Gerçekçi şiir pazarlık yapmaz

Gerçekçi şiir pazarlık yapmaz

Piyasanın sanatı

“Gerçekçi şiir”in ve sanatın en önemli ve güçlü yanlarından biri, egemen sanat anlayışının zaman içinde evrilerek geldiği bugünkü noktada “sanat eserine” bir “haz nesnesi” olarak bakmasına verdiği yanıttır. “Zaman içinde evrilerek” diye vurgulamamdaki kasıt, onun feodalizmden koparak kendini bir sınıf olarak ortaya koymaya başladığı dönemde “sanat eserine” bugünkü gibi bir “haz nesnesi” olarak bakmadığını vurgulamak için. O da sanatı yeni değerlerinin ortaya konmasında ve savunulmasında bir “araç” görmüş, sanata sınıfsal bir işlev yüklemiştir. Elbette eşitlik, özgürlük, kardeşlik idealinin, neye, kime, nasıl eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olduğu sorusunu sanat, doğası gereği çok geçmeden sormaya ve bu işlevini sorgulamaya başlamıştır. Sanatın bu “tehlikeli” eğiliminin hemen farkına varacak olan yeni sınıf onu kendi içine hapsetmenin de “estetik” yollarını bulmakta gecikmeyecektir. Özellikle en önemli aracı “piyasa” olan bir sistemde bunu gerçekleştirmek hiç de zor değildir. Piyasanın sorgulayıcı sanat üzerindeki bozucu etkisi sanatçının kapitalizm içindeki en önemli açmazlarından biri olacak, piyasa ile sanat arasında hep bir “tercih” yapmak zorunda kalacaktır. Her zaman olduğu gibi çoğu sanatçı bu baskıya boyun eğmiştir. Eğmeyenleri ise “piyasa,” sanatı araçsallaştırmakla suçladı. Oysa kendi araçsallaştırmasının üzerinden çok değil yüz yıl bile geçmemişti.

Piyasa; kendi içinde var olacak eserlerin niteliği üzerinde söz sahibi olmuş, aslında “has sanatın” savunucusu gibi gözükerek “kendisi için bir sanatı” araçsallaştırmaya devam edecekti. Ancak burada da tıpkı kendi ideal ilkelerinin, bütün toplum için olduğu kandırmacası gibi sanatın sadece sanat için olması örtüsüyle bu araçsallaştırmayı gizlemeyi başaracaktı. Bütün bu sanat ve piyasa ilişkisinden çok yıllar önce olmuş bitmiş gibi söz ediyorum, ama bugün çok daha yakıcı bir şekilde bu ilişkiye tanık oluyoruz. Koşullar giderek daha da ağırlaşıyor. İşte bir öykücünün: “Ben okumaktan hoşlandığım metinleri haz alarak okuduğum metinlere benzer metinler yazmaya çalışıyorum. Metinden alınacak hazzı önemsiyorum. Edebiyat yalnızca kendine hizmet etmelidir.”(*) Metinden alınan “haz” ile edebiyatın yalnızca kendisine hizmet etmesi gibi sözler baştan beri özetlediğim sürecin sonucu olduğu düşünülebilirse de bu neredeyse 250 yıllık yalanın bugün de sürdüğü gerçeğini ortaya koyduğu gibi başka bir olguyu daha göstermektedir: Bu olgu da piyasanın içinde var olacak sanat eserinin niteliğine işaret etmesidir. Sanat eseri ya haz verecektir ya da edebiyatın –sanatın kendisi için olacaktır.

Gerçekçi şiire doğru

Onun bir resmin karşısında “kendinden geçmesinin”, bir romanda, öyküde “kendini bulmasının”, bir şiirde “duygusal doyuma” varmasının temelinde sanat eserlerini kendi benine yönelik bir “haz nesnesi” olarak görmesi yatar. Kendisine “haz” vermeyecek her türlü sanatsal edim değersiz ve kötüdür. Öte yanda da sanatsal alanda “haz nesnesi”ni bu kadar yüceltirken ürettiği toplumsal yapının başka alanlarında “haz nesneleri”ni alabildiğine ticarileştirir, reklam malzemesi yapar, bedeni vulgarlaştırır, değersizleştirir. Sanat alanı da bu egemen toplumsal ilişkilerden soyutlanamayacağına göre ortaya uzlaşmaz bir çelişki çıkar gibi gözükür ama “haz nesnesi” olarak sanat eseri de alabildiğine değersizleşir ve oldukça “kişisel” bir üretim alanı olarak sıkışır. Elbette bu sıkışma “piyasa” için bir sorun oluşturmaz. “Sanatın sanat için” olduğu düşüncesi temel alındığı sürece bu sıkışmanın sanatı yozlaştırdığı sonucu örtülenerek, “sanatta yozlaşmanın” nedenleri bitip tükenmez şekildi tartışılır. Oysa tarih egemenin düşündüğü kadar toz pembe değildir. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak gittikçe şiddetlenen bir sınıf mücadelesi 20. yüzyılın başında işçi devrimiyle sonuçlanacaktır. Kapitalizmin maskeli ideallerini zaten uzun süredir sorgulamaya başlamış sanatçı da devrimci devinime kayıtsız kalmayacaktır.

