EVRİMİN ETİMOLOJİYLE NE ALAKASI VAR?

EVRİMİN ETİMOLOJİYLE NE ALAKASI VAR?

Merhaba! Maalesef yine ben.

Bugün aslında daha önceki pek çok yazımızda yer yer tartıştığımız bazı hususları topluca ele almayı ve en azından benim şahsi, amatör etimoloji egzersizlerime gelen yoğun itirazların bir kısmına cevap vermeyi hedefliyorum.

Başlık neden öyle? Çoğunuzun ilk anda düşündüğüyle hiç ilgisi yok. Yani ben etimolojiyi sözcüklerin evriminde geriye doğru bir yolculuk olarak gördüğüm için bunu konu edinmiyorum.

Ya ne yapıyorum? Evrime karşı şiddetli bir ret kampanyası yürüten çevrelerin ve bazı akademisyenlerin bu zamana kadar yönelttiği bir grup eleştirinin temelinde yatan argümanları ele alırsak ve bunları (benzetme yoluyla) etimoloji çalışmalarına yansıtırsak, metodolojik imkânsızlıkları açıklamak ve bazı eleştirilere cevap vermek kısmen mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Hiç kimseye ahkam kesmek ve saman adam taktiğiyle birilerini makaraya almak / bezdirmek amacım yok. Sakın yanlış anlaşılmasın. Ben bana ve Kaan Arslanoğlu’nun Güneş Dil ile ilgili heyecanına eleştiride bulunan insanlara “Siz zaten evrime de karşı çıkarsınız” falan gibi aptalca bir yakıştırma yaparak bu işten sıyrılamayacağımı gayet iyi biliyorum. Burada her şeyin aslında analojiler üzerinden ifade edilmeye çalışıldığını, kimseye karşı bir süperiorite ayağının yapılmadığını hatırlatmak isterim.

Benimle normal hayatlarında karşılaşan insanlar yazma stilim ile bire bir insani münasebetlerdeki tavrımın çok alakasız olduğunu gayet iyi bilirler. Normalde yazarken kasten kışkırtıcı görünmeye çalıştığım zamanlar çok oluyor. Ama lütfen bu yazıdan asla ve kat’a bir saldırma, alaya alma veya hasmın gadasını okşama çabası sezmeyin. Bugün tüm efendiliğim üzerimde. Hatta papyon bile taktım. Benekli…

Başlıyoruz.

Makul adamların iman körlüğü içermeyen eleştirilerini sıra sıra ele alacağım. Sonra da bunların benzerlerinin bizlere etimoloji çalışmalarında karşı argüman olarak sunulması halinde bizim verebileceğimiz olası cevapları sıralamaya çalışacağım.

 

BİR : YANLIŞLANABİLİR OLMAMAK SORUNU

Bu konuda aslında bugün en azından evrim için çok tartışma kalmamışsa da bunu ele almayı zorunlu gördüm.

Herhangi bir önermenin (önerme eşit değildir “garpuz yin mi?” sorusu) yanlışlanabilir olması demek o önermenin yanlış olduğunu gösterecek herhangi bir gözlem ya da deneyin tasarlanabiliyor olması demektir. Bilim felsefesi “Eğer bir önermenin kendi doğruluğunu sınayacak herhangi bir yöntem yapısal olarak yoksa bu önerme bilimsel araştırmanın konusu edilemez” der. Karl Popper okumuş non-dislektik kişiler ne demek istediğimi hemen anlayacaktır.

Yaratılışçı tayfa (ve bir dönem Karl Popper) evrimin yanlışlanabilir olmadığını ve bu yüzden de sınanabilir bir bilimsel teori olamayacağını savunmuştur. Oysa Darwin’in kendisi, daha yanlışlanabilirlikten haberdar bile değilken, Türlerin Kökeni Üzerine kitabında bunun öyle olmadığını ifade etmişti. Karmaşık bir organın daha basit kök formlardan, çok uzun süre içerisinde ve tekrarlayan onlarca dönüşüm olmadan, kendiliğinden ve birdenbire ortaya çıktığı gösterilebilirse kendi teorisinin çürütülmüş olacağını Charles Dede biliyordu ve bunu kayda dökmüştü.

Geçiş formları ya da ara formlar olarak da bilinen türlerin varlığı bu yanlışlanabilirlik sorununu defalarca yerin dibine gömmüştür.

