Hasan Ali Toptaş Romancılığı.. Bilinç Bulandırma Tekniği.. Serbest Sabuklama Yöntemi..

Hasan Ali Toptaş Romancılığı..  Bilinç Bulandırma Tekniği..  Serbest Sabuklama Yöntemi..

Hasan Ali Toptaş’tan, yıllar yıllar önce, Bin Hüzünlü Haz kitabını okumuştum. O zamanlar arkadaşım, Semih Gümüş’ün en sevdiği birkaç romancıdan biriydi. Semih Gümüş de eleştirinin büyük ustasıysa eğer, tavsiyesine uymamak elde değildi.

Okudum. Ama hiçbir şey anlamadım. Cidden hiçbir şey… Roman kahramanı kimdi? Derdi, davası neydi? Neyin peşindeydi? Yazarın herhangi bir meramı var mıydı? Yazmak dışında. Yalnızca bu romanı onun yazdığı belliydi, başka hiçbir şey belli değildi. Ne işti?

“İyi edebiyat”tan anlamak için daha çoook yol almalıyım sanırım, diye düşündüm. “Yazarın okuyucuya aktardığı belli bir sıkıntısı, meselesi bulunması” fikri herhalde artık eskimişti. Altta varsa bile bir yazınsal derdi, bir insani sorumluluğu… Dostoyevski, Tolstoy gibi mal mal, apaçık beyan etmemeliydi bunu. Bin ayrı okurun, birbirine ters bin ayrı mana çıkaracağı bir muamma ortaya koymalıydı yazar, bir gize batmalıydı  sorunsal. Onu anlamak da emek gerektirmeliydi. Bende bu edebiyat zekası eksikti zaar. Kendimi daha çok yetiştirmeliydim. Ama Toptaş’tan ikinci bir eser deneyene dek eğitimimi bir tamam tamamlamalıydım.

On yıllar ayları, saniyeler haftaları kovaladı, sanırım o fırsat gelmişti. Toptaş bir imza günü-söyleşi için yaşadığım şehre uğramıştı. Ben de önemli bir edebiyatçı şehrime gelmiş, hoş gelmiş demek için, tanışmak, iki kelime konuşmak için mekana gittim. Aradan geçen uzun dönemde pek popüler olmuştu Toptaş. Ne var ki popülerliğin giderek daha ve daha düşük seviye istediği bir ortamda popüler olmuştu. Üstelik pek de hazzetmediğim bazı edebiyat brokırlarının şebekesindendi. Anlayacağınız, böylesi kötücül ön yargılarımı aşamamıştım hâlâ. Yine de sakin, mütevazı kişiliğinden ötürü herhangi bir kem duygu hissettiğim söylenemezdi kendisine. O yüzden, ondan alacağıma karşılık vermek üzere, kendi kitabımı da hazır imzalayarak, işte o mekana vardım. Ki ne göreyim! Şehrimizde edebiyat için hiç alışık bulunmadığımız uzun bir kuyruk!

Bir süre kuyruğun kısalmasını bekledim, ama bana mısın demiyor, giderek boy atıyordu. Epeydir her şeye olumlu tarafından bakmaya koşulluyorum kendimi. Yine öyle yaptım. İnsanların, değil karmaşık iki cümleyi, üst üste iki çok basit cümleyi, hatta tek bir basit cümleyi okuyup anlamlandıramadığı bir dönemde yaşamamıza karşın, edebiyata gösterilen bu yoğun ilgi, kıvanç duyulması gereken bir mükemmellikti. “Okumuyorlar” sözü belki de palavraydı. İşte insanlar kuyruktaydı ve belli ki okuyorlardı. Kendi küçük şehrimdeki bu kalabalıktan büyük çoğunluğunu tanımıyordum. Toplumsal tepkilerde hiç mi  hiç görünmeyen, sosyal sorumluluk anlayışları sıfır derekesinde gençlerdi ekseriyeti, ama demek ki okuyorlardı. Okuyacak ve sonra duyarga çıkarmaya da başlayacaklardı besbelli. Duyarga mı? Edebiyatın insanda duyarga çıkartması mevzuu, başka deyişle sanat eserinin onu algılayanda olumlu bir değişiklik yaratması beklentisi de, besbelli modası geçmiş bir fanteziydi. Bırakmalıydık bu işleri.

Her neyse, yarım saati aşkın bekledikten sonra, baktım ki kuyruğun ucu kaldırımda tıslayıp uzaklaşıyor… “Mekan”ın sahibi arkadaşıma, değerli Toptaş’a verilmek üzere kitabımı teslim ettim, selam söyledim ve oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra yine aynı yere gittiğimde, kıymetli Toptaş’ın bana imzaladığı kitapla karşılaşma sürprizi yaşadım. “Sevgili Kaan Arslanoğlu’ya muhabbetle. 11.2.2017.” Bu, benim şimdi tam hatırlamadığım, muhtemelen “hoş geldiniz, sevgi, saygı” içeren imza yazıma karşılıktı.

İşte Toptaş’tan geçen hafta okuduğum ikinci kitap da buydu: Uykuların Doğusu

Böyle sıcak bir imzaya karşılık, aşağıda okuyacağınız dangıl dungul değerlendirmeyi yazmak, “muhabbet” raconuna biraz ters gerçi. Edebiyatın gözü kör olsun! Onun için yapıyoruz bunları. Ve bunu yaparken Semih Gümüş gibi üstatlara her geçen gün daha çok dua ediyoruz. O kavgalı, dövüşlü, iddialı, kibirli edebiyat eleştirisi kurumunu yıktıkları, yerine çok daha uygar kitap brokırlığı sistemini getirdikleri için. Kitapları beğenirsin, översin, pazarlarsın, sakalını da sıvazlarsın. Hatta kitabı beğenmene veya okumana da gerek yok.

Şimdi edebiyat eleştirisi kurumu, kentsel dönüşümde tümden yitse de, birileri eski adresini sorarken ister istemez bizim gibilere başvuruyor. O yüzden aslen edebiyat yatırımları AŞ’nin roman departmanında sadece taşeron işsiz olarak geçinmeye çalışsam da, pek çok roman hakkında yazmak, iyileri öne çıkarmak, kötüleri göstermek de bizim gibilere düşüyor. Yine de o eski edebiyat eleştirmenlerinin haşin üslubundan kopmaya, brokır tarzına yaklaşmaya çalışıyorum. Tabii o da yetenek ve deneyim istiyor. Benden gayretle denemesi, kusurum olursa affola.

ŞİMDİ ELEŞTİRİYE GEÇELİM

Uykuların Doğusu’nda aynı Bin Hüzünlü Haz’daki havayı “yakaladım”. Sanki aynı yazarın kaleminden çıkmış. Bunu anlayabildim. Gerçi, yazarın kitapları hakkındaki birçok tanıtımda, “Bu kitapta bambaşka tarz… Şurada böyle şöyle değişik fark” gibi şeyler söyleniyorsa da, ben sadece iki kitabını okuyup burada onlardan söz edeceğim için, daha ötesi bir yargıya varamayacağım. Peki, iki kitabını okumakla “Falanca Yazarın Romancılığı..” başlığı atılır mı? Dedik a, brokırlık sisteminde, tek kitabı bile okumak fazla. Sayfalara bile göz atmadan daha iddialı manşetler de atabilirsiniz. Gerçi bir tartışma ve sonrasında bir zaman ve merak olursa, inşallah başka kitaplarını da okurum.

Pekala, Uykuların Doğusu’ndaki hava ne? Cevap: Hava. Evet hava. Şimdi bunu nasıl izah edeceğimi kös kös düşüneyim.

İyisi mi bu konuda yazar bana yardım etsin. Onunla yapılan söyleşilerden ve hakkında yapılan övgülerden şunlar çıkıyor:

ROMANDA KURGU GEREKMEZ

Toptaş’ın, romanları için baştan kurgu yapmadığı, yapsa da buna bağlı kalmadığı, yazarken yazının akışına bağlı olarak kurgunun da değiştiğini öğreniyoruz. Okuduğum her iki kitabı da buna uyuyor. Toptaş bu konuda tutarlı. Daha doğrusu, romanlarındaki tutarlı olan az sayıda unsurdan biri tutarsızlık.

Olay örgüsü rastgele. Anlatılan iç içe geçmiş ve çoğu geçmemiş mebzul miktarda olay-olgu anlatımına, öykü bile diyemiyoruz. Çünkü bunların bağlantıları son derece gevşek, bazıları tamamen alakasız, bazıları ileri derecede birbirine karşı sorumsuz. Mantıksızlık ise ana izlek.