İşçi devrimi bütün bu çelişkilerin ortaya dökülmesini sağlar. Gerçekçi sanat en başından beri bu çelişkinin üzerine ısrarla gider ve karşısında kendinden geçilecek” bir nesneden çok “beraberce üretilecek”, paylaşımcı bir sanat edimini sanatın alımlayıcısıyla üretmeye çağırır. Gerçekçi sanatın alımlayıcısı bir “haz” aramamalıdır. Yeri geldiğinde kendi canını acıtacak eleştirileri, yeri geldiğinde sömürünün çıplak vahşetini, yeri geldiğinde toplumunun kıstırılmışlığını, yeri geldiğinde aşkın onda içkin bir şey değil, kendisince yaratılabilen bir duygu olduğunu görecektir. Sonunda resmin, şiirin, romanın, öykünün içinde anlatılanın aslında kendi hikâyesi olduğunu fark edecektir. Gerçekçi sanat bütün bunlardan sonra “hazzı” tadacağını; tabii ondan sonra insanın sanata “ihtiyaç” duymayacağını ileri sürecektir.

Gerçekçi sanat anlayışının bu etkinliği gerçekleştirebilecek önemli estetik yöntemsel birikimi de olmuştur. Ülkemiz sanatı açısından düşündüğümüzde bu birikimin en önemli öncülerinin şiirde toplumcu gerçekçi kuşak olduğunu saptayabiliriz. Ancak bu birikimin, daha sonraki kuşaklarca teorik olarak yeterince değerlendirilip değerlendirelemediği önemli olmakla birlikte başka bir tartışmanın konusu olduğunu söylemek gerekir. Şimdilik burada “değerlendirilemediğini” söyleyip geçeyim.

Çengelköy’de Temmuzlar

Rıfat Ilgaz’ın “Çengelköy’de Temmuzlar” şiiri “haz nesnesi” olarak egemen şiire karşı gerçekçi şiirin olanaklarını ortaya çıkarması ve “haz nesnesi”ne indirgenmiş şiire verilmiş yanıtlardan biri olarak örneklenebilir.

İstanbul’un şiirimizde taşıdığı anlamı bir daha belirtemeye gerek yok. Bir taşına acem mülkünün feda edilmesi, tepelerinden Boğaz'ı seyredilerek aziz ilan edilmesi, gözler kapalı dinlenilerek anlaşılmaya çalışılması, ona “haz nesnesi” olarak bakılması bir yandaysa onun tarihi ve sınıflar mücadelesiyle şiire girmesi öte yandadır. Fikret’in Sisi’nden geçerek, Türkali’nin bütün tarihi ve görkemiyle kendi sınıfını beklemesini çağıran şiirine gelinmiş olması aynı zamanda Türkiye’nin sınıflar mücadelesiyle birlikte gerçekleştirdiği Aydınlanma dönüşümünün de yansımasıdır. Haz veren İstanbul, “haz veren” şiirlerin şehri değildir artık. İşte tam burada Çengelköy’de Temmuz şiirinin ilk dizelerini okuyalım:

Kirli Boğaz sularında Temmuz

Tarihten bir balık çorbasıdır

Dumanı üstünde**

Işıl ışıl, kıyılarında pırıl pırıl güneş ışıklarının yıkandığı verili Boğaz imgemize ilk darbeyi vuruyor şair, Kirli Boğaz sularında diyerek. Birden bütün bu oluşmuş toplumsal hafızamızda bir yabancılaşma yaratıyor. Yaratıyor ki daha sonra gelecek olana aklımız açık olsun ve dize tamamlanıyor temmuz sözcüğüyle. Boğaz’ın en güzel zamanları yaz ayları ve yaz aylarının en güzel zamanı... Ancak şairimiz burada bırakmayacak kadar ısrarlı. İkinci dize İstanbul’a “haz”dan bakan şiirlerde de okuduğumuz bir sözcükle başlıyor: tarih. İstanbul demek tarih demek. Ancak bu nasıl bir tarihtir? İşte Ilgaz bu tarihi bize anlatacak diye düşünüyoruz. Bu tarih olmuş bitmiş bir tarih değil. Şairin şiirini yazdığı ana kadar gelmiş dumanı üstünde bir tarih. Bu ilk üçlükten sonra şiirin ikinci bölüm bir dörtlük:

