Edebiyat Piyasasını Tutmuş Şebeke, Elif Şafak ile Ahmet Altan’ın Hakkını Niye Yedi?

Edebiyat Piyasasını Tutmuş Şebeke, Elif Şafak ile Ahmet Altan’ın Hakkını Niye Yedi?

(Fethi Naci Yaşıyor, Görgüsüzleri Pataklıyor – Bölüm: 2  )

Eh, konu edebiyat olunca üst başlığımız da roman yazarı ve kontes fıkrasına benzedi.

Daha geçen gün milyonlarca yürüdük, “Adalet” için. Coşkuya kapıldık, umut bağladık. Ama kuru ajitasyona bağışıklık kazanmışız bir kere. Kendimizi de sorgulayacağız.

İktidarda hiç adalet yok, bunu kabul ederim; ya “bizim” tarafta var mı? Olgunun siyasi-ideolojik yanını birkaç gün sonra irdeleyeceğiz.

Şimdiki konumuz sanat-kültür-ideoloji cephesi.  

Onlarca yıldır bu ülkede kültürü, sanatı, edebiyatı, faşizan kafalı, kendilerine biat etmeyen hiç kimseye medyada, edebiyatta yaşam hakkı tanımayan “liberal” bir şebeke yönetmekte. İktidarlarla birlikte yönetmekte, son 15 yıldır AKP ile birlikte yönetip, pasta paylaşmakta. Bunun sayısız belgesini burada ve başka yayınlarda defalarca yayımladık.

Konumuzla en ilgili olanlarından işte bir örnek; Yunus Nadi ödüllerinin, 15 yılda neden 13 kez Can Yayınları kitaplarına verildiğini sorgulayan Taylan Kara yazısı:

http://www.insanbu.com/eski/a_haber0d64.html?nosu=1678

Geçen ay Hürriyet Gazetesi 100 kişilik bir jüri kurmuş, Türkiye’nin gelmiş geçmiş “en iyi” 100 romanını seçtirmiş. Edebiyatla ilgili pek çok kişinin diline bu dolanmıştı, çünkü güzel yayıyorlar, bizse bunu yok saymaya niyetliydik ki… Sonrasında Aydınlık Kitap, Hürriyet’in yeniden parlatıp pazarladığı, işsiz Zaman yazarı Selim İleri’yi kapağa koyunca konuya bulaşmak zorunlu hale geldi.

İşte Hürriyet’in 100 kişilik jürisi:

Önder Abay (Bavul), Eray Ak, Burcu Aktaş, Erkan Aktuğ (Hürriyet), Barbaros Aytuğ (Edebiyat Ajanı), Selçuk Altun, Feridun Andaç, İnci Aral, Kürşat Başar, Deniz Yüce Başarır (Hep Kitap), Oya Baydar, Vedat Bayrak (Everest), Ataol Behramoğlu, Murat Belge, Hakan Bıçakçı, Demir Bilgili, Atilla Birkiye, Tanıl Bora (İletişim Yay.), Ahmet Bozkurt (İnkilap Yay.), Gülenay Börekçi, Öner Ciravoğlu, Yelda Cumalıoğlu (Destek Yay.), Zekeriya Çakmak, İslam Çamlıbel, Gülgün Çarkoğlu (Doğan Kitap), Behçet Çelik, Çağlayan Çevik (Hürriyet), Bahar Çuhadar (Hürriyet), Ayça Derin Karabulut (Kafa), Aslıhan Dinç (YKY Yayınları), Faruk Duman, Yıldız Ecevit, Nazlı Eray, Cem Erciyes (Doğan Kitap), Aslı Erdoğan, Haydar Ergülen, Tuğrul Eryılmaz, Nüket Esen, Murat Gülsoy, Semih Gümüş, Hakan Günday, Nedim Gürsel, İsmail Güzelsoy, Feyza Hepçilingirler, Haluk Hepkon (Kırmızı Kedi Yay.), Doğan Hızlan (Hürriyet), Hikmet Hükümenoğlu, Cem İleri (Everest), Selim İleri, Handan İnci, Küçük İskender, Şebnem İşigüzel, Solmaz Kamuran, Cemil Kavukçu, Deniz Kavukçuoğlu, Nurhak Kaya, (Tuhaf Dergisi), Ercan Kesal, Birhan Keskin, Tuna Kiremitçi, Hamdi Koç, Orhan Koçak, Azra Kohen, Yekta Kopan, Göksel Korat, Sırma Köksal (Can Yay.), Mustafa Küpüşoğlu (Alfa Yay.), Pınar Kür, Murat Menteş, Lale Müldür, Celil Oker, Sibel Oral, Zeynep Oral, Can Öz (Can Yay.), Halil İbrahim Özcan, İlknur Özdemir (Kırmızı Kedi), Nebil Özgentürk, Ertuğrul Özkök (Hürriyet), Demir Özlü, Selahattin Özpalabıyıklar, Nuri Pakdil, İskender Pala, İrfan Sancı (Sel Yay.), Emrah Serbes, Burhan Sönmez, Seval Şahin, Seray Şahiner, Derviş Şentekin, Canan Tan, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş, Hıfzı Topuz, Ömer Türkeş, Murat Uyurkulak, Buket Uzuner, Ahmet Ümit, Celal Üster, Mesut Varlık, Kemal Varol, Murat Yalçın (Kitaplık Dergi), İhsan Yılmaz (Hürriyet).