Türk romancıları dünya romanında bir çığır açtı. Gerçi “bizimkiler ne çığır açacak, her şeyleri dışardan kopya” diyenler de var. Yabancı edebiyatın yenilerini sıkı izleyemiyorum, belki de haklıdırlar. Ancak edebiyattan maksat,  beyin zümzüklemesi ise, hiçbir gavurun bizimkilerin eline su dökebileceğini sanmıyorum. İhsan Oktay Anar, Latife Tekin, Orhan Pamuk gibi değerlerimiz bu işin ustası. Fakat Hasan Ali Toptaş hepsini aşmış.  

O kadar çok sapan saçma hikaye ardı sıra diziliyor ve o kadar hikaye içinde hikaye dümbüklemesi yaşanıyor ki (yeni edebiyat için yeni eleştiri dili gerekiyor, alışmalısınız) hangi birini örnek vereyim. Çize işaretleye, kitap bakkal defterine döndü. İyisi mi bazılarını fotoğraflayıp size göstereyim.

Burada bu alegoriden boşuna bir anlam çıkartmaya çalışmayın, perişan olursunuz, çünkü okuduklarınız, herhangi bir başka şeyi simgelemiyor. Romanda buna benzer betimlemelerden binlercesi var ve hiçbir şeyi anlatmadıkları gibi, yazarın da sadece anlık zevki için tuşlara bastığından, yazmak aşkına yazdığından eminim.

 

Bu parça, romanın baş kahramanının bin bir ruhsal durumundan birini ortaya koyuyor. Ve de “ruh şeklinde” koridorlarda dolaşmasının, başka bir yerde başka bir değinisi bulunmadığı gibi, başka yüzlerce küçük anlatı gibi, bu da bir görünüp kayboluyor, herhangi bir nedenselliği katiyen sırtında taşımıyor. Romandaki aykırı bir örnek değil, rastgele seçilmiş sıradan bir pinçik.  

 

Bu buraya neden konulmuş? Az buçuk nedensellik taşıyan ender göndermelerden biri. Türk ordusunun zalimliğine işaret ederek, okurların “liberal” eğilimlerini okşuyor. Subliminal mesaj.

 

“Her yanı rengarenk halılarla kaplı acayip bir kuş” tatsız bir anlatı gibi dursa da, rengarenk halılar üstündeki kuşlara mı bir gönderme acep? Halılarla kaplı bir kuşun uçtuğunu düşünebilmek!

 

Romandaki sayılamayacak kadar sık ve yoğun saçmalamalardan sadece biri. Rüya anlatımı desek, o da değil.

 

Okur, “hayatımızdan saatler çaldın, alacağın olsun” demez yazara. Öyle bir propaganda bombardımanı altındadır ki, vay be, ne edebiyat, ne dil ustalığı diye iç geçirir.  

 

Bu parça da Bin Hüzünlü Haz’dan. “Madem bilmiyorsun, neden bizi meşgul ediyorsun, senin bile bilmediğin bu kadar özel şeylerle!” der mi okur? Demez. “Bunda bir hikmet vardır” diye liberal bir mezmur mırıldanarak, huşu içinde gerinir. Ne kadar şanslıdır, böyle bir kutsallığa dokunabilen ayrıcalık tanrısının şanslı kuludur.

 

Toptaş’ın anlatımına hususiyet katan gizemlerden biri. Sessizlikten gürültü, gürültüden sessizlik duymak; karanlığı aydınlıkla aydınlığı karanlıkla ifade etmek; hareketi hareketsizlikle betimleyip tekrarlayıcı söz cambazlıklarında taklalar atmak. Bunu başkaları da yapar da, Toptaş yapar da yapar…  EK: Bir yorumcu bu müthiş diyalektiği Toptaş'ın bulduğunu falan sanıyor. Heraklit ilk kez yazıya geçirmiştir, ondan öncesi de vardır. Heraklit'ten sonra belki on bin yazar milyon kere kullanmıştır. Demek istediğimiz şey, Toptaş'ın bunu müthiş bir edebiyat ustalığı sanıp suyunu çıkardığıdır. Bu kadar açık yazsak da anlamayan yine anlamayacak.. Çare yok :)

İşte tüm bunlara kısaca serbest sabuklama yöntemi diyebiliriz. Bilinç bulandırma tekniğiyle yer yer örtüşen bir tarzdır. İyi yazarlar muhakkak buralarda ustalaşmalıdır. “Gerçekçi çizgide olmasa, gerçeküstünü seçse bile, iyi bir eserin, hiç değilse kendi iç tutarlılığı bulunmalıdır” savı artık çöpe atılmalıdır.

İşte Türk romancılığının tipik hali. Güldür Güldür… Özellikle Enişte Mesut’un serbest saçmalama tekniğine dikkat.

https://www.youtube.com/watch?v=qW8gf1vKUD0

Yukardakini beğenenler, yazı bitince bir de alttakini izleyebilirler.. Enişte Mesut 5. dakikadan itibaren sözü alıyor. Pamuk’a, Toptaş’a fark atıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=zCPGrsEZMy4

ROMANDA KARAKTER DE GEREKMEZ: Modası geçmiş o totaliter, o aydınlanma devri jakobenliğinin despotik faşizan edebiyatına özgü, “romanda, muhakkak yaşayan, roman içinde etiyle kemiğiyle, ruhuyla, nedenselliği ve kendi iç tutarlılığı ile yaşayan bir karakter, karakterler bulunmalıdır” savı artık yeni edebiyatımız sayesinde tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Romanda, artık sadece yazarın o anlık keyfi fırça darbelerine bağlı, bir özü, kemiği, ruhu bulunması gerekmeyen; öyle de yapabilen, böyle de edebilen birkaç kişinin, roman kahramanı kadrosunda bulunması yeterlidir. Bu kahraman bir masal kahramanı gibidir. Yaşadığı gerçekliğin doğal gerçekliğe uyması gerekmediği gibi, davranışlarının da karakterine uyması gerekmez; bir nedensellikle açıklanabilecek herhangi bir somut kişiliği bulunması da gerekmez. Herhangi bir temel niteliği (varsa eğer) yazarın keyfine göre bir çırpıda harcanabilir.

Uykuların Doğusu’nda muhtemelen bir akıl hastası anlatılıyor. Bu akıl hastalığının nasıl bir hastalık olduğu pek belli değil. Çıkarabildiğimiz kadarıyla herhangi bir akıl hastalığının gerçekliğine benzemiyor. Yazarın paşa keyfince uydurulmuş bir delilik çeşidi.

Örneğin bu kişinin arkasından kocaman mı kocaman, uzun mu uzun bir kuyruk çıkıyor. Korkunç pis kokulu bir kuyruk. Bu kuyruğu başkaları hem görüyor hem görmüyor. Niye bu kuyruk çıkıyor. Nedenselliği nedir? Kişi köpeklerden mi nefret ediyor, yoksa onları çok mu seviyor? Niye birden ortaya çıkıyor sonra unutulup ortadan kalkıyor? Niye pis kokuyor ve bu koku neyi simgeliyor? Romandaki pek çok önemli figür gibi bu kuyruğun da hiçbir işlevi, belirleyiciliği, fark yaratıcılığı yok. Yazarın aklına o an kuyruk gelmiş. Kuyruk koymuş. “Kuyruklu roman” olmuş. Kulak da gelebilirdi aklına ve bu bir “kulaklı roman” olurdu. Hiç fark eden bir şey olmazdı.

Anlatabiliyor muyum? Kişinin karakterine özel, onu daha iyi kavramamıza ve kafamızda yaşatmamıza yarayacak çok az malzeme bulunuyor romanda. İyi roman işte budur. Ve gençler artık böyle yazmalıdır.

Keza, yazarın, dünya ve ülkeyle ilgili, insanla ilgili varsa herhangi bir derdi, nasıl saklı gizli ise; bu romanda herhangi bir kahramanın, abuk sabuk birkaç tutku dışında, eğer var ise bir var oluş sorunsalı, aynı derecede gizlidir. Zaten romana şayet bir dert, dava, temel bir yaşam sıkıntısı konacaksa, işte tam da bu, edebiyatı mahveden unsurdur. Bu böyle biline.

Zaten şayet yazarın veya bir kahramanının herhangi bir temel insanlık sorunsalı bulunuyorsa, yazar öyle bir biçem ortaya koymaktadır ki, onun ciddiyeti dakikasında sıfırlanmaktadır. Yazar, adeta yanar döner rengarenk disko ışıkları altında ameliyata soyunan bir cerrah gibidir. Gerçekliğin pek az yaşama şansı vardır.  

Bir beyanına göre neymiş: “Asıl Kahraman Her Daim Metnin Kendisidir” imiş.

GERÇEKLİK DUYGUSU, AKIL-MANTIK ROMANDAN UZAK DURMALI:

Yukardaki alıntı cümledeki gibi, Toptaş’ın kendinden yararlanmaya devam ediyoruz. Bunun için siz de web sitesine girebilirsiniz:

http://hasanalitoptas.com/tr/category/soylesiler/

Neymiş: Hakikat Diye Bir Şey Varsa Eğer Ona En Çok Yaklaşabilenler Delilerle Çocuklardır… imiş.