Beylerbeyi sarayı ileride

Kapısında nöbetçiler

Selânikten kaldırılan Abdülhamit

Sanki yeni tutukludur içerde (s. 24)

Şairimizin şiirini yazdığı zaman dilimini düşünelim. Şiire 1971 tarihi düşülmüş. Yani Cumhuriyet kurulalı 48 yıl olmuş. Yarım yüzyılını doldurmaya iki yıl var. Ancak daha da önemlisi bu tarih Cumhuriyetin göreceği ikinci askeri darbenin de tarihidir. Ama şairimiz ne diyor okuruna: Abdülhamit sanki yeni tutukludur içeride. Toplumsal hafızamızda 32 yıl süren katı istibdadı ve baskıcı uygulamalarıyla yer etmiş Osmanlı padişahı Abdülhamit içerde daha yeni tutuklu gibidir. 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet ile tahtan düşmüş bu baskıcı padişah 1971 yılında yazılan bu şiirde iki şeyi işaret ediyor: Birincisi ilk ve ikinci dize ile kapısında nöbetçileriyle baskıcı Osmanlı sarayının hâlâ orada olduğunu, ikincisi ise 1908’in sanki yeni yaşanmış gibi Boğaz kenarında, bu İstanbul’da o zamandan bu yana ne zulmün ne de baskının sona erdiğini. Baskıcı padişah tutukludur ama aradan 63 yıl geçmesine, Cumhuriyet kurulmasına karşın zulüm aynı zulüm, saray aynı saray...

Üçüncü bölümde ise şair 1940’lara geliyor. Ülkesi için başka önemli bir tarihsel dönemeç...

Bir temmuz daha 1940’lardan

Şu Dilnişin’di bırakıp giden iskeleye beni

Zincir kelepçelerde asma kilit

Kaptanın çektiği düdük peşimden

Bir yakarış değildi dağa taşa

Uyarıydı

Çığlık çığlıktı martılar

Bütün yaratıklara çağrıydı (s. 25)

Başka bir toplumcu şairimiz Atilla İlhan’ın da 1940 Karanlığı diye şiirleştireceği dönemdeyiz. İkinci Dünya Savaşı başlamış. Ülkede milli şef dönemi. Özellikle şairimiz gibi devrimci aydınlarımızın, şairlerimizin, yazarlarımızın, kısacası “sol”un üzerinde acımasızca neredeyse bir sürek avı diye adlandırabileceğimiz bir baskının kol gezdiği yıllar. İşte o yıllarda şairimizin kollarında da zincirli kelepçe ile iskeleye bırakılışını okuyoruz. Rıfat Ilgaz kendisini iskeleye bırakan geminin kaptanının çaldığı düdüğü bir yakarış olarak düşünmez. Çünkü onlar “yakarmayı” hiç kabul etmediler. Onlar halkını uyarmayı, uyandırmayı, aydınlatmayı kendilerine görev bilmişlti. Bütün yaratıklar’ın içinde elbette insanlar da vardı...

