarsak… Yine de örtüşmeler bir hayli çoktu. Aman canım, benzesinler benzemesinler, bunları anımsadıkça değişik bir havaya giriyor, aynı hastam gibi o havanın içinde kalmak, oradan çıkmamak istiyordum, ancak bu imkansızdı tabii. Ve yine aynı hastamın deneyimlediği gibi, o havayı yoğun soluduğum saniyelerden sonra günlük yaşam bana mat renklerde görünüyordu. Gerçek renklerinden çok daha soluk…

Filmlerle gerçek hayat arasındaki gelgitlerde yaşadığımız gibi. Bir filmin havasına kaptırırız kendimizi, ondan kurtulmak istemeyiz, lakin yaşadığımız gerçek yaşam onun yanında pek ruhsuz kalır, yaşamımızı o filmdekine öykündürmek isteriz. Ama bu da imkansızdır, hatta gülünç bir zavallılıktır…

Okulda sınıflar arası futbol turnuvasında bir maçı farklı kazanmışız. O kadar da yetenekli saymam kendimi, fakat sinirlerime hakim olduğum, fizik gücümün de yüksekçe seyrettiği zamanlar bazen döktürürüm. O maç da öyle bir maçtı. Kulübün büyük antrenman sahasındaydı karşılaşma. Rakibin bütün ataklarını kesmiş, ki genç takımlarda oynayan çocuklar vardı içlerinde,  ileri çıktığım zamanlarda da iki gol atmıştım. Keyfim muazzam yerindeydi arkadaşlarla bunu saha kenarında kutlarken. Bir de demesinler mi, şehrin profesyonel takımının antrenörü seyirciler arasındaymış ve de beni çok beğenmiş. Havalara uçmuştum. O yağmurlu Cumartesi günü öğleden sonrasını hiç unutamam. Birkaç hafta sonra da haber göndermişti. Gelsin genç takımla bir antrenmana çıksın. Babam bir futbolseverdi, ama çocuğunun futbolcu olmasına sert bir biçimde karşıydı. Ondan habersiz, bir gün giderim diye düşündüm. Ama gitmedim. Çünkü inek öğrenciydim. Antrenmanların ne kadar sıkı olduğunu da bilirdim yakın bir arkadaşımdan dolayı. Zaten sonraki maçlardaki performansımı kendim de beğenmiyordum. Tembele yattım ama, yaz tatiline kadar sanki büyük futbolcu olabilmek, benim bir anlık kararıma, o antrenmana bir kez olsun katılabilmeme bağlıymış gibi sevinçli bir ruh hali içinde yaşadım gitti.

Başka bir akşam arkadaşlarla sinemaya gitmiştim. Bir Amerikan gerilim filmi. Bir tecavüzcü katil var, bir türlü yakalanamıyor. Bir dedektif bunun peşinde. Güzel kızlar tehdit altında. Dedektif onları korumaya çalışıyor. Şehir kenarında bir ağaçlık alanda bir kız saldırıya uğruyor gece. Bizimki onu son anda kurtarıyor. Suçlu aracına atlayıp kaçmayı başarıyor.. Kimliği hala belli değil… Falan… Kendimi o dedektif yerine koymuştum filmden sonra. Ardından dedektif veya  polis komiseri olmaya karar vermiştim. Ama Türkiye’de bir dedektif değil, Amerika’da bir dedektif… Tabii birkaç haftadan fazla sürmemişti bu heves, ancak belleğimin kozmik odasında hoş bir iz bıraktığını anımsıyorum.

Bunları hatırladıkça ve bu sonuncusunu hastama anlatınca anladım ki, hastamda olduğu gibi, o dönemin ve belki bu dönemin çocuklarında olduğu gibi benim hayallerim baskın biçimde yabancı, batıcı kültür ağırlıklı. İngiliz müzikleri, Amerikan filmleri, Londra-Münih- San Fransisko sokakları… Batı üniversiteleri, kampüsleri… Bir öğretmenimiz vardı ortaokulda ve bize “benim oğlum Boston’da üniversite okuyor” demişti övünerek ve ağzında yaya yaya da… Nasıl içim gitmişti…

Hastalığı kapmıştım ki ne kapma… Kaçak dizisini internette mi izlemeler, eski 50-60-70 yapımı Amerikan filmlerine mi sarmalar, Frank Sinatra şarkılarını mı hatmetmeler… İnsanlar tarihte her dönem çocukluk çağlarına mı özlem duyardı böyle? Yoksa 60’lı, 70’li yıllar beşer ümitlerinin, hızla aşağı düşmeden önce son zirveye ulaştığı altın çağı mıydı? Belki de insanın son derece doğal değişmez güdüsü: Burası tamam da, hep asıl başkası. Hep başka yer, başka zamanlar, başka hayatlar… Meraklar, heyecanlar, beklentier…

Çocukluğun ve ilk gençliğin duyguları cidden harikaydı. Önünüzde her şeye ulaşabilme umutları ucu açık uzanıyor. Bugün gördüğümüz kötülüklerin neredeyse hiçbiri akla gelmiyor. Her şey temiz, düzgün, gönül yüceltici, olması gereken gibi… varsa ve geliyorsa akla bazı kötülükler, onlar da birer zevk, eğlence vesilesi. Nasıl olsa iyiler çoğunluk. Nasıl olsa kendi özünde kötülerden seni koruyacak güçler gizli. Hepsini alt edebilirim…

Fakaaat! Son seansın sonlarına doğru, tekrarlayan bir rüyasından söz etti. Beni yeniden altüst etti.