Burada sanırım ironi yapıyor Toptaş. Süslü laflarla ironi yapmak yeni edebiyatın olmazsa olmazıdır. Dünyada bir emperyalist-kapitalist sistem hüküm sürüyor ve ona en çok yaklaşabilenler deliler ile çocuklar mı? Dünyada kan gövdeyi götürüyor. Bunu en iyi deliler ve çocuklar anlayabiliyor! Yoksa onlar mı kanları gövdelerden ayırıyor? Bu ülkede AKP 15 yıldır iktidarda. Deliler ve çocuklar sayesinde. Hasan Ali Toptaş kitapları çok iyi satıyor. Deliler ve çocukların marifeti mi?

Aslında o nazik kişiliği ile şunu demek istiyor ve açıkça diyor: “Benim kitaplarım için kuyruğa dizilenler, bu serbest sabuklama tekniğine iyi edebiyat diyen büyük medya idarecileri, kodaman edebiyat otörleri, çocuk zekasında, manyak mantığında kişilerdir.” Bunu demek istiyor. Evet. Aynen onu söylüyor.

Ama burada ona katılamayacağım. Dünyada akıl, mantık, zeka ve karakter düzeyi her geçen gün yükselmekte, taç üstüne taç takmaktadır. Bunu, bu yazı sonunda kanıtlayacağım. Fakat şimdiden bir delil göstereyim: Hasan Ali Toptaş kitaplarının, Orhan Pamuk, Ahmet Altan vb. kitaplarının bu kadar tutulması, insanların neredeyse tek cümleyi doğru anlayamayacak kadar cahilleştiği şu dönemde, bu müthiş yazarlarımıza gösterilen ilgi, söz konusu muazzam şahlanışın sadece küçük bir işaretidir.  

EDEBİYAT DİL DE İSTEMEZ

“Allah orada yok, burada yok, şurada yok, Allah yok diyeceksin de dilin varmıyor” fıkrasındaki gibi (tövbe tövbe), sonunda “Edebiyat için hiçbir şeye gerek yok” diyecekler de, dilleri varmıyor. Doğru ama. Edebiyat, brokırlar dışında hiçbir şeye pabuç bırakmaz. Dile bile.

İşte Toptaş’ın, Latife Tekin ile söyleşisinden bunu okuyoruz. “Yazara Dil Gerekmez.”

Doğru. Bakışlar bile yeter icabında. Lakin orada tevazu gösteriyor Latife Tekin ve Toptaş üstatlar. Aslında şunu demeye getiriyorlar: Bilinen, kurallı, mantıklı, sözlüklere hapis dili aşmışız, komuşuz canına eski edebiyatın, biz daha üst bir yerdeyiz. İlkeleriniz, mantığınız sizin olsun.

Mantıktan, tutarlı bağlantı kurma yükümlülüğünden kurtulduktan beri, saçmalamayı göze alan yaratıcı yazarlık aşamasına vardıktan kelli, uydur uydur ipe diz edebiyatının en ileri aşamasında, laf ebeliği yapmak…  tabii ki kolay derler. Kim der? Acemiler.

Şöyle cümleleri hanginiz kurabilir, benzetme ve bağlantının hanginiz bu tarzda canına okuyabilir:

“Bakanların saçlarını dalgalandıran, kırmızı dilli rüzgar kırıntıları… İçlerinde de kirli sokaklar olurmuş sanki bu kırıntıların (…)” UD s. 20

“İşte o zaman ok vızıltısına benzeyen oldukça yaşlı ve insafsız bir rüzgar da gelir, ortalıkta yavaş yavaş gezinmeye başlardı. Sırıklara bağlanmış sivri uçlu taşların ağırlığı da olurdu bu rüzgarın içinde.” UD s. 28

“Belki de bu yüzden, okyanusun ortasında yüzen ıssız bir su kabarcığına benziyordu Haydar. Hatta, insanların kayıtsızlığından doğan ve sinirlerine hakim olamayıp her an oraya buraya vahşice saldıracakmış gibi gözüken alabildiğine karanlık ve şekilsiz bir yaratığa benziyordu.” UD s. 37

“Az önceki patlamanın yankılarını taşıyan tozlu bir sesle (…)” UD s. 41

“ (…) kırık şişe mezarlığına benzeyen pis kokulu hendeklerin yanından soluk soluğa geçmiş (…)” UD s. 46

“Nasıl bakacaklarını bilemiyorlarmış… Ya da, şehre bakmanın kaç türlü yolu varsa hepsini baştan sona deneyip kendilerine uygun olanı bulmaya çalışıyorlarmış.” UD s. 47

“Hatta, bunları derken, bakışlarından ibaret olan sesi kırmızı bir sessizlik halinde genişleyip her yere yayılıyormuş da, arada bir kuşun kendisi bile kendi bakışlarının içinde kalıyormuş.” UD s. 89

“Kerpiç duvarların dibinden başlayıp ufuktaki lacivert tepelere kadara uzanan, uzanırken de tıpkı bir çığlık gibi hızla iki yana genişleyen, yüzü alacakaranlık göçüklerle dolu, uçsuz bucaksız bir yermiş burası.” UD. s. 90

“ (…) bütün bu görüntülere, içimi parçalayan bir kıymık yığınına bakar gibi acıyla baktım. Derken, ben bakınca çığlık çığlığa kuşlar da havalandı bu görüntülerin içinden; tüylerini döke saça, başımın üstünde can havliyle dönmeye başladılar.” UD. s. 94

“Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.” UD s. 98

“Hareketsizlik gibi duran derin bir kıpırtıya… (…) sessizlikten yapılmış uzak birer yüz halinde eğiliyorlar…” BHH s. 23

“Böylece, parçalanmışlığım da parçalansın tekrar tekrar ve ben, sayısız noktalara saçılıp un ufak olan varlığımı, sayısız noktalardan, sayısız gözle seyredeyim.” BHH s. 69

“Kendi varlığından yayılan müziğin sonsuzluğuna kapılmış bir masal yılanı gibi sürekli kıvranıp duran Alaaddin’in hikayesi, bir yandan yavaş yavaş derinleşen bu gizin gölgesine çekilirken, bir yandan da olabilirliklerin kum gibi kaynadığı, gri bir noktaya gelmiştir çünkü.” BHH s. 108      

Cümle var anlam derdi yok! Güldür Güldür’de İbrahim, bir tanığın zırvalamaları karşısında “Kelime var, cümle yok…” diyerek ağlıyor. Liberal kabusun “beyin sümsüklemesinin” tipik örneği… işte şu skeçte. Orhan Pamuk, Nuri Bilge Ceylan beylerin de adı geçmekte:

https://www.youtube.com/watch?v=cRWP7WPVc3o&t=905s

Toptaş, en azından Uykuların Doğusu için deliliği kendine rol model aldığını ima ediyor. Ne ki, Bin Hüzünlü Haz’ın da ötekinden fazla farkı yok. Zaten, simgelerin yalnızca kendilerini temsil etmesi, delilerde pek görülmez. Tahmin edilenin aksine onlar gayet somut düşünürler, halüsinasyonları saymazsak. Hezeyanları bile kendi içinde somuttur. Simgelerin sadece kendilerini temsil edecek kadar fetişleşmesi veya imge ishali, sadece birtakım sanat ürünlerinde görülür. Özellikle post modern sanat bunu teşvik eder.

Toptaş’ta aslında yer yer ustaca betimlemelere, gerçekten harikulade cümlelere rastlanıyor ve güçlü bir öykü duygusu sakladığı fark ediliyor (humor ise hak getire). Ama kendi edebiyatını, belli ki bu yeni şekle bilerek sokuyor, talebe uygun arzda bulunuyor. Alkışlanası bir akılcı tutum, delilik söylemleri altında cin işi piyasa dehası.

Bizim gibilere hayli tatsız gelen Pamuk, Toptaş türü anlatıcılık, belli ki geniş bir kitlenin tatsızlığına denk düşüyor. O zaman tatsız tuzsuzluk yeninin en büyük estetik değeri oluyor.

POPÜLER OLANI, ÜNLÜYÜ, PARA KAZANANI KISKANMAK

Şu solcular bu işten vazgeçtiler şükür ki, artık ezici çoğunluğu, paranın, ünün, popülerliğin kolay elde edilmeyeceğini takdir ediyorlar; kazananları, hak ettikleri şekilde başlarının üstüne koyuyorlar.

Lakin arada kıskançlar da çıkmıyor değil.

Bunlardan biri Taylan Kara’dır. Geçenlerde Adana Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde bir sunum yapmış. Sunumun adı: Edebiyatla Ahmaklaştırma ve Felsefeyle Çökertme.

