Çeviri Garabetleri - Usta ve Margarita Örneği -

Çeviri Garabetleri - Usta ve Margarita Örneği -

Sunu: Aşağıda çeviri üzerine çok ilginç, zengin ve bilgilendirici bir örnekleme çalışması okuyacaksınız. Bir kusuru fazla uzunluğu. Yine de sonuna dek okuyan pişman olmayacaktır. Ayrıca böyle yazılar kolay kolay başka yerde çıkamaz! Ne kadarı tam doğrudur? Onu da konunun başka “gerçek” uzmanlarına bırakalım. Nerede ve ne kadar varsalar…

 

ÇEVİR KAZI YANMASIN

 

ÇEVİRİ GARABETLERİ

 

Konu: GENEL KÜLTÜR

 

 
 

 

 

Soru 1: Yandaki şekilde görülen "şey" nedir?          

 

            a) Aya giden ilk araç    

            b) Ölü tavuk

            c) Çin malı mı abi bu...         

            d) Hepsi

            e) Hiçbiri

 

 

            Soru 2:                        "Amma da yapıştı ecnebi kaz!"

                                   "Bak sen, bize yem atıyor, gavurun dölü!"

 

            İki cümle arasındaki "ortak nokta" nedir?

 

            a) Cümle başları ve sonlarındaki noktalama işaretleri

            b) "En büyük Türkiye! Başka büyük yok!"

            c) Aralarındaki 7 farkı bulsak...

            d) Hepsi

            e) Hiçbiri

 

            Soru 3. Aşağıdaki hayvanlardan hangisi "cıvıldar"?

 

            a) "Cıvıldamak" derken...

            b) Güvercin

            c) Serçe

            d) Çift toynaklılar

            e) Sadece üniversite mezunları

            Gariban ve fakat azimli yurdum okurunun (ki toplam nüfusa vurulduğunda herhangi bir yüzdeye tesadüf edememektedirler) oldum olası kanayan yarasına, çeviri dayatmalarına kendi kuytumdan bir parmak da ben basmak isterim yüksek müsaadelerinizle... Ne de olsa basan basana... Ha, "bir yararı olur mu güzide yurdumun muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasına?", derseniz, hemen gidereyim merakınızı: OLMAZ!

            Olmaz, çünkü bizlerin kaderinde "kendi çalar, kendi oynar" kısırdöngüsü yazılıdır. Ve de ne mene bir mürekkeple yazılıysa bu melun yazı, okuyup yazmaya başladığımızdan beri de kimse tarafında değiştirilememiştir. Sen istediğini söyle, istediğin yere başvur, istediğin kadar sağa sola taş at, istediğin kadar kesekâğıdı yırt, sonuç değişmez.

            Varsın değişmesin... Yazmakla aşınmaz klavye... Biz görevimizi yapmakla mükellefiz...

            Efendim bir ceviz kabuğu etmese de, mevzu, incir çekirdeğini rahatça dolduracak minimalliktedir. Yani kimsenin iplemeyeceği ve TL cinsinden bile para etmeyen türden mülahazalardır. Nedir meramımız? Yazının başında da dikkat buyurduğunuz üzere çeviri garabetidir. Ya da çeviremeyip çevirmiş gibi yapma işgüzarlığıdır. Olmadı, "meydan boş" açıkgözlülüğü ve "ne yazsam yutarlar nasılsa" geniş işkembeliliğidir.

            Şimdi, başta sorduğumuz ilk soruya dönelim ve verdiğiniz yanıtlara bakalım. Evet, kutlarım, hepiniz bilmişsiniz. Gördüğünüz şey bir "ölü tavuk"... Çevirmen de öyle çevirmiş zaten...

             

            Kitabın özgün adı       : "Master i Margarita"

            Türkçe adı                  : Üstat ile Margarita

            Yazarı                         : Mihail Bulgakov

            Orijinal Dil                 : Rusça

            Çeviren                       : (Rusçadan) Sabri Gürses

            Yayınevi                     : Everest (Yayın No 1058; Everest Klasikler 26)

                                                3.Basım, Ağustos 2016

            Yayına Hazırlayan      : Hülya Arslan

            Redaktör                    : Bilinmiyor (ya da yok)

            Son okuyan                : Bilinmiyor (ya da yok)

 

            Sizi de zaman zaman "şeytan dürttüğü" olur mu? Beni olur. Hem de sık sık olur. En sık dürtülenlerden biriyimdir affedersiniz... Hal böyle olunca, yani dürtüle dürtüle bir tür kaşarlı kıvamına gelince artık şeytana inanmayı, kendilerine güvenmeyi ve dürttüklerinde "boş yere" dürtmediklerini de öğreniyorsunuz.

            Neyse, özel yaşamımdan kime ne...

            Konuya geri dönelim biz:

            2. Soruda karşılaştığınız ve sadece noktalama işaretleri (o da başında ve sonundakiler) aynı olan iki ayrı cümlenin anlam olarak bir benzerliği var mı sizce?

            Yok! Olamaz!

            Olamaz, çünkü ilki "yapışmak, musallat olmak, başına ekşimek" anlamı taşırken ikinci cümle "zarf atmak, yem atmak, yemlemek" gibi "alttan alta yoklamak", "niyetini anlamaya çalışmak" anlamına gelir.

            "E-e-e, ne olmuş yani?" diyeceksiniz burada. Deyin! Ben de size bu iki farklı anlatım biçiminin aslında Rusça bir cümlenin iki ayrı çevirmen tarafından yapılmış iki ayrı çevirisi derim. Demek ki en azından biri yanlış çevirmiş... Demek ki en azından biri okurunu yanıltmış. Demek ki en azından biri Sayın Ergin Altay'ın dediği gibi "hem yazara, hem okura ihanet etmiş.".

           

            Kitabın özgün adı       : "Master i Margarita"

            Türkçe adı                  : Usta ile Margarita

            Yazarı                         : Mihail Bulgakov

            Orijinal Dil                 : Rusça

            Çeviren                       : (Rusçadan) Ergin Altay

            Yayınevi                     : İletişim (Yayın No 2509; İletişim Klasikleri 111)

                                               1.Baskı 2017

            Yayına Hazırlayan      : Emrah Serdan, Güneş Akkor

            Düzelti                                   : Berkay Üzüm

            Son okuyan                : Bilinmiyor (ya da yok)

 

           

            Ve üçüncü soruda cıvıldayan hayvanın bir güvercin olduğunu iddia eden (varsa) her "çevirmen adayı" için bulunabilecek en iyi temenni "damlarında kuş beslemeleri" olacaktır.

            "Şeytan" dedim ya az önce, dürtünce siz de rahat duramıyorsunuz. Kalkıyorsunuz, yukarıda künyeleri verilen iki güzide yayınevinin iki kitabını aynı anda okumaya başlıyorsunuz.

            "Yiyecek başka bir haltın yok mu senin a kızım?"

            Yok, efendim, yok. Overlokçu bir kızın başka ne işi olabilir ki? Öyle kös kös oturur,  iki kitabı aynı anda okur, yetmez bir de Rusça aslına bakar.

            Bakar bakar şaşar!

            Şaşkınlığı geçer, bu kez kızar.

            Kızmanın bir iş yaramadığını görür, içi kararır...

            ...

 

            İşbu yazının bundan sonra gelecek bölümlerini Rusça bilmeyenlerin okumasına gerek yok. Onlar için zaman kaybı olacaktır. Sıkıcı olacaktır. Kiril alfabeli cümleler göreceklerdir ve beş on yıl önce yolu bir Rus kentine düşüp de sokaklarda anlamadığı tabelalara bakıp duranlar gibi başlarına ağrı, midelerine kramplar girecektir.

            …

Nimet Karadeniz

 

Henüz ilk cümle; iki çeviriyi de peş peşe okuyalım:

 

*İki yurttaş, akşamüzeri bir ilkbahar gününün inanılmaz sıcağında Moskova'da Patriarh Göleti kıyısındaydı. (EA)        

                                                                                                                                                               

*Sıcak bir bahar akşamı, güneş batarken, Patriarşiye Prudi parkında iki adam belirdi. (SG)

           

            Bu şekilde hangi çevirinin doğru ve aslına uygun olduğunu söylememiz kolay değil. Belki hangi cümlenin daha akıcı, kulağa daha hoş geldiği konusunda yorum yapabiliriz. Ya da hemen gözümüze çarpan özel ismin neden farklı yazıldığını sorabiliriz.

            Cümlenin akıcı, anlaşılır ve kulağa hoş gelmesi konusunu (bu cümle için) bir kenara bırakırsak geriye “Patriarh Göleti” veya “Patriarşiye Prudi” kalıyor. İkinci çeviriden burasının bir park olduğunu anlıyoruz. İlk cümleden böyle bir çıkarsama yapmamız olanaksız. Evet, Rus okuyucu “Patriarşiye Prudi” denilen göletin ve çevresindeki küçük parkın Moskova’nın merkezinde olduğunu bilir. Ama biz faniler için bu isim bir meçhuldür. Yapılması gerekenin (bu bir angarya, fazlalık, gereksizlik değildir) üşenmeyip sayfanın dibine açıklama eklemek olduğunu düşünüyorum. Dahası, özel isimler çevrilmez, olduğu gibi alınır ve eğer çok gerekliyse dipnot olarak açıklaması yapılır, okur aydınlatılır, kanaatindeyim.

            Bu cümlenin çevirilerini buraya almamın asıl nedeni aslında Parkın-Göletin adı değil. İki ayrıntı dikkatimi çekti. Şöyle:

Birincisi; o saatte havanın sıcaklığından söz ediliyor.  İlk çeviride “inanılmaz” olan sıcaklık ikincide sadece “sıcak” olarak kalmış. “Sıcak hava” ile “inanılmaz sıcak hava” arasında ölümcül bir fark vardır.

İkincisi; parkta, göletin kıyısındaki iki kişi… İlk çeviride o iki insanın orada en azından bir süredir (belki sabahtan beri) durduklarını anlarken ikinci çeviriden bir anda ortaya çıkıverdiklerini, son anda geldikleri anlaşılıyor.

Bu durumda metnin aslına bakmamız kaçınılmaz görünüyor:

 Однажды весною, в час небывало жаркого заката, в Москве, на Патриарших прудах, появились два гражданина.

            Evet, altını çizdiğim iki sözcükten ilki “görülmemiş, sıra dışı, olağanüstü” anlamlarına gelir ki ilk çeviride sıcaklık betimlenirken bu özellik belirtilmiş. Altı çizilen ikinci sözcük (fiil) ise “ortaya çıkmak, belirmek, peyda olmak” gibi anlamlar taşır. Yani o iki kişi olayın anlatıldığı anda ortaya çıkıyor. Burada da ikinci cümle (SG) daha doğru duruyor.

            Bu cümlede karşımıza çıkan (daha sonra sıkça karşılaşacağımız) çok önemli bir detay daha var. İlk çevirmenin (EA) satırlarında okuyacağımız “yurttaş” sözcüğü. Metnin aslında da gözümüze gözümüze giren bu tanımlama (гражданин)  yazar tarafından boş yere kullanılmış bir sıfat-isim değildir. Sovyetler Birliği döneminde özellikle öne çıkartılmış ve kullanılmış bu sözcük, insanların hangi cumhuriyetten, hangi milletten, hangi ırktan ve de hangi cinsiyetten olduğuna bakılmaksızın, hepsinin SSCB yurttaşı olduğunu ifade etmek üzere “katı” bir şekilde kullanılmıştır. Nasıl ki “yoldaş” sözcüğünü “arkadaş, birader, hemşerim” gibi çeviremezsek “yurttaş” sözcüğünü de “kişi, adam” türünden kelimelerle değiştiremeyiz. Bulgakov da pekâlâ “iki adam” (два  человека) deyip geçmesini bilirdi. Bazı sözcükler o döneme aittir, o dönemi ve düzeni anlatır, o havayı yansıtır. Değiştirilmemeli. “Yurttaş” sözcüğü ile ilgili olarak çevirmen (SG) ilerleyen sayfalarda da aynı dikkatsizliği gösteriyor.

---

           

Adamları inceliyoruz:

Bu adamlardan birinin gözünde SG'ye göre: "doğal ölçülerden biraz büyük, kara, kemik çerçeveli bir gözlük vardı." EA'ya göre ise " siyah, boynuz çerçeveli, olağanüstü boyutlarda bir gözlük vardı.”

Bir insanın gözünde ne kadar büyük bir gözlük olabilir? Eğer bir sirkte, bir panayırda, eğlencede, maskeli baloda değilseniz herkesin gözünde normal bir gözlük bulunur. Belki biraz küçük, belki irice… Ama sonuçta taşınabilir, normal boyutlardır. Kaldı ki kitabın söz konusu kahramanlarından biri şair, diğeri Yazarlar Birliği Massolit’in genel sekreteridir. Peki, “olağanüstü boyutlarda” bir gözlük nasıl olabilir? Elli santime kırk santim? Bir metreye bir metre?

EA sanırım biraz abartmış. Hepimizin hep yaptığı gibi, “iyi” yerine “muhteşem”, “güzel” yerine “inanılmaz”, “iri” yerine “olağanüstü” abartmasından kaçamamış. Oysa “iri”, hatta “fazla iri” bir gözlük olağanüstü değil, sadece iridir. Kaynak metinde kullanılan sözcüğün “olağanın dışında, alışılmışın ötesinde” gibi anlamlara sahip olması gerçeği değiştirmemeli.

Meraklısı için sözcüğün aslını da yazalım: “…сверхъестественных размеров очки…”.

---

           

 

Büfe adı:

Kahramanlarımız bir şeyler içmek üzere bir büfeye yöneliyorlar. Okuyalım:

 

Yeni yeşermeye başlamış ıhlamur ağaçlarının altına geldiklerinde yazarların ilk yaptığı, üzerinde "Bira ve Meşrubat" yazan değişik renklere boyalı bir büfeye koşmak oldu. (EA)

 

Yeşermeye başlamış ıhlamur ağaçlarının gölgesine giren yazarlar hemen, üzerinde "Bira ve Su" yazan alaca bulaca bir büfeye yöneldiler. (SG)

 

Sovyetler Birliği ile özdeşleşmiş mekânlar vardır ve koca ülkede hangi şehre, hangi kasabaya giderseniz gidin o mekânların adı aynıdır. Bunlardan biri de Rusça “Пиво и воды” diye bilinen dükkân ve/veya büfedir ki bira ve bazı içecekler satılır. Eğer sözcükleri olduğu gibi aktarırsak “Bira ve Sular” dememiz gerekir. Ancak kulağa hiç de hoş gelmediği kesindir. O yüzden “Bira ve Meşrubat” seçeneği sanırım çok daha yerinde olmuş.

---

Bir insan tarif ediliyor:

 

Yurttaşın boyu neredeyse bir sajendi (*) ama omuzlar dardı; inanılmaz derecede zayıftı, yüzünde de, dikkatiniz, çekmek isterim, alaycı bir ifade vardı. (EA)

 

Adam yaklaşık iki metre boyundaydı ama omuzları dardı, aşırı zayıftı ve çehresinde, affedersiniz ama sinsi bir ifade vardı. (SG)

 

“Sajen” kelimesini EA dipnot olarak “(Rus) 2,13 metre karşılığı eski bir Rus ölçü birimi –ç.n.” olarak eklemiş.

           

Bulgakov adamın boyunu metre kabilinde yazabilecekken eski bir ölçü birimi kullanmış. O halde metnin orijinalliğini koruma adına EA’nın yaptığını doğru kabul edebiliriz. SG’nin çevirisinde ise boy “yaklaşık iki metre” olarak verilmiş. Ne demektir “yaklaşık iki metre” ? Bir doksan da olabilir, iki sıfır beş de… Oysa adam net olarak iki metrenin üzerinde…

            Diğer bir ayrıntı da adamın yüzündeki ifadenin bize yansıtılması… Bu ifadeyi EA “dikkatimizi çekerek” açıklıyor, SG ise “af dileyerek”. Bakalım kaynak metne: “…и физиономия, прошу заметить, глумливая.”. Burada af dilenecek bir durum yok, basbayağı “dikkat buyurun”, dikkatinizi rica ederim” denmiş. Ayrıca yüzdeki ifade de “sinsi” değil “alaycı, müstehzi” (глумливая.).

---

Bu arada satırlardan, sayfalardan bağımsız olarak şuna dikkat çekmek istiyorum. Kitabın kahramanlarından "Berlioz" ve "Bezdomnıy" adları EA çevirisinde aynen bu şekilde kullanıldığı halde SG çevirisinde birincisi "Berlioz" olarak kalırken ikincisi "Evsiz" olarak değiştirilmiştir. Çeviride "özel isimler" olduğu gibi kalmaz mıydı? Öyle veya böyle, her ismin (burada soyadı) bir anlamı vardır zaten. O halde hepsini Türkçeye çevirip öyle mi kullanacağız. Evet, kabul, bazı isimler (daha doğrusu soy isimleri)  Rus Edebiyatı dünyasında çarpıcı olması açısından bilinçli olarak seçilip kullanılır (Gogol’ün “Ölü Canları” müthiş bir örnektir). Ama bu durumda yapılması gereken onların Türkçesini yazmak değil, dipnot olarak vermektir. (Ya da sanırım öyledir...) Madem öyleydi Sayın SG, kitapta geçen diğer isimleri (soy isimlerini) de Türkçe yazabilirdi, onarın aralarında da ilginç olanlar vardı; örneğin Griboyedov yerine "Mantaryiyici", Polumesyats yerine "Yarımay", Sladki yerine "Tatlı", Bogohulski yerine "Zındık" ... diyebilirdi. Dememiş, onları olduğu gibi bırakmış.

---

Şeytan parkta yazarlara musallat olmuştur, bu durumdan rahatsız olan Bezdomnıy yakınmaktadır:

 

Bezdomnıy bir an düşündü, öfkelenmişti. "Amma da yapıştı ecnebi kaz!" diye geçirdi içinden. (EA).

"... ama Evsiz öfkeyle şöyle düşündü: "Bak sen, bize yem atıyor, gavurun dölü!" (SG)

 

Bu iki farklı ifade biçimi (yani "ecnebi kaz" ve "gâvurun dölü" hakaretleri) için kaynak metne bakmaya gerek yok. Burada tamamen çevirmenin inisiyatifi söz konusu. Anlatım zenginliği! Ancak pek de sevilmeyen muhatap bir çevirmene göre "yapışıp kalıyor", diğerine göre "yem atıyor". İki deyim birbirinden farklı anlamlara sahip, değil mi? Hişşt, sana söylüyorum, arkadaki, bir de burnunu karıştırıyor! ...

            Pardon! Ne anlatıyordum… “Yem atmak”, “yemlemek”, “zarf atmak”, blöf yapmak”…deyimleri “yapışıp kalmak, “sırnaşmak”, musallat olmak” yerine (ya da tersi) kullanılabilir mi? Kullanılamayacağına göre çevirmenlerden biri yanlış çevirmiş.

Ben size en iyisi Rusçasını yazayım. Şöyle: “Вот прицепился, заграничный гусь!” Olduğu gibi çevirirsek evet, aynen EA’nın dediklerini, yani “yapışıp kaldı” diyor.

Ben olsam (kendim buldum diye demiyorum bakın) “musallat olmak” veya “sırnaşmak” fiillerinden birini kullanırdım.

Söz konusu cümlelerde geçen “ecnebi” ve “gâvur” sözcükleri de dikkat çekici. Her iki kelime de fazlasıyla bize ait, İslam coğrafyayanın doğurduğu bir sonuç. Müslüman olmayanlar (hadi daha da netleştirelim, Hıristiyanlar ) için kullanılan bu sözcükleri bir Rus’un ağzından duymak oldukça şaşırtıcı. İğreti duruyor. “Ecnebi” ve “Gavur” diye çevrilen sözcük kaynak metinde “заграничный” (zagraniçnıy) sıfatıyla ifade edilmiş; “yabancı”, “sınır ötesi”, sınır dışı”, “dış”, “yurtdışı” anlamındadır.

 

----- o -----

2.  BAŞLIK

Destur! Kutsal topraklardayız!

 

Yudea Valisi Pontius Pilatus nisan ayının on dördünde, sabahın erken bir vaktinde, Yüce Herod Sarayının iki kanadının arasındaki üstü kapalı sütunlu yoldan, kan kırmızısı işlemeli beyaz bir harmaniyeyle, hışır hışır bir süvari yürüyüşüyle geçti. (SG)

 

Kan kırmızısı astarlı harmanisiyle, ilkbahar ay Nisan'ın on dördüncü günü gün ağarırken Vali Pontius Pilatus süvariler gibi sağa sola yalpalayarak, büyük Hirodes'in sarayının iki bölümü arasındaki verandaya çıktı. (EA)

 

            -Örtmenim bir sorum var!

            -Sor çocuğum...

            -Aslında bir değil, daha fazla.

            -Olsun sor.

            -Bu valinin sırtındaki şey ne renk? Astarı var mı yok mu?

            -Başka?

            -Vali Bey nerede yürüyor, nereden geçiyor, nereye varıyor?

            -Rusçasına baktın mı kızım? Bir bak, anlamazsan gene sor, hadi bakiim...

...

            Şöyle diyor Rusçası:

 

“В белом плаще с кровавым подбоем, шаркающей кавалерийской походкой, ранним утром четырнадцатого числа весеннего месяца нисана в крытую колоннаду между двумя крыльями дворца ирода великого вышел прокуратор Иудеи Понтий Пилат.”

 

Kaynak metinde “подбой” sözcüğü geçiyor:             “astar” demek. Demek ki harmanimiz (harmaniyemiz) “с кровавым подбоем” imiş, yani “kan kırmızı astarıyla”…

Sayın EA, harmaninin astarının kan kırmızısı olduğu kaçırmamış ama kendisinin beyaz olduğunu görememiş. Sayın SG ise sadece dışını görebilmiş vali hazretlerinin harmaniyesinin, onu da kırmızı işlemeli olarak hatırlıyor.

Olsun! Sabahın erken saatinde bu kadar detay gözden kaçabilir… Ancak iki çevirmenin hemfikir olmadığı başka noktalar da var. Birincisi Vali hazretlerinin yürüyüş tarzı…  (SG)’ye göre “hışır hışır bir süvari tarzıyla” geçiyor. Ben overlokçu bir kızım, askerlik yapmadım, “hışır hışır bir süvari tarzı” var mıdır, yok mudur bilemem. Ben Bulgakov Yoldaşın yazdıklarına bakarım. Ne diyor? “Ayaklarını / topuklarını birbirine sürterek, bacaklarını hafiften sürükleyerek” diyor, “bu sürtünme yüzünden hışır hışır sesler çıkararak” diyor. Üstelik bütün bu laf kalabalığını bir tek sözcükle ifade ediyor ve “шаркающий” diyor. (EA) ise bunu “sağa sola yalpalayarak” şeklinde tarif ediyor. Yorum sizin…

Bir sorusu daha vardı kızımızın : “Nereye çıkıyor, nereden geçiyor?” gibisinden…

Bakalım: SG’ye göre “…üstü kapalı sütunlu yoldan geçti.”. EA’ya göre “sarayının iki bölümü arasındaki verandaya çıktı.”. Evet, gördüğünüz gibi, polemik büyük! Kan dökülmeden metnin aslına başvuralım: “…в крытую колоннаду… вышел…”. Fiilden anlaşılacağı üzere Valimiz bir yere çıkıyor. Çıktığı yer ise üzeri kapalı, sıra sütunlu bir dış mekân. Belki “kemer altı” diye çevrilebilir, zorlarsanız “revak” diye çevrilebilir. Ne derseniz deyin, adam (pardon) Vali Bey oraya çıkıyor. Yani geçip gitmiyor oradan. Diğer taraftan söz konusu mekâna tarihsel özelliği dikkate alınarak veranda denmesi de çok yerinde olmamış gibi.

---

Aynı yerdeyiz:

 

Sarayın girişinden, valiyle birlikte Yeruşalayim'e gelen On İkinci Şimşek Lejyonu'nun birinci Kohort'unun (*) yerleştirildiği arka kısmına dek, dumanla birlikte sütunlu yolun içinden geçip bahçenin taraçasına uzanan koku ile aşçıların yemeği hazırladığını bildiren kekremsi kokuya o hep aynı yağlı gül kokusu birbirine karışıyordu. (SG)

 

            Ben bu cümleyi birkaç kez okudum. Anlamadım. Gecenin ilerleyen saatlerinde okuyor olmamın, karnımın alt tarafında sürekli kendini hissettiren malûm ağrının olması ve midemin kazınmasının da etkisi vardır mutlaka. Ama ne olursa olsun, dış etkenlerin bir suçu yok bu durumda, benim kalın kafalılığımın, bu dili sonradan sonraya öğrenmeye başlamamın da bir suçu yok. Cümle bozuk işte… Bildiğin bozuk…

            Önce oradaki italik “kohort” kelimesi dikkatimi dağıtıyor zannetmiştim ama değil. Açıklaması dipnotta verilen kohortta, lejyonda, arka kısımda, sütunlu yolda değil sorun. Sorun kokularda… Birbirine karışan kokular birbirine karışmış. EA’nın çevirisine başvuruyorum:

 

Sarayın Yeruşalayim'e valiyle birlikte gelen on ikinci yıldırım lejyonunun birinci bölüğünün yerleştiği arka salonlardan yükselen bir duman üst taraçadan bahçeye iniyordu. Aynı yağlı gül kokusu aşçıların günlük yemekleri pişirmeye başladıklarının tanığı bu acı dumana da karışıyordu. (EA)

Şimdi anlaşıldı mesele… Bir “duman” ile bir “koku” birbirine karışıyormuş meğerse. Hay Allah! …

            Aslına bakıp bu iki cümleyi kimin eğri, kimin doğru çevirdiğiyle uğraşmak istemiyorum. Yatacağım zaten… Bence önemli olan cümlenin anlaşılır olup olmamasıydı. SG çevirisini okuyup rahatlıkla anlayabilseydim zaten diğeriyle karşılaştırmaya bile kalkmayacaktım.

            İyi geceler…

---

 

Neredeyiz, kim konuşuyor? Önemli değil.

 

Yine o, evet yine o dayanılmaz, korkunç yarım baş ağrısı! Bir ilacı yok bunun, ondan bir kurtuluş da yok. (EA)

           

            EA çevirisindeki “yarım baş ağrısı” tabirine takıldı kafam. Biz kızlardan daha iyi bilen yoktur şu yeryüzünde baş ağrısının ne demek olduğunu. Yani öyle zannediyordum ama bu alanda da bilmediğim bir şey çıktı işte karşıma “Yarım baş ağrısı”…

            SG çevirisine bakalım:

           

Bu o, yine o, o yenilmez, korkunç hemikrania, başın yarısına saplanan o korkunç ağrı. Bunun ilacı yok, bundan kurtuluş yok. (SG)

 

            Hah, şimdi anlaşıldı. Tamam…

            Bu cümlenin de aslına bakmayacağım. Önemli olan anlaşılır olmasıydı, anlaşıldı…

---

 

Vali emrediyor:

           

            Önce EA çevirisini okuyalım:

 

 -Yüzbaşı Krısoboy buraya gelsin!

Özel Bölük Komutanı Marcus Krısoboy -"Fare Zehri" takma adıydı- verandaya gelip valinin karşısında hazır ola geçtiğinde herkese verandada hava karardı gibi gelmişti. Lejyondaki en uzun boylu asker bile Krısoboy'un ancak omzuna geliyordu ve omuzları o kadar genişti ki, ufukta henüz yükselmemiş güneşin önünü neredeyse kapatmıştı. (EA)

 

            Şimdi de SG versiyonunu:

 

-Centurion (*) Sıçandöven gelsin yanıma!