Şimdi adalet duygusunu hepten yitirmiş “sol”da, rastgele karşımıza çıkan birçok “solcu” arkadaşımız “Ne var bunda?” diyor.

Bunun yalnızca belli yayınevlerini ve yazarları çok sattırmaya yönelik bir pazarlama hamlesi olmadığını (benzerleri defalarca yapıldı, bundan sonra da sık sık yapılacak), aynı zamanda her şeye “ne var bunda?” diyecek düşük vicdan profilli insanlar üreten çok başarılı bir proje olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

Bir arkadaş diyor ki örneğin, “Ne yapsalardı, jüri seçecek jüri mi oluştursalardı önce?”

Yok, buna hiç gerek bulunmuyor. Bu jüri zaten hazırdır. Bunlar piyasanın halihazır yöneticileridir. Şefler bellidir, kadrolar ise birkaç yüz kişidir.

Bunlardan büyük çoğunluğu yazar övdürme, parlatma, pazarlama ve ödül üleştirme uzmanıdır. Haklarında yüzden çok fazla yazı yazdığımız, yaptıklarının kanıtlarını döktüğümüz oligarşi uzantısı sektör yöneticileridir.

Jürinin büyük ağırlığını Doğan Yayıncılık yetkilileri, Can ve İletişim Yayınları kadroları oluşturuyor. Sadece parantez içindeki son çalışma yerlerine bakmayınız. Jüride yer alanların çok büyük bölümü bu üç odaktan birinde veya birkaçında çalışmıştır. 1980 sonrası solun ideolojik bakımdan canına okuyan üç örgütlenme: Doğan Medya, İletişim-Birikim ve Can Yayınları.  

“Bunlar sürekli kendi kendilerine ödül veren edebiyat mafyasıdır” dememize de bozuluyor, bazı dostlarımız. Jürideki her yazar başkalarına oy vermişmiş! Kendi kendilerine derken bunu kast ediyoruz zaten. Hep aynı isimler kendilerini seçiyor... Jüride yer alanlardan sadece birinin ilk 100’e seçilmesi etik dışı olacak iken, bu sayı 7. Daha kötüsü, seçilen yazarlar için profesyonelce çalışanlar, onlar üstünden para kazananlar bolca miktarda jüride. En güzel inek yarışmasında jüriyi birkaç büyük çiftlik sahibi ve adamlarının oluşturması ve onların ineklerinin “seçilmesi” gibi. En güzel inek yarışmalarında bile böyle açık skandallar pek nadirdir.  