 

İKİ : DELİL YETERSİZLİĞİ

Yine evrimin artık müsabakaya bile çıkmasına gerek kalmadan 100-0 galip sayılacağı bir alan.

Bilhassa yaratılışçılar, ama az da olsa “aşırı” septik (kuşkucu) bazı akademisyenler tarafından bir zamanlar çokça dile getirilen bir argümandı. Şimdi sadece kör imanlılar buna hâlâ sarılmayı deneyebiliyorlar.

Hem mikroskobik hem de çıplak gözle görülebilecek grostonla (tonla da değil) delil artık kuşku götürmez bir biçimde evrimin, geçtim bir teori olmayı, “sapına kadar” bir GERÇEKLİK ABİDESİ olduğunu göstermektedir.

Gözlem yapılmasının imkânsızlığı, delilin güvenilirlik sorunu ve tarihlendirme yanlışları gibi başlıklar evrim için artık neredeyse yüzde 100’e yakın oranda aşılmış durumdadır.

 

ÜÇ : MANTIĞA UYDURULAMAMA HALİ

Yukarıdaki ilk iki maddeyi de aslında günümüz hukuk terminolojisine sokmak mümkün; fakat bu üçüncü madde Türkiye’de mahkeme haberlerini dinleyen herkesin en kolay anlayabileceği örnektir. “Hayatın olağan akışına aykırılık” diye tıklayın. Bir kamyon yükü Yargıtay içtihadı karşınıza çıkacaktır. Hukukun normal işleyişinde, çok zaman, hayli mantıklıdır.

Peki ya evrim özelinde bunu ele alırsak???

Yaratılışçılar “Ne yani? Dünya’da yaşamın rasgele olması kadar saçma bişey olur mu? Hiç kendi kendine yoktan var olan bişey mümkün mü? Hayatın ve varlığın bi amacı yok mu?” sorularına kendilerince çok “tabii” (doğal) buldukları mantıklarıyla “Elbette bunlar imkânsızdır; öyleyse mutlaka akıllı bir tasarım, bir yaratılış, bir müdahale olmuştur, insanın burada bulunmasının tabii ki kutsal bir amacı var” cevabını yapıştırıyorlar.

Oysa burada da hayli yanlış bir yol izlemekteler ve evrim yine kendini doğruluyor. Neden mi?

1. Çünkü evrim (orijinal halinde) zaten Dünya’da yaşamın nasıl başladığına dair bir önerme içermiyor. Yani bir önermeler kompleksi olarak evrimi incelerseniz, orada “Başlangıçtaki toz ve gaz bulutundan şöyle şöyle oldu da, sonra da organik moleküller meydana geldi de, sonra da işte ilk yaşam formu başladı da, sonra o da evrimleşti de ve en kusursuz form olan insana ilerledi” falan diye bir zırva bulamazsınız.

Bu, olsa olsa Gündüz Vassaf ya da Nuray Mert düzeyindeki cehaletin doğurabileceği bir gerçek-bükücülük şahikası olur ve bu model kifayetsizliklere sitemizin en sakin ve en programlı yazarı Taylan Kara tarafından non-stop gömçürülmektedir.

2. Halihazırda gerçekleşmiş olan bir durum için geriye yönelik olasılık hesabı yapmak ve bunun çok, çok, çok düşüklüğünden yola çıkarak bir “imkânsızlık” profili çıkarmak en hafif tabir ile dangalaklıktır.

Bunu örnekle açıklayalım mı? Şimdi birisi çıkıp “Benim annem Yeni Zelanda Maorisi, babam da Finlandiya Laponu. Düşünsenize! Bunların ikisinin de 1986’da, Çin’deki bir kazı sahasında tesadüf etmesi ve evlenmeleri ve bu evlilikten benim doğmuş olmam imkânsızdı; ama bak ben varım ve bu kesinlikle büyük bir mucize dostum” dese (Bu örneğimi abartılı mı buluyorsunuz? Emin olabilirsiniz, bunlardan milyarlarca var!), bu dingilin buradan mucize çıkartmaktaki haklılık payı ne olur? Sıfır! Sıfır arkadaş! Bildiğin sıfır! Normal koşullarda bu hıyara direkt “Hass…..” demeniz gerekir. Niye mi? Ulan arkadaş, imkânsız dediğin bok zaten olmuş ve senin gibi bir gereksiz zaten yaşıyor. Delili sensin. Daha ötesi, berisi var mı? Mucize nerede burada? İstatistik, ihtimal hesabından farklı bir şeydir. Akıllı tasarıma, seçilmiş insan olmaya niye giriyorsun? Baban ananı …miş. Bu çok mu özel? Yooo. Hep öyle oluyor. Normali bu zaten.