Özel centuria'nın başındaki centurion, yani Sıçandöven lakaplı Mark valinin karşısına dikilince balkonun karardığını fark etti herkes.

Sıçandöven'in boyu lejyonun en uzun askerinden bile uzundu ve omuzlarının genişliğiyle, henüz tam tepeye varmamış güneşi tamamen örtmüştü. (SG)

(*) Roma ordusunda sayısı bin kişiye kadar varabilen ve centuria diye anılan askeri birimin komutanı. –ç.n.

 

Adamın adından başlayalım. Rusça metinde “Mark” diye geçiyor. EA çevirisinde “Marcus” haline gelmesinin nedeni (yani öyle zannediyorum, yoksa EA ile konuşmuşluğum yok…) Roma lejyonunda bir subayın adını Latince ifade etmenin daha doğru, daha aslına uygun olacağının düşünülmüş olması. Kimse çevirmenleri “Mark” veya “Marcus” yazdığı için eleştiremez herhalde. Mamafih, ben oyumu (izninizle) “Marcus” tarafına kullanacağım…

Gelelim komutanın lakabına. Kitapta “Krısoboy” olarak geçen bu sıfatı çevirmenler “Fare Zehri” ve “Sıçandöven” olarak çevirmişler. Ben size “krısoboy” denilen yaratığın ne olduğunu anlatayım, çeviriler üzerine siz karar verin:

Kafese kapatılan bir grup fareden sonunda bir adet kalır; çünkü güçlü olan acıktıkça diğerlerini yemiştir. Acıkınca fare yemeye alışmış ve fiziksel olarak diğerlerinden daha büyük duran bu fare daha sonra fare avlamak için kullanılır. Örneğin gemiciler sefere çıkarken para verip birer “fareyiyen / sıçanyiyen” alırmış. Sadece gemiciler mi, hane sahipleri de bu canavarcıklardan edinirlermiş. Arada bir toplanıp “horoz dövüşü”, "deve güreşi” misali sıçanlarını dövüştürenler de olurmuş…

Aman kız, konuyu mu dağıttım ne…

(Not (önemli değil): Ben bu Fare Zehri adını bir yerlerden hatırlıyorum ama...)

---

 

Marcus'un ağır çizmeleri mozaiklerin üzerinde tok sesler çıkarmaya başladı, elleri arkasında bağlı adam sessizce yürüdü arkasından, verandaya derin bir sessizlik çöktü; bahçede balkonun önünde güvercinlerin kuğurmasından, fıskiyenin pek anlaşılamayan hoş şarkısından başka ses duyulmuyordu. (EA)

 

Mark'ın ağır çizmeleri mozaiklerin üzerinde yankılandı, elleri bağlı adam sessizce peşinden gitti, sütunlu yola tam bir sessizlik çöktü ve güvercinlerin taraçadaki bahçenin avlusunda cıvıldadığı, çeşmedeki suyun uzun uzun tatlı bir şarkı söylediği duyuldu. (SG)

 

Güvercinler cıvıldamaz, onlar serçe veya kanarya değildir. Bunu söyleyeyim dedim.

---

 

Tutukluyu sütunların arasından bahçeye çıkartan Sıçandöven, bronz heykelin kaidesinin yanında duran lejyonerin elinden bir kamçı aldı ve kolunu şiddetle savurarak kamçıyı tutuklunun sırtına indirdi. (SG)

 

Krısoboy tutukluyu sütunların arasından bahçeye indirirken, bronz heykelin önünde dikilen bir lejyonerin elinden kırbacını çekip aldı, birkaç kez salladıktan sonra tutuklunun omuzlarına vurdu. (EA)

 

                1) SG çevirisinde Sıçandöven tutukluyu bahçeye çıkartıyor, sonra sırtına kamçıyı indiriyor. Doğru mu? Doğru. EA çevirisinde ise Krısoboy tutukluyu bahçeye indirirken (yolda yani) tutuklunun omuzlarına indiriyor kırbacı. Doğru mu? Doğru.

            Peki, hangisine inanacağız? Ben orijinal metne baktım (inanmazsanız siz de bakın, aşağıda), şöyle diyor: “Tutukluyu bahçeye çıkartırken (Выведя арестованного в сад) …”. Yani daha bahçeye varmadık. Yolda indiriyor kırbacı.

            2) Kırbacı/kamçıyı kimden alıyor komutan? EA’ya göre bronz heykelin önünde dikilen, SG’ye göre ise o heykelin kaidesinin yanı başında duran askerden. “Çok mu önemli?” diye sormayın ama, lütfen… Bakın, o bir kelimecik yüzünden (у подножия бронзовой статуи) heykelin bir kaide üzerinde durduğunu öğreniyoruz. Belli ki EA da sizin gibi düşünmüş, kaideyi atlamış.

            3) Haşmetli Krısoboy, namı diğer “Sıçandöğen” tutuklunun neresine indiriyor kamçıyı? Bu da mı ilgilendirmiyor sizi? Aman kuzuuum, siz de pek bir hoşsunuz yani… Bir çevirmen omzuna vuruyor zavallı İsa'nın, öteki sırtına? Ben en iyisi buna da bir bakayım: Kaynak metin hazretleri “ударил арестованного по плечам” diyor, yani omuzlarına… Ha oraya ha sırtına, her halükarda canını yakmışlar, neyse.

            4) Ama bu detay önemli işte. Çok önemli hem de… SG çevirirken Sıçandöğen’in “kolunu şiddetle savurarak” kamçıyı indirdiğini yazıyor. EA ise “birkaç kez salladıktan sonra” vurduğunu iddia ediyor. Uzatmayayım, iki çevirmen de abartmış. Öyle söylendiği gibi yok şiddetle indirmek, yok birkaç kez sallayıp vurmak filan yok. Adam şöyle bir kaldırıp vurmuş, hatta belki yalancıktan kaldırıp indirmiş (несильно размахнувшись, ударил). Zaten bir sonraki cümlede bu hareketin öylesine, özensiz ve hafif olduğu (Движение кентуриона было небрежно и легко) yazıyor.

O halde nedir bu işgüzarlık! Sahneyi daha dramatik hale mi getirmeye çalışıyoruz?

 

(Выведя арестованного из-под колонн в сад Крысобой вынул из рук у легионера, стоявшего у подножия бронзовой статуи, бич и, несильно размахнувшись, ударил арестованного по плечам.)

---

 

Genel bir tespit:

           

Özel isimler söz konusu olduğunda her iki çevirmen arasında epeyce bir uyuşmazlık görünüyor. Özellikle bu bölümde geçen Latince ve/veya Aramice isimler arasındaki farklı yazım biçimleri dikkat çekici.  Örneğin:

 

EA Çevirisinde                       SG Çevirisinde

Ha-Nozri                                Ha-Notsri

Gamla                                                 Gamala

Matfey Levi                           Levi Matta

Bar-Raban                              Var-Ravvan

            Kaifa                                      Kayfa

 

Tarihçiler, din adamları, arkeologlar vediğer uzmanlar dışında bu tür farklılıkların kimseyi inciteceğini, kimsenin kafasını kurcalayacağını zannetmiyorum. Her çevirmen başka bir kaynaktan bulup aktarmıştır.  Ellerine sağlık!

---

Sahnenin devamı:

 

Bir dakika sonra Marcus Krısoboy valinin karşısındaydı. Vali ona suçluyu gizli görev polis amirine götürüp teslim etmesini, ayrıca... (EA)

 

Vali ona suçluyu gizli servis şefine teslim etmesini ve polis şefine valinin... (SG)

 

“Polis” adı, tanımı o dönemi anlatırken ne kadar gerçekçi? Yoksa Bulgakov mu durumu ironize diyor? Aslına bakınca durumun tahmin ettiğim gibi olduğunu gördüm. Ortada “polis” sözcüğü yoktu, (сдать преступника начальнику тайной службы) bu tamamen çevirmen(lerin) marifetiydi. Vali efendi “istihbarat teşkilatı şefine” hatta daha doğrusu, "hafiye şefine" teslim edilmesini istiyor suçluyu.

---

 

Vali Hahambaşını kabul ediyor:

 

Vali, hahambaşını acımasız sıcaktan korunmak için balkona davet etti önce, ama Kayafa kibarca özür diledi ve bunu yapamayacağını söyledi. (SG)

 

Vali, dayanılmaz sıcaktan korunmak için önce hahambaşını taraçaya davet etti. Ama Kaifa kibarca özür diledi, bayramda olduklar için bunu yapamayacağını söyledi. (AE)

           

            EA çevirisinde bu açıklamaya (bayramda olduklar için) neden gerek duyulduğunu bilemiyorum. Çünkü kaynak metinde de böyle bir detay yok… (Прокуратор начал с того, что пригласил первосвященника на балкон, с тем чтобы укрыться от безжалостного зноя, но Каифа вежливо извинился и объяснил, что сделать этого не может.)

                İlginç bir durum! Acaba EA "çorbada tuzum olsun, ben de bir yorum yapayım, okuruma kolaylık olsun!" diye mi düşündü?

---

Vali konuşuyor:

 

-Unutma sözlerimi hahambaşı. Yeruşalayim'de tek bir kohort göremeyeceksin, tek bir tane bile! Şehir duvarlarının dibine bütün Fulminata Lejyonu toplanacak, Arap atlıları toplanacak, o zaman duyacaksın acı acı haykırmayı. (SG)

 

-Sana şimdi söyleyeceklerimi de unutma hahambaşı: Bundan böyle Yeruşalayim'de tek Roma birliği göremeyeceksin! Kentin kale duvarlarına Fulminata Lejyonu, Arap süvarileri gelip dayanacak, o zaman göreceksin duvar diplerinde ağlayanları, inleyenleri! ... (EA)

 

            Bazen bir sözcük her şeyi ne kadar değiştirebiliyor, anlamı nasıl güçlendiriyor, okuyucuyu nasıl rahatlatıyor… Vali’nin hahambaşını tehdit ettiğini, kendilerinin çekilmesi halinde Arapların ve Fulminata Lejyonunun şehri kuşatacağını, istila edeceğini kendimizi hiç zorlamadan anlayabilmemiz için “dayanmak” fiilini koyuvermek yetiyor işte…

            Ben çevirsem ne yapardım ki? Denesem ayıp olur mu? Ay içimden geldi vallahi…

            -Bak hahambaşı, şu dediklerimi unutma! Bundan böyle Yeruşalayim’de tek bir Roma birliği bile göremeyeceksin! Hepsini çekiyorum! Şehrin surlarına Arap süvarileri, Fulminata Lejyonu dayansın, görürsün sen o zaman ağlayıp sızlayanları, feryat edenleri…”

 

(Вспомни мое слово, первосвященник. Увидишь ты не одну когорту в Ершалаиме, нет! Придет под стены города полностью легион Фульмината, подойдет арабская конница, тогда услышишь ты горький плач и стенания.)

---

 

Bir detay:

 

Vali "çok güzel" dedi ve kâtibin bunu hemen protokolde kayda geçirmesi emrini verdi.(EA)

Vali "çok güzel" dedi ve sekreterin bunu hemen protokole geçirmesi emretti. (SG)

 

            Yine iki bin sene önceye gidersek “sekreter” sözcüğünün (tıpkı “polis” gibi) zamanın ruhuna uymadığını düşünüyor insan. Burada SG çevirisine “olmamış” demek kolay değil, çünkü Bulgakov Amca da kâh “kâtip”, kâh (burada olduğu gibi) “sekreter” kullanmış. SG de kaynak metne uyup aslını olduğu gibi yazmış. Yapacak bir şey yok! Eğer yazar o özeni göstermemişse, çevirmenin yazarı “kollamak” gibi bir görevi yok…

            Yok, değil mi?

---

 

Hep birlikte yürüdüler, insanı bayıltan bir koku salan güllerin iki duvarı arasından aşağı inmeye başladılar, sonunda sarayın alt duvarlarındaki kapıdan, sütunların ve Yerüşalayim Hipodromu'nun heykellerinin göründüğü dümdüz, geniş meydana açılan kapıya kadar uzun süre indiler. (EA)

 

Böylece orada bulunan herkes, sersemletici bir koku saçan gülden duvarların arasından, saray duvarlarına, ucunda sütunlu yolun ve Yeruşalayim stadyumunun heykellerinin göründüğü düz çakılla kaplı, büyük meydana açılan kapılara çıkan merdivenlerden inmeye başladı. (SG)

 

            Fiil dikkatimi çekti. Bu insanlar ne yaptılar sorusunun yanıtı yani... SG çevirisinde insanlar bir harekete başlıyorlar. Bulundukları yer (sarayın avlusu) yüksekte, aşağıya, meydana inecekler. EA çevirisinde ise inmeye başlıyorlar, iniyorlar, iniyorlar... M. Bulgakov da sarayın yerden yüksekliğini anlatmak istemiş olacak ki "спускаясь все ниже и ниже" ibaresi kullanmış (indikçe inmişler).

            Birkaç soru soralım?

            Bir, nereden iniyorlar? Yanıt: "по широкой мраморной лестнице", yani geniş mermer bir merdivenden... SG mermer sıfatını atlamış, EA ise merdivenlerin farkına bile varamamış.

            İki, merdivenlerin sağı solu nasılmış? Yanıt: EA'ya göre "insanı bayıltan kokular yayan bir gül duvarıyla" kaplıymış. SG'ye göre ise "sersemletici bir koku saçan gülden duvarların" arasındaymış. Anlıyoruz ki, "geniş mermer merdiven" sağlı sollu bir gül duvarının arasındaymış. Sorun, güllerin nasıl bir koku yaydığı... "Bayıltan" ve "Sersemletici". İkisinin de farklı anlamlar taşıması bir yana, "bayıltan" nitelemesi çoğu zaman olumlu anlamlarda kullanılırken "sersemletici" sıfatının öyle bir özelliği yok. Güzel kokulara hepimiz bayılırız ama sersemlemeyiz. Malum sarayın merdivenleri etrafına dikilmiş güllerin de kötü bir koku yaydığını düşünmüyorum...

            Üç, aşağı inip (ana) kapıyı açtığınızda, kapıdan çıktığınızda ne görünüyor? Yanıt: EA'ya göre "sütunlar" ve "Hipodrom'un heykelleri", SG'ye göreyse "sütunlu yol" ve "Stadyumun heykelleri"... Önce şu düzeltmeyi yapalım, kaynak metinde "sütunlu yol" diye bir betimleme yok, sadece "sütunlar" (колонны) var. Her iki çevirmen de iki ayrı obje (obje grubundan) söz ediyor: "Sütunlar" (ya da "sütunlu yol") ve "Hipodrom heykelleri" (ya da "Stadyum heykelleri"). Evet doğru, iki ayrı obje grubu var ama bunların her ikisi de Hipodrom'a (Stadyum'a) ait, yani şöyle: kapıdan bakınca "Hipodrom'un sütunlarını ve heykellerini" görüyorsunuz (...колонны и статуи Ершалаимского ристалища.).

            Son bir kılçık daha: "Stadyum" değil, "Hipodrom"... Tıpkı "sekreter" yerine "kâtip", "gizli servis polisi" yerine "hafiye" gibi... İki bin yıl öncesini anlatıyorsunuz beyler...

 

(Тут все присутствующие тронулись вниз по широкой мраморной лестнице меж стен роз, источавших одуряющий аромат, спускаясь все ниже и ниже к дворцовой стене, к воротам, выходящим на большую, гладко вымощенную площадь, в конце которой виднелись колонны и статуи Ершалаимского ристалища.)

---

 

Kılıcını kınına sokan komutan atının ensesini kırbaçladı, başını çevirdi, dörtnala kaldırıp kestirme yola sürdü. (EA)

 

            Bu ne acımasızlık Sayın EA! Yazık değil mi ata? Boynundan kırbaçlatıyorsunuz… “Kırbaçlamak”, “Kırbaçlatmak” öyle hafife alınacak fiiller değil dilimizde. Sayın SG “vurdu” demiş; bir nebze…

 

Kılıcı kınına koyan komutan atının boynuna kırbacıyla vurdu, onu sakinleştirdi ve dörtnala geçerek sokağa daldı. (SG)

 

            İşler karıştı, aslına bakalım:

 

Вбросив меч в ножны, командир ударил плетью лошадь по шее, выровнял ее и поскакал в переулок, переходя в галоп. (M.B)

 

             Aslında kimsenin atını dövdüğü, kırbaçladığı filan yok (SG çevirisinde bir de vurup “sakinleştiriyor”); mesele şu: Süvari hızla gelip Valiye bir şeyler söylüyor, ardından atının başını diğer yana çevirmek için boynuna kamçısıyla şöyle bir vuruyor (“dürtüyor” desek bile kurtarır) ve sonra hızlanıp, dörtnala yan sokağa doğru uzaklaşıyor. Metinde geçen “vurdu” (ударил) fiilini burada abartıp “dövdü”, “kırbaçladı” anlamında kullanmak haksızlık olur.

---

 

Bir detay daha:

 

Arkasından süvariler toz duman içinde üçerli kolda hızla izlediler onu. Hafif bambu mızraklarının uçları sallanmaya başladı. (EA)

 

Peşinden üç sıra atlı bir toz bulutu içinde, hafif bambu mızraklarının uçlarını sallayarak... (SG)

 

Bu bambu muhabbeti ne ayol? Eskiden bambu mu vardı? Ay sinirlendim ama… Bambu benim bildiğim Çin’de minde yetişir, bir de aklıma gelmedi, şu ayı kılıklı sevimli tombik hayvanlar yer yapraklarını…

Özür dilerim. Bir an…

Bambusa vulgaris sıcak ülkelerde yetişen, boyu 2,5 metre civarında olan, mobilya, merdiven, baston vs yapımında kullanılan… (TDK yalancısıyım)

Neyse… Bambu bizi bozar. Bizde yoktur zaten. Bizde olmadığı gibi Ortadoğu çöllerinde de yoktur. Sonradan, Uzak Doğudan gelince öğrendik bu adı. Anlı şanlı Osmanlı ve hatta Orta Asyalı atalarımız “kargı” kullanırdı, “kamış” kullanırdı… Rus “bambu” dedi diye bin yıllık “kargı” bambu olmaz.

 

----- o -----

 

3. BAŞLIK

 

Göletin suyu karamıştı. Küçük bir sandal kayarcasına süzülüyordu yüzeyinde; küreklerin şırıltısı, kayıktaki bir kadın yurttaşın kahkahaları duyuluyordu. Parkın iki yanı ağaçlı yollarında banklarda insanlar çoğalmaya başlamıştı, ama kare şeklindeki alanın, sohbete dalmış bizimkilerin olduğu bölümün dışındaki üç bölümündeydiler. (EA)

 

Göldeki su kararmıştı, üzerinde hafif bir kayık yüzüyordu; kürek sesleri ve sandaldaki bir kadının gülüşleri duyuluyordu. Patikalardaki banklarda oturanlar vardı, meydanın her yerine dağılmışlar, ama bizim sohbet arkadaşlarının yanına yaklaşmamışlardı. (SG)

 

            Hmmm… Geometrik bir sorun var galiba… EA çevirisinde parkın-göletin kare olduğu mu anlatılmaya çalışılıyor acaba? Bakalım:

В аллеях на скамейках появилась публика, но опять-таки на всех трех сторонах квадрата, кроме той, где были наши собеседники.

            Evet, öyleymiş. Yazar, parkın/göletin dördül olduğunu bilmemizi istiyor. SG bunu bizden neden saklıyor acaba? …

            Sonra, “yaklaşmamışlardı” tespiti de dikkat çekici. Bizimkilerin olduğu yerden bilinçli ya da içgüdüsel olarak uzak durmuşlar, buna gayret etmişler demek ki parka gelen insanlar. Ama öyle bir şey yok, sadece bizimkilerin olduğu yer tenha kalmış, halk, göletin diğer üç tarafındaki banklarda kümelenmiş… Hepsi bu…

---

 

Berlioz başka bir şey düşünmeden koşmaya başladı. Tam o sırada, parkın Bronnaya Sokağına çıkan kapısının yanındaki banktan biri kalktı, genel yayın müdürüne (Berlioz'a -benim notum) doğru yürüdü. Daha önce öğlen sıcağının güneşinde bedeni yağlı buhardanmış gibi görünen adamdı bu. Ama şimdi buhardan değildi, etten, kemikten bir insandı ve... (EA)

 

Ve Berlioz daha fazla durup beklemeden uzaklaştı oradan.

O sırada Bronnaya'ya açılan çıkışın yanından, editörün (Berlioz'un -benim notum) karşısındaki banktan, biraz önce güneş ışığı altında dikkatini çeken, yağlı hararetten yapılmış gibi görünen adama tıpatıp benzeyen bir adam kalktı. Bu sefer saydam değildi, sıradan, kanlı canlı biri gibi görünüyordu ve... (SG)

 

            İlk cümlelerden başlayalım. Cümlenin fiilinden… İlkinde “koşmaya başlıyor”, ikincisinde “uzaklaşıyor”. “Uzaklaşmak” yürüyerek de olur… Metinde “koşmak” fiili (побежал) kullanılmış oysa. Anlayacağınız sevgili seyirciler, Berlioz olay yerinden “koşarak uzaklaşıyor”, o kadar…

            Sonra cümlenin “zarfı” olacak öbeğe bakalım: Birinde “başka bir şey düşünmeden”, diğerinde “daha fazla durup beklemeden”… Oysa ne o, ne de diğeri… Doğrusu, az önce konuştuğu kişiyi/kişileri “daha fazla dinlemeden” (ничего не слушая более) koşup gidiyor.

            Soru 6. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

                a) Başka bir şey düşünmeden…

                b) Daha fazla durup beklemeden…

                c) Daha fazla dinlemeden…

                Yanıt "c" şıkkı.

                Sonuç: Çevirmenler böyle giderse sınıfta kalacaklar.

 

Bir de kaynak metinden bakın isterseniz…

 

И, ничего не слушая более, Берлиоз побежал дальше.

Тут у самого выхода на Бронную со скамейки навстречу редактору поднялся в точности тот самый гражданин, что тогда при свете солнца вылепился из жирного зноя. Только сейчас он был уже не воздушный, а обыкновенный, плотский, и … (MB)

 

            Bitmedi. Biraz önce şöyle-böyle görünen hayaletimsi adamın kalkıp Berlioz’a doğru yürümesi anlatılıyor. EA’ya göre “…kapısının yanındaki banktan biri kalktı, genel yayın müdürüne doğru yürüdü.”. SG ise çevirisinde olayı şöyle anlatıyor: “… editörün karşısındaki banktan… bir adam kalktı.”. Uzatmayalım, adamın kalktığı bank editörün (genel yayın müdürünün) karşısında değil, “adam… kapısının yanındaki banktan kalkıp ona doğru (навстречу редактору поднялся) geliyor”. Çok mu karışık oldu? O zaman boş verin! Çevirenler anlamıştır meramımı…

---

 

... bıyığının tavuk tüyü gibi... (EA)

... bıyıklarının hindi tüyüne benzediği... (SG)

… как куриные перья… (MB) (ben yardımcı oliim: “tavuk tüyü gibi…” (Mihail Bulgakov))

---

 

Berlioz'un öldüğü sahnedeyiz.

 

            Pantolonu ekoseli adam çatlak tenor bir sesle sordu:

            "Turnikeyi mi arıyorsunuz yurttaş? (EA)

            "Turnikeleri mi arıyorsunuz bayım?" diye çatlak bir tenor sesle seslendi ekoseli tip. (SG)

 

Yine "yurttaş" sözcüğü ... Yine görmezden gelme...

---

 

Devam ediyor sahne; tramvay geliyor.

 

Yeni Yermolayev hattı tramvayı Bronnaya Sokağı'nın köşesini dönüyordu. Tramvay köşeyi dönüp düz ilerlemeye başlayınca birden içi elektrik ışığıyla aydınlandı, uğuldamaya başladı, hızlandı. (EA)

 

Yermolayevskaya'dan Bronnaya'ya yeni döşenmiş olan hattın tramvayı aniden köşede belirdi. Dönüp ana hatta girince birdenbire içeriden elektrikle aydınlandı, düdük çaldı ve hızlandı. (SG)

 

Sayın SG, tramvaylar düdük/korna çalmazlar. Çalsa çalsa kampana (çan) çalarlar. İstiklal Caddesindekini bilemem ama Moskova’dakiler en az bir asırdır kampana çalarlar… Kaldı ki burada bir şey çaldığı da yok. Y. hattından gelip dönen ve B. hattına çıkan tramvay hızlanıyor. Raylar üzerinde hızlanan her tramvay gibi o da “uğulduyor”, “vınlıyor” (взвыл)… Duyduğunuz ses hızlanma sesidir, korna, pardon, düdük sesi değildir.

Çeviride her iki çevirmenin de gözünden kaçan bir detaya daha dikkat çekmek istiyorum. Artık yakından tanıdığımız tramvay “herhangi” bir tramvay değildir. Berlioz’u öldürecek olan “o” tramvaydır. “O”, yani “этот” ! Olur olmaz yerde gösterilen gayretkeşlik neden burada esirgenmiş ve Berlioz’un kafasını kopartacak tramvay için neden örneğin “o meşum tramvay” ya da “işte o tramvay” gibi dikkati çekecek bir ifade kullanılmamış?

Cık! Cık! Cık!

 

(Тотчас и подлетел этот трамвай, поворачивающий по новопроложенной линии с Ермолаевского на Бронную. Повернув и выйдя на прямую, он внезапно осветился изнутри электричеством, взвыл и наддал.)

---

 

Bu sırada Berlioz kayıp düşecektir. Düşmeden önce EA onu raylardan geri çekip parmaklıkların arkasına geçiriyor,  SG ise sadece raylardan kaldırıma çıkarıyor. Neyse...

 

Tramvayın Berlioz'u biçip kafasını koparttığı bölüm:

 

Yan yatmayı başardı, saçma bir hareketle aynı anda bacağını karnına çekti ve dönünce ona doğru var gücüyle gelen tramvay şoförü kadının korkudan bembeyaz olmuş suratıyla kırmızı kemerini gördü. (SG)

 

O anda yan dönmeyi başarmış, aynı anda çabucak bacaklarını karnına çekmiş ve arkaya bakıp, üzerine hızla gelmekte olan tramvayı ve kadın vatmanın korkudan bembeyaz kesmiş yüzünü, kolundaki kırmızı pazıbendini görebilmişti. (EA)

 

            Ah ki ah! SG'nin tramvay sürücüsüne burada ne niyetle "şoför" dediğini bilemiyoruz. Güzel olan, sonraki sayfalarda "vatman" olarak düzelttiğidir.

            Metnin aslını da buraya aktaracağım çünkü bir başka (Rusların deyimiyle) "grubaya oşibka" (kaba, çok büyük, fahiş hata) daha yapılmış ki, affedilir gibi değil.

 

Он успел повернуться на бок, бешеным движением в тот же миг подтянув ноги к животу, и, повернувшись, разглядел несущееся на него с неудержимой силой совершенно белое от ужаса лицо женщины-вагоновожатой и ее алую повязку.

 

Altı çizili sözcüğe dikkat! “Pazıbent”! Görevlilerin kollarına (pazılarına) taktıkları (genellikle kırmızı olan) şerit yani… SSCB’de pek çok kamu görevlisi bu kolluklardan takmak zorundaydı. SG çevirisini okuyanlar kadıncağızın beline kırmızı bir kemer taktığını (belki kuşak sardığını) hayal edecektir.