Susuzluktan yanar kertenkeleler

Akrepler, kırkayaklar tutuşur

Bir bunalım ki ceviz ağaçlarından

Sineklere yağar üstümüze

Kerime Hatun seslenir minareden

Uyuyabilirsen uyu düşünebilirsen düşün

Abdülhamit karışır düşümüze

Şair hapistedir. Pırıl pırıl temmuz İstanbulu'nun sıcağıyla bir mahpusun üstüne nasıl yağdığını okuyoruz. O sıcakta İstanbul’da hapiste olmak Boğaz’a yukarıdan bakmaya benzemiyor. İstanbul’un temmuz sabahlarıyla verdiği hazzın çok ötesinde bir işkence vardır artık. Bunun yanında bir tarihi anıştırma ile de karşılaşıyoruz burada. Çengelköy’ün Kerime Hatun Cami. Bir kapıağasının annesi Kerime Hatun için yaptırdığı cami. Ezan sesleri hazcı İstanbul şiirlerinde perde perde ulvi bir yakarış olarak göklerde çınlarken, gerçekçi şairimizin, hapishanedeki bir insan için olmazsa olmaz iki önemli şeyi yani düşünmeyi ve uykuyu nasıl paramparça ettiğini anlatışına sonraki dizede ince bir benzetmeyle ezanın Abdülhamit’in baskısına dönüştüğünü söylüyor. Ezan’ın bu şekilde yakıcı bir şekilde anlatılışı bütün verili hafızamıza bir darbe oluyor. Ezan Çengelköy’de mümini camiye çağırırken, düşüncelerinden ötürü hapiste yatan ozanımız için bir işkenceye dönüşüyor. Sanat eserine bir “haz nesnesi” olarak gören “estetikçi”nin bir şiirde görmek isteyeceği en son şey herhalde bu dizeler olmalı, ama gerçekçi şiir pazarlık yapmaz. O çoğunluğu Müslüman olan halkına ezanın nasıl bir işkenceye dönüşebileceğini anlatacaktır ta ki bir mümin acaba şimdi şurada hapiste yatan insanlar ne durumdadır diyene kadar.

İki süngülü arasında bir ozan

Ozanın iki ciğeri verem

Kıyıda boylu boyunca bir okul

Okul değil sayrılarevi

Veremlisi var röntgeni yok (s.27)

Şair veremdir. İki jandarmayla birlikte hastahaneye dönüştürülen bir okula götürülmüştür. Hapishaneden hastahaneye yapılan bu yolculuk, susuzluktan yanan kertenkeleler, ceviz ağaçlarından yağan sinekler ve işkenceye dönüşen ezan sesleriyle bir hapishaneden hastası olan ama teçhizatı olmayan bir hastaneye yapılan bir yolculuktur. Şair, 1971’de yazdığı şiirde 1940’ta yaşadığı mahpusluk ve veremin yolculuğunu anlatmaktadır aslında.

Bir sonraki bölümde hastanenin anlatımı sürer:

Ayakları suya ermiş düşünür

Sayrılar evinde iki koğuş

Biri uyuz biri bitli

Sayrılar oturmuş kaşınır (s. 27)

Bir de üçüncü koğuş

Kapısı üstümüzden kilitli (s. 28)

Sayırlarevinin iki koğuşunu betimler şair, ama kendisinin kaldığı tutuklu koğuşunu betimlemez ve kapısı üstümüzden kilitli diyerek geçer. Ancak okur öteki iki koğuş öyle ise tutuklu koğuşunun hali nicedir diye düşünmeye başlamıştır bile. Zaten şair için de bu kadarı yeterlidir.

Şiirin son bölümünde şair bugüne döner. Yaşadığı ana. 1940’tan 1971’e...

Saray temmuz uykusunda yorgun

Sulara vurmuş mermeri

Radyoda bir marş kötürümler için

Yürüyebilirsen yürü (s. 28)

Saray ve temmuz 1940’taki gibi karşımızdadır yine. Biz şairin bugüne döndüğünü radyoda marşın çalmasından anlıyoruz. Yukarıda da söylediğim gibi 12 Mart 1971 ülkemiz için askeri darbe yılıdır. Şairimizi o tutukluluk ve veremli yıllarını düşünmeye, anımsamaya yönlediren de budur. Şimdi askeri darbe vardır ve kaç günahsız, suçsuz insan hapishanelerle hastahaneler arasında zorunlu yolculuklara çıkarılacaktır. Saray ve sulara yansıması vuran mermerleri şairin ülkesinde baskıdan ve zulümden yana bir şeyin değişmediğini simgelemektedir. Osmanlı’da neyse, bugün de odur. Halk ve düşünen insanlar için bir şey değişmemiştir. “Saray” hep “saraydı”, bugün de saraydır.

Sonuç

Burada şiiri biçimsel açıdan incelemedim. Ancak gerçekçi şiirin Rıfat Ilgaz’da da gördüğümüz gibi sanıldığı gibi özü önceleyen değil, öz ve biçimi dengeli bir şekilde kurmayı amaçlayan bir yöntemi olduğunu belirtmek gerekir. Bu şiirde de bölümler arasında bırakılan boşluklar ve son bölümde marşla yapılan gönderme bile Rıfat Ilgaz’ın şiirsel anlatımı dengeli bir şekilde kurduğunu göstermeye yeter diye düşünüyorum.