Peki “Evrendeki milyar kere milyar kere milyar yıldız sisteminin içerisinde yaşamın bu haliyle olması bilmemkaçzorttrilyonda 1’dir, yani mantıken imkânsızdır” demenin bundan ne farkı var? Bunu diyene “A ibiş, aha yaşam burada ya. Yaşıyoruz ya la. Daha neyin olasılık hesabını yapıyosun?” demez misiniz?

İşte bu örnekte “mantığınıza sığdıramama”nız çok saçma bir argüman oluyor.

Şimdi geliyoruz zurnanın zırt dediği yere. Aha da geldik.

ZIIIRRRT!

Arada benim bilimsel merakımın beni eriştirdiği soruları kısaca tekrar ifade edeyim.

En güney ucu bugünkü Basra Körfezi civarı, en kuzey ucu bugünkü Kazan (Kahraman değil normal) olan ve batısında (güneyden kuzeye) Fırat, Kızılırmak, Karadeniz, Azak Denizi, Don ve Volga nehirleri, doğusunda ise Hazar Denizi (maksimum Aral Gölü) bulunan dar bir eliptik coğrafyadan (muhtemelen de Hazar ve Karadeniz arasındaki daha dar bir segmentten) son Buzul Çağı’nın bitimini (M.Ö. 9500’ler) takiben dağılmış bir insan grubunun konuştuğu bir Kök Dil olabilir mi?

Böyle bir Kök Dil tıpkı tarım teknolojisi ya da metalurji bilgisi gibi “dominant” bir grubun türün diğer bireyleri üzerinde tahakküm kurmasına yardımcı olmuş ve fakat göç hareketleri boyunca karşılaşılan ve mecburen kendileriyle melezler verilecek yeni toplulukların “ırki” özelliklerine göre gramatik ve fonetik dönüşümlere gitmiş olabilir mi?

Bugün Hint-Avrupa dilleri, Sami dilleri ve Türk dilleri olarak tasnif olunan bir heyulanın gramer ve fonetik yapıları ne kadar (grupların kendi içlerinde bile) farklı olsa da, temel sözcüklerinin büyük çoğunluğu bu hipotetik Kök Dil’in vokabülerinden miras kalmış olabilir mi?

Ayrıca, geçen bu zaman içerisinde her bir büyük dil grubunun gerek ticari, gerekse politik etkileşimler nedeniyle birbirlerine yine bol bol kelime ödünçlediği ve bu ödünçlenen kelimelerin de zamanla büyük dönüşümlere uğrayacağı aşikârken bu anaköke doğru kısmen iz sürülebilir mi?

Bu varlığı sorgulanan Kök Dil’e meşrebinize göre ne ad verirseniz verin. Eğer liberal sol ya da anti-TC / anti-MustafaKemal saplantılarınız nedeniyle Güneş Dil adına karşı aşırı alerjik bir bünyeye sahipseniz, yukarıda zurnanın son kaldığı yerin ismi olan ZIRT’ı da alabilirsiniz.

Evet. Bilimsel meraktan kaynaklanan sorularıma cevap: Bence bir ZIRT Dil var (alın size hipotez)!

Peki ben bu hipotezimi desteklemek için nasıl kanıtlar sunuyorum? Metodolojim nedir?

Maalesef bu hipotezimi çok sağlam kanıtlarla desteklemem şu an için mümkün değil. Metodoloji konusunda da yine maalesef çoğunlukla karanlıkta, el yordamıyla ilerleme aşamasını henüz geçebilmiş değiliz.

Ama bu yine de hipotezimizin tamamen çöpe atılmasını gerektirmez. Neden?

İşte şimdi yukarıdaki evrim karşıtlığı argümanlarını da dikkate alarak sıra sıra cevap ve örnek vermeye geçiyoruz.

  • Bu verdiğiniz etimolojik çözümleme değil, fantazi olur; çünkü YANLIŞLANAMAZ!” diyenlere cevabımdır:

Ben, birileri çıkıp da “bu etimolojik çözümlemeniz yanlış, çünkü o dediğinizin öyle olmadığının kanıtı şudur” dediğinde ve kanıt sağlam olduğunda “Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım, seni de dinlemem, o kelime ille de benim etimondan geliyo!” dedim mi?

