Stefan Zweig, insancıl yazar

Stefan Zweig, insancıl yazar

20. yüzyıl Alman dili ve edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Stefan Zweig'ı, 75. ölüm yılında, sayısız yapıtını dilimize kazandırmış Sayın Ahmet Arpad’ın satırlarıyla anıyoruz.

Bundan 75 yıl önce, 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya’nın dağ kasabası Petropolis’te intihar eden Stefan Zweig, yaşamı boyunca sadece sürekli yeni eserler yaratmamış, politik görüş ve davranışlarıyla politikacılara karşı bir düşün savaşı da vermişti. O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Bu nedenle Avrupa'nın 20. yüzyılda içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü dayanılmazdı. Daha genç yaşlarda toplu şiirleri yayımlanan, deneme kitapları ve novalları basılan Stefan Zweig’ın yapıtları kısa sürede büyük ilgi çekti, yeni baskıları yapıldı. 1919 yılında eşi Friderike’yle Viyana’dan Salzburg’a taşındı. Zweig’la evlenmek için ilk eşinden ayrılan Friderike, evin onarımından sekreterliğe kadar birçok işin üstesinden geliyordu. Stefan Zweig da bir yazar olarak özgürce yaşamasını sürdürdü, sık sık yolculuklara çıktı. Gittiği her yerden Friderike'ye mektuplar yolladı.

Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arası yılların olağanüstü bir yanı vardır. Zweig'ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa'da değil Asya'da da büyük ilgi görmekteydi. Çıktığı yolculuklar arttı, her ülkede dostlar edinmeye başladı. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanmaktaydı. Ancak 1933'te Almanya'da diktatör Hitler'in işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. Aydınlar ve sosyalistler tutuklanıp kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig'ın adı "safkan olmayan insanlar" listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona erdi. Tedirginlikleri giderek arttı. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini de biliyordu.

Hitler'le gelen bunalım

Özgürlük düşkünü Zweig için tek çıkar yol ülkesini terk etmekti. Bir süre için İngiltere'ye yerleşti; ancak kendini burada da rahat hissetmedi. 1938 yılında eşi Friderike'den boşandı. 13 Mart 1938'de Hitler'in Viyana'ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık "vatansız kişi"ydi. O, Avrupası'nı yitirmişti. Savaşın şiddetini artırması ve Hitler'in güçlenmesi Stefan Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği "kültür Avrupası" düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. 1940'ta İngiliz vatandaşı oldu ve ikinci eşi Charlotte Altmann'la Brezilya'nın Petropolis dağ kasabasına yerleşti; ama orada da mutluluğa erişemedi. Yorgun ve bezgindi. 17 Eylül 1941'de ilk eşi Friderike'ye şu satırları yazdı: "Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum; fakat Avrupa'dan gelen haberler çok korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış yaşayacağız. Önümüzdeki aylarda otobiyografimi bir gözden geçireceğim..."

Savaş karşıtıydı

O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 1942 yılında 22 Şubat'ı 23 Şubat'a bağlayan gecede karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi. Stefan Zweig'ın yaşamöyküsü olan "Dünün Dünyası" eserinin (Türkçesi: Burhan Arpad) son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Petropolis’te yaşamına son veren Stefan Zweig’ın, dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... İnsancıl ve savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.“ Dünün Dünyası'nda 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını: „Sanatla doğanın iç içe olduğu o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra, hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

Umut yazarı Zweig

İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik - edebi deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözü pek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig yapıtlarında bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, o bir umut yazarıdır. Özellikle öyküleriyle okuru hep yüreklendirir, ona yaşama sevincini götürür.

Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Bütün ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweig’a şöyle yazar: “Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...” Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanya’yı terk etmeye başladı. Zweig’ın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburg’dan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. “Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz” diyen Zweig, 26 Mayıs 1940’ta günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Ünlü şair ve yazar yakın dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a yolladığı bir mektupta şöyle dedi: “Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar.“

Onlarca yıl sevdiği dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Savaşın şiddetini artırması ve Hitler'in güçlenmesi, iç huzurunu bir Brezilya'da arayan Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde çok kötümserdi: „Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.“ Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. Stefan Zweig’ın yaşamına son vermesinin ardından: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi.

Dayanılmaz baskılar

Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri 'Zweig’ları ölüme sürüklemiştir! Barışın ve iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Stefan Zweig nasyonal sosyalizmin ve Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. „Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır…" diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatörlüğü yıllarında söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti. Avusturya’nın bu en ünlü yazarının özgürlükçü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok geçerli!

20. yüzyılın bu insancıl ve savaş karıştı edebiyatçısının büstü Salzburg'da, Kapuziner manastırının önünde biraz hüzünlü, biraz düşünceli karşıdaki villasına bakıyor…

Ahmet Arpad

 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Hürriyet Yaşar

    Hürriyet Yaşar 19.03.2017

    Bir tek yazısını atlamadığım ve son yıllarındaki yazılarını güzelsanat yapıtı saydığım İlhan Selçuk’la kafamda geçen tartışmalarımda, eksik boyutlu değerlendirdiğini düşündüğüm için anlaşamadığım konulardan biri oldu 27 Mayıs. Öbür uyuşmazlığımız da 28 Şubat’tır. O konuda okuduğum en aydırıcı yazı da Erol Manisalı’nın yine Cumhuriyet’te 2 Mart 2009 tarihli yazısıdır. İlhan Selçuk’un aynı günkü yazısı da 28 Şubat’ı işler, iki yazı taban tabana karşıttır. İkisini de kesmişim. Oldum bittim severim akıntıya kapılmayan yazıları. İnsanbu’da adınızı görür görmez çok sevindim. Sitemize hoş geldiniz. Gelişiniz nedeniyle editörümüz Nihat Ateş’i de kutluyorum. Hürriyet Yaşar

  • Hürriyet Yaşar

    Hürriyet Yaşar 19.03.2017

    Sayın, Ahmet Arpad; 27 Mayıs konusunda kulağıma ilk kar suyunu kaçıran kalemsiniz. 12.08.1996 Cumhuriyet gazetesi, Arada Bir köşesinde “Amerika Her Yerde” başlıklı yazınız. Kesmişim, bulup yeniden okudum. Sizi pek tanımıyor ama Burhan Arpad’ı aynı sayfadaki yazılarından tanıyordum. (Salı günleri yazdığı, ‘Dolayısıyle’ adlı bir köşe miydi?) Sonra, babanız olduğunu öğrendim. Cumhuriyet’in hâlâ tapınılırcasına saygı uyandırdığı yıllardı. Bir kaç yazı da ben yazmıştım aynı sayfada. Sizden sonra 27 Mayıs’a ilişkin ne bulduysam okudum. (Devamı var)

  • Mete Demirtürk

    Mete Demirtürk 18.03.2017

    Bu büyük insana, büyük yazara o kadar çok şey borçluyum ki. Minnettar sözcüğü yüreğe tercüman oluyor. 75. ölüm yıldönümüne, sayın editörümüz N. Ateş'in de katılması, sitemiz adına gurur vericidir. Harika inceliği için teşekkür ediyorum. Bizlere çok şey veren muhteşem yazarları anımsamak aydın olma, insan olma borcumuzdur. Saygılar...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.