Bitmedi. Üzerine tramvayın geldiğini gören Berlioz yan dönüp bacaklarını karnına çekiyor. SG bunu “saçma” bir hareket olarak yorumlarken EA “çabucak” diye nitelendiriyor. Neden “saçma” bir hareket olduğunu Sn. SG’ye sorsanız herhalde bir yanıt veremeyecektir. Keşke asıl metinde de öyle yazsaydı, en azından oraya sığınırdı. Ancak Rusçasında “бешеным движением” (beşennım dvijeniem) tanımlaması yapılmış ki “delice, çılgınca” gibi anlamları var. Olsun! Aslında ne yazarsa yazsın, birazdan ezilecek bir insanın yaptığı hareketi tanımlayacak en güzel sözcük “can havliyle” olacaktır. EA durumu “çabucak” diyerek bir yere kadar kurtarmış görünüyor. Ancak SG çevirisi gerçek anlamıyla bir gaf!

İki-üç satırlık bir paragraf çevirisinde bu kadar çok “fahiş hata” yapmaya hiçbir çevirmenin hakkı yoktur!

---

 

 

Devam ediyoruz:

 

Tramvay şoförü elektrikli frene bastı, vagon burnunu yere yapıştırdı, bir an sonra yaylandı ve şangır şungur bir gümbürtüyle pencereden camlar uçtu. (SG)

 

Kadın vatman elektrikli frene asıldı, vagonun burnu önce yere eğildi, sonra düzeldi, pencerenin camları şangırdayarak yerlere döküldü. (EA)

 

Вожатая рванула электрический тормоз, вагон сел носом в землю, после этого мгновенно подпрыгнул, и с грохотом и звоном из окон полетели стекла. (M.B.)

 

Şu tramvay konusu açıldığından beri şöyle düşünmeye başladım: Sayın SG geçen yüzyılın ilk yarısında hiç yaşamamış ve hiç Sovyet tramvayına binmemiş… Binseydi “frene basılmayacağını” da bilirdi. Çünkü vatmanlar tramvayı durdurmak için sağ elleriyle bir kola asılırlar (veya çekerler). Ama canım binmesi de gerekmiyor insanın, zaten M.B. üstat yazmış işte (рванула тормоз)  …

Şiddetli bir frene maruz kalan vagonun nasıl durduğu anlatılırken bir anlatım bozukluğuyla da karşılaşıyoruz. SG çevirisinde vagon burnunu yere yapıştırıyor ve “bir an sonra” “yaylanıyor”… “Yaylanmak” fiili bir sürekliliği anlatır, inip kalkma hareketi (en az birer kez) gerçekleştirilir. Burnu yere doğru eğildikten sonra vagon yaylanmıyor. Hayır! Burnu yere yapışıyor, sonra (sertçe) kalkıyor, düzeliyor. (…сел носом в землю, после этого мгновенно подпрыгнул)  “Yaylanma”, en başından beri yapılan harekettir, yani burnun yere yapışması ve sonra geri kalkması hep birlikte “yaylanmayı” anlatır. Kısaca, cümlenin doğru hali şöyle ifade edilebilir: “Vagonun burnu yere yapıştı, sonra hızla geri kalktı, düzeldi…”

---

Final:

 

Tramvay Berlioz'un üstünü örttü ve parkın parmaklıklarının altındaki kaldırıma yuvarlak, kara bir şey fırladı. Meyilden aşağı doğru, Bronnaya Caddesi'nde yuvarlanmaya başladı.

Berlioz'un kafasıydı bu. (SG)

 

Tramvay Berlioz'un üzerini kapadı, meyilli kaldırımda Patriarh Parkının demir parmaklıklarına doğru siyah bir şey yuvarlandı. Bu yuvarlak şey parmaklıklara çarptı. Bronnaya Sokağı'nın kaldırımında zıplayarak yuvarlandı, durdu.

Berlioz'un kesik başıydı bu. (EA)

 

            Burada yuvarlak-kara şeyin nereden nereye fırladığını, nereye doğru yuvarlandığını, nerede durduğunu karıştırmak istemiyorum. Zira çok duygulandım. Ah efendim, ah! Şu hale bakın siz! Şu tramvayın inceliğine, hassasiyetine, duygusallığına bakın! Bakın da ibret alın... Tramvayın davranışı taş kalbimi doğrusu ezdi, eritti. Bu ne anne şefkati, bu ne düşüncelilik! Sen kalk Berlioz'un üstünü ört! Rus teknolojisi işte! Tramvayı insanın üstünü örtüyorsa gemisi, uçağı neler yapıyordur kim bilir? Uzaya gönderdiklerinin lafını bile etmeyeceğim.

            Ay bilemiyciim, bilemiyciim... Bi bardak su verse biriniz...

            Feyza Hepçilingirler Hamfendinin "üst/üstünü örtmek" konulu bir konferans tertip etmesini istirham ediyorum efendim. Hemen! Şimdi!

            ...

            EA'nın "kesik baş" tabiri de insanın kulağını tırmalıyor. Ah Osmanlı, Osmanlı! Hep sizin yüzünüzden bunlar...

            Ortada kesik bir baş yok ey Cemaat-i Müslimin! Buradaki olsa olsa kopuk/kopmuş bir kafadır.

            Yani Bulgakov Usta tramvay için “накрыл”, baş için “отрезанная” kullandı diye aynısını alıp yapıştırmak gerekmiyor Türkçeye. Çünkü Türkçede:

            “Tramvay bir insanı altına alır.”

            “İnsan bir tramvayın altında kalır, görünmez olur.”

 

 

----- o -----

 

4. BAŞLIK

Evet, Berlioz öldü. Bezdomnıy'in o sırada ne yaptığına bakalım.

 

Şair ilk haykırışı duyar duymaz turnikeye doğru koşmuş ve kafanın Mostovaya yolu üzerinde yuvarlandığını görmüştü. (SG).

Şair ilk çığlıkları duyar duyma turnikeye koşmuş, Berlioz'un başının kaldırımda zıplayarak yuvarlandığını görmüştü. (EA).

 

Bir yandan uyuklayan diğer yandan sokakların, parkların, insanların adını unutmamaya çalışan biçare okurun gözü belki fal taşı gibi açılmamıştır ama "Mostovaya" yolunu gördüğünde bulanık bilinci iyice karışmıştır. "Aha!" demiştir, "Bir sokak daha çıktı ortaya"... 

Değil, kafası karışık sevgili okur, öyle değil, yeni bir yol, sokak filan yok ortada. Müsterih ol! O "Mostovaya" denilen şey "kaldırım" demektir. 

Eski bir overlokçu olan ben, bir çevirmen olarak Sayın SG’nin “mostovaya” sözcüğünü bilmediğine inanmak istemiyorum (Biraz Amerikanvari bir cümle oldu ama…). O halde bu ne gaf! Begemot’a söylesem o araştırır bulur nedenini mutlaka. Ay bana ne canım, nasılsa okuyunca görür kendisi de…

---

 

O zaman iki fikir geçer şairin aklından. (SG).

            Benim aklımdan hiç fikir geçmez nedense. Şair olmadığımdan besbelli... SG (düşük bir olasılık ama) bana kızmazsa şöyle bir öneriyle gideyim kahvesini içmeye: "O an iki ihtimal geçti şairin kafasından."

---

 

            Bir paragraf (Sayfa 56). İlk cümlesinde yer alan "Patriarşiye Caddesi" birkaç cümle sonra "Partik Sokağı" şeklinde değişiyor SG çevirisinde. Nedenini bilmek zor…

Иван ахнул, глянул вдаль и увидел ненавистного неизвестного. Тот был уже у выхода в Патриарший переулок, и притом не один. Более чем сомнительный регент успел присоединиться к нему. Но это еще не все: третьим в этой компании оказался неизвестно откуда взявшийся кот, громадный, как боров, черный, как сажа или грач, и с отчаянными кавалерийскими усами. Тройка двинулась в Патриарший, причем кот тронулся на задних лапах.

                Oysa her iki cümlede geçen isim aynı, " Патриарший" (Patriarşiy).        

            Dahası, o ilk cümlede yazan şey “Patriarşiye Caddesi” değil “Патриарший переулок”, yani "Patriarşiy Ara Sokağı”. Cadde ¹ Ara Sokak!

---

 

Ama biletçi kadın zili çekip de tramvayı harekete geçirir geçirmez, kedi bir tramvaydan kovulan, ama yine de bir yere yetişmesi gereken herhangi biri gibi davrandı. Üç vagon geçtikten sonra en son vagonun arkasına sıçradı, patisini camdan çıkan bir boruya doladı ve yola koyuldu; böylece para vermekten de kurtulmuş oldu. (SG)

 

            Bir sorun yok gibi görünen bu paragrafta kedinin patisini nereye doladığını sormak aklınıza gelir mi? Gelmez! Benim gelir. Uyku tutmayınca böyle abuk sabuk sorular dolanır kafamda. Siz hiç tramvaya bindiniz mi? Bindiyseniz camdan dışarı çıkan bir boru gördünüz mü? Dikkat etmediniz mi? Hm-m-m. Aslında benim de emişliğim yoktur ama işte şimdi okurken dikkatimi çekti. Bir tramvay vagonunda, hangi camdan dışarıya bir boru çıkar? Neden çıkar? Öteki çeviriye bakalım:

 

"... biletçi ipe asılıp tramvay hareket ettiğinde de kedi, tramvaydan kovulan, ama gitmesi gereken yere yine de gitmek isteyen herkes gibi, önünden üç vagonun geçmesini beklemiş, son vagonun arkasına takılmış, patisiyle vagonun dışına çıkmış, bir boruya tutunmuş, böylece on kapik tasarruf ederek gideceği yere gitmişti. (EA)

 

            Anlaşıldı. Camdan dışarı çıkan bir boru yok. Yok, ama cümle yine de anlaşılır gibi değil:  “patisiyle vagonun dışına çıkmış, bir boruya tutunmuş…”. Kedi patisiyle vagonun dışına çıkıyor, oradaki bir boruya tutunuyor (mu acaba?). Bu nasıl olabilir? Yoksa “çıkmış” sözcüğünden sonra konulan virgül mü arızaya neden oluyor? Kaldırsak daha mı anlaşılır olur? Biz en iyisi The oricinıl metne bakalım:

 

Пропустив мимо себя все три вагона, кот вскочил на заднюю дугу последнего, лапой вцепился в какую-то кишку, выходящую из стенки, и укатил, сэкономив, таким образом, гривенник.

 

            Hı-m-m-m… Sanırım şimdi resim daha net göründü. Bizim kedi yaramaz çocuklar gibi son vagonun arkasına “asılmış”. Vagonun arka cephesinde elbette birtakım borular, hortumlar, çıkıntılar var; o da onlardan birine patisiyle sarılıp “bedava” gidiyor.

            O da ne? İkinci çeviride kedinin on kapik kurtardığını okuyoruz. Doğru mu?

Evet, gerçekten de on kapikten söz ediliyor (gerçi kaynak metinde geçen para birimi "kapik" değil, “grivennik”, ama sorun değil, o da on kapik eder zaten). Buradan, o yıllarda Moskova'da tramvay ücretinin 10 Kapik olduğunu öğreniyoruz. Önemli bir detay... Önemli ama atlanmış. Zaten kitabın neredeyse her satırı bu tür detaylarla dolu ve  "Üstat ile Margarita" (SG'nin kitaba verdiği bu ad benim de hoşuma gitti) bu yüzden muazzam bir eser. Sevgili çevirmen! Lütfen! Detayları ihmal etmeyelim efendim!

---

 

İvan kalabalığın içinde gri bereyi Bolşaya Nikitskaya ya da Hertzen caddelerinin girişinde gördü. (SG)

 

İvan Büyük Nikitin Kapısıyla Herzen Sokağı'nın başındaki kalabalığın içinde onun gri beresini gördü. (EA)

 

Иван увидел серый берет в гуще в начале Большой Никитской, или Герцена. (MB)

 

Hertzen?!

Ben anladım, bizim “Herzen” ile Rusların “Gertsen” n.ş.a. birleşince “Hertzen” oluşuyor. Burada Sayın SG yorgunluğunun kurbanı olmuş anlaşılan. (Muhtemelen “editör” de yorgundu…)

Evet, bizde Herzen olarak bilinen kişinin Rusça gerçek adı (daha doğrus soyadı) Gertsen’dir. O da çevirmen kurbanı bir bahtı karadır. İlk eserleri batı dillerinden çevrildiği için bizimkiler de “Herzen” zannedip öylece almışlar.

“Hertzen” adını görünce uğradığım şaşkınlıktan sonra dönüp EA çevirisindeki özensizliği (iki cadde arasında olması gereken “veya” bağlacının olmadığını) fark etmem zor oldu. Tabi ya, dördüncü bölüm çevriliyor, o da yorulmuştur.

---

 

İvan bir eve giriyor:

Koridor karanlıktı. Duvarlara çarpan İvan kapının altından ince bir ışığın geldiğini gördü, kapı kolunu bulup hafifçe indirdi. Kapı açıldı, İvan gerçekten de banyoya girdi ve ne şans diye düşündü. (SG)

 

Koridor karanlıktı. Duvarlara dokunarak el yordamıyla yürürken bir kapının altından sızan zayıf bir ışık gördü, karanlıkta kapı kolunu buldu ve yavaşça çekti. Kapının çengeli yerinden çıktı ve İvan gerçekten de banyoda buldu kendini. Şanslı olduğunu düşündü. (EA)

 

            Ay canımın içi, bunlar hep anlatım bozukluğu işte… Ne yapayım ben bunları, hadi, söyleyin! Ayol, neresinden tutsan elinde kalıyor… “Duvarlara çarpan İvan” nasıl oluyor? Oluyor işte.

            Nerde bunun orijinali?

 

В коридоре было темно. Потыкавшись в стены, Иван увидел слабенькую полоску света внизу под дверью, нашарил ручку и несильно рванул ее. Крючок отскочил, и Иван оказался именно в ванной и подумал о том, что ему повезло.

 

Tabi canım, bu arada kimsenin duvarlara muvarlara çarptığı yok, adamcağız karanlık olduğu için eliyle (elleriyle) duvarları yoklaya yoklaya, belki hafifçe vurarak ya da “el yordamıyla” ilerliyor.

---

 

Mutfakta kimse yoktu, mutfak tezgâhında alacakaranlıkta on kadar ölü tavuk sessizce duruyordu. (SG)

 

Kimse yoktu mutfakta, yarı karanlık tezgâhın üzerinde yaklaşık on gaz ocağı görebildi. (EA)

 

В ней никого не оказалось, и на плите в полумраке стояло безмолвно около десятка потухших примусов. (MB)

 

            Ara! Ara verin arkadaşlar! Kesin yayını, acilen reklama gidiyoruz… ??? !!! …

            …

            Ölü tavuk!

            Ay bi su daha rica etcem…

            …

            Ölü tavukmuş… Ölü tavuklar götürsün seni SG! Nereden uydurdun ölü tavuğu?

            Bir de sessiz sessiz duruyorlarmış. Ne olacaktı yani? Ölmüş halleriyle gürültü patırtı çıkartıp horon mu tepeceklerdi?

---

 

Yukarıda bahsi geçen evde profesörü/danışmanı bulamayan İvan Moskova Nehrine iniyor:

 

...Moskova Kıyısındaki amfitiyatronun mermer basamaklarında görüldü. (SG)

... Moskova Irmağı boyundaki amfiteatrın granit basamaklarındaydı. (EA)

 

-Granit efendim, granit, mermer filan değil…

-Çok mu önemli?

-Evet, çok önemli! Zannettiğinizden daha önemli! Moskova'nın herhangi bir yerinde ve herhangi bir basamağının bile granit olduğunun vurgulandığı şu mini minnacık detayın önemi çok büyük! Şehrin bu kadar değerli bir taşla (çoğu zaman kızılımsı renkte) dekore edildiğinin bilinmesi isteniyorsa bunu görmezden gelemezsiniz... Anlaşıldı mı?

---

 

Bu pencerelerin her birinde turuncu bir abajur altında bir ateş yanıyordu ve... (SG)

 

Bu pencerelerin her birinde turuncu abajurlar altında ışıklar yanıyordu ve ... (EA)

 

Altında “ateş yanan” bir abajur olmaz. Metnin orijinalinde geçen  “огонь” sözcüğünün “ateş” anlamı dışında “ışık” anlamı da vardır. Rusçada pencerede ışık var anlamında “горит огонь” kullanılır. Doğal olarak abajurların altında da “ışık” yanıyordu.

 

Все окна были открыты. В каждом из этих окон горел огонь под оранжевым абажуром,…

 

----- o -----

 

5. BAŞLIK

 

Krem rengi boyalı, iki katlı eski bina, bulvar çemberinin üzerinde, bodur bitkilerle dolu bir bahçenin derinliklerinde, dökme demir parmaklıklarla kaldırımdan ayrılmış bir yerdeydi. (SG)

 

Krem rengi iki katlı ev, kaldırımdan kesme demir parmaklıkla ayrılan bakımsız bir bahçenin sonundaydı. (AE)

 

            SG çevirisinde altını çizdiğim tabir bir okuyucu için ne ifade eder? “…bulvar çemberinin üzerinde…” ne demektir? İpucu olsun diye (EA) çevirisine bakmaya kalkarsanız hayal kırıklığına uğrarsınız, çünkü orada hiçbir şey yok…

            Kabul ediyorum, kaynak metinde “на бульварном кольце” diye geçen ve asıl adı  “Садовое кольцо” (Sadovoe Koltso) olan bulvar, Rusçadan çevirilerde hep zorluk çıkarmıştır. Bizde metropollerin ortaya çıkmasıyla birlikte dilimize giren “çevreyolu” tanımlaması, klasiklerin ilk çevrildiği yıllarda çeviri dünyasında kendisine yer bulamamış olsa gerek. Moskova’nın ilk çevreyolu, kenti çepeçevre dönen, 60-70 metre genişliğinde, 15,6 km. uzunluğunda bir bulvardı ve yamuk yumuk bir çemberi andırıyordu. Daha sonra, kent büyüdükçe ikinci ve daha büyük olanı inşa edildi, şimdi ise üçüncüsüne sahipler. Evet, çevirmenlerin bu ring hatlarına ortak bir isim bulması gerekiyor sanırım. İtiraf edeyim, ben ne derdim bilemiyorum ama “bulvar çemberinin üzerinde” demezdim. Dersem de dipnot olarak açıklama getirirdim. Sanki doğrusu “Sadovoe Koltso” olarak bırakmak ve sayfa dibinde açıklama getirmek olurdu. Ne şekilde olursa olsun, olasılıkların hiç biri EA çevirisinde olduğu gibi “görmezden gelme” kadar nahoş olmazdı herhalde…

---

 

Az önce tarifi yapılan binanın “sahibi kim” tartışması var:

 

Evin sahibi o muydu, değil miydi bilemiyoruz. Hatta Griboyedov'un ev sahibi olan bir teyzesinin olmadığı da söyleniyordu. (SG)

 

Neyse, ev teyzesininmiş ya da değilmiş, bunu bilmiyoruz. Oysa hatırladığım kadarıyla, Griboyedov'un ev sahibesi bir teyzesi bile yoktu. (EA)

 

Evin sahibi olduğu iddia edilen bir teyzenin varlığı iki ayrı şekilde ifade edilmiş. SG çevirisinde bunun bir söylenti olduğunu, birilerinin böylesi iddialarda bulunduğunu anlıyoruz. EA ise çevirisinde bunu yazarın kendi ağzından ve “hatırladığım kadarıyla” diye aktarıyor. Metnin aslına başvuralım:

 

Помнится даже, что, кажется, никакой тетки-домовладелицы у Грибоедова не было...

           

            Evet, altı çizilen fiil “hatırlanmak, akılda kalmak, akıllarda kalmak…” anlamında kullanılan bir fiildir. Ancak daha çok konuşanın/anlatanın aklında/hatırında kalmasını ifade eder. İlk çeviride (SG) zaten doğrudan üçüncü kişiler akla geliyor, ortalıkta bir söylencenin dolaştığı düşünülüyor. Belki “hatırlarda kaldığı kadarıyla” biçiminde bir anlatım daha doğru olurdu.

---

 

... elinde kendi kendine yazan bir divit tutan genç bir adam oturuyordu. (SG)

...bir genç elinde dolmakalem, oturuyor... (EA)

           

            Kendi kendine yazan bir divit?!?! Olabilir, neden olmasın? Romanın tamamı zaten “fantastik” değil mi? Divit de kendi kendine kalkıp yazan cinstendir. EA çevirisinde “dolmakalem” denmiş. Rusçası ise “самопишущее перо”… Olduğu gibi çevirirseniz sıfatı evet, “kendi kendine yazan” demek… Her dilin kendi acayiplikleri vardır, bizde de en fazla bir ay sonra yenisini almak zorunda kaldığımız “tükenmez” diye bir kalem çeşidi yok mu?

            Üzgünüm. "Kendi kendine yazan bir divit" insanın tüylerini ürpertiyor!    

---

 

Züppenin biri arkadaşıyla konuşmaktadır. Konuşurken araya Fransızca sözcükler sıkıştırıyor:

 

... Arçibald Arçibaldoviç fısıldadı kulağıma, levrek buğulama varmış, harika! (EA)

 

Arçibald Arçibaldoviç bana bugün levrek a naturel çıkacağını fısıldadı. Muhteşem bir olay! (SG)

 

            Modadır, kendini aydın zanneden herkes cümlelerinin arasına Fransızca (şimdilerde İngilizce) kelimeler sıkıştırır. Her çok konuşan gibi onlar da çoğu zaman “boş” veya “yanlış” konuşur. Bu da onlardan biridir; güya yabancı dil bilir, onu gösterme çabasındadır. Muhtemelen “buğulama” olan yemeğin adam Fransızcasını söyleyip “bilmişlik” taslıyor. EA çevirisinde bunun gösterilmemesi, doğrudan Türkçesinin yazılması yanlıştır. Doğrus SG çevirisi ama o da  “a naturel” denen şeyin ne olduğunu açıklamayarak “eksik” bırakmış.  

 

Konuşmanın ardından ayrılırlar:

 

"Ha-ha-ha! Ovrevuar Foka!" Ve şarkı söyleyerek tenteli verandaya doğru yürüdü Ambrosiy. (EA)

(*) Fr. Au revuar: Görüşmek üzere. Burada bozuk aksanla söyleniyor -y.h.n.

 

"Hi hi hi! Au revoir Foka!" Sonra da şarkı söyleyerek üzeri tenteyle kaplı verandaya yöneldi Ambros. (SG)

 

Yukarıda sözünü ettiğim züppelik burada iyice su yüzüne çıkıyor .“Hoşça kal”, “görüşürüz” anlamında Fransızca “Au revoir” ("Orvuar" okunur) yanlış telaffuz ediliyor ve “Orvevuar” diye söyleniyor. (EA) bunu okuyucuya fark ettiriyor ve açıklamasını da yapıyor. Ancak (SG) çevirisinde aksine, sanki adam doğru konuşuyormuş gibi sözcük doğru yazılıyor. Biz de adamın gerçekten Fransızca bildiğini düşünüp yanılıyoruz. Öyle düşünmesek bile adamın züppeliğini fark edemiyoruz.

Sayın SG, lütfen yanıltmayın gariban kullarınızı… Yaptığınız basit bir unutkanlık değil, basbayağı bir “çeviri sorumsuzluğudur” ve tarihe geçecektir.(Yok geçmez, müsterih olun, tarihçiler başka tarihler yazıyor…)

---

 

Evet, MASSOLİT’in restoranı eskiden beri ünlüdür:

 

Ya çiğa balığına, gümüş tencerede dilim dilim pişirilmiş, çevresi ıstakoz boyunlarıyla, taze havyarla süslenmiş çiğa balığına ne demeli? Ya masaya küçük güveçlerle getirilen mantar püreli fırında yumurtaya? Peki küçük karatavuk filetosunu sevmediniz mi? Türüf mantarlı olanı? Ya Ceneviz usulü bıldırcın? (EA)

 

Ama çığabalığı, gümüş tavada çığabalığı, istakoz kuyruğuyla taze havyar arasına konmuş çığabalığı? Peki ya küçük kaplarda mantar püresiyle verilen fırında yumurta? Ya ardıçkuşu filetosu istemez miydiniz? Yer mantarıyla birlikte? Ceneviz usulü bıldırcın? (SG)

 

            Çeviriden çok göz tırmalayan yanlış yazımlara dikkat çekmek istedim. “Çiğa” değil “Çığa”, “Çığabalığı” değil “Çığa balığı”, “istakoz değil “”ıstakoz”, “türüf” değil trüf”, “ardıçkuşu” değil “ardıç kuşu” olacak sayın çevirmenlerim.

            Söylemeden edemeyeceğim, ıstakozun makbul kısmı “boynu” değil “kuyruğudur”. Rusça “şeyka” (шейка) sözcüğü Sayın EA’yı yanıltmış.

 

(А стерлядь, стерлядь в серебристой кастрюльке, стерлядь кусками, переложенными раковыми шейками и свежей икрой? А яйца-кокотт с шампиньоновым пюре в чашечках? А филейчики из дроздов вам не нравились? С трюфелями? Перепела по-генуэзски?)

---

 

Sandalyelere, masalara, hatta odanın iki pencere pervazına oturan Massolit yönetimi havasızlıktan ciddi biçimde bunalmıştı. (SG)

 

MASSOLİT'in yönetim odasında sandalyelerde, masaların üzerinde, hatta pencere içlerinde oturanlar sıcaktan gerçekten bunalmışlardı. (EA)

 

            -“Pervaz” nedir, bir insan (Rus da olsa) bir pervaza nasıl oturur? (10 puan)

            -Öğretmenim, pervaz denilen şey, duvarla kasnak/çerçeve arasındaki boşluğu kapatması (belki biraz da hava-ses-su geçirmemesi) ve güzel görünmesi için kapı ve pencerelerin kenarına geçirilen ensiz parçalardır. Bence pervazlara istesek de oturamayız. Edebiyat dersinde görmüş müydük ne, Sait Faik ağabeyimiz de  “Pencerenin pervazına oturup tekrar gökyüzüne baktım." demişti bir yerde. Olsun, onun öyle yazmış olması doğru olduğunu göstermez (öyle dedim diye puan kırmayın öğretmenim!)…

           

            Çocuk haklı galiba… “Denizlik” diye bir isim var, hani saksı, kül tablası filan konur, kediler oturur. Ama onlar da daha çok pencerelerin dış kısmındadır. İç kısımdaki boşluğa da denizlik desek olur mu acaba? Olur tabi. En azından TDK “olur” diyor.

            Bu arada,  Begemot ile Moskova’ya gidip geldiğimde görmüştüm, onu da söölim dedim yeri gelmişken. Orada binaların duvarları epeyce kalın soğuk yüzünden. Çoğu binada çift pencere (çift cam gibi anlaşılmasın,  arka arkaya basbayağı iki çerçeve) var ve buna rağmen iç tarafta bir insanın rahatlıkla oturabileceği genişlikte yer kalıyor. Ruslar da oralara tünemeyi pek seviyorlar. Girdiğimiz kitapçıda (Dom Knigi), klasiklerin satıldığı ikinci katın bir penceresinde kızın biri o şekilde oturmuş kitap okuyordu. Keşke fotoğrafını çekseydim...