Kaldı ki, elimde buğday başağı tutup da “bu bir fil” ya da “bu bir pipo” diye de bağırmıyorum. Hele elimde bir pipo tutup “bu bir pipo değildir” dediğim hiç görülmüş şey değil!

 

  • Ara formların / geçiş formlarının tümünü ve bunların göç yollarını, dönüşüm kronolojilerini ve dönüşüm kurallarını vermezsen bunlar bilim dışı fantaziler olur” diyenlere cevaplarımdır: 

  1. Archaeopteryx, Tiktaalik, Australopithecus afarensis gibi ara formlar (geçiş formları) henüz bulunmasaydı bile evrim bilimsel değerinden çok bir şey yitirmezdi, -ki, teori oluşturulduğunda bunlar zaten bulunmamıştı-; ayrıca, ultra septik bakış açılarıyla, bu türlere ait kalıntıların bazılarının iskeletin tümünün çok cüzi bir yüzdesini oluşturduğu ve geri kalan kısımların rekonstrukte edildiği de gündeme getirilebilir ve “bunlar ara formlara örnek değildir” de denebilirdi.

Hemen “kötü misal emsal olmaz, onların zayıf tarafı neden sizin için de bir dayanak olsun” diyebilecekler olacaktır. Çok güzel. Elbette başka iddiaların zayıf taraflarını kendi zaafımızı kamufle etmek için kullanmayalım. Da… Burada teknik imkânsızlıklar devreye giriyor işte. Sonuçta fosil fosildir. Parçalanmadan bir yerlerde durmuşsa nasıl olsa bulursunuz bir gün. Ayrıca bugün moleküler biyoloji teknolojisi sayesinde kırıntı düzeyindeki DNA materyallerini bile replike etmek mümkün ve sekanslamalar ile mukayeseler yapabilirsiniz.

Peki, ben size bir soru sorayım öyleyse. Fonograf ne zaman icat edildi? Ne alakası mı var? Fonograf nedir? Ses kaydı yapan ilk cihaz. 1877’de ilk örneği geliştirilmiş.

Yani? Daha öncesinde insanoğlu hiç ses kaydedememiş. Kaldı ki, 1910’lardan evvel yapılmış kayıtların ezici çoğunluğunun da bugün elimizde çok düzgün reprodüksiyonları yok.

Yine yani? En zorlama halde bile ses kayıt teknolojisinde 150 yıllık bir mazimiz yok (Tüm insanlık için geçerli). E bizim iddia konumuz ne? Dil! Hani konuşuyoruz ya...

 

2. “Yazılı kaynaklara bakacaksınız o zaman” diyenler olacaktır tabii. Hah işte. Orada daha da ciddi sorunlarımız var.

Bir defa, hâlâ çözülememiş alfabeler mevcut. Büyük oranda çözüldüğü iddia olunan alfabelerde veya yazma sistemlerinde bile grafik birimin fonetik karşılığının ne olduğu konusunda hâlâ kafalar karışık.

Bazı alfabeler için tek referansımız aynı siyasi antlaşmanın bir sınır taşının başka bir yüzüne, başka bir alfabe ve dilde yazılmış örnek metinleri. O da bölük pörçük. Acaba skripte geçiren adamların tarzından ya da kendi konuştukları anadilden veya bulgur yemekten gelen yapısal defektleri hiç mi yoktur? Bugün bile, bir Arap’a G, Ç, P, I, O, Ö, Ü içeren yabancı bir sözcüğü yazdırmaya kalksanız, adam kendi anadilinden kaynaklanan ses körlüğü ile bunları doğru bir şekilde translitere edemez. Benzerini Türk için de düşünün. Kaçınız herhangi bir yabancı dildeki diftongları yazıya doğru geçirebilirsiniz?

Ayrıca 19. yüzyıl sonunda iyice şaha kalkmış olan Hint-Avrupa fanatikliğinin fantazisi olup olmadığından emin olamadığımız “ölü dillere ait alfabe hortlatma” tekniklerinden veya “görmezden gelme – kedinin bokunu örttüğü gibi, üstüne toprak atma” taktiklerinden çekiyor olmadığımızın garantisi kimden?