Efendime söyleyeyim, neymiş: Bazı popüler isimler cehaletleriyle toplumsal bilinci iğfal ediyorlarmış. Verdiği örneklere bakın hele: Bülent Somay, Ali Lidar, Hasan Bülent Kahraman, Nuray Mert, Haydar Ergülen, Fuat Keyman, Gündüz Vassaf, Etyen Mahçupyan, İlber Ortaylı… Ülkenin en seçkin entelektüelleri…

Bunların Türkiye’de bir örgütlü cehalet karabasanı oluşturduğunu kabul mü edeceğiz şimdi? Belgeleriyle, ispatlarıyla, kitaplarla, yazılarla örnekliyor şu bağlantıda:

https://www.youtube.com/watch?v=bcI11pgJfbU

Hadi canım sen de. Sen kimsin? Sen kimsin bir kere radyolog? Sen kimsin? Kimsin sen?

TOPTAŞ ROMANCILIĞININ BİR DORUK OLDUĞUNUN İSPATI:
Taylan Kara gibilere inat, bu halk, bu kitleler daima doğruyu, en iyiyi seçmiştir. Bu ülkede en iyi siyasi güç AKP’dir ki, yüzde 50’nin üstünde oy alabilmiştir. Onun yarısı kadar iyi olan CHP’dir. Ötekiler onun çeyreği kadar bile iyi değildir. Halk daima uzun vadede iyiyi seçer.

Bundan daha büyük kanıt olamaz. En çok hangi kanallar izleniyorsa medyada, onlar en iyilerdir. En çok okunan gazete en iyi gazetedir.

Dolayısıyla Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Zülfü, Toptaş, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin en iyi edebiyatçılardır. Sinekler nasıl yanılmazsa onlardan çok daha akıllı olan insan halklar da yanılmazlar. Sisteme, AKP’ye gübreleşmiş solda yeşeren ekindir bu ekin. Mübarektir.  

Bugün eski edebiyat, aydınlanma safsatası, sosyalist sapkınlık tarihin kirli çöp sepetine atılmıştır. Devir Obama-Trump demokrasisinin, hür dünya estetiğinin devridir.

Dolayısıyla on yıllarca aynı ideal için çalışan Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Rasim Ozan Kütahyalı, İsmet Berkan, Nagehan Alçı, Yiğit Bulut, Murat Belge, Oral Çalışlar, Mehmet Metiner, Mahçupyan gibi birbirinden nezih üstatların yetiştirdiği kuşaklar ve onların oluşturduğu birbirinden etikçi-tetikçi kadroların seçimleri edebiyat bakımından tarihteki en ileri noktadır. Nokta.

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Mine YILAR

    Mine YILAR 30.11.2017

    Bir de holaevrende mı yaşıyoruz, matrikste miyiz, var olduğunu sandığımız herşey bizim kafamızda mı olup bitiyor, aslında rüyada mıyız, ah yalan dünya filan mı ulaşılmak istenen? Yoksa varım o halde düşünüyorumun sonu, bu ateş gerçek değil üstünde yürüyebiliriz mistisizmine mi bizi ulaştırmaya çalışıyor? Yoksa kesin yanıtı olamayan sorularla oyun hamuruyla oynar gibi oynamalı ve verdiğimiz cevaplar varlığımızın kanıtı olduğunu göre kendimizi yaratıcının bir gölgesi gibi mi hissetmeliyiz? Bu soruların kesin yanıtı olmadıktan sonra bu şüpheciliğin okura ne faydası var? Ben lanetlenmiş materyalizmden yanayım. İdealar dünyası beni ilgilendirmiyor. (Sayın KA'yı bir daha benim yorumumu kopyalamaya tövbe ettirecek kadar yorum yazdım sanırım.) Hasan Ali'ye dönersek, Kuşlar Yaşına Gider ile köy romantizmini çok güzel becermiştir diyebiliriz son olarak.

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 30.11.2017

    Post modernin en iyisidir belki de niye kızalım. Yazarı da felsefe yapılamayan bir ülkede felsefeci. Varlığı sorgulama tekniğini ters de çevirir ona takla da attırır. O kitabı bir de Cengiz Gündoğdu'nun eline vermek lazımdı. Ben kitabı okuyalı onbeş yıl oldu, postmodern tanımının en çok sükse yaptığı yıllardı.. Edebiyat okuyan arkadaşlar Yıldız Ecevit ve Orhan Pamuk adını ağzından düşürmezdi. Ben de kitabı ne olduğuna karar veremeden okumuştum. Şimdi post modern edebiyatın edebiyata sadece zarar verdiğini öğreniyorum. Eğitim Fakültelerinde sınav sorusu oldu o kitap, Bir Bilim Adamının Romanı ile birlikte. Evde durur, arada karıştırırım altını çizdiğim yerlere bakarım.

  • AHMET CEMAL ÇOBANDEDE

    AHMET CEMAL ÇOBANDEDE 30.11.2017

    puslu kıtalar atlasının konusu varım-oyleyse düsünüyorum- ve siz benim hayallerimden ibaretsiniz yani düşünüyorum öyleyse varım teorisinin zıddı üçüncü okumada anlamıştım-buna da şükür ihsan oktay anar bence son 30 yılın en iyisi-sakın kızmayın

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 29.11.2017

    Yine Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası romanı karakterleri, yaratılan nostaljik atmosferin etkisyle insana içinden şunu söyletir: Cehalet ve yokluk insanı ne kadar da masalsı yapabiliyor. Bir diş çekimi yapılan mekan anlatılır mesela; tıp ilmine merak salmış başkarakterlerden birinin kan, irin ve en ilkel aletlerin olduğu uzunca tasvir edilmiş bir oda. Karakterin bilim aşkı sürekli karikatürize edilir. Kendine Rene Descartes'in bir kitabını görüp Rendekar adını vermiştir. Belki varoluşu sorgulamanın temsili filandır? Bu kişi otopsi yapmak için ceset peşine düşer, bulur da fakat bu işin cezası büyüktür. Lüzumsuz gayreti komiktir. Diğer bir masal kahramanı Alibaz hiç uyumayan bir cüceydi galiba bir de dayısı vardı lağımcıydı iri bir adam. Sonra lağımcılar arasında yapılan bir savaşta patlatıcılar kullanılmıştı. Daha sonra kolunu mu kaybetmişti? Üstüne kızgın yağ mı dökülmüştü? Bakın unutmuşum. Bir kaç romanını daha okumuştum aklımda beni etkileyen bir şey kalmamış. Okurken heyecanlıydı ama

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 29.11.2017

    Anar'ın romanı Tanpınar taklididir. Eğitimsiz açıkgöz insanın hicvedilmesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde sağlam romansal bir zeminde aktarılırken İhsan Oktay'da masalımsı bir zeminde aktarılır. İhsan Oktay okurken, zaman zaman kahkaha ile gülersiniz. Bir sevimlilik vardir kurnaz karakterlerde. Çoğu insan İhsan Oktay'ı keyifle okuduğunu söyler ama mesela Puslu Kıtalar 'ı anlat konusu nedir neyi anlatır desen tek kelime edemez. Roman "çok katmanlıdır". Rüya içinde rüya gibi de değil de hikaye içinde hikaye şeklinde. Diğer romanları için de bir derdi olan roman tanımı yapmak zordur.

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 29.11.2017

    Sayın Oflaz Tahsin Yücel in yalan ve Gökdelen romanlarını keyifle okumuştum..Bir eleştirmen gözü ile olması katta değil acizane..Selamlar..

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 29.11.2017

    Değerli Hüseyin Oflaz, belki de aynı şeyleri düşünüyoruz ama, demek ki terimlerde anlaşamamışız. Evet, Gorki, Orhan Kemal romanlarını değerli buluyorum. Ama biçem konusunda bazılarının sandığı gibi katı değilim. Çok daha serbest, dağınık veya hatta masalsı yazılan romanları da çok yazdım, övdüm. Bu yazarların isimleri topluca şu yazıda var, bu sitede: (Bkz: Ziyaret Et) Bunlardan "İletişim Yayınları"nın da çıkardıkları var. Anlaşılıyor ki siz Orhan Kemal döneminde takılıp kalmışsınız. Çünkü bizim kitapları veya bizim sevdiğimiz kitapları medya kolay öne çıkarmıyor. Bunda okurun da kabahati büyük. Medyada ne gördüyse tüm kitaplar bunlar sanıyor. Örneğin benim ilk romanın Devrimciler'den beri (1988) hemen tüm kitaplarım doğrudan politik ve toplumsaldır. Gezi Direnişi içinde bunun romanını bile yazdım. O kadar yani :) Ne var ki okura ulaşamıyoruz. Okur da bize ulaşmak istemiyor doğrusu. Saygılar.