Plan şu. Plan eski plan. 30 kadar iyi roman… Sağcısı solcusu, liberali devrimcisi, sıradanı eliti… Herkesin “iyi” diyebileceği 30 kadar eseri listeye koy, sağa sola yerleştir, sandviç kuralı… Sosu bol kat… Arada kalitesiz sosisleri yedir gitsin. Ayşe Kulin, Hamdi Koç, Ayfer Tunç… pazarını garantiye alsın. Sosyaliste, ulusalcıya birkaç lokma ver ki… Romanları sesinden de bet Zülfü Livaneli ilk 100’e girmiş 2 kitabıyla edebiyatçı geçinsin. Selim İleri, Erdal Öz, Vedat Türkali, Kemal Tahir, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Bilge Karasu, Hasan Ali, Orhan Pamuk… Ne kadar aydınlanma, ne kadar cumhuriyet kindarı varsa ikişer, üçer, dörder kitapla panayırın gülü saçılsın!    

Buraya kadarına hadi alışmıştık da, asıl skandal Ahmet Altan ve Elif Şafak’ın ilk 100’e girecek tek romanının seçilememiş olmasıdır! Ahmet Altan’ı savunmakta şaka yollu bile olsa zorlanıyorum. Romanları eksi kategorisinde çok yüksek değerdedir. Nitekim Fethi Naci, Altan’ın Sudaki İz’ini okuduktan sonra “Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece ‘tiksinti’ oldu” demek zorunda kalmıştır. Ama Elif Şafak niye harcanmış? Zülfü eğer girdiyse bu listeye, Ayşe Kulin, öteki bazı başkaları girdiyse, Şafak’ın on kez girmesi gerekir. Niye? Birinin FETO’dan tutuklu olması, öbürünün hakkında söylenti bulunması mı? Çekinme mi, korku mu? Oysa bu yayınlar, bu yayınlarda yazanlar, bu jüridekilerin önemli bir bölümü, bu iki yazara yaranmak için dillerini paralamamışlar mıydı? Yüzlerce kez geniş mi geniş tanıtımlar yaptırmamışlar mıydı? Ahmet Altan’ı starlaştıran Erdal Öz ve Can Yayınları değil miydi? Bu kertede hesapçılık, bu derece küçük düşünme, inanılır gibi değil! Hani siyaset geri planda kalmalıydı, edebiyat ayrı şeydi? Hani herkese adaletti!

Ya Aslı Erdoğan’ın niye hiçbir kitabı yok! Yakın geçmişte tutuklandığı için mi? O da mı korku belası, ne olur ne olmaz kaygısı? Bu listede yer alan en az yirmi kitaptan daha iyi değil mi Erdoğan’ın birkaç kitabı? Bana göre öyle. Ama onlara göre de öyleydi! Ne iş? Gerçi Aslı Erdoğan aynı çevrenin insanı. Sanırım bir süre sonra “uygun koşullarda” bunu telafi ederler.

Pazarlamadır, bunu sürekli yapacaklardır, boş ver, görme gitsin diye salık veriyor bazı dostlar da… Ses çıkarmayınca, “Ne var ne olmuş.. Fethi Naci de 100 roman seçmiş.. Bunlar da böyle seçmiş..” diyenler çoğalacaktır.

O yüzden ben hiç değilse beğendiğim bazı romancıların bu pazarlama saldırısı karşısında haklarını savunayım… Unuttuğum olabilir, çok kişinin çok romanı hakkında yazdım, onları da başka zaman anarım: M. U. ; N. G. ; H. K. ; H. Ç. ; A. D. ; T. K. ; N. T. ; A. H. ; S. A. ; S. A. ; A. Y. ; İ. S. ; H. A. …

FETHİ NACİ ve ADALET AĞAOĞLU’NUN “ÜÇ BEŞ KİŞİ” ROMANI HAKKINDA YAZDIĞI

Fethi Naci Yüz Yılın Yüz Romanı adlı eserinde 100 romanı ele alır. Ama bu 100 roman en beğendiği romanlar değildir. Bazıları en beğendikleri, bazıları tarihsel önemi dolayısıyla hakkında eleştiri yazısı yazdıkları, bazıları ise yerden yere vurduklarıdır.

Adalet Ağaoğlu’nun 1980’de yayımladığı Bir Düğün Gecesi adlı romanını Fethi Naci çok beğenir. En sevdiği romanlar arasında sayar. Fethi Naci böyle birkaç kez en sevdiği 20 roman seçimi yapmıştır. Ekledikleri ve çıkardıklarıyla “en sevdiğim” diye bahsettiği romanlar 26’yı bulmuştur.