Burada börkenekten sallamıyorum. Soğdca ve Tokaryan A ve B (ve hatta C) diye diller var. Kaçınız bunları duydu? Ölü diller bunlar. Sümerce, Hititçe falan değil. Çok daha yakın. Tokaryan A ve B tamamen mort. Soğdcanın uzak akrabalarının Afganistan’ın dağ köylerinden birkaçında yaşıyor olabileceği rivayet olunuyor. Bir kamyon kelimenin etimonu bu dillere dayandırılıyor (Şaşırmayın. Tabii ki Hint-Avrupaspor). Tamam. Gerçekten hürmet duyuyorum bu yazı sistemlerinin çözülmesi için vakti zamanında uğraşmış 3-4 tane büyük dehaya. Ama bu adamların ideolojik saplantılardan malul olmadığını (100 yıl geçmiş) nereden bileceğiz?

Orhun Yazıtları hangi alfabede yazılmış? Runik alfabe! Yahu, ta Moğolistan’da bunlar. Hesaba göre 732’de dikilmiş ilki. E bunlardan neredeyse 1 yüzyıl sonra başlayıp bugünkü Rusya’nın İskandinavya hududundan Norveç’in en ücra kırsalına kadar zibilyon tane runik yazılı taş dikilmiş. Viking Runik sistemi ile Göktürk Runik sistemi arasında benzerlik / benzemezlik olgusunu inceleyen kaç tane çalışma var? İlaç olsun diye var mı acaba?

 

3 - Kelime ödünçleme hallerinde kurallı ses dönüşümlerine takmış arkadaşlar var. Yahu Müslümanlar, el insaf! Ben Dancadan İzlanda diline, İsveççeden Norveççeye, Flamancadan Friz diline kelime geçişiyle ilgili bir iddiada bulunmuyorum ki? Onların arasında bile üzerine * işareti ile “kural dışı dönüşüm” notu eklenen bir sürü geçiş var. Elâem bu zokayı size yuttururken kimseden tıs çıkmıyor da, ben “Yahu bakın, bu da olabilir” deyince mi coşasınız geliyor?

Afrika filinin Asya fili ile akraba olduğunu kanıtlamaya çalışan adama ne denir? Vallahi ben “boşa zaman harcayan angut” derim.

Derdim çok daha başka. Haklısınız. Belki ben de boşa kürek sallıyorumdur. Ama en azından yazlık evin bahçesinde şişirilmiş 3 metre çaplı bebe havuzunda, kollarıma balon bilezikler takıp çimdikten sonra “rafting heyecanı yaşadık” diye caka satmaya kalkmıyorum.

 

4- Bir de kronoloji takıntısı olan iyi niyet sahipleri var. “O kelime ilk nerede ve ne zaman kullanılmış, biliyo musun?” diye soruyorlar. Yahu, bildiğim varsa zaten yazıyorum.

Ey insanoğlu, benimki de göz, benimki de kafa, benimki de hayat. Bütün enerjimi buna harcayamıyorum. Harcasam kaç yazar?! Ne kadar döküm çıkartabilirim? Osmanlı arşivlerinin dökümü bana mı ihale olundu? Bunun için maaş bağlanacak adamları en vasat zekâlı, en tarikatçı, en kıçıkırık, makam düşkünü tiplerden ben mi seçtim? Ben de elimde bulabildiğim, bütçemin ve zamanımın elverdiği kaynaklardan bakınmaya çalışıyorum işte.

Siz bana 9. yüzyıldan bu yana tüm Avrupa, Arap, Yahudi, İran, Slav, Türk yazılı kaynaklarını internet database’i olarak eksiksiz verdiniz de ben mi bakmadım? Hele bir verin de, ben size orada taramanın tillahını yapmak ve olası bütün benzeşmeleri çıkartmak için yazılım yapmazsam o zaman sıfatıma tükürün.

  • Olur mu hiç? Mantıken imkânsız. Çekik gözlü, kara kafalı, kısa boyunlu, pis göçer sürülerinin basit ve iğrenç dili nasıl olur da anjelik surat ifadeli, Yüce Beyaz Adam’ın diliyle akraba olabilir? Hem Türkler zavallı bir istilacı/işgalci topluluktur. Medeniyetten nasiplerini almamışlardır. Bunların homurtularından Kutsal Batı’ya söz geçişi olsun; mümkün mü böyle bir saçmalık?” diyen, ulvi yorum sahiplerine cevabımdır:

Ben zaten Türk Irkı’nı Savunma, Kalkındırma ve Yüceltme Derneği üyesi değilim. Türk dili denilen bir oluşumun Hazar çevresi, Karadeniz’in kuzeyi ve Anadolu’nun doğusunda adeta bir lingua franca olduğunu ve bu dil üzerinden anlaşan pek çok etnik grubun, ırki anlamda hiç de homojenite göstermiyor olmalarına rağmen yekten Türk diye adlandırıldıklarına eminim.