  • hüseyin oflaz

    hüseyin oflaz 29.11.2017

    Öncelikle yanıtlarınız için çok teşekkür ederim. Anar'ı neden eleştirdiğinizi de anladım. Ama o zaman masal sınıfı içinde eleştirmemiz gerekmez mi. Saçma sözcüğü sizi rahatsız ettiyse affedersiniz öyle bir niyetim yoktu, yalnızca yazılarınız sert üsluba sahip olsa da, yazılarınızı samimi gördüğümden o sözcüğü kullandım. Didaktik romandan kastım da aslında birebir öğüt verici değil de Gorki gibi Orhan Kemal gibi yazarların kitaplarıydı. Örneğin ben 1950'li yılların Türkiye'sini, dönemin koşullarını Orhan Kemal'den öğrendim. Ne var ki, 2002 yılından beri ne süreçlerden geçmemize rağmen bu dönemi şimdi anlatan ve gelecekte de insanlara yaşanılanları aktaracak bir roman okumadım. Bence bu çok büyük bir eksiklik.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 29.11.2017

    DEVAM: Değerli Hüseyin Oflaz.. Anar'ın romanı da böyledir ve hoşlanabilirsiniz, ama doğru bulmazsınız. Çünkü üstünde tartışacağınız bir meselesi yoktur. Ben onu sevdim, diye eleştirmesem kayırmacı konuma düşerim. Bunun, kırmızı ışıkta geçen sürücüye adamı tanıyor ve seviyor diye ceza yazmayan trafik polisinin kayırmacılığından farkı yok. Bu furya İletişim tarafından bilerek öne çıkarılmıştır, başka örnekleri de var. Öyle öyle bugünlere geldik. Türk romanında DİDAKTİK ROMAN EKSİKLİĞİ VAR cümleniz ise tamamen yanlış bana göre. Didaktik roman kötü romandır. Didaktik roman istemeyiz. Ben size daha kapsamlı roman bakışı için Fethi Naci'nin 100 Türk romanını önereceğim. Naçizane. Oradaki görüşler yüzde 95 katıldığım ve bana göre doğru görüşler. Saygılar.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 29.11.2017

    Değerli Hüseyin Oflaz, ben size somut bir bilgi ve görüş bildiriyorum, siz saçma diyorsunuz. Anar'ın romanını ben de sevmiştim, ama bu furyanın ilklerindendir diyorum. Edebiyatta "hoşlanmak" başka, doğru bulmak başkadır. Anar'ın tarzını doğru bulmuyorum ve sırf iletişimden çıktığı için eleştirmiyorum. Bana saçma derken, bir yorumda o kadar hata yapmışsınız ki, yani bir görüşümü ortaya koydum diye o kadar yanlış yerlere sapıp beni mahkum etmişsiniz ki. Ben eleştiri hakkımı kullanınca saçma oluyor, siz eleştiriye saçma derken "haklı" oluyorsunuz. İlginç. Bakın "Tutunamayanlar" romanıyla başladığı ileri sürülür Türk Edebiyatına bu post-modern aşının. Ama ben Tutunamayanlar'ı örnek göstermedim, o da İletişim'den... Niye? Çünkü yanlış bulsam da, Tutunamayanlar romanının bir derdi, davası, tartıştığı temel bir ahlak var. O romanı yanlış bulsanız da üstünde tartışabilirsiniz. O yüzden edebi bir değerdir bana göre. Ama Harry Potter'ı, Yüzüklerin Efendisi'ni nasıl tartışacağız? Masaldır. +++

  • hüseyin oflaz

    hüseyin oflaz 29.11.2017

    Evet, şu an Türk edebiyatında ciddi ve didaktik roman eksikliği büyük bir sorun ama bunun sorumlusu İhsan Oktay Anar mı? Anar istediği gibi yazıyor, takip ettiğim kadarıyla da edebiyat dışı bir açıklaması, yazısı yok. Bu onun tercihidir. Yazdığı kitaplarla bizi şu gerçeklikten bir roman süresince uzaklaştırdığı için çok seviyorum İhsan Oktay Anar'ı. Aynı tümce içinde kullandığınız yazarlarla ya da liberalizmle , sırf kitapları İletişim Yayınları'ndan çıkıyor diye bağdaştırmanızı saçma ve anlamsız buluyorum.

  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 29.11.2017

    Merhaba; Hasan Ali, yok Veli derken daha korkunçlarını gördüm az önce bir edebiyat haber sitesinde. Yazı makinesi mi bunlar yahu? ("Yahu"ya bayılırım) Kitabın adı "ÖBÜRKÜLER". Nedir bu? Biri de "MÜPTEZELLER" demişti de hani...Üniversiteli için yeni üretim. Bukowski'nin bukunun bu(o)ku yani. Sanki Çinaski de bir haltmış gibi. Neyse, şöyle bağlıyorum: Ne olacak bu buku romanlarla zehirlenen gençliğin hali? Edebiyat bu mu? Bu zaaaaar! Saygılarımla.

  • taylan kara

    taylan kara 28.11.2017

    Sayın Engin Cengiz, Sizin varsayımsal olaylarınıza karşılık ülkede yaşanan reel olgular var: evrim çıkarıldı müfredattan. Tübitak: "halktan evrime inananlar var, o zaman evrim müfredatta olmalıdır" demiyor, demedi. Böyle bir şey olmadı. Ama "evrim teorisi bir paradigmadır, halkımız buna inanmıyor" diyerek evrimi müfredattan çıkardı. Bu reel olgu. Sizin "olabilir" dediğiniz şey olmadı ama. Feyerabend'in görüşünün bu topraklarda pratik hayattaki karşılığı, astrolojinin, muska yazmanın, üfürükçülüğün, manevi şifa hastanesinin , cinci hocaların meşrulaştırılmasıdır. Tam da olan budur. Bu felsefe, bir düşünce jimnastiği değil milyonlarca insanın ortaçağ değerlerine zorlanmasıdır. "Bilim baskısı" falan derken yaşadıklarımız, sizin yorumlarınızın tam tersini göstermektedir. Bu ülkede bilim baskısından söz etmek açıkça bir yalandır. Feyerabend felsefesi bu ülkede yalnızca ortaçağ değerlerini meşrulaştırmaktadır. Bunun için sokağa çıkmak, okula gitmek yeterlidir. Saygılarımla

  • taylan kara

    taylan kara 28.11.2017

    Sayın Engin Bey, Bilimin en kötü ve sermayeye hizmet eden uygulamaları, bilim diye yapılan sahtekarlıklar bilimsel yöntemin yararsız ve işe yaramaz olduğunun kanıtı mıdır? Bilimsel yöntemin etkinliğini böyle karikatürlerle mi çürütüyorsunuz? Feyerabend daha ne demeli ki? Eğer üniversitelerde okutulacak müfredatı vergi mükellefleri karar verecekse (siz buna seçmen de diyebilirsiniz), evrim teorisinin müfredattan çıkması, astrolojinin ya da muska yazmanın girmesi gayet doğal değil midir? Bu durum, Feyerabend'den verdiğim alıntıdaki görüşün doğal bir sonucu değil midir? Bunun için soyutlama yapmaya hiç gerek yok. "Halk isterse devlet üniversitesinde astroloji okutulabilir" diyor Feyerabend, halk evrime inanmıyor, o halde Tübitak da onu müfredattan çıkarıyor. Bu yaşadığımız bir olgu. Bu olguyla Feyerabend'in bu görüşünün tam bir uyum içinde olduğu ortada. Yorum yapmaya bile gerek yok. Feyerabend'in daha ne demesini bekliyorsunuz?

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 28.11.2017

    Ben, bir önceki yorumumda tüme varmadım. Tümden de gelmedim. Yıllar önce "Bilim bir paradigmadır" lafı ortaya atıldığında buna sahip çıkanlar dinci ve sağ kesimlerdi. Böylece evrim teorisinin sadece bir teori olduğunu kanıtlayacaklardı akıllarınca. Halbuki bu düşüncelerin asıl sahibi onların hiç de sevmediği bir dinin mensubuydu. Sonuçta bilim düşmanlığı söz konusu olunca aralarında husumet bulunan her türden yobaz bir araya gelip bilime saldırabiliyorlar. Benim söylediğim şey buydu. Zaten bilim olmasa da saldıracak bir şeyler mutlaka bulmaları lazım. Ayrıca doktorlara saldırınca tıbbı mağlup etmiş de olmuyorsunuz. O kadar cesursanız çocuklarınızın aşı takvimlerini yırtın ve onlara aşı yaptırmayın. Hatta anne babalarınıza da "bana aşı yaptırmışlar ve hayatımı mahvetmişler" diye dava açın. (B.Ö.)

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 28.11.2017

    Başka bir adla yine bekleriz.