Bunların adlarını ve bu konuda daha Fethi Naci ağzından net bilgileri sonraki bölümlerden birinde yayınlayacağım.

Ne var ki, Üç Beş Kişi adlı romanına bu eleştiriyi yaptıktan sonra Ağaoğlu, Fethi Naci gözünde ilk edindiği değeri hiçbir zaman tekrar kazanamamıştır. Aşağıda Naci’nin Üç Beş Kişi hakkında yazdığı yazının kısaltılmış hali:         

ÜÇ BEŞ KİŞİ

Üç Beş Kişi Adalet Ağaoğlu’nun son romanının adı. 1980’de yayımlanmıştı Yaz Sonu; demek dört yıl aradan sonra yeni bir roman. Romanları çıkar çıkmaz okuduğum birkaç romancıdan biridir Adalet Ağaoğlu. (…)

Romandaki üç beş kişiden biri, sanayici Ferit Sakarya. Adalet Ağaoğlu, 9 Nisan 1984 günlü Nokta dergisinde şöyle diyor: “Ben, Ferit Sakarya’nın Türk romanına mutlaka girmesi gerektiği inancındayım. Bu yüzden romanıma koydum. Ekonomiyi çok iyi bilen bir sanayici tipi ilgililerce tartışılırsa ben romancı olarak görevimi yerine getirmiş olurum.” (Romancının böyle bir görevi olduğunu ilk defa duyuyorum.)

(…) Aradan geçen yirmi yılda sanayide çok yol alınmıştır. Bunun için Ağaoğlu’nun roman kişisi olarak bir sanayiciyi seçmesi elbette çok yerindedir. Ama açık söyleyeyim, yukarıya aldığım sözlerini pek anlayamadım. Ne demektir “Ekonomiyi çok iyi bilen bu sanayici tipi”? Ferit Sakarya’yı, Adalet Ağaoğlu yarattığına göre “ekonomiyi çok iyi bilen sanayici” romancının kendisi olmuyor mu? Bir romancının “ekonomiyi çok iyi bilmek” savı tuhaf olmuyor mu? Ferit Sakarya’nın cinsel yaşamıyla ilgili o kadar çok ayrıntı vermiş ki, Ağaoğlu’nun “Ben gerçekten yaşayan şu kişiden hareketle bu tipi yarattım” demesi de çok zor. Sonra bu tipin “ilgililerce” tartışılması ne demek oluyor? Kim bu ilgililer? Eleştirmenlerin “çok iyi ekonomi bilmeleri” gerekmediğine göre iktisatçılar mı, sanayiciler mi, planlamacılar mı, politikacılar mı?

(…) Ferit Sakarya 15. Sayfada giriyor romana. Hem de ne giriş! Yeğeni Murat, öfkeyle de olsa “Kocaman beyinli, kocaman yürekli, kocaman çeneli dayımız” diyor Ferit Sakarya için.

Devrimci Ufuk, “Türkiye solunun Ferit Sakarya gibi adamlardan öğreneceği çok şey var” diyor. (s. 16)

(…) Murat’a göre: “Bilmediği yoktu Ferit Sakarya’nın” (s. 58)

Selmin’e göre: “Ulan ben erkek diye Ferit dayına derim be.” (s. 73)

Kardelen’e göre: “Ama Ferit Sakarya başka işte. Orhan’dan yüz kat varlıklı, ondan yüz kat daha iyi okumuş. Ondaki kalenderlik, ondaki neşe, ondaki doğallık.”  (s. 103)

Neval Hanım’a göre: “Ferit Sakarya nefis bir adam. Çok spritüel. Zeki. Selmin’in yerinde olsam (…) Onda hem para, hem kafa, hem kalp, hem görgü zenginliği var.” (s. 216)

Ülker’e göre: “Böyle sanatçı halli bir işadamıyla da hiç karşılaşmamıştım. (…) Hey Allah, ne kadar rahat bir gülüş bu! Küstah değil, hayır, rahat. İğneleyici değil, anlayışlı, hoş görülü. Bu bakışlar ne kadar ılık, yumuşak. Ne kadar da aydınlık! Her kiri örten, her yanı ışıltılara boğan kar yağışları gibi.” (s. 227)