Bugün Hint-Avrupa, Sami ve Türk dilleri diye tasnif edilen dilleri ve öncüllerini konuşan topluluklar tarih boyunca bu coğrafya ile çok yakın ilişkiler içinde olmuştur ve birbirleri ile politik, dini ve ticari pek çok ilişki içerisine girdiklerine (yani aynı kökten çıkmasalar bile kelime ödünçleme ile birbirlerini etkileyebileceklerine) dair kuşku bulunmamaktadır. Bunu doğrulayan arkeolojik ve tarihi kayıtlar ve kanıtlar mebzuldur.

 

Benim merakım ise sadece bu dilin (Türk dili) kanaatimce yüksek matematik tutarlılık gösteren gramerinin ve türetme kodlarının kökenlerine yönelik işte.

  • E peki velev ki bir ZIRT dil var; bunu bilmenin mala-davara bi hayrı var mı?” diyen mallara ve davarlara zaten diyecek herhangi bir sözüm yok. İnsanın içinden merak duygusunu çıkartırsanız ancak mal ya da davar kalabilir geriye. Nerede medeniyet, nerede tekamül…

 

Yanlışlanabilirlik ve mantığa uydurulamama sorunlarını böylece rafa kaldırırsak ve yukarıda değindiğim, yazılı kaynaklardaki ortografi (ses biriminin en doğru formda yazıya geçirilişi) ve transliterasyon (X dilindeki sözlerin Y dilinin yazı sistemine göre yazıya geçirilişi) sorunlarını ve (henüz tamamlanmamış ve mutlak biçimde tamamlanması pek olası gözükmeyen) alfabe / yazma sistemleri çözümlemelerinin sorunlu olabileceği gerçeğini göz önünde bulundurursak, etimoloji alıştırmalarımız için önerilebilecek en makul yöntemler neler olabilir?

 

  • Yüzyıllar içerisindeki anlam genişlemeleri ve anlam kaymalarını arındırmaya çalışarak, yazılı kaynaklarına (ve doğru seslendirebileceğimizi düşündüğümüz yazılı kaynaklarına!) ulaşabileceğimiz dillerde temel sözcük ve kavram/anlam karşılığı indeksini çıkartmaya çalışmak.

Buna örnek: Bugün İngilizcede yaban domuzu anlamına gelen BOAR ve ayı anlamına gelen BEAR sözcüklerinin (ki Cermenik dillerdeki öncülleri ya da denkleri gayet düzgün bir biçimde belgelenebiliyor ve benzerler!) Eski Türkçede kurt (wolf) ya da daha geniş anlamda korkunç-vahşi hayvan anlamına geldiğini bildiğimiz BÖRÜ(İ-I) ile ilişkisini kurmaya çalıştığımızda yukarıdaki anlam genişlemelerini, daralmalarını, şiftlerini dikkate almadan bunu ifade etmek ya da kavramak mümkün değildir!

Başka örnekleri yazılarda ve yorumlarda (itiraz yorumlarında da) mebzuldur.

 

  • Aynı dilde antik formdan günümüz formuna doğru gelirken olası ses (ve tabii ki yazılış) dönüşümlerini mümkün olduğunca tanımlamaya çalışmak.

Buna örnek: VICTORY’nin UTKU ile alakası olabileceğini Kaan Arslanoğlu iddia edince oradaki VICT diye belki ayrılabilecek Latinik kökün Türkçede olsa olsa ÜTMEK ile ilişkisi olabileceğine dikkat çekmiştim. Çünkü UTKU diye bir sözcük zaten 1930’ların öztürkçe – dilde sadeleşme sevdasından önce kayıtlarda yoktu. UTMAK değil de ÜTMEK belki alakalı olabilir diye şerh koymuştum (doğrusunu, yanlışını şu an tartışmıyoruz).

Başka örnekleri yazılarda ve yorumlarda (itiraz yorumlarında da) mebzul.

 

  • Mümkünse en az 2 (3 daha iyi olur – bunda da ayrı bir tartışma olacak) konsonant (ünsüz) benzeşmesinin olabileceği kelimeleri daha güçlü kanıtlar olarak sunmak.