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 28.11.2017

    "Cevap vermediğim bir soru göremiyorum" demek istemiştim. Debelendiğimi söylerken tamamen haklısınız. Gidiyorum.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 28.11.2017

    Engin Cengiz bey: Ortada soru göremiyorum demekle cümlelerle de aranızın iyi olmadığını gösterdiniz, siz edebiyattan hoşlanamazsınız efendim. Çünkü edebiyat cümlelerle yapılır. Neyse o zaman son bir umutsuz soru. BAKIN BÜYÜK HARFLE "SORU" YAZIYORUM: Burada bu kadar sığlığın içinde ne arıyorsunuz o zaman? Sığlıkta debelenip durduğunuza göre pek minnacık olmalısınız. Evet niye? Niye bu sığlık aşkı, bir türlü gidemiyorsunuz?

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 28.11.2017

    Atatürk'ün son nefesinde "dil efendim.. dil.." dediği gibi bizler de "post-modernizm.. efendim.. post-modernizm.. Liberalizm efendim... Sola yabancı gen aşılamak.. efendim solu gerçeklerden koparmak efendim.. Solu sulandırıp gavura maşa etmek efendim.. " diye diye öleceğiz. İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nı teknik yönden beğenerek okumuştum. Ama derdi neydi yazarın? Masal anlatmak. Bu ülkeye uydur uydur ipe diz edebiyatını, bile isteye tasarlaya bunlar getirdi. Orhan Bey, İhsan Bey, şimdi Hasan Ali bey... Elif hanım, Latife hanım... Hepsinin ardında ya İletişim ya Metis vardır. Bunlar tesadüf değildir. Murat Belge beyin ABD elçeliğinin en güvendiği entelektüel olması ile (Redhack belgeleri) bu ikisi arasında çok yakın bağlantı vardır. Edebiyatı eğlencelik masal haline getirdiler, içinde belli yerlere işeyerek (işaret bırakarak) kafaları liberal kodladılar. Şimdi aralarında hala bu liberal kod sistemiyle anlaşıyorlar ki, artık buna da komplo teorisi diyene aşk olsun.

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 28.11.2017

    Bahadır Bey'in tercih ettiği yorum biçimi tümevarımın ne olduğıyla ilgili bir fikir vermesi açısından önemli. Yani doğrulanabilen ancak yanlışlanamayan sözde-bilimselliğe güzel bir örnek. "Bazı yahudiler siyonisttir, Kuhn bir yahudidir, o halde amacı siyonizmdir." Einstein da yahudiydi. Buradan yola çıkarak "gizli bir amacı olabilir", "nedense bu yüce kutsal bilimimizi hep bu yahudiler bozuyorlar" gibi hipotezler öne süremeyiz. Çünkü bu hipotezlerimiz yanlışlanamaz. Ama Einstein'ın bulduğu rölativite teorisi yanlışlanmaya açıktır, bu nedenle yeni teorilere geniş bir kapı açmıştır, açmamıştır diyemeyiz. O nedenle, her yahudi bilimi bozmaya çalışıyor çıkarımı yapan Bahadır Özdemir Bey'in yorumu, sadece birçok insanın günahına girme potansiyeli taşıdığından değil, hatalı bir çıkarım olduğu için yanlıştır. Kaan Bey, ben bir soru görmüyorum ortada. Sizin romanlarınızdan Darbe Günlükleri'ni okudum. Beğenmediğimi söyleyeyim. Nedenlerini merak etmiyorsunuzdur, o nedenle detaya gerek yok.

  • hüseyin oflaz

    hüseyin oflaz 28.11.2017

    İhsan Oktay Anar neden beyin zümzüklüyormuş ben anlamadım. Yanına yazdığınız yazarlardan 2-3 gömlek üstte yer alan ve tamamen farklı bir tarza sahip Anar hakkında neden böyle bir yorumda bulunduğunuzu merak ettim açıkçası.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 28.11.2017

    Engin Cengiz beyefendi Feyer Bend beyefendiden öğrendiklerine uygun şekilde mantık ağacını tatatataaa gagalayıp duruyor. Sorulara cevap vermek yerine bir o dala bir bu dala gaga atıyor. Aşağılarda kaldı bayağı Derin Dipsi beyefendinin sordukları benim de aklıma takılmıştı. Şimdi burada bir edebiyat eleştirisi var. Oradan konuyu Kun ve Feyer Bend beylere getirdi. Edebiyat ile Kun'un alakasını hala kuramamdım, ama Cengiz bey bize toptan sığ dedi geçti. Şimdi hala sığlarla tartışır gibi yapıyor, ama tartışmıyor aslında. Lafını vurup öbür dala kaçıyor. Büyücü ile doktor meselesinde mugalata yapıyor mesela. Benim kadar doktorlara sinir olan bir kişi yoktur mesela, ama doktor ile büyücüyü burada eşit yarıştırmak sadece post modernlere hastır. Bu kafayla mı halkı büyücülerden kurtaracağız? Post modern liberalin böyle kaygısı yoktur. Bir de merak ettim Engin bey benden hiç roman okudu mu diye? Ne yapalım, biz de konudan konuya atlıyoruz işte. Sığız ya. Bu kadar yapabiliyoruz.

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 28.11.2017

    Tamam siz bilime inanmayan halkı bilimle tedavi etmeye devam edin. Bilimin böyle yaygınlaşacağına inanıyorsanız devam edin. Onlar yine üfürükçü bulacaklardır. Doğruyu kendi başına anlayabilmesi için eğitimi veremediğiniz halka "damarını açtık" diyerek anjiyografi yapan ve kandıran, "çocuğun hastalandıysa ücretini de vereceksin" diyen, gerekli gereksiz tetkik isteyen doktorlar üreten bir sistemde zorla biliminizi uygulayın. Voodoo büyüsüyle iyileşeceğine inananların çoğunlukta olduğu bir yerde nefretten başka bir duygu uyandırmazsınız. İnsanların ihtiyacı tepeden inme bilim değil anlamlandırma olanaklarını genişletecek bir eğitim sistemi. Yoksa üfürükçüler sömürmez de doktorlar sömürür. Bilim de her zaman doğruyu üretmez. Savaşlar, öjeni, terör örgütlerinin yaratılması, katliamlar, kanlı coğrafi keşifler bilimsel yöntemlerle gerçekleştirilmiştir. Bilim öğreticidir, ama kötü insanların elinde dokunulmazlığıyla yeni din olmuştur. Ayrıca üniversitelerdeki ilahiyat bölümünü de unutmayın.

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 28.11.2017

    "Bilim bir paradigmadır" kuramını çok çok seven insanlar ne hikmettir ki Thomas Khun'un bir Musevi olduğunu hiç bilmezler, bilseler de bahsetmezler. Bugün için, youtube da Dünyanın küre değil de düz olduğunu savunan yüzlerce video var. Bir düşünün bakalım. Böyle bir inanışı en çok hangi dinin mensupları savunabilir ya da savunulması için çaba sarf edebilir. Dolayısıyla bilimden şüphe etmenin kaynağı ve gerekçesi tamamen dinseldir. Ama dinden şüphe etmenin bir numaralı gerekçesi bilim değildir. Tam tersine din adamları ve onların taviz vermedikleri dogmalarıdır. Dinsel dogmalardan paradigma üretip bununla bilim felsefesi ve bilim yapmak hem mümkün değildir, hem de insan doğasına aykırıdır. En ilkel toplumlardan en modern toplumlara; insanlar mesleki ve teknik bilgileriyle, kutsal ve dini bilgilerini zihinleri içinde sürekli birbirinden ayrı yerlerde tutmuşlardır. (B.Ö.)

  • Ç.

    Ç. 28.11.2017

    Benim de aklıma Taylan Kara'nın paylaştığı alıntı geldi ben de onu paylaşacaktım. Taylan Kara çok iyi bir yorumda bulunmuş. "Doktor da bazen üfürükçü kadar yanılabilir" cümlesiyle doktorun yanılgısıyla üfürükçünün yanılgısını eşitliyorsunuz. Doktor yanlış teşhis koyabilir, ilacın olumsuz etkileri bilinmediği için ilacın faydalı olabileceğini düşünüyor da olabilir. Bu yanılgı ile üfürükçünün yanılgısı aynı şeyler değildir. Şüphecilik başka bir şey cümlenin başı başka şey, farkında değilsiniz. Şüphecilik gereklidir. Yok saymak değil. H. Ünsal'a da selamlar

  • Taylan Kara

    Taylan Kara 28.11.2017

    Şu paragraftan ne anlamalıyız? P. Feyerabend'in "Özgür bir toplumda bilim" kitabından: "Bir demokraside her vatandaşın okuma yazma, aklına gelen her konuda propaganda yapma hakkı vardır. Hastalandığında eğer üfürükçülüğe inanıyorsa üfürükçüler tarafından yok eğer bilime daha çok güveniyorsa bilimsel doktorlar tarafından tedavi edilme hakkı vardır. Bir vatandaş bu hakka sahipse o zaman ister özel olarak ister vergi mükellefi olarak mali katkıda bulunduğu her kurumun yönetiminde söz sahibi demektir. Devlet okulları, devlet üniversiteleri National Science Foundation gibi vergi gelirleriyle desteklenen araştırma enstitüleri, vergi mükelleflerinin kararına tabidirler. Her yerel ilkokul da böyledir. California’nın vergi mükellefleri kendi devlet üniversitelerinde wodoo büyüsü, halk tıbbı, astroloji, yağmur duası törenleri öğretilmesini istiyorsa o zaman üniversitelerde bunlar öğretilecek demektir." Halk bunu istiyor, Tübitak da evrim teorisini çıkarıyor. Demek ki sorun yok!