Azra’ya göre: “Bütün işadamlarımıza illet olurum. Hepsine bu ülkenin hainleri olarak bakarım. Ama Ferit başkadır. Onu severim.” (s. 227)

Jale’ye göre: “Akıl almaz adam.” (s. 229)

Asaf’a göre: “O kadar adamın arasından sıyrılıp Eskişehir Sanayi Odası’nın başına geçmek kolay mı?” (s. 228)

Sedat’a göre: “Beni en çok onun ozan yanı ilgilendirir. Ferit’le arkadaşlık etmek hoştur” (s. 228)

Yeter bu kadar alıntı. Görüyorsunuz, Adalet Ağaoğlu, Ferit Sakarya’nın niteliklerini, Ferit Sakarya’nın öteki roman kişileriyle ilişkilerindeki davranışlarıyla, olay örgüleriyle belirtmiyor; bir takım roman kişilerine söyletiyor bu nitelikleri. Bunun için de Ferit Sakarya “ete, kemiğe bürünerek” çıkmıyor ortaya, sanki bir “montaj” sonucu çıkıyor. Önce gövde; sonra buna kollar takılıyor, ardından bacaklar, ardından kafa; biri geliyor, kafaya gözleri ekliyor, bir başkası burnu, bir başkası kulakları, vb. Roman kişisi olarak Ferit Sakarya’nın bende bıraktığı izlenim, bu. Yaşamıyor Ferit Sakarya; Adalet Ağaoğlu’nun ekonomi sorunlarıyla ilintili düşüncelerini bize iletiyor; görevi bu. Murat, Kısmet, Kardelen hep romana özgü hareketler içinde somutlaşırlar. Ferit Sakarya ise hep romana özgü hareketten uzaktır. Ne yapıyor roman boyunca Ferit Sakarya: Yeğeninin sevgilisini elinden alıyor; seviştikten sonra “yatağın üstüne yüklüce bir para bırakarak” (s. 300) çekip gidiyor. (…) Seviştikten sonra ne mi oluyor? Şunlar: “… kendini her zamankinden güçlü, kendine güvenli duyuyor. Tasarılarına güven, düşüncelerine güven, temeli atılmış travers fabrikasının geleceğine güven. O güvenle Bozüyük’te bir temel atma daha. Beylikahır’ın oralarda bir temel atma daha; sanayi bölgesinin gerçekleştirilmesi, beton yapı malzemesi üretiminde entegre kuruluşlar…” (s. 255)

Sevişmenin yurt kalkınmasına katkıları konusunda yorum… yok!       

(Bundan sonraki bölümde Fethi Naci, romandaki Ferit Sakarya’nın ekonomi ile ilgili görüşlerini biraz aktarır, dönemin 24 Ocak Ekonomik kararlarının alınmasından sonraki aylar olduğunu hatırlatır ve Ferit Sakarya’nın bu kararlardan haberi yokmuş gibi düşündüğünü belirtir. Benim Notum)

Ferit Sakarya’nın Düşüncelerinin Eleştirisi

Adalet Ağaoğlu, Ferit Sakarya tipini yaratırken öyle sanıyorum, şu iki savın doğruluğuna inanıyor… Adalet Ağaoğlu, “Hayır, o düşünceler benim değil, bir roman kişisinin” diyebilir; bunun için şöyle diyeyim: Ferit Sakarya şu iki savının doğruluğuna inanıyor: 1- Özel girişimciler, “kendi kârları” için değil, “ülke ekonomisinin düzelmesi” için çalışabilirler. 2- Ekonomik “düzelme”, özel sanayicilerce, “insanını seven adamlar”la gerçekleştirilebilir.