            Uzattım mı ne… Sonuç olarak ben olsam insanları pervaza değil (iç) denizliğe oturturdum…

---

 

... Moskovalı bir tüccarın, yazarlık yapmaya başlamış ve "Shturman George" takma adıyla denizcilik öyküleri yazmış olan yetim kızı Nastasya... (SG)

 

 Moskovalı bir tüccarın kızıydı Nastasya..., annesi babası ölünce yetim kalmış, yazar olmuş, "Seyrüsefer Subayı George" takma adıyla deniz savaşları romanları yazmaya başlamıştı. (EA)

 

            “Shturman” sözcüğüyle başlayalım. Almanca kökenli bir kelime olmasına rağmen Rusçaya yerleşmiş, denizcilikte kullanılan bir isimdir ve “Şturman” şeklinde yazılır. Çünkü Rusçada “ş” (“ш”) harfi vardır. İngilizceye çeviri yapmıyoruz, adam “ш” yazıyorsa “ş” olarak çevrilir. Bakınız şekil 1:

                                   Ш  т  у р м  а  н

 

                                   Ş  t   u  r   m  a  n    (Şekil 1)

 

            EA çevirisinde ise “Seyrüsefer Subayı” olarak Türkçesi yazılmış. Hangisini beğenirseniz artık…

---

 

Yazar-çizer takımının sohbetinden:

 

İç guatr hastası karımı üç yıldır o cennet yere göndermek için para yatırıyorum ama bir türlü sıra gelmiyor. (EA)

Bazedow hastalığına yakalan karımı o cennete göndermek için üç yıldır para ödüyorum... (SG)

 

            Kaçımız “Bazedow” hastalığının ne olduğunu bilir? Sayın SG “bilmiyorsanız sizin cahilliğiniz !” diyebilir, haklı… Boş zamanlarımızda oturup ezberleseydik…

            (P.S. Literatürde “Bazedow” değil “Basedow” olarak geçiyor.)

---

Massolit'in zemin katında, restorandayız:

 

Ter içindeki garsonlar başlarının üstünde bira dolu tepsiler taşıyor, kaba ve kıskanç bir sesle bağırıyorlardı: Affedersiniz Efendim! ... (SG)

 

Yorgun, ter içindeki garsonlar hırıltılı seslerle "Affedersiniz yoldaş! İzninizle yoldaş!" diye bağırarak buzlu bira bardaklarını başlarının üzerinden geçiriyorlardı. (EA)

 

SG çevirisindeki “kıskanç bir sesle” tabirine takıldım. Bir garson neden “kıskanç” bir sesle “değmesin beyleaaar!” diye yol ister ki? EA “hırıltılı” diye çevirmiş. Aslına bakalım:

 

Оплывая потом, официанты несли над головами запотевшие кружки с пивом, хрипло и с ненавистью кричали: «Виноват, гражданин!»

 

            Sayın Bulgakov “hırlayarak ve nefretle” demiş. Garsonların “nefret dolu” bir ses tonuyla yol istemeleri, müşterileri ikaz etmeleri, onlara (biraz kaba olacak ama) “hırlamaları” daha anlaşılabilir bir durum: işlerini sevmiyor olabilirler, çok yorulmuş olabilirler (ki öyleler, ter içindeler), o kadar bağırıp çağırmalarına rağmen müşterilerin aldırmayıp kendilerine yol vermemelerinden bıkmış olabilirler, “sınıf farkı” (!) içten içe nefretlerini körüklüyor olabilir...  Hırlamaları ve nefretle söylenmeleri daha hakkını veren bir çeviri olurdu sanırım.

            Garsonların tepsileri (!) nasıl/nerede taşıdıklarına dikkat ettiniz mi? Etmediniz… Ay ama ablacığım, siz de neye dikkat ediyorsunuz kuzum ya-a-a? Bak, SG çevirinde “garsonlar başlarının üstünde bira dolu tepsiler taşıyor…” diyor, niye duymuyorsunuz? Anladınız mı? Başlarının üzerinde… Koy tepsiyi kafana, düşürmeden götür!

Tepsi nereden çıktı bu arada Sn. SG? Kaynak metinde tepsi filan yok, garsonlar doğrudan bira kadehlerini taşıyorlar.

EA daha dikkatli davranmış ve “…bira bardaklarını başlarının üzerinden geçiriyorlardı.” diye çevirmiş.

Bir önemli eksik/yanlış daha: “garsonlar ne taşıyor?” sorusu sorarsa benim gibi densizin biri, SG çevirisi okuyanlar “bira tepsileri” diye yanıt verirken EA çevirisi okuyanlar “buzlu bira bardakları” diyecektir. Ortada tepsi olmadığını yukarıda söylemiştim. Geriye “buzlu bira bardağı” olasılığı kalıyor. Bulgakov’a göre bizim aksi garsonlar “запотевшие кружки” taşıyorlar, yani “terlemiş/buğulu” bira kadehleri… Kadehlerde “buz” ya da “buzlu bira” yok, ayıptır söylemesi, “buz gibi” bira var. O yüzden "buğulu kadehler" taşıyorlar...

Restoran hengâmesi:

 

Cazdaki altın tabak gürültüsü bazen mutfağa doğru inen bir eğimden aşağı gönderilen bulaşıkların gürültüsünü örtüyordu. Kısaca tam bir cehennem yaşanıyordu. (SG)

 

            Altını çizdiğim şey nedir sizce? Ben overlok atölyesinde, duvara asılı duran radyoda çalıp duran ve kız sesli erkeklerle erkek sesli kadınların söyledikleri arabesk dışında müzik dinlemiş insan değilim (değildim). Cazda bir "altın tabak gürültüsü" kavramı mı var? Ya da böyle bir caz türü mü var? (Ya ben niye böyle oldum, hiç bişii anlamıyorum?)

            Help! Help!

            EA çevirisine bakıyorum:

 

Bulaşıkçıların eğimli tahtada mutfağa yolladıkları tabak çanağın şangırtısı kimi zaman orkestranın altın sarısı zillerinin gürültüsünü bastırıyordu. Kısacası cehenneme dönmüştü ortalık. (EA)

 

            Anladınız mı şimdi? Öncekini de mi anlamıştınız zaten! Ay bravo yani size...

            Pekâlâ, madem her şeyi anlıyorsunuz, söyleyin bakalım, kimin sesi kimi bastırıyor? Zillerin sesi mi daha yüksek, kaydırak oynayan bulaşıklarınki mi? Nasıl, yanıt veremediniz değil mi? Ben söyleyeyim o zaman, orkestradaki zillerin sesi arada bir bulaşık tabakların gürültüsünü bastırıyor. Bastırıyor. B-a-s-t-ı-r-ı-y-o-r! Sayın SG, zillerin sesi kap kacak tangırtısını bastırıyor, örtmüyor. Bir zil sesi bir tabak tıngırtısını nasıl örter? Nedir bu sizdeki "örtme" şeysi ayol? Tramvay adamı "altına alacağı" yerde üstünü "örter", bir ses diğerini bastıracağı yerde "örter"...

            Sayın EA! Sayın EA! Siz niye gülüyorsunuz ki oradan? Neyin neyi bastırdığını birbirine karıştıran benim sankim!

            Alttaki iki satır da po-russki'dir. (Nasıl ama Rusçam?)

 

(Грохот золотых тарелок в джазе иногда покрывал грохот посуды, которую судомойки по наклонной плоскости спускали в кухню.)

---

 

Massolit'te Berlioz'un ölüm haberi bomba etkisi yapar:

           

Evet, Mihail Aleksandroviç'in tuhaf olayı acı dalgasına yol açmıştı. Telaşlanıp bağırmaya başladılar, hemen hiçbir yere gitmeden, topluca bir telgraf hazırlamak ve hemen göndermek gerekiyordu. (SG)

           

Evet, Mihail Aleksandroviç'in korkunç ölüm haberi dalga dalga yayılmıştı lokantanın her yanına. Biri büyük bir telaş içinde yüksek sesle, bir yere gitmeden hemen oracıkta herkesin adına bir telgraf yazıp hiç vakit kaybetmeden göndermek gerektiğini söyledi. (EA)

 

            Mihail Aleksandroviç = Berlioz. Tramvayın altında kalıp kafası kopan, kopuk kafası kaldırım boyunca yuvarlanıp giden zavallı adam hani... Hatırladık... Güzel! Adam tramvayın altında kalıyor, kopan kafası tıngır mıngır yuvarlanıyor... Ve siz buna "tuhaf" diyorsunuz. Olacak iş değil. Doğrusu, metnin aslında olduğu gibi "korkunç" (...страшном...) olmalıydı.

            Haber herkesin aklını başından alıyor. "Bir telgraf yazıp göndermek" söz konusu. EA çevirisinde bu fikrin "telaşla bağıran" birine ait olduğunu öğreniyoruz. SG çevirisinde ise fikir ya bağırıp çağıran herkese ait, ya da yazarın kendisine. Kısaca özne belli değil! Burada da SG'nin yeterince açık ifade edemediğini görüyoruz (bkz. Kaynak metin).  EA da bağıran kişiyi tarif ederken eksik bırakmış. Şöyle olmalıydı: "Biri çıktı (суетился) , yüksek sesle, hemen, şimdi, hiçbir yere gitmeksizin oracıkta, herkes adına bir telgraf yazılması ve derhal gönderilmesi gerektiğini söyledi." Bunu yüksek sesle söylerken de EA'nın dediği gibi "telaş içinde" filan da değildi. Yani böyle bir ifade yok metinde.

 

(Да, взметнулась волна горя при страшном известии о Михаиле Александровиче. Кто-то суетился, кричал, что необходимо сейчас же, тут же, не сходя с места, составить какую-то коллективную телеграмму и немедленно послать ее.)

---

 

Bezdomnıy Massolit'e gelir; kılık kıyafeti ve davranışlarıyla bir hayaleti andırmaktadır:

 

Hayalet de çardağın aralığından geçip rahatça girdi verandaya. O zaman herkes onun hayalet değil, ünlü şair Evsiz İvan Nikolayeviç olduğunu gördü. (SG)

 

Hayalet, çiçek galerisini serbestçe geçti, verandaya girdi. O anda herkes onun hayalet falan değil, ünlü şair İvan Nikolayeviç Bezdomnıy olduğunu gördü. (EA)

 

            Hayalet görünümlü Bezdomnıy bir rivayete göre çardağın aralığından, bir rivayete göre de çiçek galerisini geçip verandaya giriyor. Adamcağızın restorana gelirken geçtiği yerin adı “трельяж” (“trelaj”, Fr: “treillage”, İng. “trellis”) iki anlama gelir; birincisi “aynalı şifonyer veya makyaj masası türü mobilya”, ikincisi ve bizi ilgilendireni ise “kafes, çardak, parmaklık”… Sarmaşık türü bitkilerin tutunup yükselmesi için veya bu tür bir çit oluşturmak için oluşturulmuş düzenek… Çevirmenlerin bu durumda işi zor. Şöyle ki, Yurttaş Bulgakov Massolit’i bilen biri, muhtemelen üyesi, girip çıkıyor, orada yemek yiyor… giriş katındaki restoranın bahçesinde ne var ne yok, bütün çitleri, parmaklıkları, kafesleri, çardakları iyi biliyor. Kahramanını da bir “trelaj” aralığından geçiriveriyor. Başka ülkelerin çevirmenleri de hayal güçlerini kullanıp bir şeyler uyarlamaya çalışıyorlar. Normal bir durum…

И привидение, пройдя в отверстие трельяжа, беспрепятственно вступило на веранду.

---

 

Çılgın gibi Massolit Binasına dalan İvan Bezdomnıy birileriyle dalaşır, kavga çıkar:

 

"Sen" diye adamın lafını kesti İvan, dişlerini göstererek, anlamıyor musun profesörü yakalamamız gerektiğini? Bırak şimdi beni bu saçmalıklarla oyalamayı! Kretin!" (SG)

 

            Derdini bir türlü anlatamayan İvan karşısındakine bağırıyor (birazdan da yumruk atacak).  Dedikleri gayet anlaşılır şeyler. Son kelime hariç: “Kretin”. Karşısındakinin adı mı acaba? Yoksa başka birine mi sesleniyor/çağırıyor. Böylesi durumlarda en bilinen yol bir sonraki cümleyi okumaktır.  Bizim işimiz daha kolay, alternatif çeviriye bakalım:

 

Profesörün yakalanması gerektiğini anlamıyor musun sen? Bir de karşıma geçmiş aptalca şeyler söylüyorsun! Salak! (EA)

 

            Bak sen! “Salak!”… “Kretin” salak mı demek? Eğer öyleyse SG neden Türkçesini yazmayıp öylece bırakmış? Ya da “Kretin” sözcüğünün ne anlama geldiğini bilen okuyucular mı var güzide memleketimizde?

            Uzatmayayım… Yukarıdaki gibi yazılıp “kritin” diye okunan sözcük Rusçada (tıbbi anlamı dışında) “dangalak”, “ahmak”, “angut” gibi nahoş anlamlarda kullanılır. EA çevirisindeki “salak” gayet yerinde olmuş. Bence SG bu sözcüğün az önce saydığım anlamlarını bilmiyordu… yoksa böyle bir talihsizliğe niye meydan versin?!

 

Dalaşma devam ediyor:

 

"Hayır, sen kim oluyorsun, rica falan etme bana" dedi sessiz bir nefretle İvan Nikolayeviç. (SG)

İvan Nikolayeviç sakin bir nefretle, "Hayır, kimi olursa olsun bağışlarım, ama seni asla," dedi. (EA)

 

            Kavga edenleri ayırıyorlar:

 

Garsonlar şairi masa örtüsüyle bağlarken, ... (SG) (daha sonra da “masa örtüsü” olarak geçiyor)

Garsonlar şairin ellerini havlularla bağlarken... AE

 

            Bakalım, neyle bağlamışlar İvan Yoldaşı?

“Пока официанты вязали поэта полотенцами…”

 

Evet, havlularla (“полотенцами”) bağlamışlar… SG herhalde masa örtülerine sarmanın daha kolay olacağını düşünmüş…  AE ise “ellerini” bağladıklarını bildirmiş. Metinde öyle bir detay yok, belki kollarından, bacaklarından, boynundan aynı anda bağladılar. “Garsonlar şairi havlularla bağlarken…” diyor MB, o kadar…

Sevgili çevirmen ağabeyler, neden olmayan şeyleri yazıyor, olanları görmezden geliyor veya yorum ekleyip duruyorsunuz ya-a? Ay! Ay ama! …

---

Bezdomnıy yaka paça götürülüyor:

 

Ulu Manitu! İki paragraf, iki çeviri! Arada ne kadar fark var görüyorsun değil mi? Benim gibi kalbi temiz olmayan her günahkârın içine ister istemez “bunlardan biri fena atıyor ama…” kuşkusu düşmez de ne olur?

 

Yük arabasının şoförü öfkeli bir suratla çalıştırdı motoru. Arabacının yanındaki at heyecanlanmıştı, arabacı onu mor dizginle dövüp bağırdı: "Haydi bakalım! Tımarhaneye gidiyoruz!" (SG)

 

Kamyonetin şoförü sinirli bir yüzle motoru çalıştırdı. Yanındaki paytonun sürücüsü atının dizginlerine asıldı, kırbaçladı, şaklattı, bağırdı: "Haydi yürü! Tımarhaneye çok adam götürdüm ben, yolu biliyorum!" (EA)

 

SG çevirideki “Arabacının yanındaki at” kısmı dikkat çekici. Bir önceki cümlede şoför aksi bir suratla motoru çalıştırıyor.  Hemen ardından “arabacının yanındaki at” heyecanlanıyor. Hangi arabacının? Motoru çalıştıran şoförün mü? Öyleyse eğer, şoförün yanında at ne gezer? Başka bir araba ve arabacıdan söz ediliyorsa eğer, neden bir geçiş, bir açıklama yok? Efendim, “önceki cümlelerden, metnin akışından anlaşılıyordur ne demek istendiği” gibi bir bahane de olamaz çünkü kaynak metinde de doğrudan bu şekilde giriliyor konuya (Bkz. alttaki orijinal metin!).

İzninizle, şöyle bir açıklama getirmeye çalışayım:

İvan’ı yaka paça bir kamyonete (veya kamyona) bindirecekler. Kamyonetin/kamyonun yanında bir de at arabası/fayton var (restorandan müşteri bekliyor). Aracın yanında duran at arabasının sürücüsü hastaneye gidecekleri görür de boş durur mu? Mor dizginleri sallar, atın sağrısına şaklatarak onu harekete geçirir, yola çıkmaya hazırdır. Nedeni belli olmamakla birlikte (müşteriyi kamyona/kamyonete kaptırmamak için olabilir, hastayla birlikte nasılsa birkaç kişi daha hastaneye gidecektir diye düşünmüş olabilir…) bir yandan da bağırarak yolu bildiğini ve daha hızlı/önce gidebileceğini göstermek ister: “Haydi bakalım, başlıyor yarış! Daha önce çok adam götürdüm ben tımarhaneye!

Arabacının gidip gitmediğini bilmiyoruz. Bir iki cümle sonra İvan’ın kamyonetle hastaneye doğru yola çıktığı yazıyor, o kadar…

 

(Шофер грузовой машины со злым лицом заводил мотор. Рядом лихач горячил лошадь, бил ее по крупу сиреневыми вожжами, кричал:

– А вот на беговой! Я возил в психическую!)

 

Yine bir “kırbaçlama” vakası! EA çevirisinde olduğu gibi at kırbaçlanmıyor, sadece dizginler (üstelik mor, onu da atlamış) sağrısına şaklatılıyor at uyuşukluğundan kurtulsun diye…

 

Devamında:

 

Çevrelerinde görülmemiş olayı konuşan bir kalabalık toplanmıştı, kısacası iğrenç, rezil, seyirlik, alçakça bir skandal yaşanmıştı ve skandal ancak kamyonun Griboyedov'un kapısından zavallı İvan Nikolayeviç'i, polisi, barmeni ve Ryuhin'i alıp götürmesiyle sona ermişti. (SG)

 

Kalabalık bu görülmemiş olayı yorumlarken uğulduyordu. Sözün kısası, kamyonetin zavallı İvan Nikolayeviç ile polis memurunu, Panteley'i ve Ryuhin'i Griboyedov'un önünden alıp götürmesiyle sonuçlanan iğrenç, pis, şaşırtıcı bir rezaletti bu. ((EA)

Кругом гудела толпа, обсуждая невиданное происшествие; словом, был гадкий, гнусный, соблазнительный, свинский скандал, который кончился лишь тогда, когда грузовик унес на себе от ворот Грибоедова несчастного Ивана Николаевича, милиционера, Пантелея и Рюхина. (MB)

 

Küçük bir ayrıntı gibi duruyor şu “Кругом” (Krugom) sözcüğü ama… Küçük olması mide bulandırmasına engel olamıyor… EA, çevirisinde bu sözcüğü hiç görmezken, SG hemen yaygın anlamıyla çevirip “çevrelerinde” demiş. Eğer öyle olsaydı “krugom” cümlenin başında değil, beşinci veya altıncı sözcüğün önünde/arkasında bir yerlerde olurdu. Durduğu yer itibarıyla baktığımızda (bir fiilden önce yer almış) “çevrede, çevrelerinde” anlamı bir işe yaramıyor (Çevrede/çevrelerinde kalabalık uğulduyordu…). Nedeni basit, adı geçen sözcüğün bir de “tamamen, büsbütün, hepten” gibi anlamı var ve “zarf” olarak işlev görür. O halde çevirinin bu kısmı “…bu görülmemiş olayı yorumlarken kalabalıktan büyük/müthiş bir uğultu yükseliyordu…” şeklinde olabilir.

 

----- o -----

 

6. BAŞLIK

Psikiyatri kliniğindeyiz. Ryuhin doktora Bezdomnıy’i tarif ediyor:

 

            “Ünlü şair Evsiz İvan… İşte görüyorsunuz… Beyaz humma olmasından korkuyoruz.

            “Çok mu içmiş” diye sordu dişlerinin arasından doktor.

            “Hayır içmiş, ama çok değil…” (SG)

 

            “Kazıklı Humma” duydum, “Sarı Humma” duydum… Demek ki “Beyaz Humma” da varmış. Bir şey daha öğrendim.

            Ancak burada sorun hummanın rengi değil. Çünkü ortada bildiğimiz anlamda bir humma yok. Zaten olsaydı doktor “çok mu içmiş?” diye sormazdı herhalde… Metinde geçen ve içinde “humma” olan altı çizili terim alkol bağımlılarında görülen, titremeli, sayıklamalı bir durumu anlatır.  EA da bunu açıklamak için uzunca bir cümle kurmak zorunda kalmış:

 

“…İşte size ünlü şair Bezdomnıy… gördüğünüz gibi… fazla alkol aldığı için kendini kaybettiğinden korkuyoruz…”

            Dişlerinin arasından sordu doktor: “Çok mu içer?”

            “Hayır, arada bir içer, ama pek o kadar fazla değil…” (EA)

 

            Diğer sorun ise cümlelerde kullanılan “zaman”. “Çok mu içmiş?” ile “Çok mu içerdi” arasında gözden kaçmayacak fark daha sonraki “Hayır içmiş, ama çok değil…” ve “Hayır, arada bir içer, ama pek o kadar fazla değil…” cümlelerinde iyice su yüzüne çıkıyor. SG çevirilerinde eylemler bir kez gerçekleştirilmiş. Yanlış! Kullanılan fiiller üzerinize afiyet, “nisoverşonniy” (несовершенный) cinsinden çünkü…

 

… известный поэт Иван Бездомный... вот, видите ли... мы опасаемся, не белая ли горячка...

– Сильно пил? – сквозь зубы спросил доктор.

– Нет, выпивал, но не так, чтобы уж...

---

 

İvan’la doktorun diyaloğu:

(Doktor Ryuhin’le konuşmasını bitirerek İvan’a dönüyor)

 

            “Evet, evet, evet,” dedi doktor ve İvan’a dönerek devam etti:

            “Hoşgeldiniz

            “Hoş bulduk, sabotör!” dedi kötücül ve gür bir sesle İvan. (SG)

 

            “Tamam. Tamam, anlaşıldı,” dedi doktor. İvan Nikolayeviç’e dönüp ekledi: “Merhaba!”

            İvan Nikolayeviç öfkeli, yüksek sesle karşılık verdi: “Selam muzır yaratık!” (EA)

 

             Doktor İvan’a “Hoş geldin! değil “Merhaba! Diyor, doğal olarak İvan’ın yanıtı da “Hoş bulduk” değil, “Selam!” oluyor. Büyük bir sorun mu? Değil bence…

            Ben daha çok “sabotör” sözüne takıldım kaldım. Okurken gözlerimi cırmaladı… Daha önce duymadığımı, dikkat etmediğimi söylersem çok mu tuhaf kaçar? Baktım, “sabotaj yapan”, “sabote eden” anlamına geliyor?! Sabotajcı yani bildiğin! “Bu da çevirmenin tercihi” mi? Pekiyi, öyle olsun…

            EA’nın aynı kelimeyi “muzır yaratık” şeklinde kullandığını görüyoruz. Yanlış mı? Hayır, o da doğru. Ama bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum yeri gelmişken…

            İvan doktora durup dururken ne diye “вредитель” (vreditel) diyor acaba? Vreditel’in “baş belası, haşere, ziyankâr, zararlı, harap eden” anlamıyla birlikte “bir işi baltalayan, sabote eden kişi” anlamı da var.

            Stalin ve 2. Dünya Savaşı yıllarında “vreditel” kelimesi yaygın olarak ve suçlayıcı bir nitelik olarak kullanıldı. Sovyetler Birliğine ekonomik ve politik anlamda zarar vermek isteyen, onun gücünü baltalamak ve Sovyetler Birliği karşıtı bir hareket/atak/savaş hazırlama düşüncesi taşıyan karşı devrimci kişilere yakıştırılan bir sıfat oldu. Bir tür “vatan haini”, “halk düşmanı”, “sabotajcı”…  Evet, birine mi kızdınız, birini korkutmak mı istediniz, birini mi suçlayacaksınız, buyurun size “vreditel!”…

            Başka bir konu… EA çevirisinde Ryuhin’in dinleyen Doktor “Tamam, tamam, anlaşıldı!” diyor ve ardından İvan’ dönüyor. Sanki Ryuhin’e “yeter artık”, “kes sesini”, “sus artık” der gibi… Oysa kaynak metinde “ Так, так, так…” deniyor. Karşıdakini dinlerken veya onun sözü bittikten sonra söylenebilecek bu kalıp “Hm-m-m, demek öyle, pekâlâ” gibi, daha yumuşak, daha “karşıdakini dinlediğini” gösteren bir ifade tarzıdır. Biraz dikkat!

 

– Так, так, так, – сказал доктор и, повернувшись к Ивану, добавил: – Здравствуйте!

– Здорово, вредитель! – злобно и громко ответил Иван.

---

 

Çeyrek saat sonra Ryuhin, yapayalnız bir halde bir tabak balığın başına oturmuş, peşpeşe kadehleri yuvarlıyor, artık … (SG)

            “Peşpeşe” ayrı yazılır: “Peş peşe”…

 

On beş dakika sonra Ryuhin tek başına, büzülmüş, önünde sazan balığı tabağı, hayatında artık… (EA)

            “Bir tabak balık”  (SG) ve “sazan balığı tabağı” … (EA)

            Balığın cinsini yazmakta bir sakınca mı var?

 

(…сидел, скорчившись над рыбцом, пил рюмку за рюмкой,…)

 

Tamamen konu dışı: Kulunuz oldum olası şu “hamsi balığı”, “sazan balığı”, “serçe kuşu” türü betimlemelerden hazzetmemiştir. “İki kilo hamsi aldım.” veya “Serçeleri ürkütmeyin!” dediğimizde aklımıza balık ve kuştan başka ne geliyor ki ardından açıklama yapma gereği hissediyoruz?

----- o -----

 

7. BAŞLIK

 

Uğursuz dairedeyiz.

 

Daire sakinleriyle ilgili bir bölüm:

 

Pazartesi, hatırlandığı kadarıyla, ikinci kiracı kayboldu, Çarşamba Belamut yer yarıldı içine girdi sanki, ama elbette, bambaşka koşullarla. Sabahleyin her zamanki gibi onu işyerine götürmek için bir araba geldi, götürdü, ama sonra ne bir araba geri getirdi onu ne de kendisi geldi.

            Madam Belomut’un acı ve korkusu tarifsizdi. Ama heyhat, bu acı ve korku da çok uzun sürmeyecekti. O gece, nedense telaşla gittiği kır evinden Anfisa’yla birlikte dönen Anna Frantsevna, kocası yurttaş Belomot’u da dairesinde bulamadı. Bu kadar da değil: Belomut’ların yaşadığı iki odanın da kapısı mühürlenmişti. (SG)

 

            Biraz uzunca bir alıntı oldu, farkındayım. Aslında belki daha da geriden başlamak gerekiyor. Sorun şu, kimin kaybolduğu eve dönen Frantseva’nın (ev sahibidir kendileri, Anfisa da hizmetçi) kimi bulamadığı karışmış.  EA çevirisi son derece anlaşılır durumda:

           

Hatırladığımız kadarıyla ikinci kiracı bir pazartesi günü kaybolmuştu, Çarşamba günü de yer yarılmış Belomut içine girmişti. Ama doğrusu, bambaşka bir biçimde. Her zaman olduğu gibi, sabahleyin kendisini daireye götürmek için araba gelmiş, alıp götürmüştü onu, ama bir daha geri getirmemişti, arabayı da bir daha gören olmamıştı.