“Yeniden okula dönmüşüm. Lise mi üniversite mi belli değil. Binanın dışı bizim liseye benziyor, ne var ki öğrenciler, kılık kıyafetler üniversite gibi. Amfi gibi bir yerde oturduğumuza göre burası bir üniversite. Meğer mezun olamamışım. Birkaç dersim kalmış. Onlara girmek ve sonra sınav falan vermek zorundayım. Son derece sıkıcı. Aslında okulu severdim ama, sınav, sınıf geçme gerilimi şimdi düşündükçe bunaltır beni. ‘Ne güzel işte, yine okuldasın’ diyemiyorum. Çevremde çocuk yaşta gençler. ‘Harika aslında, onlarla birlikte bir yıl daha okuyacaksın işte!’ diyorum kendime, fakat inandıramıyorum benliğimi. Kuşak farkı, yaş farkı hafife alınacak gibi değil. Nasıl anlaşacağım onlarla. Üstelik sabah, öğle belli saatlerde hep derste olma zorunluluğu. Bayağı bir kısıtlılık hissi. İçime bir hüzün çöküyor ki sormayın. Fakat diyorum kendime, zaten bildiğin konular, aynı konularda yılların tecrübesini edinmişsin. Her şey çok daha kolay. Hocanın anlattıklarını zaten biliyorsun. Ders çalışman gerekirse haftada en çok bir iki saat yeter de artar. Koyverme kendini. Rahatlatıyorum içimi. Nitekim hoca bir şey soruyor, ben biliyorum. Bir şey daha soruyor. Sınıftan bir tek ben biliyorum. Öbür öğrenciler kıskanarak, hayranlıkla bakıyor bana. Yahu diyorum içimden, ben yılların iktisatçısıyım, şurada kalan iki üç kıytırık dersi mi geçemeyeceğim. Hoca da takdir ediyor beni. Bravo falan diyor. Sonra diyor ki, şu konuyu içinizde en iyi bu arkadaşınız bilir. Gel diyor kürsüye, anlat arkadaşlarına. Bu pek işime gelmese de mecburen kalkmaya yöneliyorum. Amam yarabbim, ne göreyim! Belimden aşağısı çırılçıplak. Üstelik benimle aynı hizadakiler fark ediyorlar durumu. Fark etmemiş gibi yapıyorlar, ama yan gözle bakıyorlar işte. Yoksa bakmıyorlar mı? Görmediler mi? Görmediler canım! Ama her an görebilirler. Hoca diyor, hadi kalk gel buraya. Ben kalkamıyorum. Bilmiyorum o konuyu falan diyorum. Tamam onu öyle geçiştirdim diyelim, hoca kızıyor bana, bir anda gözünden düşüyorum. İtibarım hızla aşağı iniyor. Bu daha bir şey mi, tamam itibarım o şekilde kalmasın da, asıl ben buradan nasıl çıkacağım. Nasıl eve gideceğim? Çıplak göründüğüm anda herkese rezil olacağım. Hem de telafisi mümkün olmayan derecede. Korkunç. Korkunç olmasına korkunç ama tuhaf bir ayrıntı daha var. Hocanın kürsüsünün yanındaki dev slayt perdesinin yerinde kocaman bir ışıklı Pepsi-Cola reklam tabelası…”

Ne var bunda diyeceksiniz. Birçoğunuz benzer şeyleri görmüştür rüyasında. Ama bu kadar da bire bir aynı olmaz ki. Benim zaman zaman yineleyen rüyamla bu kadar benzer olmaz ki. Ben anlatsam nasıl bir farkla anlatacaktım ki? Lise mi üniversite mi belli değil… Fakat içerisi üniversite… Amfide oturmamız. Hocanın bana soru sorması… Benim kalkamamam. Aynı hizadakilerin çıplaklığımı fark etmesi.. aynı zamanda fark etmemesi. Telafisi olanaksız biçimde rezil olma kaygısı… En can alıcısı ise Pepsi-Cola sembolü!..