Oysa her özel girişimci Ferit Sakarya’nın kızdığı kişi gibi düşünür bir işe girişirken, bir yatırım yaparken: “Bunda bizim kârımız ne olacak?” Böyle düşünmenin ahlakla, ülküyle, yurtseverlikle, “insanını sevmekle” bir ilintisi yoktur; bu düşünme biçimi tarihsel-ekonomik koşulların, içinde bulunduğumuz toplum yapısının belirlediği bir düşünme biçimidir; olağandır, ayrıca toplumsal yapının bu koşullar içinde ayakta kalması için zorunludur: çünkü özel girişimciler böyle düşünmezse ya açlıktan ölürüz, ya köprü altında donarız. Bu gerçeği anlamak için Marx'ı okumak da gerekmez; günlük yaşama bakmak, günlük ekonomik olayları gazetelerden izlemek yeter. Ferit Sakarya’nın, bir tüccarın “Bunda bizim kârımız ne olacak?” diye sorması üzerine “Elimden bir cinayet çıkacaktı!” demesinin ekonomik-toplumsal gerçeklikle, işadamlarının gerçek düşünceleriyle hiç mi hiç ilintisi yoktur; bir işadamı, bir “tüccar”ın böyle düşünmesini çok olağan karşılar. Ağaoğlu, yarattığı tipe iftira ediyor. (…)

“Ulusal sanayi” deyince “ulusal burjuvazi” geliyor akla. Ulusal burjuvazi, bildiğim kadarıyla, iç pazarın sömürülmesinde çıkarları yabancı sermayenin çıkarlarıyla çatışan sanayi burjuvazisidir. Ülkemizin 80’li yıllarında artık bir ulusal burjuvazinin serpilip gelişmesi olanaksızdır. Sanayi şirketlerimizin en önemlileri, çok uluslu şirketlerin Türkiye’deki uzantıları değil mi? Daha geçenlerde ünlü bir sanayicimiz, Japon sermayesiyle “nişanlandıklarını” müjdelemiyor muydu?

(Büyük sanayicilerimizin “milli” oldukları tezini bugün ulusalcıların büyük bölümü savunuyor. Adalet Ağaoğlu da yarattığı büyük sanayiciyi “milli ülkülerde” göstermeye çalışıyor. Bugünün ulusalcısı da, o günün Ağaoğlu’su da aslında büyük sanayiciyi “milli” göstermekle işbirlikçi burjuvaziyi aklıyorlar. Ağaoğlu, sosyalizmi terk etmek için uydurduğu bu tezlerden sonra hızlı biçimde uluslararası sermaye ve AB’ci projeler yanına geçmiştir. Ama tezdeki saçmalığı Fethi Naci daha o günden koymuş ortaya! –Benim Notum-)

(…) Oysa, “Balzac’ı büyük insan yapan şey, gerçeklik kendi kişisel düşüncelerine, umutlarına ve isteklerine karşı gitse de onu betimlemedeki sarsılmaz dürüstlüğüdür. (…) (Balzac) kahramanlarına hiçbir zaman, kendi toplumsal varlıklarından zorunlu olarak gelmeyen, hem soyut hem de özgül belirginliğiyle tam bir uyum içinde olmayan şeyler söyletmez, düşündürmez, hissettirmez ve yaptırmaz.” Bu alıntılar da –söylemek gerekli mi?- Lukacs’tan.          

(…) Adalet Ağaoğlu’na göre 1980’nin haziran’ında (12 Eylül Darbesi Öncesi! Benim Notum), aydınların, bilim adamlarının durumu bu: Umutsuz, karamsar, boş vermiş, bezgin… Yok mudur öyleleri? “Yok” diyen yok elbette; ama ekonomik, toplumsal, siyasal gerçekleri yansıtmak isteyen bir romancı, bu gerçeklikleri kişiliklerinde somutlaştıracak tipleri seçerken, bu seçimi gönlüne göre yapamaz; yaparsa işte böyle olur. Umutsuz, karamsar, bezgin, boş vermiş bilim adamlarının yaşadığı Ankara’da, 1980’in haziranında, umutlu, iyimser, çalışkan, doğru belledikleri yolda dimdik yürüyen aydınlar, bilim adamları yok muydu? Adalet Ağaoğlu onlardan birini olsun niye çağırmamış Gündüz’le, Azra’nın evine? Söz gelimi Sadun’u, Korkut’u, Kenan’ı?       