            Madam Belomut’un üzüntüsü de, şaşkınlığı da anlatılabilecek gibi değildi. Ama ne yaparsınız ki, kadının üzüntüsü de şaşkınlığı da uzun sürmedi. Nedendir bilinmez, acele yazlık evine gitmiş olan Anna Frantsevna aynı gece Anfisa ile dönünce Bayan Belomut’u da evde bulamadı. Yalnız o kadar da değil, Belomut ailesinin kaldığı iki odanın kapısı da mühürlenmişti. (EA)

---

 

Darede kalanlardan biri de Varyete Tiyatrousu Müdürü Styopa’dır.

Styopa yatağında, kendine gelmeye çalışıyor:

 

Elleriyle ayaklarını yoklayan Styopa çorapla yattığını anladı, üzerinde pantolon olup olmadığını anlamak üzere elini kalçasına doğru götürdü ve olmadığını anladı. (SG)

 

Styopa ayak parmaklarını oynatınca yatağa çoraplarıyla girdiğini fark etti, pantolonunun üzerinde olup olmadığını anlamak için, titreyen eli karnında gezdirdi, ama anlayamadı. (EA)

           

            Bir insanın ayağında pantolon olup olmadığını anlaması için elini karnında değil kalçasında/baldırında gezdirmesi gerekir. Ruslar da öyle yapar. Sayın EA utanmış olsa gerek “kalça” demeye. Utanılacak ne var canım, “kıçında” bile diyebilirdiniz, daha anlaşılır olurdu. Evet, kaynak metinde de yazdığı ve fakat Sayın SG’nin yazmadığı gibi “titreyen” elleriyle” kalçasını/baldırını yokluyor Styopa.

Dahası var, adamcağız çoraplı mı değil mi olmadığını anlamak için ne yapıyor?

a)Elleriyle ayaklarını yokluyor. (SG)

b)Ayak parmaklarını oynatıyor. (EA)

 

Top tepmiyoruz ama yine de maç 2-1 EA lehine sonuçlandı diyebiliriz.

 

(Пошевелив пальцами ног, Степа догадался, что лежит в носках, трясущейся рукою провел по бедру, чтобы определить, в брюках он или нет, и не определил.)

---

 

Akşamdan kalma Styopa’yı ayıltmaya çalışıyor (şeytanlardan) biri:

 

Eskilerin yolundan şaşmamak gerekir, her şey aynısıyla iyileşir. Sizi hayata geçirecek tek şey, şu iki bardak votkayla yanında ekşi ve acı bir parça mezeliktir sadece. (SG)

 

Eskilerin kullandığı yolu deneyin. Ne demişler, Çivi çiviyi söker. Sizi tekrar hayata döndürecek tek şey sıcak, soğuk mezeyle birlikte içeceğiniz iki kadehçik votkadır. (EA)

 

            Evet, akşamdan kalanlar bilir ki, en iyi ayılma yöntemi sabah kalkınca bir tek atmaktır. Bunu anlatmak için ne kadar da güzel bir deyimimiz var: “çivi çiviyi söker”! SG çevirisindeki “her şey aynısıyla iyileşir”, ne kadar yapmacık, ne kadar soğuk, sevimsiz bir ifade şeklidir öyle! … Hem kim kullanır, kim söyler böyle bir tabiri? …

            Şu meze işine dönelim. Kimin haklı olduğunu anlamak için kara kitaba başvuracağız zorunlu olarak:

           

…это две стопки водки с острой и горячей закуской. (MB)

           

            Ekşi ve acı (SG)

            Sıcak ve soğuk (EA)

            Acı ve sıcak (MB)

           

Neyse ki üçüncü bir çevirmen yok ortada. Onunki de ekşi ve soğuk olurdu yüzde yüz… Şaka gibi… Benim aklımı başımdan almaya çalışıyorlar bunlar, kesin! Begemot denen uyuz kedi de onların ajanı olmalı… Hep birlikte bana karşı kurulmuş bir tezgâh bu. Komple var! Komple var! Hey, sizler, eğleniyor musunuz benimle ya?

(Hay aksi, birden başım zonklamaya başladı, gözlerim karardı. Biraz oturup soluklansam iyi olacak. Begemot’un işidir bu, hakkında atıp tuttum ya… Ben de dilimi tutmayı öğrenemedim gitti…)

---

 

Gözleri iri iri açılan Styopa küçük bir masanın üzerine bir tepsi servis edildiğini, üzerinde de dilimlenmiş beyaz ekmek, bir kavanoz havyar, bir tabak dolusu marine beyaz mantar, küçük bir tencerede bir şeyler ve son olarak... (SG)

 

Styopa gözlerini dört açtı baktı, küçük masada bir tepsi gördü. Tepside dilimlenmiş bir beyaz ekmek, küçük bir kavanozda havyar, küçük bir tabakta salamura beyaz mantar, küçük bir tencerede, ne olduğu belli olmayan bir yemek ve nihayet... (EA)

 

            Göz meselesinden başlayalım… Daha doğrusu gözlerini nasıl açtığından… Lâfı uzatmayayım, “gözlerini dört açmak” deyiminin “dikkat kesilmek” olduğunu hepimiz biliriz. “tetikte olmayı” anlatır. Şaşırınca insan gözlerini “dört açmaz”, “iri iri açar” veya o gözler “fal taşı gibi açılır”. EA yanlış yapıyor, racona ters! Dikkatli olsun!

            Gelelim detaylara: masaya konmuş olan tepside birkaç meze var. Adı üzerinde, meze! Dünyadaki tüm diğer hemcinsleri gibi Rus mezeleri de küçük küçük kaplara konur. Sayın Yazar da bu detayı belirtmek için altını çize çize (pardon, onları ben çizdim, üstüne basa basa) kapların küçüklüğünü anlatmaya çalışmış dili döndüğünce… (Степа, тараща глаза, увидел, что на маленьком столике сервирован поднос, на коем имеется нарезанный белый хлеб, паюсная икра в вазочке, белые маринованные грибы на тарелочке, что-то в кастрюльке и, наконец,...)

            Hal böyleyken sevgili SG, “bir kavanoz havyar” ne oluyor? Öyle bu memlekette “kavanoz” dediniz mi, en küçüğü bir litrelik bir kap anlaşılır. Ona havyar doldurursanız… maazallah! ...  O kapların bir adı yoksa EA Amca gibi “küçük” veya “küçücük” bir kavanoz diyebiliriz. Yine devamında “bir tabak dolusu mantar” denmiş, vay canına! Oysa o da mini minnacık, çay tabağından hallice bir kapta…

            Küçücük bir tencere daha görünüyor tepside. EA’ya göre “içinde ne olduğu belli olmayan bir yemek” var. Ben, “ne olduğu belli olmayan bir yemek” denince, nasıl desem biraz tedirgin olurum galiba… Bir tehlike unsuru yok değil çünkü söyleniş tarzında. Hadi tehlikesi yok diyelim, bu kez de “iğrenç bir şeyler” çağrıştırıyor. Tamam, tamam, pimpirikli olan umarım bir tek ben varımdır şu okur milleti arasında… Gelmeyin ya üstüme üstüme…

---

 

"Pisst" diye tısladı kedi birdenbire tüylerini kabartarak. (SG)

           

Kedi, tüylerini kabartarak, birden "Mırr!" diye böğürdü. (EA)

 

Önce şunu söyleyeyim, kitabı okumamış olanlar ilk kez bu satırlarla karşılaşınca şaşırabilirler, oysa evet, kedi bu satırlardan önce de konuşup duruyordu zaten. Kedinin konuşmasına aldırmayın siz!

Başka şeye aldırın! Neye mi? Örneğin kedinin çıkardığı sese (pardon, söylediği kelimeye) ve de o sesi nasıl çıkardığına…

Rusçada “Брысь!” (Brıs’!) emri/isteği/uyarısı başta kedi köpek olmak üzere hayvanlara, espri olsun diye bazen de çocuklara söylenir ki “kaybol!”, “yok ol!”, “gözüm görmesin seni!” anlamındadır. Kediyi kovalarken “pist!”, köpeği uzaklaştırırken “hoşt!” anlamına gelecektir.

Şeytan Woland’ın yardımcılarından biri Styopa’yı Yalta’ya defetmeyi önerince kedi tepki veriyor ve tıpkı insanların kedileri kovalarken bağırdıkları gibi “brıs’!” diye ses çıkarıyor. Düşünün, bir kedi, bir insana “pissst!” diyor… Sayın SG iyi yakalamış, daha doğrusu “doğrusunu” yazmış. Sayın EA’nın “mırr!” seçeneği fena halde yanlış.

Gelelim “brıs’!” veya “pist!” sesinin nasıl çıkarıldığına… SG “tıslayarak” çıkardığını iddia ediyor, EA ise “böğürür” gibi. Yazar da biraz böğürtmüş kediyi, tıpkı insanların kendilerine “defol şuradan!” diye bağırırken yaptığı gibi.

O halde iki çeviriyi birleştirip doğruya yakın olanını bulmaya çalışalım:

Kedi birden bire tüylerini kabarttı ve “Pissst! Defol ayakaltından!” diye böğürdü.”

(– Брысь!! – вдруг рявкнул кот, вздыбив шерсть.)

Styopa kendini Yalta'da bulur:

 

Ama ölmedi. Gözlerini hafifçe aralayınca, kendini taş bir şeyin karşısında otururken buldu. (SG)

 

Ama ölmedi. Gözlerini hafiften aralayıp baktığında taş bir şeyin üzerinde oturmakta olduğunu fark etti. (EA)

 

Но он не умер. Открыв слегка глаза, он увидел себя сидящим на чем-то каменном. (MB)

 

            SG çevirisi yanlış!

---

 

Styopa sessizce iç çekti, olduğu yere yığıldı, başı mendireğin sıcak taşına çarptı. (SG)

Styopa sessiz bir iç çekti, başını güneşin kızdırdığı dalgakıranın taşına çarparak yere yığıldı. (EA)

 

            Eylem sırasında bir terslik var; önce başını çarpıp ardından mı yere yığılıyor yoksa önce yere yığılıp sonra mı başını taşa çarpıyor?

            Yine aslına başvuracağız: Степа тихо вздохнул, повалился на бок, головою стукнулся о нагретый камень мола.

            Bu kez de EA yanlış çevirmiş!

----- o -----

 

8. BAŞLIK

Zavallı şair İvan'ı en son hastanede bırakmıştık.

Uzunca bir alıntı:

 

Temiz, küçük ve rahat yaylı yatakta bir süre daha kıpırdamadan yatan İvan hemen yanında bir düğme gördü. Eşyaları hiç düşünmeden kurcalama alışkanlığıyla, ona bastı. Düğmeye bastıktan sonra bir zil sesi ya da bir işaret bekledi, ama çok daha başka bir şey oldu. İvan'ın yatağının dibinde donuk renkli bir silindir aydınlandı, üzerinde şöyle yazıyordu: "İç." Bir süre durduktan sonra silindir yazı değişinceye kadar döndü: "Hemşire." Kurnaz silindir İvan'ı elbette etkiledi. "Hemşire" yazısının yerine "Doktoru çağırın" yazısı geldi.

            "Hımm..." diye düşündü İvan bu silindirle ne yapabileceğini bilemeden. Ama şansı yardım etti: İvan "Hastabakıcı." Yazısında düğmeye ikinci kez bastı... (SG)

 

Tertemiz, yumuşak, yaylı rahat yatakta bir düre daha yattıktan sonra başucunda bir zil düğmesi olduğunu gördü. Herhangi bir şeyi gereği yokken kullanmak alışkanlığı olan İvan düğmeye bastı. Düğmeye bastıktan sonra bir ses duymayı veya bir şeyin olmasını bekliyordu, ama bambaşka bir şey oldu. İvan'ın yatağının ayakucunda, üzerinde "içecek" yazan mat bir silindir yandı. Silindirin üzerinde "hastabakıcı" yazısı belirinceye kadar yavaş yavaş döndü. Anlaşılacağı üzere, bu hünerli silindir şaşırtmıştı İvan'ı. Sonra "hastabakıcı" sözcüğünün yerini "Doktoru çağırın" yazısı aldı.

İvan bu silindirle başka ne yapması gerektiğini bilmeden, "Hmmm..." dedi. Ama bir tesadüf yardımcı oldu ona. İvan silindirde "hemşire" yazarken bir kez daha bastı düğmeye. (EA)

 

            Hastanın ayakucunda/yatağının dibinde bir silindir beliriyor ve üzerinde sırayla birtakım yazılar ortaya çıkıyor. Güzel...

            Önce şu silindirin nerede olduğuna bakalım mı?

                ... В ногах Ивановой постели...

            Demek ki ayakucundaymış... SG önemsememiş, daha doğrusu kaçırmış bu detayı...

            Gelelim silindirde neler yazdığına... İlk yazı, SG çevirisine göre "İç", EA çevirisine göre "İçecek". Metnin aslına bakmaya bile gerek yok, çünkü biz her yerde "içecek" görmeye alışkınızdır. Hiçbir büfede, kantinde, markette, otomatik makinede “İç” yazmaz. Evet, Ruslar bu tür ibareleri doğrudan mastar fiil olarak yazar ("Пить", "İçmek") ama bu bizi bağlamaz.

            Sıralama "Hastabakıcı" ve "Hemşire" isimleri yer değiştirmiş. SG çevirisinde önce "Hastabakıcı", sonra "Hemşire" yazısı çıkıyor, EA'da ise tam tersi. Çok mu önemli? Bence değil. Sadece birinden biri dikkatsiz davranmış, o da: SG!

            Bu paragrafta bence önemli olan ve insanın gözüne gözüne giren şey silindirin sıfatı. SG silindirin "kurnaz" olduğunu belirtiyor, EA ise "hünerli" olduğunu iddia ediyor. Evet, Bulgakov " хитроумный цилиндр" (hitroumnıy) yazmış... Olduğu gibi Türkçesini yazmaya kalkarsanız "kurnaz", "kıvrak zekâlı" anlamına gelir. Ancak biraz önce, yukarda bahsettiğimiz "iç", "içmek", "içecek" konusunda olduğu gibi burada da aynı sorunla karşı karşıyayız. Kaynak dilde yer alan her sözcük erek dile olduğu gibi aktarılmaz/aktarılamaz. Bir silindir "kıvrak zekâlı" veya "kurnaz" olmaz, bu sıfatlar insanlara ve hayvanlara aittir.

---

 

İvan tımarhanede bir odayı inceliyor:

 

Bu çok iyi donatılmış binadaki her şeye alayla yaklaşmaya karar veren İvan, bu odaya içinden "Fabrika Mutfağı" adını taktı. (SG)

 

İvan olağanüstü donanımlı bu binada gördüğü her şeyle alay etmeye kararlıydı ve kafasında bu odanın adını hemen koymuştu: "Mutfak Fabrikası". (EA)

 

Sokakta çevirip sorduğunuz herhangi bir overlokçu kız şu tanımları yapabilir:

 

Fabrika Mutfağı: Bir fabrikada kendi çalışanlarına yemek çıkaran/sunan yer... Keşke bizim atölyede de olsa(ydı)...

Mutfak Fabrikası: Herhalde tencere tava gibi mutfak malzemeleri / ekipmanları üreten fabrikadır...

 

Muhterem çevirmenlerden biri fena halde çuvallıyor... Bakalım aslına: ... мысленно окрестил кабинет «фабрикой-кухней».

            Bin kunduz! İkisi de uydurmuş! …

            İş başa düştü, ben size “Фабрика-кухня” (fabrika-mutfak) terimini açıklayayım: 1920-1930 yılları arası SSCB’de endüstrileşme adına, kadının yükünü hafifletme adına, toplumsallaşma adına ve muhtemelen başka şeyler (küçük/özel lokantaları, meyhaneleri vs. yok etme) adına büyük kentlerde toplumsal yemekhaneler açılmasına karar verilir. Halka ucuza yemek sağlayacaktır bu mekânlar. Söz konusu işletmeler bugünkü yemek fabrikaları gibi aynı anda ve çok miktarda yemek üretirken diğer yandan üretilenleri hemen oracıkta insanların hizmetine sunmaktaydı. Genellikle birkaç katlı tasarlanan “fabrika-mutfak” binalarının bodrumunda soğuk hava deposu, kiler türü odalar, birinci katında üretim alanı (mutfak ve laboratuar), yarı mamul ürünlerin satışı için bir dükkân ve yemeğe gelenler için bir gardırop, ikinci katında yemekhane ve üçüncü katında da özel günler için tasarlanmış yemekli kutlama salonu bulunurdu (yani en azından öngörülen bina tipi böyleydi). Çatı ise düz olacak ki yaz mevsiminde açık havada taam edilebilsin.

 

---

İvan incelemeye devam ediyor etrafı:

 

Burada pırıl pırıl kalaylı kap kacaklarla dolu raflı dolaplar ve cam raflar vardı. Sıra dışı karmaşıklığa sahip koltuklar, ışıl ışıl abajurlu iri lambalar, bir sürü küçük küçük şişe ve gaz ocakları ve elektrik kabloları ve hiç kimsenin bilmediği araç gereçlerle doluydu ortalık. (SG)

 

Pırıl pırıl parlayan nikel aletlerle dolu boy boy cam dolaplar vardı bu odada. Çok değişik biçimde sandalyeler, karpuzları parlayan şişko karınlı birtakım lambalar, sayısız kavanoz ve gaz ocağı, elektrik kablosu, kimsenin ne işe yaradığını bilmediği bir sürü öteberi vardı. (EA)

 

            Gördüğünüz gibi epeyce çizdim... Orijinal metin ise altta, isteyen karşılaştırsın. Unutmayalım, teknik donanımların, malzemelerin olduğu bir mekânda, bir hastanede dolaşıyorsunuz!

            1.Kalaylı değil nikel.

            2.Sandalye değil, koltuk.

            3.Abajur değil karpuz.

            4.Elektrik kablosu değil elektrik kabloları.

            5.Öteberi değil araç gereç.

           

            Sayın EA "öteberi" sözcüğüne itiraz edebilir. Ancak dikkat edelim, yukarıda söylemiştim, burası bir hastane, ortalık teknik-mekanik araç gereçlerle dolu. "Öteberi" sözcüğü daha çok evsel eşyalar/malzemeler için kullanılır. Doğrudur, pazara gidip "öteberi" alırsınız ama bir ameliyathanede "öteberi" olmaz. Valizinize gerekli gereksiz "öteberilerinizi" doldurursunuz ama bir uçağın kokpiti aklımızın ermediği "öteberilerle" dolu değildir. Bu tespitimde yanılıyor da olabilirim ama kaynak metinde de " приборы" yazıyor ki asla ve kat'a öteberi olamazlar...

 

Здесь стояли шкафы и стеклянные шкафики с блестящими никелированными инструментами. Были кресла необыкновенно сложного устройства, какие-то пузатые лампы с сияющими колпаками, множество склянок, и газовые горелки, и электрические провода, и совершенно никому не известные приборы.

---

 

Odada İvan'ın arkasında üç kişi, iki kadın ve bir erkek vardı, üçü de beyazlara bürünmüştü. (SG)

 

Odada üç kişi ilgilendi İvan'la, üçü de beyaz gömlekli, iki kadın bir erkek... (EA)

           

Sazlar ayrı tellerden çalıyor... Nerede akortçu metin? Bakalım: В кабинете за Ивана принялись трое – две женщины и один мужчина, все в белом.

 

            Kaynak cümlede geçen "за Ивана" ibaresi "İvan'ın arkasında" demek değil, daha sonra gelen fiille birlikte dikkate alındığında "İvan'la ilgilenmeye/uğraşmaya başladılar" anlamına gelir. Yani o üç kişi İvan'ın arkasında öylece durmuyordu. Hem niye öyle dursunlar ki? Poz mu veriyorlar?

            "Beyazlara bürünmek" biraz başka anlama gelmiyor mu sizce? Hani kar yağınca filan olur... Burada üç hastane görevlisi var ve üçü de tepeden tırnağa beyaz kıyafetleri (gömlek-önlük, pantolon veya forma-üniforma) içindeler. Mecburen yani... Yoksa bir araya gelip "Hadi, İvan'ın arkasında duracağız, o halde şu üzerimizdekileri atıp beyazlara bürünelim."demiş filan değiller.        

---

 

... İvana iğne yaptılar ama sırtına yaptıkları için acımadı... (SG)

... İvan'ın sırtına pek acıtmayan bir şey bastırdılar, ... (EA)

 

            Hatlar yine karıştı.  Bakalım aslına:

Затем на помощь мужчине пришла другая женщина, и Ивана кололи, но не больно, чем-то в спину, …

            Her iki çeviri de eksik/yanlış! İvan'a iğne yapılmıyor, sadece sırtına bir şey batırıyorlar, o da acıtmıyor. Hele "iğneyi sırtına yaptıkları için acıtmadı" cümlesi ve mantığı hiç olmadı... Burada EA'nın kullandığı "bastırmak" fiili durumu yeterince açıklayamıyor. Yastık da "bastırabilirsiniz"... Doğru cümle şöyle:

            "İvan'ın sırtına bir şeyler batırdılar, canı yanmadı, ..."

---

 

Her iki çevirmenin de bütünlemeye kaldığı an:

            İvan pisipisine akıl hastanesine düştüğü için kendi kendine hayıflanıp duruyor. Oysa tek amacı herkesi uyarmaktı, o kadar. Sonuç olarak ipe sapa gelmez sorgulara maruz kaldığı bir tımarhane odasındadır.

 

İvan kendi kendine acı acı gülüp bütün bunların ne kadar aptalca ve tuhaf olduğunu düşündü. Sadece düşünmek! Herkesi yabancı düşmanın yaydığı tehlike hakkında uyarmak istemişti, onu yakalamaya kalkışmıştı, ama bunun tek sonucu gizemli bir odaya kapatılıp Vologda'da yaşayan ağır içkici Fedor amcası hakkında bir sürü saçmalık anlatmak olmuştu. Akıl almaz bir aptallık! (SG)

 

İvan kendi kendine bütün bunların ne saçma, garip olduğunu düşünerek acı acı gülümsüyordu. Yalnızca düşünmüyordu! Tehlikeli, kim olduğu bilinmeyen danışman konusunda herkesi uyarmak istiyordu. Kendisinin onu yakalamaya çalıştığını, ama elde edebildiği şeyin yalnızca, Vologda'daki durmadan kafayı çeken Fyodor amcasıyla ilgili bilgi vermek için böyle tuhaf bir odaya düşmek olduğunu anlatmak istiyordu. İnanılmaz saçmalıktı bu! (EA)

 

            Altını çizdiğim cümleleri bir kez daha okur musunuz lütfen!

            Bir anlamı var mı? Ya da konuyla bir bağlantısı?

            Metnin giriş kısmının doğrusunu yazmadan önce SG paragrafındaki "ağır içkici" tabirini de sizlere havale ediyorum.

 

            İvan kendi haline acı acı güldü ve bütün bu olup bitenlerin ne kadar aptalca ve ne kadar saçma sapan şeyler olduğunu geçirdi kafasından. Düşünsenize! ... yapmaya kalkmış, sonunda da kendini ... bulmuştu. Bu ne akıl almaz bir saçmalıktı!

 

            Evet, burada anahtar cümlecik "Подумать только!", yani "Düşünsenize!" ("düşünsene bir!", düşünebiliyor musunuz?", "hiç aklına/aklınıza gelir miydi?"...) Buna dikkat etmezseniz koskoca bir paragraf çeviriniz çöpe gider. Sayın çevirmen büyüklerim, paragrafı yazdınız, geçtiniz; dönüp bir daha okumayı zül mü sayıyorsunuz?

Ey "editör/son okuma" camiası! Siz neyi edit ediyor, neyi okuyorsunuz? Bu paragraftan ne anladınız da basıma gönderdiniz? Kimse sizden Rusça bilmenizi beklemiyor ama bozuk bir cümle, anlaşılmaz bir cümle neden düzeltilmiyor, düzelttirilmiyor? Bakın, beddua ederim, üçüz çocuk sahibi yaparım hepinizi, bilesiniz!

Ancak burada sorun bence başka. Her iki çevirmen de “Подумать только!” (“Podumat’ tol’ko”) şeklinde bir ifade tarzını bilmiyor. Vebali boyunlarına…

           

Иван только горько усмехался про себя и размышлял о том, как все это глупо и странно получилось. Подумать только! Хотел предупредить всех об опасности, грозящей от неизвестного консультанта, собирался его изловить, а добился только того, что попал в какой-то таинственный кабинет затем, чтобы рассказывать всякую чушь про дядю Федора, пившего в Вологде запоем. Нестерпимо глупо!

---

 

... ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz, adam onun zeytinyağını dökeceğini önceden bildi! (EA)

            Sayın EA Amca, hatırlatalım, "ayçiçek" yağıydı dökülen...

---

 

Penceredeki parmaklıkların ötesinde, öğle güneşinde, nehrin karşı kıyısında mutlu ve neşeli bir orman kızarıyordu, yakınlardaysa ışıl ışıldı nehir. (SG)

           

            Mutlu ve neşeli bir orman!

            Öğle güneşinde kızaran orman!

 

            Efendim, SG çevirisinde ortaya çıkıveren "neşeli" (vesyoliy) sözcüğü muhtemelen asıl metinde yer alan "весенний" (vesenniy) sözcüğüyle (ilkbahar, bahar isminden türemiş sıfat) çok benzediği için karıştırılmış... Yoksa “neşeli” diye bir sıfat yok kaynak metinde.

            Ormanın kızarması meselesine gelince; gün ortası, parlak güneş, bahar yeşili bir orman... Yani, ortada kızaracak bir durum ve nesne yok. Yine SG dikkatsizliği, yine bir sözcük karıştırması. Metinde geçen " Красоваться"  fiili "güzelleşmek, güzel güzel süzülmek, güzel görünmek" anlamına gelir, "kızarmak" (краснеться) değil...

 

Penceredeki telin arkasında, nehrin karşı yakasında yemyeşil orman, daha yakında nehir, gün ortasının parlak güneşinde pırıl pırıldı. (EA)

 

            Sayın EA da “bahar” sözcüğünü kaçırmış. Öte yandan metne bire bir uyup "gün ortasının parlak güneşi" demek yerine "öğle güneşi" diyebilir, böylece "...parlak güneşinde pırıl pırıldı." tekrarından kurtulabilirdi.

 

(За сеткой в окне, в полуденном солнце, красовался радостный и весенний бор на другом берегу реки, а поближе сверкала река.) (MB)

----- o -----

 

9. BAŞLIK

 

Bu bölümde Merhum Berlioz ve Yalta'ya yollanan Varyete Müdürü Styopa'nın eskiden yaşadığı binada olup bitenler anlatılıyor. Şeytan ve taifesi (Begemot duymasın) buraya yerleşmeye karar vermiştir.

 

302-bis (*) numaralı binanın Kiracılar Yoldaşlığı başkanı... (SG)

(*) 1903 yılında modern mimari örneklerinden biri olarak Tütün Fabrikası için yapılan binada çeşitli sanatçılar yaşadı; bina 1920'lerde ilk işçi komünlerinden biri olarak da kullanıldı. "Bis" Ukrayna dilinde "kötü ruh, iblis". (ç.n.)