Buna örnek: Sayma sayıları ile ilgili yazıda BİR, DÖRT, BEŞ ve YEDİ çok kuvvetli kanıtlar olarak sunuldu. Çünkü, her ne kadar B-F-P-V translingual dönüşümleri (böyle bi kelime olmayabilir – şu an totomdan uydurdum; bir dilden diğer dile geçiş demek istedim), metatezler (Tört – Tötr), diakronik (bunu da atıyorum; zaman içinde demek istedim) ünsüz metamorfozları (NG ya da NC ya da NÇ’den NF, NT , V veya Ş’ye) ve ünsüz yumuşamaları ya da yutulmaları (S ya da Ş’den H’ye, Y’ye ya da fonem yokluğuna geçiş) ile bunları açıklamaya çalışmışsam da, hepsinde en az 2 konsonant varlığı dikkatiniz çekmiştir. Oysa İKİ ve ÜÇ için aynı konfidansı gösteremedim. Yemedi!

Ara not: Türkçede nazal N (Ñ) ve KH (Arap’ın خ’si) olmadığı iddiası temelsizdir. İstanbul Türkçesinde kibarlaşma nedeniyle yoktur elbet. Ama Batı Türkçesi kollarında yaygındırlar.

 

  • Latincedeki ve Yunancadaki türetme ön ekleri ve partizip ya da gerund formları yapan son ekleri ayrı bir araştırma konusu olarak incelemek... İlginç bir şekilde çok ciddi benzerlikler olduğu kanaatindeyim.

En son buluşmada ben İngilizcedeki –ing ve İspanyolcadaki (dolayısıyla Latincede de) –endo eklerinin (ki bunlar gerund formu yapar) Anadolu’da hâlâ kullanılan ve fakat yine İstanbul Türkçesinde (belki de kasten) unut(tur)ulmuş olan –(e)nd(e) ekiyle aynı olduğunu iddia etmiştim. Örnek: yapanda, edende, gelende, gidende...

Ayrıca, tıp fakültesi çıkışlı okurların hemen hatırlayacağı ve eklendiği doku ya da organ ismine tümör olma özelliği kazandıran –om(a) ekinin de yumak (yumru – yum) ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Örnek: Menenj-iom(a), Hepat-om(a)...

  • Latince, Yunanca, Farsça, Arapça, İbranice ve Eski Türkçe basit eylem köklerinin (yukarıda örnekleri verilen ve daha önceki yazı ve yorumlarda çokça tartışılan) ses dönüşümleri dikkate alınarak mukayesesini yapmak.

Bu aslında yazılımla yapılabilir. Örneğin Sami dillerindeki H, K, KH, S ve hatta ĞAYN sesleri ile başlayan kökler ile diğer dillerdeki benzer sesler (ĞAYN hariç – o Arapça için spesifik) ile başlayan basit eylem köklerinin çapraz mukayesesini yapmak (hiç değilse listelemek ve olası eşleştirmelerde bulunmak) yazılımsal açıdan mümkündür.

  • Somut ve soyut kavramların tematik olarak gruplanması ve olası benzerlik taramalarının kavram öbekleri içinde yapılması, sözcükler arasında benzerlik olabileceğine yönelik tamamen tesadüfi ya da ışıma – vahiy yoluyla girişilebilecek iddiaları azaltır. Böylece hem iş daha sistematik yapılmış olur, hem de inandırıcılığı daha yüksek olur kanaatindeyim.

Buna kötü örnek (hem de evrimden): Ansiklopedi karıştırırken Tasmanya Kurdu (Kaplanı da deniyo) denilen ve galiba soyu tükenmiş olan hayvanın (böyle arka bacaklarına doğru kaplan gibi çizgileri olan ve başı harbiden de kurda-köpeğe benzeyen) resmini görseniz ve sadece sathi benzerliğine bakarak onu köpek cinsi bir hayvan saysanız ve hatta hatta, bununla yetinmeyip bir de üzerine iddiaya girseniz… En hafif tabir ile madara olursunuz. Çünkü söz konusu hayvan keselidir! Nokta!

O yüzden, size o an bir ışıma, vahiy ya da ilham yoluyla naklolunduğunu sandığınız kelime benzeşme öykülerinizi en az 2-3 yerden kontrol ettirmeniz gerekir. Ha ben öyle durumlarda “Dikkat! Bu bir a.y.a. fantazisidir” diye mutlaka not koyuyorum.