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 28.11.2017

    Bilimin gözlem verileriyle doğrulanması ne kadar tutarlıysa yanlışlanabilirlik de o kadar tutarlıdır. Saf amprisizm saf usçuluk kadar gerçeklikten uzaktır. Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi"nde bu konuyu detaylıca anlatıyor. Bilimin teknisyenlerinin bile zorlukla yetiştiği ülkede bilim felsefesi aşamasına gelmeyi umut edecek halimiz yok. Neyse cevap istendiği için yazdım, merak eden araştırır. Kendisinden şüphe etmeyen insanlara ne kadar faydamız dokunacaksa artık.

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 28.11.2017

    Doktor da bazen üfürükçü kadar yanılabilir, bilimden şüphe etmemek bilime aykırıdır. Feyerabend bir monolitin yıkımı için uğraşıyor. Feyerabend üfürükçüyü yüceltmiyor, yüce bilimi insan seviyesine indirmeye çalışıyor. "Ne olsa gider" ile bilime saldırıyı abartmış olabilir. Ama bilimdışılığı teşvik etmiyor, bilimselliğin neden olabileceği tiranlığın kaynaklarını bulup göklerden yere indirmeye, yüce bilimden, insani bilime geçiş için uğraşıyor. Kopernik, Galilei, Einstein gibi bilim adamlarının zamanın bilimin alışılmış kurallarının dışına çıkarak bilimde devrim yaptıklarını unutmuş olduğumuzu iddia ediyor. Günümüzde bilimin insanlığa karşı, sorgulayan kişileri dışlayan aile ve yandaş kurumsallaşmasına dönüşmüş olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu yönüyle dikkate alınmalıdır. Tübitak bilime karşı üfürükçüyü yüceltme arayışındadır. Feyerabend'le bir ilgisi yoktur. Bilimin kuralları dergi doldurmanın, akademik kariyer yapmanın, çevreye kurumlanmanın kurallarıdır.

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 27.11.2017

    Serbest sabuklama tekniği güzel bir tanım. Ama tabii ki asıl sorun konu bulamamak. Yazarın sağlam bir konusu ve kurgusu olmayınca dandik ayrıntıları eşeleyip duruyor işte şekilde görüldüğü gibi. Maksat bir şeyler yazılmış olsun sayfa dolsun. Mazeret bulmaya gelince ise zaten bir sürü postmodernist zırva ile herkesi kekleyip durumu her şekilde kotarabilir. (B.Ö.)

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 27.11.2017

    Ben ikide bir bilinç akışı tekniği yazıyorum Toptaş'ın tekniği için tabi imgelerin ve tanımlamaların rüzgarda savrulmasından esinlenerek öyle söylüyorum. Yoksa impresyonist Faulkner'ın Ses ve Öfke'de uyguladığı bilinç akışı yönteminin yazarken bilincin hızına erişmek ve kusursuz düşünmeyi de içeren delice bir yöntem olduğunu ve bunun da bizim Hasan Ali'nin bilinciyle ilgisi olmadığını, buna Türk Edebiyatı'nda belkim birazcık içsel monologlarla da harman ederek Oğuz Atay'ın yaklaşabilmiş olabileceğini söylemeye gerek yok zaten. Efendime söyliyim bizim naif, tevazu sahibi, köklerini asla unutmamış ve hor görmemiş hurafesever yazarımız Toptaş gayet sıradan bir anlatım biçimi olan free indirect speech kullanır. Orda bir ilginçlik yok yani onu da söylemeden edemedim.

  • Ahmet Yıldız

    Ahmet Yıldız 27.11.2017

    Teşekkür Kaan... Hasan Ali Toptaş edebiyat ajanı diye biriyle çalışıyor ve yayınevi yayınevi dolaşarak "iş"in pöstekisinden bile yararlanıyor-lar: Milyonlarca lira kazanan bir "gariban" Sincanlı yani... Hala fotoğrafına bakınca saf ve gariban görünüşüne aldanıyorum valla... Yazmıştım bu durumu http://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/edebiyatin-ajanlari-edebiyatin-gozyaslari-ahmet-yildiz/884

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 27.11.2017

    Toptaş'ın üslubu için genelde naif ve sakin, dili içinse temiz bir Türkçe tanımlaması yapılıyor. Bunun nasıl bir yanılgı, ne saftirik bir değerlendirme olduğunu İnsanbu Okur Grubu'nda değerli Ayşe Güren anlatmış. Dolambaçlı tasvirleri sadece kelime israfı olarak açıklanabilir.

  • Mine YILAR

    Mine YILAR 27.11.2017

    Benim İnsanbu Okur Grubu'ndaki yorumumu buraya almaya değer bulduğunuz için teşekkür ederim. Orda kitap dedikodusu yapmak çok keyifli oluyor. Yorumları birleştirdiğiniz için okuyanlarda Hasan Ali Toptaş'ın bilinç akışı tekniğini uyguladığım izlenimi uyanmış olabilir. Hasan Ali Toptaş'ı duygu sömürgecisi olarak nitelerken, ona kızdığım için duygusal bir yorum yazarak objektif degerlendirmeden uzak düştüğüm sanılabilir. Yazara yazdıklarından ötürü hususi bir kinim ve kızgınlığım yoktur. Ben kitabı okuduğum için kendime kızdım sadece. Detaylı ve bütüncül yazınız, boka batmış güncel edebiyatı takip etmeye cüret eden bizler için büyük bir şanstır.

  • HASAN CİHAT Ö.

    HASAN CİHAT Ö. 27.11.2017

    Hasan Ali Toptaş'ın Sonsuzluğa Nokta ve Kuşlar Gider Yasına adlı romanlarını okudum. Parağrafları oldukça uzun, kurguya yüklenmeyen, Türkçe'yi iyi kullanan bir yazardır. Özellikle son romanını beğendim. Kendisi ne yazık ki popülerliğe yem oluyor git gide. Halbuki yazı serüvenine hep saygı duymuşumdur. Ankara Sincan'da yaşar, kendi haline yazar dururmuş. Sonra nasıl oldu Semih Gümüşgiller'in oltasına takıldı bilmiyorum. Cemil Kavukçu da iyidir. Bunlar Ankaralı kalemler. Ne yazık ki bestseller olma tutkusu, popülerleşme ve çok satma kaygısı bu naif kalemleri de yok edecek.

  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 27.11.2017

    Merhaba; Semih ve Gümüş’den oluşan belirtisiz isim tamlaması (yoksa sıfat tamlaması mı) tüylerimi diken diken ediyor. (Erzurumluların da dediği gibi “hersimi” alamıyorum vallahi)

  • ahmet cemal çobandede

    ahmet cemal çobandede 27.11.2017

    ben de bin hüzünlü haz ile başladığım hasan ali toptaş yolculugumu ismini şimdi hatırlamadığım ikinci kitabıyla sonlandırmıştım. ama yıllar sonra satre nin akıl çağı romanını okuduğumda yazarın satreden etkilenmiş olduğunu gördüm. ama tek bir farkla. satre de dilin yanında kurguda var.

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 27.11.2017

    Teşekkürler sayın Ç, Popper konusunda sizinle aynı kanattayım. Neo-liberaller sosyal disiplinler (bilimler) alanında yapılan her tartışmada papalarının yanlışlanabilirlik esprisinin hemen öne çıkarıyorlar. Arkasından zincir halkalarını andıran bir dizi saçma sav yumurtluyorlar. Popper temelli analizler incir çekirdeğini bile doldurmaz. Bilimsel meşruiyet adına yapılan bu analiz ve savlar burjuva düşüncesi ve ideolojisine hizmetten başka bir şey değildir.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 27.11.2017

    Mine Yılar'ın yorumundan devamla: Arada baba oldu. İşte romanda evlenip çoluk çocuğa karışan oğlanın anılar kafada böyle arada canlanıverince buna bilinç akışı yöntemi deyivermişler. Bize de 'Heee! Öyle miymiş?demek düşecek haliyle..... Kitap da benim zamanımı çaldıydı ama. Atlamadan okudum.... Bir de duygu sömürgeciliğinden nefret ediyorum. Bir ağlatma gayesi var kitabın. Dizinize vura vura "Ayyyy! Ayyyy! Ayyyyy!"diceksiniz. EVET BU KADAR... Bu arada şu ana dek face ve buradan yorum yazan okurlarımıza teşekkürler..