Bir “haz nesnesi”dir diye şiire bakanların, önemli bir argüman olarak, “gerçekçi şiirin” güncellikle çok fazla haşır neşir olduğunu ama dünyanın ve toplumların yerinde durmadığını, koşullar değişince bu şiirlerin de önemini yitirdiğini vurgularlar. Bunun için de şiirin insanın değişmeyen “üst” duyarlılıklarıyla temas etmesini, insanın bireysel yanını deşmesi gerektiğini söyleyerek, bu şiirlerin “geleceğe kalma” başarısın göstereceğini de eklerler. Kendilerininki gibi “geleceğe kalmak” gibi bir sorunu olsa gerçekçi şiirin bu söylediklerinde bir yere kadar haklı olabilirler. Ama Çengelköy’de Temmuzlar şiirinde gördüğümüz değişmeyenleri neden dikkate almazlar. Onlara göre 1971 yılında bu şiirden çok fazla bir şey kalmamıştır. Bunun temelinde “yalan” üzerine kurulu estetiklerinin olduğunu söylemek mümkün. Şiirde okuduğumuz bu değişmeyenler zulüm, ezilmişlik, sömürü, baskıdır. Zaten şiirde de bu değişmeyenler Osmanlı mirasıyla bağlantı kurularak sağlam bir göndermeyle anlatılır. Şimdi hazcıların şunu söylediğini duyar gibi oluyorum: peki zulüm, ezilmişlik, sömürü, baskı biter, dünya bu yönde değişirse ne olacak? Bunun yanıtı gerçekçi şiirin ütopyasında yatar. O zaman zaten şiirin koltuk değneklerine ne gerek var?

 

(*) Erdem Öztop, Ethem Baran ile Söyleşi, Cumhuriyet Kitap. Sayı: 843, s. 6

(**) Rıfat Ilgaz, Güvercinim Uyur mu, Çınar Yay, 6. Basım Ağustos 1993, s. 24


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 31.08.2016

    Güzel bir yazı. Yalnız şu anda şiir denen şey, herhangi bir bireysel deneyimi ya da düşünceyi yansıtmayı başaramadığı gibi toplumsal gerçekliğe dair bir şeyler söyleme konusunda da yetersiz. Çünkü yenilik adına, şiirden ve dilden çok uzak bir alanda imgeler üretmekle meşgul. Bu yüzden günümüz şiiri için, baskılanmış bir toplumun santimantal şiiri diyebiliriz. Hatta bu açıdan Orhan Veli şiiriyle günümüz şiiri arasında da temelde pek çok ortak yön bulabiliriz. Bu arada Ahmet Nedim Efendinin "Şu şehri Stanbul ki" diye başlayan şiiri hakkında da bilinmeyen bir şeyler söyleyeyim. O anılan mısralar tamamen politiktir ve sonradan Patrona Halil isyanına temel oluşturacak "İran Seferi" hakkında söylenmiştir. Yani şair, "Böyle mükemmel bir şehirde yaşarken ne işiniz var İran'da" demektedir. Nedim, Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın bir numaralı yalakasıdır ve yazdığı bütün mısralar, ayaklanmanın perde arkasındaki din alimi ve softa tabakasını çıldırtacak niteliktedir. (B.Ö.)

  • Josef Kılçıksız

    Josef Kılçıksız 30.08.2016

    Şiirde ya da yazında estetize edilmiş hazın, özellikle okuyucu için bir katarsis işlevi gördüğünü düşünüyorum

  • Ezel Parsa

    Ezel Parsa 30.08.2016

    Rıfat Ilgaz okurken Pessoa okurken sıkıntılara düştüğüm kadar derinlemesine bunalıyorum. Shakespeare'in oyunlarını yorumlamak, T. S. Eliot'ın şiirlerini anlamaya çalışmak da bunaltıcı olabilir. Bu bunaltıdan haz almadığımı söyleyemem. İnsanlık durumunun bir parçası olan bunaltıyı toplumcu gerçeklikte de bireysel çelişkilerde de bulabiliyor olmanın ve insanlığın sıkıntılarını hissedebiliyor olmanın verdiği haz denebilir. Haz almadan, çilekeşlikle okumaya çalışmanın da aslında görev duygusunun verdiği hazdan kaynaklandığını düşünüyorum. Walt Whitman'ın şiirlerinde önerdiği gibi tüm insanlığı ve insanlık durumlarını kapsayan bir yola ulaşmak mümkün müdür?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.