Şaşkınlık ve ürkümü belli etmemeye çalışarak bazı açıklamalar yaptım. Buna benzer rüyaların kolektif bilinçaltı yapımızdan kaynaklı kaygıların ürünü olduğunu. Fazla sorumluluk sahibi, çalışkan ya da tersi, ders geçme, okul bitirmede ciddi sorunlar yaşamış insanlarda okula dönme rüyalarının nadir görülmediğini… Bu çocuklarla, gençlerle nasıl bir öğrencilik geçireceğim tasasının kuşak farklılaşması korkularından ve de yaşlanma endişelerinden ürediğini. Ortalık yerde çıplak kalma kabusunun neredeyse herkeste görüldüğünü… Anlattım. Fakat ona bu rüyanın bire bir aynısının bende de tekrarladığını anlatmadım.

Oturum bitti, o da gitti.

Bir dahaki görüşmeye kadar kafamı yoğun biçimde meşgul eden bir dizi soru bırakarak. Ben bu rüyayı daha önce birine anlatmış mıydım? Bir hastama örnek verme babında çıtlatmış mıydım? Kime? On beş yıl önce meslek gereği gittiğim üstdanışmanıma birçok şeyi aktardığım gibi bunu da mı söylemiştim? Anlatmış olsam dahi o kadın bunu başkasına yetiştirecek tıynette biri hiç değildi. Yoksa aldığı notları mı bulmuş, okumuştu yeni hastam? Kadıncağızın iki yıl önce öldüğünü duymuştum. Yoksa bu onun bir akrabası mıydı? Defterler bunun eline mi geçmişti? Fakat geçti diyelim, ne maksatla, ne gibi bir oyun içinde bunu bana karşı kullanıyordu nostaljilerimin hatunu? Yoksa kadının kitapları sahaflara mı satılmıştı da, araya defterler karışmış, onlar da dükkanlarda açık görüşe sunulmuştu? Afakanlar basıyordu kafa yordukça. Yok, canım, olmaz öyle şey diyordum her olasılık aklıma düştükçe. Biraz rahatlıyor, sonra yine aynı kısır döngüye kapılıyordum.

Eski hasta defterlerimi, dosyalarımı çıkardım. Tek tek birçok hastamın yüzünü aklıma getirdim. Onlardan biri miydi? Hiçbir sonuca ulaşamadım. Başka bir hastam bizimkine mi anlatmıştı? Kimler olabilir. Hah tamam dediğim noktalara ulaşıyor, sonra hayır ne alaka diyor, bir sonuca ulaşamıyordum.

Kolektif bilinçaltı… Karl. G. Jung ustanın kitaplarını, sembollerini inceledim saatlerce… Infinity – sonsuzluk – sonsuz döngü… Daha önce vardığım açıklama çizgilerinden bir adım öteye geçemedim. Şuuraltı ortaklık tamamdı, yerine oturuyordu, fakat ayrıntıların bu derece örtüşmesine dair açıklamalar mistisizmin çıkmaz labirentlerinde dolaşmadıkça tatmin edici olmaktan uzaktı. Ruh ikizi… Anima-animus… Bu kadar mı somutlaşacaktı bu soyut kavramlar? Belki? Ama yok…

Gölgelerin, rüyaların, sembollerin gücü adına!.. Her şey tamam da o “Pepsi” ne oluyor! O sembol, o bilinçaltı nükleer güç, yang-ying veya o ezoterik damga, duvarın, demir perdenin ötesine geçtiği anda… kızıl, kızıl olmaktan çıktı, mavi-beyaz-kırmızı zaferini ilan etti. Kim onun karşısında dayanabilir! Kim doğamıza karşı direnebilir? Peki bende ve onda neyi simgeliyor? Peki, ben neye karşı koymaya çalışıyorum, neye karşı koyamayacağım?  

Kadın belki baştan beri bir oyun içindeydi ama niye? Bir şey de ima etmiyordu ötesi için. Belki sonra açığa vuracaktı. O zamana dek nasıl bekleyecektim? Bütün kozlar onun elinde. Belki çocukları da yok, her şey uydurma… Hatta bir kocası da yok! Neden bana iki kez Komiser Colombo dizisinden bahsetti ki? Colombo her bölümde ikide bir karısından bahseder ama, karısının yüzünü bir kez bile görmedik.

İyi ki “Bir dahaki sefere muhakkak eşinizi de yanınızda getirin, onunla konuşmadan bu terapide daha fazla ilerleyemeyiz” diye direttim.. Getirecek mi bakalım? Bekleyeceğiz. O zamana dek huzur yok, bir yere de varamıyorum, bari sakinleş, yatış. İşi oluruna bırak.

Devam edecek.. Kısa romanda gelecek bölüm SON BÖLÜM olacak.

Yayına Hazırlayan: Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • mete demirtürk

    mete demirtürk 10.03.2019

    Aziz Hocam, anlatıları, rüyalarımda yaşadığımdan mı, dilin ince ve eşsiz yalınlığından mı bilmiyorum, bu bölüm bana leziz bir şarapmış gibi geldi. Keyifle içtim.. Saygılar...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.