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 27.11.2017

    Miner Yılar adlı okurumuzun face sayfamızdaki bir yorumu da yazarın KUŞLAR YASINA GİDER isimli romanıyla ilgili. Aynen şöyle: Kuşlar Yasına Gider'in konusu: Babalık, baba sevgisi, babayla anılar, babanın hastalığı, babanın gençliği, babanın yaşlılığı, babanın ölmesi, babaya duyulan vefa. Baba köylüdür. Kusurları olmuştur. Fakat iyi niyetlidir. O yüzden de sevilesidir. Aradaki karakterler görünür kaybolur. Sempatik hale getirilmiş Anadolu hurafeleri kitaba ninni tadı verir. (Bu da Marquez kotarması büyülü gerçekçilik yutturmacası.) Ovv bizde büyülü malzeme çoktur diye araya ecel atı, rüyalar, kehanetler filan sıkıştırmış. Öyle çok tekrar var bu da öyle sıradan ki okurken yazara hiç kızamazsınız. Okumaya heves edenlere yapılacak en faydalı tavsiye atlangaçlı stil uygulaması. Sadece özne ve yüklemi okuyorsunuz. Kitap hemen bitiyor. Kitaptaki kendibaşınalıkla işte böyle baş edilebilinir. Kurgu yok. Yani hayat işte... "Hayat kadar olağan" tadında bir roman. Adam doğdu yaşadı öldü. +++

  • Deniz Can

    Deniz Can 27.11.2017

    Kitaptan fotoğrafladığınız bölümleri okumak bile yetiyor aslında, şaşırdım, üzüldüm, rahatsız oldum. Bu kitap yetişkinler için mi yazılmış diye düşündüm açıkçası. Bu kadar itici, rahatsızlık verici ve biraz da zorlama ifadeler nasıl ardarda dizilebilir, çok yazık. Kaan Bey paylaştığınız ilk video çok uygun düşmüş, orada dediği gibi zamanınıza yazık, başka kitaplarını okumak için harcamayın derim. Emeğinize teşekkürler.

  • Ç.

    Ç. 27.11.2017

    Engin Cengiz Feyerabend'ın üfürükçü ile doktoru eşitleyen anlayışı hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Popper'ın siyasi düşüncelerinin ne kadar bilimsel olduğu da tartışılır. Yanlışlanabilir teorisi ve bilime bakış açısı da sorunludur. Son olarak "kitap" eleştirisini çok beğendiğimi söyleyeyim.

  • Mete Demirtürk

    Mete Demirtürk 26.11.2017

    güldür güldür de olduğu gibi bir şey söylemek istiyorum . valla paraşütle dolaşan edebiyat on! söz sıfır... anlam denen şey sıfır bile değil...

  • Özgen Ergin

    Özgen Ergin 26.11.2017

    Sezgilerimde doğruymuşum. Yazarın tek kitabını okumamıştım. Yukarıdaki yazıyla, H. A. Toptaş'ın -yazım yanlışlarıyla dolu- kitabını okumuş gibi oldum. Anlamak istesem de anlayamıyorum. Nasıl oluyor da böyle bir kitap yazım yanlışlarıyla birlikte yayınevine veriliyor, düzeltmen düzeltmiyor. Benim gibi adı sanı duyulmamış birisinin, dünya Kitapları Yayınları'nca -iki yıl beklendikten sonra- basılan romanında, yazım yanlışı bulamayan düzeltmeden, bana sormadan dört şapka silmişti. Yıl: 2005. Yukarıda sayfalarını gördüğüm kitabın düzeltmeni olsaydım, kırmızıya boyar geri gönderirdim. Bilgilendirmenize çok teşekkürler.

  • Derin Dipsiz

    Derin Dipsiz 26.11.2017

    Engin Cengiz beyefendinin fikrine rastlayınca iki şey de ben yazayım dedim, yoksa çok elitim. Ondan daha da elitim. Yorumlarla işim olmaz. İnsanın çay kaşığı kada bir kepçesi yok ise eğer hiçbir şeyden nasiplenemez. Çorba kasesini derin sanabilir o durumda. Yahut da dipsiz göle sığ deyebilir. Neye gülüyonuz diyor. Fikir böyle başlıyor. Sağa gülüyoruz diyecem de daha yeni çıkmış ortaya bir şeye güldüğümüz yok. Güldür Güldür'ü mu kast ediyor acaba? Hee, diyelim ona gülüyoruz, ne olmuş? Batı'da daha iyisi mi var? Birde ALOOO, konu estetik konusu mirim. Bergson, Kuhn, Popper, Feyerabend ne alaka? Bunlar da bir filozof olsalar yani? Bir faydası dokunacaksa bu beyefendinin şu yazının düzeyinde Batı'dan bir edebiyat eleştirisi bulsun da göstersin, koysun şuraya. Yahu ne kadar çay kaşığı altı kapasite varsa illa buraya bir uğruyor. Batı bir mok olsa onun kopyacıları da küçük mok olurdu, ama yok işte. Hade bakem.

  • Mülayim Sert

    Mülayim Sert 26.11.2017

    Valla geçen Cinnet Bahçeleri romanını ne güzel eleştirmiştiniz; cinsellik demiştiniz, porno demiştiniz, hemen yeni sekme açıp sipariş vermiştim. Gerçi daha okumadım ama, bir de cinsellikle ilgili kısımların sayfa numaralarını yazsaydınız daha iyi olurdu. Şimdi bu kitapları bana aldırtamadınız. Olmadı. "Her yanı rengarenk halılarla kaplı acayip bir kuş" lafı benim hoşuma gitti. Eskiden büyüklerimizin evlerinde duvarlarda asılı halılar olurdu bu halılarda çeşitli desenler olurdu. Böyle bir halıdaki kuşa bakıpta aslında bu kuş desenli bir halı değil de etrafı halılarla kaplı bir kuş olduğunu düşünmek en azından bir anlığına hoşuma gitti. Yazarın kastettiği tamamen farklı birşey muhtemelen ama bana bu halıları seyrettiğim eski hatıraları hatırlattı. Sanatçılar için bir araç olabilir. Yağlı boya resim yapmak yerine daha aşina temalarla benzer şeyler yapabilirler. Duvardaki oryantalist halı desenini seyreden çocuk deseni gibi. Şöyle iki uçtan çivilerle duvara asılacak. Tepesi sarkacak.

  • Engin Cengiz

    Engin Cengiz 26.11.2017

    Bunlara mı gülüyorsunuz siz, eyvah kalk kalk gidiyoruz. Sığlık böyle devam ediyor, derinleşmiyor, aldanmaktan vazgeçip çıkayım. Türkiye'de derinliği ara ki bulasın. Toptaş, Pamuk, Şafak, Latife Tekin, Nemli, siz, sizin önerdikleriniz hepiniz boş kümesiniz... Kartezyen yöntemsel şüpheden geçmemiş bir kültürden zeka çıkmıyor. Anlamak uzun sürdü. Tanpınar'ı, Bergson'u kavrayışı nedeniyle ayrı bir yere koyalım, edebiyatta ve sanatta derinliği bilmeyen insanlarla çevriliyiz. (Tanpınar'ı yeniden keşfediyorlar şimdi, muhtemelen yine yanlış anlaşıldığından.) Metafizikten dinden başka birşey anlamayan, varlık sorununa yabancı, idealizmle usçuluğun farklarını bile bilmeyen sözde aydınlar sürüsü. Solculukta da muhafazakarlıkta da emekliyorlar. Gazali'nin felsefeden hoşnutsuzluğu tüm kültüre sinmiş, ateisti de, deisti de, panteisti de aynı. Sartre, Bernhard, Bergson, Whitehead, Popper, Kuhn, Kant, Hegel, Kafka, Feyerabend (evet batıcıyım ve kültürümü iyi bildiğimden yabancısıyım) okumaya devam.

  • taylan kara

    taylan kara 26.11.2017

    Bu edebiyat eleştirisinin söylediklerinin canlı örnekleri: (Bkz: Ziyaret Et) sn Birbiriyle ilgisiz parçalı düşünme... Eleştirilen şey bunun edebiyata yansımasıdır. Sorun salt bir "edebiyat tercihi" değil bir toplumun ve topyekun insanların nesnel gerçeklikle kurduğu ilişkinin yönetilmesidir.

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 26.11.2017

    Burunsuzlar dünyasında kokuşmuşluğa karşı mücadele mutlaka çok zor ve bıktırıcı olabiliyor..Lakin yaşamı güzelleştiren sizin gibi güzel insanların; engin birikim üzerinde katıksız, samimi ürünleri oluyor... Kardeşçe selamlar.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.