Fethi Naci -1984-

Eveeet… İşte böyle belgeler ortaya koyuyor, bir mücadele sürdürüyoruz. Toplumsal koşullar köklü bir değişime uğramadan ciddi bir başarı kazanamayacağımız bildiğimiz halde. Karakterimiz icabı ve sorumluluk gereği… Hangi insanı, neyi kazanabilirsek diye, üç beş kişi, üç beş kişi...

Genel insanlık durumumuz ve onun içindeki bireysel varlığımız ise işte şu yazıda özetlemeye çalıştığım gibidir:

http://www.insanbu.com/Felsefe-Haberleri/453-davar-surusunde-bir-davar-olarak-ben

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • YAKUP CEMİL

    YAKUP CEMİL 12.07.2017

    Hiç kimseye medyada, edebiyatta yaşam hakkı tanımayan “liberal” şebeke bu kokuşmuşluğun en büyük suçlusu kuşkusuz ama "bizimkiler" de az suçlu değiller hani. Yıllardır şöyle ele avuca gelen bir dergi çıkaramıyoruz, yayıncılık yapamıyoruz, mesela genç isimlere ne kadar şans tanıyoruz, bizim de köşe başlarını tutmuş dinazorlarımız az mı? Kitabını sol yayınevlerinden bastırmak isteyen bir yakınımdan 2011 yılında 2 bin lira isteyen sözde solcu-emekçi yayınevi biliyorum...İğne çuvaldız meselesi...

  • YAKUP CEMİL

    YAKUP CEMİL 12.07.2017

    Türkiye'de piyasa yazarlığı böyle yürüyor, Doğan Hızlan çetesi çöreklenmiş en baş köşelere ve kimseye hayat hakkı tanımıyorlar, gözlemleyebildiğim kadarıyla şöyle oluyor aşağı yukarı; önce yazar adayı bulunuyor yazıya hevesli bir taze ama çok da iyi değil, naif kırılgan-dönemine göre de sert kaba cinsel ve karanlık metinler yazıyor, sonra Varlık'da öyküleri yayımlanıyor, sonra o öykülerden kitap ve kitap eklerinde kapak olmak ve sonrası geliyor...Bunlardan midem bulanıyor yazamıyorum daha fazla...

  • Ç.

    Ç. 12.07.2017

    CNN Türk'ten kovulduğu halde Doğan Kitap tarafından kitapları basılan Enver Aysever'in son romanını Emre Kongar övüyor. (Bkz: Ziyaret Et) Ufuk Uras'ın kitabı Doğan Kitap'tan çıkıyor. "Muhalefet"i Ufuk Uras gibi yaparsanız CNN Türk, NTV, TGRT gibi kanalların konuğu olursunuz.

  • Tomruk Can

    Tomruk Can 12.07.2017

    Doğan Hızlan ve onun hiyerarşisinin en sadık adamı Semih Gümüş'ten ne zaman bahsedeceksiniz?

  • taylan kara

    taylan kara 12.07.2017

    Jüri listesini yeni gördüm. Şunu fark ettim: listenin yarısını hiç tanımıyorum. Birkaç istisna hariç tanıdığım hemen hemen hepsinin de hakkında olumsuz yazılar yazmışım! Bazıları hakkında defalarca... Sınırlar ne kadar da net... Bize en çok yöneltilen "Niye bu kadar sertsiniz? Azıcık yapıcı olun" eleştirisine verilmiş bir yanıttır yukarıdaki liste. Olayın kendisi sert çünkü. Karşı taraf işini şansa bırakmıyor, son derece bilinçli. Bu listelerde "tesadüf" bulanlar açıkça söylemek gerekirse, ne olup bittiğini anlamamıştır. Bu coğrafyada bu kültürde altüst oluş çok hızlı olur; dün listenin en tepesindekiler ertesi gün yok sayılır. Örnek mi: K.Arslanoğlu'nun yazısında söz ettiği bu iki isim: E.Şafak, A.Altan... Semih Gümüş niye koymamış listeye E. Şafak'ı acaba? Oysa E.Şafak'ı "Doğan Abisi" ile birlikte TRT'ye çıkarıp PR ını yapmıştı o kadar. Alt üst oluştan korkuyorlar; hep üstte olduklarından "alt üst oluşlar" onları ölesiye korkutuyor. Az kaldı...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.