 

... 302 numaralı apartmanın Kiracılar Birliği Başkanı... (EA)

 

            302-bis tabirindeki “bis” eklentisi EA Amca tarafından yok edilmiş. Nedeni, büyük olasılıkla o eklentinin ne anlama geldiğini bilememiş-bulamamış olması. Oysa ne kadar önemli bir detay!

            Not: SG bir dipnot eklemiş bu 302-bis numaralı bina ile ilgili ve şöyle demiş: "1903 yılında modern mimari örneklerinden biri olarak Tütün Fabrikası için yapılan binada çeşitli sanatçılar yaşadı; bina 1920'lerde, ilk işçi komünlerinden biri olarak kullanıldı. "Bis, Ukrayna dilinde "kötü ruh, iblis". (ç.n.)

            Neymiş sevgili okur, "bis" Ukrayna dilinde "kötü ruh, iblis" demekmiş. Bunu öğrendiğimiz iyi oldu, Bulgakov Üstadımız müthiş bir ironi yapmış. Bis'in batı dillerinde, ayrıca bizde ve daha pek çok dilde de anlamı var: konserlerde "bir kez daha" anlamında kullanılır. Ayrıca daha kim bilir hangi dilde ne anlamları vardır. İyi hoş da Sayın SG, bu kadar açıklama yapmışsınız, elinize sağlık, bir de bu meret sözcüğün Rusça anlamını yazsaydınız keşke! Kitap Rusça ya-a-a! Rusça bir kısaltma var, başka dilden anlamını yazıp veriyorsunuz, ama Rusçasının ne olduğunu es geçiyorsunuz. Ne yani, Ruslar oturup bir binanın numarasına Ukraynalılara "güzellik olsun" diye mi "bis" eki koymuşlar? Türk okurunun "bis" kısaltmasını bildiğini var sayıyorsunuz herhalde, başka ne açıklaması olabilir ki?

            İş başa düştü, ben anlatayım bari! Adı geçen kısaltma, daha önce yapılmış ve numaralandırılmış bir binaya, bir cadde üzerindeki örneğin 10 kapı numaralı binaya (sağına, soluna veya çoğu zaman arkasına) yeni bir kanat/blok eklediğinizde, o yapıya verilen yeni numara şeklidir ve "10-bis" şeklinde gösterilir(di). Bizdeki 10-A, 10-B, 10-C şeklinde gösterildiği gibi...

 

            SG'nin "veremediği" ve bence çok çok önemli olan bir bilgiyi daha vereyim: adı geçen binanın 50 numaralı dairesi Bulgakov’un Moskova’daki ilk oturduğu yerdir. Bulgakov kendi dairesini anlatır kitabında.

            Burada bir tanım dikkat çekici: "Kiracılar Yoldaşlığı başkanı" (SG) veya "Kiracılar Birliği Başkanı" (EA)... Rusçası: председатель жилищного товарищества.

            Çevirmesi zor bir tanımlama. Ortada (metinde yani) herhangi bir "kiracı" söz konusu olmamakla birlikte her iki çevirmen de "kiracılar" ismine vurgu yapmış.

Konunun anlaşılması için bu örneği vereceğim, bahsi geçen kişi (belki çok "bugünkü" tabiriyle olacak ama) bir tür "site/apartman yöneticisi". Ancak yetkileri çok daha fazla ve biraz da farklı: hangi dairede kimin/kimlerin kaldığını bilir, apartmanda/sitede yaşayanları izler, boşalan dairelere/odalara yeni insanlar yerleştirir, binanın sorunlarıyla ilgilenir vs. Hal böyle olunca doğru düzgün bir tanım bulmak zor oluyor. Çevirmenler iyi ki "apartman yöneticisi" gibi sırıtacak bir tanım yapmamışlar.

---

 

Nikanor İvanoviç olaylara sahne olan konutun (bu da benim çevirim olsun) Sakinler Birliği Başkanıdır. Ölenlerin/kaybolanların yerine boş odaları kapmaya çalışan bina sakinleri Başkanın başının etini yerler...

 

Nikanor İvanoviç, asfalt avluya kadar peşinden gelenlerin elinden bir şekilde kurtulup altı apartman ötedeki kapıdan içeri daldı, o uğursuz 50 numaralı dairenin olduğu beşinci kata çıktı. (EA)

 

            Sayın Başkan binadan koşarak çıkıyor, peşindeki kalabalığı atlatıp (apartman sakinleri avluya kadar geliyor demek ki) 6 apartman öteye kaçıyor ve binaya dalıyor. Yani EA öyle olduğunu iddia ediyor. Bu kitabı bu ülkede kaç kişi okur bilemem, bildiğim, okuyan her faninin "6 apartman ötedeki" tabirinden aynı şeyi anlayacaklarıdır.  Binadan çıkıyorsunuz, altı apartman geçiyorsunuz ve orada karşınıza çıkan bir kapıdan içeri dalıyorsunuz.

            Öyle değil efendim! EA çevirisi ipin ucunu kaçırmış... Adamcağız bir sitenin/apartmanın/konutun yöneticisi/başkanı (her neyse...). Aşağıdaki kaynak metne bakarsak zaten Başkan N.İ.'nin 6 apartman sonrasında bir yere değil "altıncı kapıya" daldığını anlıyoruz. Acele etmeyin, vaziyeti anlamak için önce şu konutun neye benzediğini bir açıklayayım izninizle:

            Kare veya dikdörtgen bir avlu düşünün (genelde asfaltla kaplıdırlar)! Bu avlunun dört bir yanını (bazen üç de olabilir) çevreleyen bir bina hayal edin! İşte, SSCB'de, özellikle Moskova ve Leningrad'da (şimdinin St. Peterburg'u) bu tür binalar oldukça yaygındı. Ortak bir avluya bakan dört kanatlı bu binaların avluya açılan çok sayıda kapısı vardır. Başka türlü anlatmak istersek, önce geniş bir yoldan/kapıdan avluya girersiniz, oradan hangi bloğa girecekseniz onun kapısını kullanırsınız. Eğer söz konusu bloklar/kanatlar uzunsa her birinde iki, üç, dört kapı bulunabilir.

            Ne yapıyor Nikanor İvanoviç Başkan? İzdihamdan kurtulmak için kendi ofisinin olduğu binadan avluya çıkıyor, koşar adım avluyu geçip 6. kapıya/girişe dalıyor ve yukarıya, 50 numaralı daireye çıkıyor. Yani her şey aynı konutun/sitenin içinde olup bitiyor.

            EA çevirisindeki bir başka hata ise Başkanı izleyenlerin onun peşinden geldikleri yerin ifade edilmesinde karşımıza çıkıyor. Bina sakinleri çeviriye göre "asfalt avluya kadar" geliyorlar. Öyle anlaşılıyor. Oysa kitapta asfalt avluyu hep birlikte geçtikleri yazılı (следовали за ним асфальтовый двор)...

 

Кое-как отбившись от тех, что следовали за ним по пятам через асфальтовый двор, Никанор Иванович скрылся в шестом подъезде и поднялся на пятый этаж, где и находилась эта поганая квартира N 50.

 

SG çevirisine bakalım:

 

Asfalt avluda deli gibi koşarak peşindekileri bir şekilde atlatan Nikanor İvanoviç, altıncı bloğa daldı ve o uğursuz 50 numaralı dairenin bulunduğu beşinci kata çıktı. (SG)

 

            Burada da "6. bloğa daldı" denmiş ki aynı tehlike, yani okuyucunun altı blok ötede bir yere gidildiğini anlaması olasılığı mevcut. Rusçada "подъезд" (podyezd -"Padyezd" okunur) bina girişi demektir.

            "Deli gibi koşarak" ifadesi ise (metinde yok) abartılı olmuş.

---

 

Korovyov, Woland'ın yardımcılarından biri:

 

...diye tanıttı kendini kendine Korovyov diyen kişi ve kızıl, temizlenmemiş çizmelerinin topuklarını birbirine çarptı. (SG)

 

Soyadının Korovyev olduğunu söyleyen kişi kırmızı, temizlenmemiş potinlerinin topuklarını birbirine vurarak tanıttı kendini: ... (EA)

 

            Çizme mi potin mi? Yalnız lütfen "ne fark eder?" demeyin! O zaman hiçbir şey fark etmez! Hiçbir şeyin önemi yok! Bulgakov da boşuna yazmış bu kitabı...

            Kitaba bakıyoruz ve adamın ayaklarında bot/postal olduğunu görüyoruz (...щелкнул каблуком рыжего нечищенного ботинка.)...

---

Korovyov ile Başkan arasındaki konuşma sürüyor:

 

"Olur olur, Nikanor İvanoviç diye kikirdedi Korovyev. "Dalgınlık, dalgınlık ve aşırı yorgunluk ve kan şekerinin düşmesi sevgili dostumuz Nikanor İvanoviç! Ben bile dehşetli dalgınımdır. (SG)

 

Korovyev, "Hayatta her şey oluyor Nkanor İvanoviç!" dedi. "Dalgınlık işte, dalgınlık ve aşırı yorgunluk, yüksek tansiyon, dostum Nikanor İvanoviç! Aslında ben de çok dalgınımdır... (EA)

 

            (...рассеянность, рассеянность, и переутомление, и повышенное кровяное давление, ...)

 

Şu ana kadar çıkardığım en önemli sonuç: Sayın SG'nin ilginç bir "hayal gücü" var ve dahası, sanırım kitabı kendi yazıyormuş gibi davranmayı seviyor.  "повышенное кровяное давление", yani "yüksek tansiyon" yerine "düşük kan şekeri" nasıl diyebilir bir insan? İnsan doktor olsa bu kadar hata yapar!

---

 

Konuşma devam ediyor:

 

Nikanor İvanoviç bir süre hayretle karşı çıktı, yabancıların Metropol Otel'de kalması gerektiğini, özel evlerde kalamayacaklarını söyledi... (SG)

 

Nikanor İvanoviç yabancıların genelde Metropol Oteli'nde kaldıklarını, hiç özel evlere yerleşmediklerini düşündüğü için ne diyeceğini bilemedi. (EA)

           

Bir çeviride "karşı çıkıyor" Nikanor İvanoviç, diğerinde "ne diyeceğini" bilemiyor. Doğrusu "karşı çıkıyor" ama bu "karşı çıkma da" öyle SG çevirisinde olduğu gibi "hayretle" filan değil. Doğru çeviri "çok da anlaşılmayan birtakım itirazlarda bulundu" olacaktı...

            Dikkat çekmek için altını çizdiğim bir niteleme de "özel ev" kavramı. Türkçede "özel ev" denince "özel amaçlı" bir ev akla gelir, yoksa herkesin oturduğu/yaşadığı daireler değil. Oysa Rusça metinde yabancıların Moskova'da herhangi bir evde ikamet edemeyeceği, sadece onlara tahsis edilmiş olan "Metropol Otel'de" kalabilecekleri anlatılıyor.

 

(Никанор Иванович в некотором недоумении возразил, что, мол, иностранцам полагается жить в «Метрополе», а вовсе не на частных квартирах...)

---

 

Kendini "çevirmen" diyen Korovyov daireyi kiralamak için Başkana müthiş bir para teklif eder:

 

Çevirmenin teklifi açıkça pratik bir anlam içeriyordu, çok güven verici bir teklifti ama... (SG)

 

            "Pratik bir anlam içermek!" !!! Hatta "açıkça pratik bir anlam içermek!" !!!

           

            Bir şey satıyorsunuz/kiralıyorsunuz, karşınızdaki size beklediğinizin çok üstünde bir para teklif ediyor, siz de sevincinizi gizlemeyip "Vay be!" diyorsunuz, "adamın teklifi açıkça pratik bir anlam içeriyor!". Oldu! Oldu ve gözlerim doldu...

            Gördük ya Rusça "практический" (praktiçeskiy) sıfatını, karşılık olarak hemen "pratik" deyip geçiyoruz. Oysa aynı sözcüğün "yararlı", "işe yarar", "uygun", "kârlı" ve "ekonomik" gibi anlamları da var.

            Diğer çeviriye bakalım:

 

Tercümanın önerisi açıkça çok kârlı, çok ciddi bir öneriydi, ama... (EA)

 

            Evet, daha insani bir anlatım...

 

(В предложении переводчика заключался ясный практический смысл, предложение было очень солидное, ...)

---

Nikanor İvanoviç tiyatroya bedava bilet istiyor:

 

Korovyov hemen bir bloknot çıkardı ve Nikanor İvanoviç'e birinci sıradan iki kişilik bedava giriş bileti yazdı. Bedava bileti çevirmen (Korovyov yani, -benim notum) sol eliyle usulca uzattı Nikanor İvanoviç'e, sağ eliyle de başkanın kalın, nasırlı eline kalınca bir tomar sıkıştırdı. (SG)

 

Korovyov hemen çıkardı bloknotunu, ön sırada iki kişilik yer için bir davetiye yazdı. Tercüman (Korovyov yani, -benim notum) bu davetiyeyi sol eliyle çabucak verdi Nikanor İvanoviç'e, sağ eliyle de yöneticinin öteki eline kocaman bir deste parayı sıkıştırdı. (EA)

 

            (Gnel kültür: Tiyatro için bilet türleri: Giriş bileti... Çıkış bileti... Yaklaşma bileti... Yanında durma bileti... Bi bakıp çıkma bileti... Seyretme bileti... Dinleme bileti...)

 

            Korovyov bir eliyle bileti SG'ye göre "usulca", EA'ya göre "çabucak" uzatıyor/veriyor. Yine birbirinin zıt anlamlısı iki zarf! Oysa metinde "ловко" (lovko) yazıyor ki biz buna "usturuplu" diyoruz. Düzeltilmesi gereken bir başka nokta ise bloknota yazılan şey! O şey "bilet" değil "davetiye olmalı, çünkü bilet yazılmaz, o matbu bir varlıktır, ancak davet/davetiye yazabilirsiniz.

            Asıl sorun Başkan'ın öteki eli... EA'ya göre bu sadece bir "öteki el" ama SG çevirisinde o elin kalın ve nasırlı olduğu belirtilmiş.  Aslına bakınca SG'nin yine hayal gücünü kullandığını anlıyoruz. Ne "kalın" var Rusçasında metnin ne de "nasırlı". Hem "Sakinler Birliği Başkanı" bir adamın eli niye nasırlı olsun ki?

            İki çevirmenin birden atladığı, görmediği veya görmezden geldiği bir sıfat daha var. Para tomarını/destesini anlatan iki sıfattan biri... Nasıl bir desteymiş bu? Söyleyelim, kalın ve hışır hışır, daha da doğrusu "gıcır gıcır" (хрустнувшая). Paralar yeni yani, kullanılmamış...

            Bilemedim bu çevirmen ağabeylerin ruh halini, ancak ayık kafayla yapılacak hatalar bunlar...

 

(переводчик левой рукой ловко всучил Никанору Ивановичу, а правой вложил в другую руку председателя толстую хрустнувшую пачку.)

---

 

Bu sırada daha sonra başkanın da (Nikanor İvanoviç, -benim notum) onayladığı gibi bir mucize gerçekleşti: Tomar kendi kendine gidip onun cebine girdi. (SG)

 

Daha sonra yöneticinin anlattığına göre, o anda bir mucize olmuş, para tomarı kendiliğinden Nkanor İvanoviç'in el çantasına girivermişti. (EA)

 

            Alınan rüşvet "kendi kendine" nereye girmiş, "el çantasına" mı "cebe" mi? Bakıyoruz hemen: пачка сама вползла к нему в портфель... Yanıt: çantaya!

---

 

Rüşveti alan N.İ. biraz sonra "enselenir". Eve iki polis gelmiştir:

 

Yurttaşları gören Nikanor İvanoviç de bembeyaz oldu ve ayağa kalktı. "Lavabo nerede?" diye sordu beyaz kosovorodka giyen ilki telaşla. (SG)

 

Odaya girenleri görünce Nikanor İvanoviç'in yüzü bembeyaz kesildi. Ayağa kalktı. Yandan düğmeli beyaz gömlekli olanı telaşlı bir tavırla, "Tuvalet nerede?" diye sordu. (EA)

 

            Bu iki çeviri için Rusça metne bakmayacağım. Bakmaya gerek duymuyorum çünkü! Dahası, yavaş yavaş sinirleniyorum. Tuvalete "lavabo" diyen herkese sinirlenirim ben! Tuvalet tuvalettir, banyo banyodur, lavabo lavabodur! Sözüm ona "kibar" hanımlar sorar ikide bir lavabonun nerede olduğunu, öyle ya gidip lavaboya işeyeceklerdir...

            ...

            ...

            Neyse, devam edelim... Yine SG çevirisinde "tuvalet" soran iki kişinin üzerinde "kosovorodka" varmış. "Kosovorodka" diyorum ya "k-o-s-o-v-o-r-o-d-k-a", neyini anlamıyorsunuz? Ay salak mısınız nesiniz ya-a-a? Çıldırtmayın insanı, bildiğiniz kosovorodka işte! Bakmayın öyle bön bön! ...

            ...

            EA çevirisine bakın, "yandan düğmeli beyaz gömlek" giyiyormuş tuvaletin yerini arayan o iki tip. Neymiş kosovorodka? Yandan düğmeli beyaz gömlekmiş... Yandan düğmeli olacak ve beyaz olacak. Mavisi, siyahı olmaz yani... Hem, “yandan düğmeli” ne demek? Koltuk altlarından mı iniyor düğmeler ve ilikleri?

            Yahu bu kadar mı zor "üzerlerinde beyaz birer kosovorodka" vardı demek ve kosovorodka'dan sonra bir (*) koyup sayfanın dibine "kazak gibi kafadan geçirilerek giyilen, yaka düğmeleri tam ortada olmayan (sağa-sola doğru biraz kaçmış)ve Rus kültürüne mal olmuş klasik “Rus gömleği” yazmak?

---

 

Başkan korkudan elindeki kaşığı düşürüyor:

 

Yemek masasına bir şey çarptı (Nikanor İvanoviç kaşığı muşambaya düşürmüştü). (SG)

 

Yemek masasında bir çarpma sesi oldu (Nikanor İvanoviç elindeki kepçeyi muşamba masa örtüsünün üzerine düşürmüştü). (EA)

 

            Yorum yok...

---

 

Başkanı döviz bulundurmak suçundan alıp götürürler.  Bina sakinlerinden T.K. diğer komşularına Başkanı nasıl götürdüklerini zevkle anlatmaktadır:

 

Bir saat sonra da, tam Timofey Kondratyeviç diğer kiracılara mutluluktan ışık saça saça başkanın nasıl çırpındığını anlatırken, bilinmeyen bir yurttaş geldi, eliyle Timofey Kondratyeviç'e mutfaktan çıkıp hole gelmesini işaret etti, ona bir şeyler söyledi ve onunla birlikte ortadan kayboldu. (SG)

 

Ve bir saat sonra, tam Tiofey Kondratyeviç öteki sakinlere zevkten yutkunarak, yöneticiyi nasıl palas pandıras götürdüklerini anlatırken 11 numaralı daireye kimsenin tanımadığı bir geldi, parmağıyla işaret ederek Timofey Kondratyeviç'i mutfaktan dışarı çağırdı, bir şeyler söyledi ona ve birlikte kayboldular. (EA)

 

            T.K. ağzından sular akarak neyi anlatıyor? SG çevirisine göre Başkanın nasıl çırpındığını... Aslında eksik/yanlış bir şey yok, çünkü kitabı okurken bu paragrafa kadar gelen seyirciler (pardon okurlar) zaten Başkan'ın "enselenip" polisler tarafından götürüldüğünü, giderken nasıl "ezik" olduğunu anlayacaklardır.

            Paragraftaki sorun EA çevirisinde belirtildiği halde SG tarafından (artık "yine" diyeceğim) gözden kaçırılan "11 numaralı daire" ayrıntısı.

 

А еще через час неизвестный гражданин явился в квартиру номер одиннадцать, как раз в то время, когда Тимофей Кондратьевич рассказывал другим жильцам, захлебываясь от удовольствия, о том, как замели председателя, пальцем выманил из кухни Тимофея Кондратьевича в переднюю, что-то ему сказал и вместе с ним пропал.

 

----- o -----

 

10. BAŞLIK

Varyete Tiyatrosundayız:

 

Tiyatronun ikinci katındaki büyük çalışma odasının iki penceresi Sadovaya'ya bakıyordu, yazı masasının başında oturan mali işler müdürünün arkasındaki pencereyse Varyete'nin yaz bahçesine, soğuk içecek satan büfelerin, bir "vur kazan" galerisinin ve üstü açık bir sahnenin yerleştirildiği bahçeye bakıyordu. (SG)

 

Geniş çalışma odası tiyatronun ikinci katındaydı ve iki penceresi Sadovaya Caddesine bakıyordu, masada oturan muhasebe müdürünün arkasındaki üçüncü bir pencere ise soğuk içeceklerin satıldığı büfeleri, satış stantlarını, açık hava sahnesinin bulunduğu tiyatronun yazlık bahçesini görüyordu. (EA)

 

            Çoğumuz için önemli olmayabilir, benim için de değil ama ben yine de söyleyeyim: çalışma odasındaki kişi "muhasebe müdürü değil finans müdürüdür (Rusçası "финдиректор"- "findirektor" şeklinde kısaltılarak verilen "finansoviy direktor".).

            Pekiyi, yazlık bahçede neler varmış, aşağıdaki metne göre sayalım: soğuk meşrubat büfeleri, (SG'nin çevirisiyle) "vur-kazan" standı ve açık hava sahnesi. O kadar.

            Sayın EA "тир" (tir) sözcüğünü yanlış çevirmiş ve satış standı demiş. Değil. "Tir" denilen stantlarda havalı bir tüfekle birkaç metre ileride bulunan nesnelere ateş edilir, vurduğunuz "şey" ya da onun yerine başka bir "şey" hediye olarak size verilir veya yeniden ateş etme hakkı kazanırsınız. Bu tür yerlere dilimizde ne denir, ben de bilmiyorum. SG "vur-kazan" demiş, iyi de etmiş...

 

Большой кабинет на втором этаже театра двумя окнами выходил на Садовую, а одним, как раз за спиною финдиректора, сидевшего за письменным столом, в летний сад Варьете, где помещались прохладительные буфеты, тир и открытая эстрада

---

 

Varenuha o sırada mali işler müdürünün çalışma odasında, onun hayatını, özellikle de programın değiştiği günlerde zehir eden bedava biletçilerden saklanıyordu. Bugün tam da öyle bir gündü.

Telefon çalmaya başlar başlamaz Varenuha ahizeyi kaptı ve yalanı patlattı: "Kim? Varenuha mı? Burada değil. Tiyatrodan çıktı." (SG)

 

            İlk cümleyi okuyunca kafamızın karışmasının nedeni, "onun hayatını" sözcük öbeğinin daha önce gelen mali işler müdürüne ait olduğunu düşünmemizdir. Yani "kimin hayatı" sorusuna ister istemez hemen öncesinde okuduğumuz kişi geliyor.

            EA çevirisini biraz uzun tutmakla birlikte konuyu daha anlaşılır hale getirmiş.

 

Varenuha, özellikle programın değiştiği günler kendisini çok sıkıştıran bedava davetiye avcılarından kurtulmak için sığınırdı muhasebe müdürünün odasına. Bugün de o günlerden biriydi. Telefon durmadan çalmaya başladığında, Varenuya (burada Varenuha olacak-benim notum) telefon her çaldığında ahizeyi eline alıp şöyle diyordu: "Kimi aramıştınız? Varenuha'yı mı? Kendisi şu anda burada değil. Tiyatro dışında." (EA)

 

            Ancak asıl büyük sorun, iki çeviri arasında farklılık gösteren " geçmiş zaman" hali:  "Telefon çalmaya başlar başlamaz Varenuha ahizeyi kaptı ve yalanı patlattı: ..." diyor Sayın SG. Di'li geçmiş zaman, yaptı, bitti... EA ise " telefon her çaldığında ahizeyi eline alıp şöyle diyordu:  ..." şeklinde çevirmiş. Yani telefon arar ara çalıyor, Varenuha da her seferinde "burada yok, ..." diyerek yalan söylüyor.

            Aşağıda göreceğimiz gibi metnin orijinalinde kullanılan fiiller de (soverşonnıy değil nesoverşonnıy) Sayın EA'yı haklı çıkarıyor.

 

Лишь только начинал звенеть телефон, Варенуха брал трубку и лгал в нее:

– Кого? Варенуху? Его нету. Вышел из театра.

---

 

Kapı açıldı ve bir hademe az önce basılmış olan fazladan afişlerin kalın paketiyle içeri girdi. (SG)

Kapı açıldı. Bilet kontrolü yapanlardan biri yeni basılmış bir tomar ek afiş getirdi. (EA)

 

            Teşrifatçı denilen birileri olurdu eskiden sinemalarda, tiyatrolarda… Ne oldu, artık yoklar mı? Rusça aslında geçen “капельдинер” (kapeldiner) tam da teşrifatçıya karşılık geliyor. Çok mu eski dediniz? “Hademe” yeni mi?

            Not: İlerki bölümlerde EA yeri geldikçe "teşrifatçı" ismini kullanmış.

---

 

Maketin üzerine astığı afişin yanından uzaklaşan Varenuha, onu beğendi ve görevliye hapsinin hemen asılmasını söyledi. (SG)

Varenuha afişlerden birine şöyle bir baktı, geri çekildi, biletçiye afişlerin hepsinin duvarlara yapıştırılmasını söyledi. (EA)

 

            Bu kez de Sayın EA koca bir sözcük öbeğini (maketin üzerine astığı) görmemiş/görmezden gelmiş. İyi de etmemiş.

---

Posta görevlisi kadın telgraf getirir:

 

Veranuha kadının defterine bir şeyler karaladı ve o çıkıp kapıyı kapatır kapatmaz zarfı açtı. (SG)

 

Varenuha kadının elindeki deftere şöyle bir çizik attı, kadın odadan çıkıp kapıyı arkasından kapar kapamaz dört köşe katlı kâğıdı açtı. Telgrafı okuyunca... (EA)

 

            Her şeyden önce, gelen bir zarf değil            , telgraf kâğıdı ve telgraf kâğıtları da zarfsız olur. Bu durumda Varenuha’nın açtığı şey “zarf” değil, Sayın SG’nin cümle içinde geçmesine rağmen atladığı “dört köşe katlanmış” bir kâğıttır. Buraya almadım, bundan önceki cümlede de postacı kadının beyaz ve dört köşe katlanmış bir kâğıt getirdiği belirtilirken SG çevirisinde getirilen şeyin yine “zarf” olduğu yazılmış. Her iki cümlede de “zarf” sözcüğü hiç geçmiyor oysa…

            Ah bu gençler! Cep telefonundan başka "iletişim aracı" görmediniz ki! Bir telgrafın ne menem bir şey olduğunu nereden bileceksiniz? Ha, bilmemek ayıp değil elbette... vahim olan öğrenmemek!

---

 

Varyete Tiyatrosu yetkilileri (Varenuha ve Rimski), Yalta’dan gelen ve üzerinde Müdürlerinin adı bulunan telgraf karşısında çok şaşırırlar. Onlara göre müdürleri Moskova’dadır. Tepki verirler:

 

"Buyur buradan yak!" diye haykırdı Rimski ve "Sürprizlerin sonu yok!" diye ekledi.

"Sahte kimlik vakası yani, "dedi Varenuha ve telefonun ahizesine konuştu: Telgraf idaresi mi? Varyete hesabına. Yıldırım telgraf olsun... Yazıyor musunuz? "YALTA POLİS İDARESİ NOKTA LİHODEYEV MOSKOVA MALİ İŞLER MÜDÜRÜ RİMSKİ..." (SG)

 

"Günaydın! Bu ne şimdi" diye haykırdı Rimski. "Bir bu eksikti! İşte bir sürpriz daha!"

"Adam bir sahte Dimitri" (*) dedi Varenuha ve telefonun ahizesini aldı. Alo telgrafhane mi? Varyete Tiyatrosu hesabına yıldırım telgraf çekeceğim... Duydunuz mu beni? Yalta, Emniyet Müdürlüğü, Lihoyedev Moskova'da. Muhasebe Müdürü Rimski." (EA)

           

            İki çeviri arasında gözden kaçmayan fark, Varenuha’nın söylediği cümlecik:

           

“Sahte kimlik vakası yani..” (SG)

            “Adam bir sahte Dimitri!” (EA)

           

EA bir dipnot koymuş ve “sahte Dimitri” ile ne kastedildiğini açıklamış: “Sahte Dimitri” adıyla bilinen Grigori Otrepov, 17.yüzyılda yaşamış bir keşişti. Çar İvan’ın öldürülen oğlu prens Dimitri olduğunu söyleyerek Rus çarlık ailesini kandırmıştır –y.h.n.

            Önemli bir ayrıntı, çok özel bir deyim ve SG çevirisinde “sahte kimlik vakası” şeklinde sıradanlaştırılmış.

            Öte yandan SG çevirisinde büyük harflerle yazılan telgraf metni anlaşılmaz durumda. Nedeni ise “LİHODEYEV MOSKOVA’DA” yazılması gerekirken  “LİHODEYEV MOSKOVA” yazılmış…

---

 

"Ev de yanıt vermiyor," dedi Varenuha ahizeyi yerine koyarken. "Bir de şeyi mi arasam..." (SG)

 

Ahizeyi yerine koyarken "Ev cevap vermiyor," dedi. "Tekrar arasam mı?" ... (EA)

 

– Не отвечает квартира, – сказал Варенуха, кладя трубку на рычаг, – попробовать разве позвонить еще... (MB)

SG çevirisi yanlış.

Kaynak metinde altı çizilen sözcükler “bir daha/tekrar aramak” anlamına gelir. “Başka bir yeri” veya “kişiyi aramak” değil…

---

Varenuha'nın nasıl dayak yediğinin anlatıldığı sayfa:

 

"Çok, çok memnun oldum," dedi cırtlak bir sesle kadimsi şişman ve birden, kolunu savurup Varenuha'nın kulağına öyle bir yumruk indirdi ki idarecinin şapkası başından fırlayıp tuvaletin içinde kayboldu. (SG)

 

Yüzü kediyi andıran şişko ince bir sesle, "Çok memnun oldum," dedi. Ve birden gerilip Varenuha'nın kulağına öyle bir yumruk indirdi ki, idare amirinin başından kepi düştü ve o anda şişko adam tuvaletin deliğine dalıp gözden kayboldu. (EA)

 

            Vay anam vay! Tuvaletin deliğine düşen düşene…

            Bakalım kim/ne düşmüş?

 

“…ударил Варенуху по уху так, что кепка слетела с головы администратора и бесследно исчезла в отверстии сидения.

 

            Evet, tuvaletin deliğine düşüp kaybolan “kep” imiş… Sayın EA… Efendim! Anlaşılmıyo-o-o-r…

            SG çevirisinde aynı kepin “tuvaletin içinde kaybolması” şeklinde ifade edilmesi ise havada kalıyor. Yeterince çarpıcı, açıklayıcı değil…

---

Devamla;

 

Şişkonun yumruğu yüzünden bütün tuvalet bir an için titrek bir ışıkla aydınlandı ve gökte korkunç bir gümbürtü yankılandı. (SG)

 

Şişkonun yumruğuyla birlikte tuvaletin içi bir an titrek bir ışıkla aydınlandı, bir saniye sonra uzaklarda gök gürledi. (EA)

 

            Tuvaletin titrek bir ışıkla aydınlanmasının nedenini araştırıyoruz şimdi de… Metinde “От удара” (ot udara) diyor, yani “yumruktan”… “yumruk yüzünden”…

            Ama bitmiyor, aynı yumruktan sadece tuvalet aydınlanmıyor, yukarda da gök gürlüyor. Sayın EA çevirisinde karşımıza çıkan (metnin orijinalinde olmadığı halde eklenmiş) “bir saniye sonra” ibaresi ise gök gürültüsünün bağımsız bir olaymış gibi algılanmasına neden oluyor. Değil efendim değil, kedi-adam bir yumruk çakıyor, bu darbeyle birlikte hem tuvalet aydınlanıyor, hem de gök gürlüyor. Maazallah! …

 

От удара толстяка вся уборная осветилась на мгновение трепетным светом, и в небе отозвался громовой удар.

 

            ---

 

Devamla;

 

Sonra bir kez daha şimşek çaktı ve idarecinin önünde yeni biri, ufak tefek, ama atletik omuzları olan, alev gibi kızıl saçlı, tek gözü beyaz, ağzından bir köpekdişi fırlamış biri belirdi. (SG)

 

 Çok geçmeden tuvaletin içi bir kez daha aydınlandı, idare amirinin karşısına bu kez ufak tefek, ama atletik yapılı, geniş omuzlu, ateş gibi kızıl saçlı, bir gözünün bebeği üzerinde beyaz leke olan, bir köpek dişi dudağından dışarı fırlamış başka biri belirdi. (EA)

 

            İkinci kez ortalık aydınlanıveriyor… Nedeni önemli değil (SG’ye göre şimşek çakıyor ki çok mantıklı). Ancak o sırada ortaya çıkan adamın gözünde bir sorun var. SG adamın “tek gözü beyaz” derken, EA, “gözbebeği üzerinde beyaz bir leke var” iddiasında bulunuyor. Herhalde aynı şey değil… Metinde geçen “бельмо” (belmo) sözcüğü, hangi renk olursa olsun, gözbebeği üzerinde görülen beyaz(ımsı) lekeye verilen addır. Yani “beyaz göz” tanımı yanlıştır.

            Sayın (ve iyi ki "Dr" olmayan) SG; bu tıbbi terimler karşısında yaşadığınız akıl tutulmaları insanı korkutuyor ama...

            Bu kaçıncı canım? Daha kitabın ilk çeyreğindeyiz...

 

Der ursprüngliche text:

Потом еще раз сверкнуло, и перед администратором возник второй – маленький, но с атлетическими плечами, рыжий, как огонь, один глаз с бельмом, рот с клыком.

---

Devamla

 

... ve bu sırada hangisinden geldiğini anlayamadığı üçüncü bir yumruk yedi suratına, burnundan boşanan kan tolstovska'sına aktı. (SG)

 

            Tıp literatürünün aksine Sayın SG’nin gardırop kültürü müthiş! Daha önce de kosovorodka giydirmişti birilerine ve şimdi olduğu gibi açıklama gereği dahi duymamıştı. Bağışlayın Sayın SG, biz taşralı fanilerin kıyafet adabı biraz güdük kalmış. Açıklamazsanız anlayamıyoruz işte… Ne demek şimdi şu “tolstovska”? Sonra kalkıp EA çevirisine bakınca da kızıyorsunuz!

 

…ve o anda kimden geldiğini fark edemediği üçüncü bir yumruk yedi kulağına, öyle ki, burnundan boşalan kan Tolstoy gömleğine aktı. (EA)

 

            Kabahat sende ey cahil okur! Sözcüğün içinde "Tolstoy" yattığını anlaman gerekiyordu. Oradan yola çıkıp Tolstoy’un giydiği o uzun, beli kemerle/kuşakla sıkılan gömleği bulman çok mu zor?

            Yeri gelmişken ey cahil okur, biraz aydınlatmak istiyorum seni! Yarın bir gün kalkıp Rusya’ya gider ve satıcı hanım kızdan bir tolstovka istersen sana “gömlek” değil, kadın isen bluz-kazak-hırka karışımı bir şey, erkeksen uzunca ve baharlık bir mont verir, bilesin.

---

 

11. BAŞLIK

 

            "Usta/Üstat ile Margarita" iki bölüm ve 32 başlıktan oluşuyor. Ben buraya almadım ama her bir başlığın bir adı var.

Bu başlığın adı arızalı... Yani arızalıymış. Kitabın başından beri insanlar kayboluyor, kafalar kopuyor... hal böyle olunca;

            "IVAN'IN İKİYE BÖLÜNMESİ" (SG) başlığını görünce doğrusu adamın ortadan (ve nedense boyuna) ikiye bölüneceği bir bölüm okuyacağımı düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. İvan bırakın bölünmeyi, sapasağlam akıl hastanesindeki odada oturuyordu. EA çevirisine baktım, başlık daha anlaşılırdı:

            "IVAN'IN KİŞİLİĞİNİN İKİYE BÖLÜNMESİ" (EA)

            En azından okumaya başlarken İvan'ın parçalanmayacağını anlayabilirsiniz...

---

 

Şu başlık muhabbeti açılmışken aklıma geldi:

Size bir masal anlatacağım çocuklar:

 

Efendim, bir varmış bir yokmuş, 10-17. yüzyıllar arasında yaşamış ve Vorobyov’lar adıyla nam salmış bir sülale varmış. Yuri Vorobyov (Юрий Воробьёв ) da bu sülaleden, hatırı sayılır bir zatmış ve Moskova havalisinin Büyük Boyarlarından biriymiş. Adam zenginmiş. Gitmeseniz de görmeseniz de orada, Vorobyov sülalesine ait bir köy varmış. Moskova’dan biraz yüksekçe bir tepede var olan o köy, daha sonra, 1453 yılında bir başka Knyaz sülalesinden olan Yuri Vasilyeviç’e armağan olarak verilmiş. Yeni sahip köyün adını değiştirmemiş, dolayısıyla ilk sahibi olan Boyar’ın soyadını yaşatmaya devam etmiş, Vorobyov Tepesi (Tepeleri) adı da bugüne kadar değişmeden gelmiş (Pardon, devrimden sonra bir ara, 1935-1999 yılları arsında “Lenin Tepeleri” olarak değişikliğe uğramış).

Gökten üç elma düşmüş, ikisi çevirmenlerin başına…

 

            Çocuklar bu masalın niye anlatıldığını sormadılar. İlgilerinin de çekmedi anlaşılan. Ama ben bu konuyla ilgilenebilecek insanlar olduğunu düşünüyorum. Niye anlattığımı da açıklayayım birkaç cümleyle.

            Yukarıda da söylemiştim, "Usta/Üstat ile Margarita" otuz iki başlıktan oluşan bir kitap. Otuz birinci başlığın adı ise “На Воробьевых горах”, yani “Vorobyov Tepelerinde”… Ancak çevirmenler pat diye “Serçe Tepelerinde” diye çevirmişler. Sayın EA doğrudan bu şekilde çevirirken Sayın SG orijinal ismiyle yazmış, sayfa dibine ise “Serçe Tepeleri” diye açıklamada bulunmuş.

            Bugün Moskova'nın artık merkezinde kalmış, ancak eskiden arada Moskova Nehri bulunduğu için şehrin dışı sayılan yüksekçe bir yer vardır. Bu tepeye çıkıldığında önünüzde hem Moskova Nehri hem de şehrin eski ve merkezi kısmı ayaklarınızın altına serilir. Vorobyovıe Gorı ("o harfleri biraz uzatılarak "Varabyovıe Gorı" şeklinde söylenir) adı verilen bu tepelerin adının nereden geldiğinin bilinmesini istedim.  Önemli, çünkü çevirmenlerin gazabına uğrayıp duruyor. Neredeyse herkes bu yüksek yeri "Serçe Tepeleri" diye aktarıyor Türkçeye.

            Evet, çevirmenlerin böyle bir hataya düşmelerinin nedeni ise her iki sözcüğün, yani "Vorobyov" ( o da "Varabyov" şeklinde okunur) soyadıyla "serçe" anlamına gelen Vorobey / воробе́й (meraklısı için: "Varabey" okunur) isimlerinin birbirine çok benzemesidir.

            Eğer çevirmenlerin aktardığı gibi o yerin adı "Serçe Tepeleri" olsaydı, "serçe" adının sıfat haline gelmiş hali olan " Воробьиный" (Vorob'inıy) kullanılırdı. Örneğin "Воробьиное гнездо", yani "serçe yuvası"... Bu durumda:

            Vorobyovıe Gorı: Vorobyev Tepeleri (Воробьевы горы)

            (Okunuşu: "Varabyovıe Gorı")

 

            Vorobinıe Gorı: Serçe Tepeleri (воробьиные горы)

            (Okunuşu: "Varabyinıe Gorı")

           

            Bilmeme oldu mu çevirenler, çeviremeyenler ve çevirecek olanlar? Ablanız kurban olsun size!

---

 

Devam edelim kaldığımız yerden:

 

İvan yatakta oturuyor, camlardan süzülen bulanık, köpük köpük sulara bakarak sessizce ağlıyor, gök her gürlediğinde... (EA)

 

İvan sessizce ağlıyordu, yatağında oturmuş, bulanık, köpük köpük çamurlu nehre bakarak ağlıyordu. Her gök gürlediğinde... (SG)

 

            EA çevirisi yanlış.

                (Çünkü: “Иван тихо плакал, сидя на кровати и глядя на мутную, кипящую в пузырях реку.”)

---

 

İvan polise bir mektup/dilekçe yazmaya çalışıyor:

 

Bu iki Berlioz’la uğraştıktan sonra, İvan hepsini karaladı ve okurun ilgisini baştan çekmek için hemen çarpıcı bir şeyle başlamaya karar vererek… (SG)

 

Bu iki Berlioz soyadı yüzünden canı sıkıldı İvan’ın, yazdıklarının hepsini karaladı ve yazısına okuyanın ilk anda dikkatini çekecek bir giriş yapmaya karar verdi; … (EA)

 

            SG çevirisinde geçen “okur” sözcüğünün burada kullanılması yanlış, doğrusu “okuyan” veya “okuyacak olan” (внимание читающего) olmalıydı.

---

 

İvan yaptıklarını düşününce kendini sorgulamaya başlar.

 

Elimde mum, bacağımda iç donuyla o saçma kovalamaca, sonra lokantada aptal Petruşka olayı niçindi? (EA)

 

“Aptal Petruşka” olayı? Sayın ve sevgili okurlar, siz restoranda geçen böyle bir olay hatırlıyor musunuz? Ben mi kaçırdım okurken?  SG çevirisine bakalım:

 

Neden boş yere koştum elimde mum ve üzerimde iç çamaşırlarımla? Sonra restorandaki o acayip kukla oyunu da neyin nesiydi? (SG)

 

            Hm-m-m, anlaşıldı, İvan yoldaş restoranda yaşanan (kendisinin neden olduğu) maskaralıktan bahsediyor. Bulgakov’un bir benzetme yapıp restoranda yaşananlara “дикая Петрушка” (Dikaya Petruşka) demesinin bir nedeni vardır elbette. Çevirmen olarak bunun nedenini ve “Yabani Maydanoz” betimlemesiyle ne anlatılmak istendiğini biliyorsak sorun yok, alırız sözcüğü yazarız, sonra da açıklamasını yaparız. Bilmiyorsak en uygun şekilde bir karşılık bulur, kullanırız ve ne bileyim, “maskaralık” deriz, “orta oyunu” deriz”, “Hacivat-Karagöz” deriz, SG çevirisindeki gibi “kukla oyunu” deriz… birşeyler deriz ama öyle, Sayın EA'nın yaptığı gibi vurup kaçmayız...

 

(К чему вся нелепая погоня за ним в подштанниках и со свечкой в руках, а затем и дикая Петрушка в ресторане? (MB)

----- o -----

 

12. BAŞLIK

 

Bu bölüm, sihirbazların (şeytanın) Varyete Tiyatrosunda sahneye çıktığının, olmadık numaralar yapıp Moskova halkının aklını başından aldığının anlatıldığı bölümdür.

 

Sahneye bir adam çıkar:

 

Sarı melon şapkası delik deşik, armudu andıran burnu koyu kırmızı, ekoseli pantolonlu, çizmeleri gıcır gıcır, ufak tefek biri… (EA)

 

Delik deşik sarı bir şapkası, armut görünümlü çilek renkli burnu, ekose pantolonu ve rugan ayakkabıları olan ufak tefek bir adam… (SG)

 

            Yine herkes ayrı havalarda… Kâh çizme giydirmişler, kâh rugan ayakkabı… Adamın ayağında bot var arkadaşlar, bot! Gıcır gıcır parlayan botlar…

            Tamam, burnu armuda benziyor ama bir de rengi var. Sayın EA gözden kaçırmış…

 

Маленький человек в дырявом желтом котелке и с грушевидным малиновым носом, в клетчатых брюках и лакированных ботинках…

---

 

Birkaç daire çizdikten sonra, bütün topluluk orkestradaki davulların ağır gümbürtüsü eşliğinde sahnenin köşesine savruldu ve ilk sıradaki seyirciler nefeslerini tutup geri çekildiler, çünkü bu üçlünün araçlarıyla birlikte orkestra çukuruna yuvarlanacağını sanmışlardı. (SG)

 

Sahnede birkaç kez döndükten sonra, orkestradaki trampetlerin ürkütücü gümbürtüsü üzerine üçü birlikte acele sahnenin önüne geldi. Onların, aletleriyle birlikte orkestranın üzerine düşeceğini sanan ön sıradaki seyirciler korkup bağırarak geri kaçtılar. (EA)

 

İçimden soru sormak geldi, sıralıyorum:

1.Orkestradaki davulların/trampetlerin sesi nasıldı?

2.Gösteri yapanlar o sesler eşliğinde nereye gidiyorlar/savruluyorlar (gitmek mi savrulmak mı ayrıca)?

3. Nasıl gidiyorlar/savruluyorlar?

4. Göstericilerin orkestranın üzerine/orkestra çukuruna düşeceğini zanneden seyirciler ne yapıyorlar?

 

            Üç satırlık bir paragraf için sorulan dört soruya verilecek dört yanıtın dördü de ayrı olacak. Neden bu kadar çok fark var? Promil farkı mı acaba?

           

            Kaynak metne (aşağıda var) bakıp sorulara yanıt veriyorum:

            1.Davulların/trampetlerin sesi “ürkütücüydü”. SG kaybetti.

            2.Gösteri yapanlar o sesler eşliğinde sahnenin en önüne/ucuna kadar geliyorlar. Zaten hemen ardından belirtiliyor, orkestra çukuruna düşecekler zannediyor seyirci… O halde nasıl oluyor da sahnenin (bir) köşesine savruluyorlar? Ayrıca savrulmuyorlar, kendileri hızla (bisikletleri, tekerlekli aletleri var) gidiyorlar. “Savrulmak” fiilinin konuyla ilgisi yok. SG kaybetti.

            3.Oraya nasıl geldikleri metinde yazmıyor. Ancak büyük bir hızla geldikleri kesin. Yoksa seyirci niye “düşecekler” diye korksun? Eğer illâ bir şey denecekse “hızla” denilebilir. EA hem olmayan bir sözcük eklemiş, hem de yerine oturmayan… EA kaybetti.

            4.Böyle bir atraksiyon karşısında ön sıradaki seyirciler tepki veriyor. “A-a-a!”, “O-o-o!” türü korku/endişe sesleri çıkararak (ахнули)  gövdelerini koltuklarında arkalarına doğru atıyorlar (откинулись). SG “nefeslerini tutup geri çekildiler” diyor, kaybediyor, EA iyice abartıp “korkup bağırarak geri kaçtılar” diyor, o da kaybediyor. Ancak asıl kaybeden okuyucu! ...

 

Сделав несколько петель, вся компания под тревожную дробь барабана из оркестра подкатилась к самому краю сцены, и зрители первых рядов ахнули и откинулись, потому что публике показалось, что вся тройка со своими машинами грохнется в оркестр.

---

Sahnede gösteri sürerken Rimski kaybolan Varenuha’yı düşünüyor:

 

Ayrıca, çok tuhaftır, kafası çalışan bir insan olan muhasebe müdürünün elbette, yapması gereken en basit şeyi yapması, Varenuha’yı gönderdiği yere telefon etmesi, orada nelerin olduğunu öğrenmesi gerekirdi. Oysa saat akşamın onu olmuştu. Rimski telefon etmeye hâlâ karar veremiyordu. (EA)

 

Ama tuhaf şey: Mali işler müdürü gibi bir işadamının, kuşkusuz, Varenuha’nın gittiği yeri atayıp başına ne geldiğini öğrenmesi gerekirdi, ama yine de gecenin onuna kadar bunu yapacak gücü bulamamıştı kendinde. (SG)

 

            1930’lu yıllarda, Moskova’da bir tiyatronun muhasebe şefliğini/finans müdürlüğünü yapan Rimski için “işadamı” sıfatını kullanmak ne derece ayağı yere basan bir yaklaşım sizce? Metinde kullanılan “деловой человек” (“delavoy çelavek” şeklinde okunur) tanımlaması bugün evet, “işadamı” olarak da kullanılmaktadır. Ancak aynı sıfatın “becerikli”, “iş bilir”, “çalışkan” gibi anlamları da vardır ki burada bu anlamda kullanılmıştır.

 

И, странное дело: такому деловому человеку, как финдиректор, проще всего, конечно, было позвонить туда, куда отправился Варенуха, и узнать, что с тем стряслось, а между тем он до десяти часов вечера не мог принудить себя сделать это.

---

 

Tam mali işler müdürünün tepesinde kırmızı bir lamba yanıp sönmeye başladığı sırada, hademe içeri girip yabancı sanatçının geldiğini bildirdi. (SG)

 

            Bir tiyatronun Mali işler müdürün tepesinde kırmızı bir lamba neden yanıp söner, hiç düşündünüz mü? Bu cümlenin belki tiyatrocular, tiyatro binasında çalışanlar için bir anlamı vardır ama dışarıdan biri olarak bizlere bir şey ifade etmediği kesindir. Metnin aslına baktığımızda ise yazarın bu şekilde düşünüp bir “açıklama” cümleciği eklediğini görüyoruz. Şöyle diyor: “antraktın başladığını haber veren kırmızı lamba…”… demek ki, tiyatro binalarında yöneticilerin odalarında gösteriye ara verildiğini haber veren sinyal lambaları varmış. Bakın, merhum Bulgakov sayesinde biz de öğrenmiş olduk. Sayın SG bu açıklamayı çevirmekten niye imtina etmiş, anlamak mümkün değil!

 

В то время, как над головой финдиректора вспыхнула и замигала красная лампочка, возвещая начало антракта, вошел курьер и сообщил, что приехал иностранный артист.

---

 

Kulisteki kalabalıktan bahsediliyor:

 

Bunların arasında parlak cübbeler ve sarıklar içindeki sihirbazlar, düğmeli beyaz smokin giymiş bir patenci, pudradan bembeyaz olmuş bir masalcı ve makyajcı da vardı. (SG)

 

Kalabalığın arasında pırıltılı gömlekli, sarıklı sihirbazlar, örme beyaz ceketli bir patinajcı, yüzü pudradan bembeyaz bir sunucu, bir de makyöz vardı. (EA)

 

“Kalabalıkta kimlerin hangi kıyafet içinde oldukları bir yana” deyip başka bir konuya geçecektim ama olmuyor işte… Kılık-kıyafetler de karışmış gibi çünkü…  Paten yapan kişi (artık benim de kafamı karıştırdılar, “patinajcı” denmez filan gibi bir itirazda bulunsam yine kavga çıkacak, susayım bari) ne giymiş de gelmiş, bir bakalım: SG’ye göre “düğmeli beyaz smokin giymiş”… EA ise patinajcısının “örme beyaz ceketli” olduğunu iddia ediyor. Metinde yer alan “в белой вязаной куртке” (yani beyaz, örme/elişi bir mont) ifadesi daha çok EA’yı haklı çıkarıyor. Elbette” mont” yerine “ceket” kabul görürse…

Neyse, gelelim orada bulunanların kimler olduğuna! SG çevirisine göre sihirbazlar, bir patenci, masalcı ve makyajcı var. Aynı kalabalık EA’ya göre ise sihirbazlar, bir patinajcı, bir sunucu ve bir makyöz’den oluşuyor.

 

İki kalabalık arasındaki yedi farkı bulun?

           

            Sorun “рассказчик” (razkazçik) adındaki kişi! EA’nın “sunucu” diye çevirdiği bu kişi elbette bugün bizim anladığımız bir “sunucu” değil. SG’nin doğru çevirisinde olduğu gibi, “masal/hikâye anlatan kişi” demektir.

 

Тут были фокусники в ярких халатах и в чалмах, конькобежец в белой вязаной куртке, бледный от пудры рассказчик и гример.

            …

            Ay ama bunun sonu yok gibi… Her paragrafı buraya aktaracak mıyım ama yaaa? Benimki de can…

---

 

Gelen ünlü kişi frakının görülmemiş uzunluğuyla, biçimiyle de yüzündeki siyah yarı maskesiyle de herkesi şaşırtmıştı. (EA)

 

Gelen şöhret, harika kesimli uzun bir frak ve kara bir yarım maskeyle gelmiş olmasıyla etkilemişti herkesi. (SG)

 

            Yine mi anlaşamadık? Ayol şu insanların ne giydikleri konusunda neden hemfikir olmaz şu çevirmenler ki?

            EA adamın frakının “görülmemiş uzunlukta” olduğunu söylediği cümlesini -de’leri yüzünden yanlış kurmuş, editör de düzeltme gereği duymamış Neyse, konumuz frak uzunluğu. “Görülmemiş” dendiğine göre çok uzun, Moskovalılar bu kadar uzun frak giymiyorlar/bilmiyorlar… Bakalım kaynak metne: Прибывшая знаменитость поразила всех своим невиданным по длине фраком дивного покроя и тем, что явилась в черной полумаске. Evet, aynen öyle yazıyor… SG ise sadece “uzun” diyerek geçiştiriyor.

 

---

 

Sihirbazın Rimski’nin köstekli saatini yürütme numarasından sonra:

 

“Böylesiyle tramvaya binilmez,” diye fısıldadı masalcı makyajcıya neşeyle. (SG)

           

Bir “cepçi”, “yankesici”, “hırsız”, “kapkaççı”, “hokkabaz”… görüyorsunuz ve cebinizdekileri aşırır korkusuyla yanınızdakine dönüyor ve “böylesiyle tramvaya binilmez” diyorsunuz.  Tramvayı otobüs/dolmuş ile değiştirip günümüze uyarlayalım. Pekiyi, endişenizi yeterince ve doğru ifade etmiş olur musunuz? Bu tür bir kapkaççıyla dolmuşa binilmez! Ama lokantaya gidilebilir, denize girilebilir… öyle mi? Daha güzel, daha anlaşılır bir ifade tarzı bulunamaz mıydı? Bakalım EA ne demiş?

 

Sunucu makyöze döndü, alçak sesle, neşeli,  şöyle dedi: “Tramvayda böyle birinin yanında oturmaya gelmez.” (EA)

 

            Evet, sanırım daha “doyurucu” oldu. Bir sözcük, bir “gelmez” ifadesi her şeyi ne kadar değiştirdi…

            Aman canım, koskoca adamlar, Türkçeleri de benden iyidir zahir! Bana mı kalmış…

            …       

Ben bu arada Bulgakov’un ironilerine bayıldım. Nasıl bilirdik SSCB’yi? Pek çok haliyle bilirdik ama o yıllarda tramvaylarda (en popüler toplu taşım aracıydı) yankesicilerin cirit attığını da öğrenmiş olduk.

---

 

Woland (okumamış olanlar için söyleyeyim, şeytan) nihayet sahneye çıkar.

 

Woland alçak sesle emretti: “Bana bir koltuk.” O anda, nereden geldiği anlaşılamayan soluk kılıflı bir koltuk belirdi sahnede, büyücü oturdu koltuğa. (EA)

 

“Bana bir koltuk verin,” diye emretti Woland hafifçe ve sahnede hemen bir koltuk belirdi, sihirbaz üzerine oturdu. (SG)

 

            Aklıma ne geldi biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz... "Acaba" diyorum, "iklim koşulları, beslenme alışkanlıkları, arabalarının modeli veya oturdukları semt ya da geçirdikleri çocuklukları gibi etkenler çevirmenlerin çeviri yapmasında bir rol oynar mı?". (Sayın Karatay veya Cüceloğlu bu konuda bir çift lâf ederler de bizi aydınlatırlarsa sevinirim. ) Aynı dilden ve aynı kitabı çeviriyorsunuz, insanın ayaklarını yerden kesecek farklılıklar yaratıyorsunuz!

            İşte bir örnek daha: Woland bir koltuk istiyor oturmak için ve “nereden ve nasıl geldiği belli olmayan” bir koltuk çıkıveriyor ortaya. “Nereden ve nasıl geldiği belli olmayan” gibi koskoca bir cümle SG çevirisinde hiç yok, EA çevirisinde de yarım (nereden geldiği anlaşılamayan) … Dahası, ortaya çıkan koltuk EA çevirisine göre “soluk kılıflı”! Oysa asıl metinde öyle bir ibare hiç yok!

 

– Кресло мне, – негромко приказал Воланд, и в ту же секунду, неизвестно как и откуда, на сцене появилось кресло, в которое и сел маг.

 

                Yine duramadım, söylemeden edemeyeceğim: “Koltuğun/sandalyenin üzerine oturmak” diye bir ifade tarzı olamaz, olmamalı. Sayın SG, kızmayın, bu sizin suçunuz değil elbette, cümle âlemin ortak arızalarından biri… Bir koltuğun/sandalyenin başka neresine oturulur n.ş.a. ? Çıkıp koltuğun tepesine tünerse o başka, olağanüstü bir durumdur ki zaten “çıkıp tepesine tünedi/oturdu diye söyleriz bunu. “Cüzdanı cebimin içine koydum.” ifadesinden farkı nedir “koltuğun üzerine oturdu” cümlesinin?

---

Bir illüzyonist numarası daha:

 

Ama Fagot partere doğru parmağını sallayarak şöyle dedi:

            “Saygıdeğer yurttaşlar, bu deste şu anda yedinci sırada, yurttaş Parçevski’nin cüzdanında, tam da 3 rublelik bir banknotla yurttaş Zelkova’ya ödenecek nafakayla ilgili mahkeme kararının arasında bulunmaktadır.” (SG)

 

            “Okus pokus” ile kaybolan destenin nerede olduğunu öğrendik; Yurttaş Parçavski’nin cüzdanında… Güzel, pekiyi, başka ne var o cüzdanda?

En önemlisi bir “üç Rublelik” banknot var. Duydunuz mu Sayın EA? Adamın cüzdanında bir 3 Ruble var! (Hepi topu bir 3 Rublecik! Bir önemli ayrıntı daha ama geçelim, konumuz bu değil…) Evet, para çok küçük, çok önemsiz olduğu için Sayın EA göremedi herhalde! 

Bir de mahkeme kâğıdı var… Nasıl bir mahkeme kâğıdıymış bu? SG’ye göre bir “karar” bu,  Parçevski’nin Zelkova Hanımefendiye ödeyeceği nafakayla ilgili bir karar. Dedikodu yapalım mı? Yapalım! Ne yazabilir o “karar” kâğıdında sizce? A şıkkı “ödenecek”, b şıkkı “ödenmesine gerek yoktur”. Ben metnin aslını merak ediyorum, bakalım: … находится в седьмом ряду у гражданина Парчевского, как раз между трехрублевкой и повесткой о вызове в суд по делу об уплате алиментов гражданке Зельковой.

Peh, peh, peh! Gelen kâğıt meğerse bir celpmiş sayın seyirciler… Daha mahkemeye çağırıyorlar Yurttaş Parçevski’yi! Anladınız mı, adamcağız daha mahkemeye gidecek, mahkeme “olacak” ve belki bir karar çıkacak… Aynen şöyle diyor orijinal metinde: “… Yurttaş Zelkova’ya nafaka ödenmesi davası için mahkemeden gelen celp kâğıdı…”

EA çevirisine bakalım:

 

Fagot parmağını salona doğru uzatarak açıklama yaptı:

“O iskambil kartı destesi şu anda, yedinci sırada oturmakta olan yurttaş Parçavski’nin cebinde, yurttaş Zelkova’ya olan nafaka ödemesini yapmadığı için mahkemeden gelen duruşmaya davet kâğıdının arasında bulunuyor.” (EA)

 

            Baktık! Sayın EA da Parçevski’nin Zelkova Hanımefendiye nafaka ödemediğini, bu yüzden mahkemeye davet edildiğini anlatıyor…

            …

---

Sihirbazlar gökten para yağdırır, ortalık karışır; herkes para kapma yarışındadır:

 

Soyunma odasından sesler geliyordu: “Ne o sakladığın? Benim o! Bana uçup geldi.” Başka bir ses: “Bana bak, beni itme, yoksa gösteririm sana gününü!” Ve birden bire bir tokat sesi duyuldu. (SG)

 

Birinci katın balkonundan bir ses yükseldi: “Ne diye alıyorsun onu? Benimdir o! Bana doğru geliyordu!” Başka bir ses şöyle dedi: “İtme beni, yoksa ben de seni iterim!” Ve birinin yere düştüğü duyuldu. (EA)

 

            Sesler soyunma odasından değil balkondan (В бельэтаже) geliyor. Soyunma odası nere, balkon nere?! SG çevirisi yanlış.

            Bağırış çağırış, gürültü patırtı arasında bir de ses duyuluyor. O ses “tokat/şamar”  (плюха) sesidir, öyle yere düşen birinin sesi filan değil. EA çevirisi sahneyi yansıtma konusunda başarısız kalıyor.

 

В бельэтаже послышался голос: "Ты чего хватаешь? Это моя! Ко мне летела!» И другой голос: «Да ты не толкайся, я тебя сам так толкану!" И вдруг послышалась плюха.

---

 

Şov deva ediyor:

 

“Kafasını mı koparalım? İşte buna fikir denir! Behemot!” diye seslendi kediye. Haydi… (SG)

            ...

            Ay bi saniye! Adam kediye "Behemot" mu dedi?

 

            Behemot! Behemot! ...

            Nasıl yani “Behemot”?

            …

            Aman Tanrım, BEHEMOT !!!

            …

                        ... Hayır, sevgili okur kitlesi, yanlış görmemişim, bu bir hata filan değil, işte, SG çevirisi Üstat ile Margarita'nın ilerleyen yerlerinde de "Behemot" yazıyor...

            İnanamıyorum, vay canına, gözlerime inanamıyorum! Şimdi olacakları düşünemiyorum bile... Yüreğim sıkışıyor vallahi de... "Begemot" yerine "Behemot"! Bittin sen SG! Sen artık yok say kendini! Nasıl kurtulursun Begemot'un pençelerinden bilemiycem artık... Sen nasıl yanlış yazarsın Begemot'un adını ya??? Öteki yanlışlarını anladım tamam da... Bu "Begemot" kardeşim! Hakkaten bittin kız sen...

           

----- o -----

 

20. BAŞLIK

 

En sevdiğim bölüm. Margarita Nikolayevna, Azazello'nun verdiği kremi kullanıyor. Margarita'nın yatak odasındayız:

 

            Margarita'nın yatak odasının ve penceresinin nerede olduğuna dair söylentiler var. SG'ye göre bu oda bir fenerde. İnanmıyorsanız kendi yazdıklarını okuyun:

 

Fenerin üç katlı, açık, ama bir perdeyle örtülmüş penceresi, güçlü bir elektrik ışığıyla aydınlanmıştı. (SG)

            Evet, neredeymiş? Fenerdeymiş. Moskova'nın göbeğinde bir deniz feneri olamayacağına göre, bu olsa olsa bir sokak lambasıdır. Margarita bir sokak fenerinde yaşıyor. Sağlık olsun, herkes istediği yerde yaşar. Asıl anlaşılmayan şey, fenerin "üç katlı" penceresi... Şu bizim kör olası ilçede ne görüyor ki insan? ... Bir gidişimde dikkat ederim artık nasıl olduğuna şu "üç katlı" pencerelerin...

            EA çevirisine bakalım:

 

Tepedeki odanın üç kanatlı penceresi açıktı, ama kapalı perdenin arasından aşırı parlak elektrik ışığı dışarı sızıyordu. (EA)

 

            Normale dönüyoruz... Demek ki tepedeymiş (bir binanın en üst katındaymış) Margarita ablanın odası ve penceresi. İyi, en azından o da herkes gibi bir evde oturuyor demek ki... Tamam da, nereden biliyor EA bu ayrıntıyı? Ben az önce kaynak metne baktım, siz de inceleyebilirsiniz, öyle bir ibare yok. Yani odasının nerede olduğunu anlatan bir ifade bulunmuyor metinde. EA da daha önceki sayfalardan bir bilgiyi buraya aktarıyor. Var mı sakıncası? Bence yok, en azında "havada" kalmıyor Margarita'nın odası...

            Şu üç katlı pencere tekniği de kafama takılmadı değil. Bakalım: " Трехстворчатое" yazıyor. Meali: "üç kanatlı" (kapı-pencere için).

            Sayın SG, Sayın SG! Bence yatıp uyuyun siz biraz... Her görülen sakallıya "dede" demiyoruz, lütfen! Cümlede gördüğünüz (aşağıda altı çizili olan) kelime "fener" demek değildir. Daha doğrusu sadece "fener" demek değildir. "Фонар" ("fonar" yazılır, "fanar" okunur) çatı katlarındaki camlı bölme veya bizdeki kapalı balkon türü, camlı çıkıntılar için de kullanılır.

 

Трехстворчатое окно в фонаре, открытое, но задернутое шторой, светилось бешеным электрическим светом.

---

 

Efendim, ortalık biraz dağınık, kusura bakmayın siz!

 

Yatağın üzerindeki battaniyenin üzerinde gömlekler, külotlu çoraplar ve elbiseler yatıyordu, buruşmuş iç çamaşırları yerde, heyecanla ezilmiş bir sigara paketinin yanına yığılmıştı. (SG)

 

            Sayalım bakalım yatağın üzerine neler saçılmış: gömlekler, külotlu çoraplar ve elbiseler. O kadar. Metnin aslına bakalım: ...сорочки, чулки и белье... Yani, fanilalar, külotlu çoraplar ve iç çamaşırları... Oysa çeviride "elbiseler" denmiş. Neden acaba?

            Bir de yerde eşyalar var, daha doğrusu buruşturulmuş, topaklanmış iç çamaşırları. Ezilmiş bir sigara paketinin yanında.          Sayı olarak epeyce fazla olmalılar ki Sayın SG "yığılmıştı" diye çevirmiş.

 

            Bir de EA çevirisine bakalım:

 

Karyolada yorganın üzerinde gelişigüzel atılmış gömlekler, çoraplar, iç çamaşırları vardı; öfkeyle buruşturulup yere fırlatılmış sigara paketinin yanında bir iç çamaşırı duruyordu. (EA)

 

            EA da yatağın üzerindekileri tam yansıtmamış. Külotlu çorap yerine sadece "çorap" demiş. Bizde "çorap" denince  "bildiğimiz çorap" gelir akla, değil mi?

Metinde geçen ve her iki çevirmenin de “gömlek” diye çevirdiği “сорочкa” (“soroçka” /”saroçka” diye okunur) sözcüğü bugün bildiğimiz anlamda ve üst kıyafeti olarak kullanılan gömlekten ziyade içe giyilen “mintan”, “fanila” olarak kullanılır. Zaten mantıklı düşünmek gerekirse, yatağın üzerine saçılmış iç çamaşırlar ve külotlu çorapların yanında olsa olsa fanilalar olabilir.

Onun dışında, yerdeki buruşuk paketin yanında bir (adet) "çamaşır" daha bulunuyor.

            İki çevirmenin "iç çamaşırı" için tekil ve çoğul isimler kullanmaları garipsenecek bir olay değil sevgili okurlar. Çünkü  "белье" ("belyo") sözcüğü hem tekil, hem de çoğul olarak kullanılabilir. Çevirmenin hayal gücü'ne kalmış bir durum. Aynı şey ezilmiş, buruşturulmuş sigara paketinin (şiddete maruz kalırken) sahibi tarafından yaşanılan duygunun da farklı sözcüklerle (heyecanlanma ve öfkelenme) ifade edilmesinde de geçerlidir. Aşağıda altı çizilen fiili durum bu cümlede her iki anlama da gelebilir.

 

На кровати на одеяле лежали сорочки, чулки и белье, скомканное же белье валялось просто на полу рядом с раздавленной в волнении коробкой папирос.

---

Margarita Nikolayevna, üzerinde yalnızca çıplak bedenine giydiği bir bornoz, ayağında siyah süet terlikler, büyük bir aynanın karşısında oturuyordu. (EA)

 

Margarita Nikolayevna boy aynasının karşısında otururken üzerinde bir tek çıplak bedeninin üzerine atılmış bornoz ve siyah süet ayakkabılar vardı. (SG)

 

            Anladık, Margarita ablamız çıplak, üzerinde sadece bir bornoz var. Anlamadığımız, ayağındakinin ne olduğu...

            Sahnenin daha "şuh" olması için ben şahsen "kalem topuk" parlak, siyah bir ayakkabı giyerdim. Bakalım, Bulgakov Amca ne giydirmiş?

 

Маргарита Николаевна сидела перед трюмо в одном купальном халате, наброшенном на голое тело, и в замшевых черных туфлях.

 

            Evet, o da kızımızın yamuk yumuk bir ev terliğiyle görünmesini istememiş olacak ki ayakkabı giydirmiş. Süet ve siyah...

            Sayın EA, daha "fantastik" düşünebilir misiniz?

            Okur için canım, sadece okur için...

---

 

Meşhur krem:

 

Biraz krem sürdükten sonra aynaya baktı Margarita ve o anda kutuyu saatin camının üzerine düşürdü, saatin camı çatladı. (EA)

 

Birkaç kez ovalandıktan sonra Margarita aynaya baktı ve kutuyu saat camının üzerine bıraktı, saat çatırtılarla parçalandı. (SG)

 

Сделав несколько втираний, Маргарита глянула в зеркало и уронила коробочку прямо на стекло часов, от чего оно покрылось трещинами.

 

            Abartma sanatı! Mübalağa sanatı! Atma sanatı!

            Bir krem kutusunu (ne kadar büyülü olursa olsun) bir saatin üzerine "bıraktığınızda" saat çatırtılarla parçalanmaz.

            (Şu "Bırakmak" fiiliyle necip Türk milletinin bir sınavı olduğunu düşünüyorum. Geçen akşam Kamil Enişte maç seyrediyordu salonda. Sesinden bırakın evi, mahallede durulmuyor. Gol oldu. Bir yerlerini yırtan sunucu uzunca bir süre böğürdükten sonra golü anlatmaya başladı. Bilmem kim yirmi küsur metreden topu ağlara bırakmış. "Bırakmış". Herif var gücüyle topa abanıyor, top mermi hızıyla kaleye giriyor, sonuç: "bıraktı"... Pekiyi, dolana dolana, etraftakilerle şakalaşarak getirip eliyle yavaşça, çimleri incitmeden filenin dibine, yere koysa ne diyecekti acaba? SG ile sunucu aynı kuşaktan insanlar olsa gerek...)

            Ne diyorduk, Margarita abla kremi sürmeye başlıyor, aynaya bakıyor ve kremin muazzam etkisi karşısında şaşkınlıktan/hayranlıktan elindekini düşürüyor. Elindeki krem kutusunu... Nereye düşürüyor? Saatin üzerine. Eh, haliyle saatin camı çatlıyor...

---

 

Ekim ayında Üstat iz bırakmadan kaybolduğu zaman burnunun kemerinde belirmiş olan kırışıklık iz bırakmadan kayboldu. Şakaklarındaki sarı gölgeler de, gözlerinin köşelerinde zar zor görünen iki küçük kırışıklık ağı da kayboldu. Yanaklarının derisi muntazam pembe bir renkle kaplandı, alnı ağırıp temizlendi, permalı saçları çözüldü. (SG)

 

Ustanın kaybolduğu ekim ayında burnunun üzerinde beliren, yukarıdan aşağıya ince kırışık, bir iz bırakmadan silinmişti. Şakaklarındaki sarımsı lekeler de, gözlerinin dış uçlarındaki belli belirsiz kırışıklıklar da yok olmuşlardı. Yanakları pembeleşmiş, alnı bembeyaz, pürüzsüz olmuş, kuaförün topladığı dalgalı saçları açılmıştı. (EA)

 

            Bu iki paragrafı buraya almamın asıl nedeni, itiraf edeyim, kremin ne işe yaradığını sizlere göstermek... Hepsi bu kadar da değil, aşağıda diğer marifetlerini de okuyacaksınız. (SG çevirisindeki "alnı ağırıp temizlendi..." cümleciğindeki "ağırıp" sözcüğünün ne anlama geldiğini düşünüp keyfinizi kaçırmayın!)

            Sayın EA'ya bir uyarım olacak, kuaförün "topladığı bir saç" biçimi yok ortada. O saçlar "dalgalı", “kıvır kıvır” (ya da SG’nin çevirdiği gibi “permalı”), o kadar.

 

Тонкая вертикальная морщинка, перерезавшая переносицу, появившаяся тогда, в октябре, когда пропал мастер, бесследно пропала. Исчезли и желтенькие тени у висков, и две чуть заметные сеточки у наружных углов глаз. Кожа щек налилась ровным розовым цветом, лоб стал бел и чист, а парикмахерская завивка волос развилась.

---

 

Maragarita doyasıya kahkahalar attıktan sonra bornozunu bir sıçrayışta çıkarıp attı üzerinden, yağlı kremden bolca alıp bastıra bastıra sürmeye başladı cildine. Sürdüğü yerlerde cildi çabucak pembeleşiyor, sıcacık oluyordu. O an, beynindeki bir iğneyi çıkarıp aldılar sanki, Aleksandrovski Parkı'ndaki karşılaşmasından bu yana şakaklarında akşam süresince bir türlü geçmeyen sızı dinmişti; kollarındaki, bacaklarındaki kaslar güçlenmişti, kendini hafiflemiş hissediyordu Margarita. (EA)

 

Kahkahası kesilince, Margarita bornozdan tek bir hamlede kurtuldu ve hafif, yağlı kremden bolca alıp tenine güçlü darbelerle sürmeye başladı. Sonra, Aleksandr Bahçe'sindeki görüşmeden sonra bütün gece hissettiği ağrı, sanki beyninden bir iğne çıkarılmış gibi bir anda söndü, kol ve ayaklarının kasları güçlendi, ardından Margarita'nın gövdesi ağırlığını kaybetti. (SG)

 

            Nasıl ama! Krem dediğin böyle olur, di'mi? ("Ay da krem! Ay da krem!)

            Ya krem muhteşem de anlatanlar işi bozuyor. Bakın meselâ Ruslar ciltlerine sürdüğünde esmerleştiriyor (загорелось). Bembeyaz, solgun ve soğuk ciltli bir Rus için teninin bronzlaşması ne demektir bilir misiniz? Bilirsiniz elbette. Ama bizim çevirmenler bilmezler, bilemezler... O yüzden baştan savarlar, birisi (EA) "pembeleştirir" diyerek sadece ilk fiili kullanıp geçiştirir, diğeri zaten hiç görmez koskoca (iki tane hem de) fiili. Rus kızları sizi affetmeyecekler, bilesiniz...

            Kremden sonra fazla kilolarınız bir anda yok olur. Bakın, Bulgakov Amca da öyle diyor. Sayın EA'nın "kendini hafiflemiş hissediyordu" cümlesi olmuyor burada. İnsan aynı kiloda durur ama gün içinde "kendini hafif hissettiği" anlar olabilir. Şişmanlarken herhangi bir nedenle bile o duyguyu yaşayabilirsiniz. Nokta.

 

Нахохотавшись, Маргарита выскочила из халата одним прыжком и широко зачерпнула легкий жирный крем и сильными мазками начала втирать его в кожу тела. Оно сейчас же порозовело и загорелось. Затем мгновенно, как будто из мозга выхватили иголку, утих висок, нывший весь вечер после свидания в Александровском саду, мускулы рук и ног окрепли, а затем тело Маргариты потеряло вес.

---

 

Krem yalnızca görünüş olarak değiştirmemişti onu. Şimdi, bedeninin her yeri, her uzvu, bedenine batan sivilceler gibi hissettiği büyük bir sevinç kaynıyordu. Özgür hissediyordu kendini Margarita, her şeyden bağımsız, özgür... Ayrıca sabahleyin önsezisinin ona söylediği şeyin gerçekleştiğini, konağı da, eski yaşamını da bir daha geri gelmemek üzere terk edeceğini bütün açıklığıyla, canlılığıyla biliyordu. (EA)

 

            Şunu anladım, her iki çevirmen de birer "erkek" olarak bu kremden fena halde ürktüler. Okuyucular kremin fonksiyonlarını doğru dürüst anlamasınlar, kadınlar kremin peşine düşüp akıllarını yemesinler diye ellerinden geleni yapıyorlar. Beyler, sizin göreviniz aslına uygun olarak doğru dürüst çevirmek! O kadar. Şimdi Sayın EA, paragrafınızın ikinci cümlesi ne demek? Ha, ne demek? Bedeninizde sivilceler çıkar da siz de mutlu ve mesut olursunuz inşallah!

 

Втирания изменили ее не только внешне. Теперь в ней во всей, в каждой частице тела, вскипала радость, которую она ощутила, как пузырьки, колющие все ее тело. Маргарита ощутила себя свободной, свободной от всего. Кроме того, она поняла со всей ясностью, что именно случилось то, о чем утром говорило предчувствие, и что она покидает особняк и прежнюю свою жизнь навсегда.

 

Krem sürdükçe değişen şey sadece dış görünümü değildi. Şimdi her yeri, bedeninin her kısmı, bedenini köpük köpük kaplanmış gibi hissettiği mutlulukla kaynıyordu. Margarita kendini özgür hissediyordu, her şeyden özgürleşmiş hissediyordu. Dahası, sabahleyin sezgisinin söylediği şeyin gerçek olduğunu, eviyle eski hayatını sonsuza dek terk ettiğini bütün açıklığıyla anlıyordu. (SG)

           

            Sizin de ikinci cümleniz arızalı Sayın SG! Ayrıca son cümleniz de "zaman" açısından kötü bir durumda. Margarita henüz evi (ayrıca ev değil konak) ve eski yaşamını terk etmedi. Edecek. Birazdan o mucize kremin etkisi ve değişime uğrayan vücuduyla uçup gidecek.

---

 

Vedala sahnesi:

 

Ve öyle olduğu gibi, çırılçıplak çıktı yatak odasından, havalandı, kocasının çalışma odasına gitti, ışığı açıp çalışma masasına koştu. Defterden boş bir sayfa kopardı, kurşunkalemle iri iri, acele şöyle yazdı:

            Affet beni ve mümkün olduğunca çabuk unut. Bir daha geri gelmemek üzere terk ediyorum seni. Arama beni. Bir şeye yaramayacaktır bu. Çektiğim acılar, sıkıntılar bir büyücü yaptı beni. Gitmem gerekiyor. Elveda. Margarita. (EA)

 

O zaman o çıplak haliyle yatak odasından havalanıp uçarak çıktı, kocasının çalışma odasına yöneldi ve odanın ışığını yakıp yazı masasına geçti. Bloknottan kopardığı bir yaprağa bir kurşunkalemle hiç hata yapmadan hızlı hızlı ve iri harflerle bir not yazdı:

            Beni affet ve olabildiğince çabuk unut. Seni sonsuza dek terk ediyorum. Beni arama, hiç yararı olmaz. Beni perişan eden acı ve keder yüzünden bir cadı oldum ben. Gitme vakti. Hoşça kal. Margarita (SG)

           

Evet, Margarita artık rahatlıkla uçabiliyor.

            Sevgili ve Sayın erkek okur, az önce Margarita'yı düşünmek için kapattığın gözünü aç ve kocasına yazdığı notun nasıl olduğuna bir bak! Her iki çevirmen de "aceleyle" demiş, "iri iri harflerle" demiş. Güzel, yalnız SG bir de "hiç hata yapmadan" demiş. EA ise Margarita'yı uçururken bu detayı kaçırmış. Önemli bir ayrıntı bence... Metinde geçen " без помарок" ibaresi, (yanlış yazdığı için) "üstünü çizmeden", "karalamadan" demek. Evi terk ediyorsun, uçmaya başlıyorsun, acelen var ve hiç hatasız, kusursuz yazabiliyorsun.

            Budur ya-a-a! Krem dediğin budur arkadaşım.

            Pardon!

            Bir nokta daha! Margarita'nın evden ayrılma, cadı-büyücü olma nedenine dikkat ettiniz mi? SG çevirisinde çektiği "acı ve keder" yüzünden olduğu yazıyor. Oysa asıl metinden çektiği "acı ve yoksulluk" (от горя и бедствий) yüzünden olduğunu anlıyoruz. Sansür uygulamayınız efendim, basbayağı "yoksulluk" diyor işte! Demek ki SSCB'de, Moskova'nın orta yerinde yoksul yaşayabiliyormuş bir insan. Bu ifadeyi nasıl ve neden görmüyorsunuz, görmezden geliyorsunuz? EA çevirisindeki "acı" ve "sıkıntılar" sözcükleri de durumu kurtaracak cinsten değil. Ne tür sıkıntılarmış bunlar? Karı koca ilişkilerinde yaşadıkları mı? Komşularıyla mı "sıkıntı" içinde? Burada geçen sözcük basbayağı maddi-fiziksel bir sıkıntıdan, yani yoksulluktan dem vuruyor. Annadın mı?

 

И она, как была нагая, из спальни, то и дело взлетая на воздух, перебежала в кабинет мужа и, осветив его, кинулась к письменному столу. На вырванном из блокнота листе она без помарок быстро и крупно карандашом написала записку:

"Прости меня и как можно скорее забудь. Я тебя покидаю навек. Не ищи меня, это бесполезно. Я стала ведьмой от горя и бедствий, поразивших меня.

Мне пора. Прощай. Маргарита".

 

Nimet Karadeniz        


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Nimet Karadeniz

    Nimet Karadeniz 30.03.2018

    Bir kaynak da ben vereyim o halde... Anna Karenina'nın ayrı çevirmenler tarafından yapılan çevirilerinden ilginç karşılaştırmalar var. http://www.okunasikitaplar.com/anna-kareninanizi-nasil-alirdiniz/

  • sansürlenen tolstoy

    sansürlenen tolstoy 29.03.2018

    şurada güzel bir kaynak daha var, sansürlenen tolstoy (ve biraz da dostoyevski) üzerine. türkçe çeviri okumayı bıraktırır. o kadar kuvvetli. http://yokus.yolasite.com/

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.