Unutmayın, safi ses ya da şekil (yazılış) benzerlikleri çok zaman yanıltıcı olabilmekte. Çağrışımlarla gitmek düşündüğünüzden daha güvenli olabilir, ama bunun için de çok, ama çok, ama harbi çok okumalısınız!

  • Bu bölümü tartışmalarla daha geliştirmek niyetindeyim. “Saçmalamışsın a.y.a.” ya da “Onu öyle demişsin ama KAHÖD a.y.a.! Kazın ayağı bak böyle” diye ve örneklerle, kanıtlarla, makul açıklamalarla gelmenizi sizlerden istirham ediyorum. Küfür edecek olanlar parmak kaldırsın. Bendeki lisan-ı galiz rezerviyle başa çıkamayabilirler. Tophane çocuğu değiliz ama bizim de bir şeklimiz vardır kendimizce!

Evet, geldik kapanışa! Şimdi size bir sürprizim var. Daha önceden başka bir yerde ya da dilde böyle bir etimolojik yumurta ifşa edilip edilmediğini bilmiyorum. Ama bakındım. Ben bulamadım. Hazırlanın.

İşte a.y.a.’dan İnsanBu okurları için ufak bir hizmet: İnek ve Boğa heyvanları için 3 büyük dil ailesine ortak kök önermesi! Ta-ta-ta-taaam! (Yukarıdaki prensiplerin çoğunu aha burada uygulayacağız – o yüzden onlara lütfen dikkat edin)

Türkçe, yapısal bir özellik olarak, nesnelerin arasında çok çok çok nadiren eril-dişil ayrımı yapan bir dil. Boğa heyvanına eril anlam yüklenmesi dilin belirli bir gelişim evresinde olmuş olabilir mi acaba?

Esen Boğa Havaalanı diye TRT uydurukçası ile anılan bölgenin adı neden öyle? Moğol ya da Türk soyundan geldiği bilinen ve Timur’un filli bir generali olan İzen Bugu göya fillerini o mevkide saklamış ve Yıldırım Bayezid’in ordusuna karşı Ankara Savaşı’na o bölgeden savaşa katılmış diye… Yine salak TRT Türkçesindeki “Esen kalın” ya da “Esenlikler dileriz” uydurukingeni de bu İzen Bugu’nun İzen’i (ya da İsen’i) ile alakalı. Sorunca “Kutlu” demek diyorlar. Ben diyenlerin yalancısıyım.

Peki BUGU ne? Selin Sayek Böke’nin soyadındaki BÖKE ile aynı. Yani hanımefendinin babası olan İskender Sayek’in mesai arkadaşı olan Erkmen Böke’nin soyadı da aynı kökten geliyor. Aytaç Bakkal’ın ise bunlarla alakası hem var, hem yok. Nilüfer Göle’nin ise dayı kontenjanından teğet geçmişliği var. Kıs kıs kısss! Neyse!

BUGU, BÖKE…

BİNGO! BOĞA!

Pekiii, Kuran’ın en uzun suresi hangisidir? BAKARA! Bakar ne demek? Sığır!

Allah Allah! İlginç, değil mi?

Pekiii, İspanyolcada kot pantolon nasıl denir? Vaqueros! Aslında pantalones vaqueros! E ne alakası mı var? Vaquero ne demek? Kovboy demek. Yani? Sığır çobanı! V ile yazıldığına aldanmayacaksınız. Nasıl okunuyor? Bakero.

Bu durumda sığır nasıl denir İspanyolcada? Vaca (BAKA)!

BAK sen şu Crom’un işine!

Latincesi neymiş? VACCA! Valla!

Hatırlayan var mı? Hani aşı ile ilgiliydi bu kelime. Vaccination!

YAAA! Yukarıdaki prensiplerin ve örneklerin neredeyse hepsi geçti, di mi?!

Hadi bakalım. Bu da bugünkü tatlı olsun. Kahveyi yorumlarda höpürdetiriz. Bana acıbadem likörü de ısmarlayın yalnız.

Hürmetsss milsss (layık olanlara)!!!

a.y.a.

P.S. Sevgili Sonja, Conn 7 yaşındayken marinanın sosyetik, asortik marketine uğramıştık bigün (ve tabii sen yoktun). Hindistan cevizlerinin önünde durdu. “Çok görüyorum ama hiç tattığımı hatırlamıyorum. Bundan alabilir miyiz?” dedi. Spesifik olarak onu istemesinin bir nedeni olup olmadığını sordum. “Sadece merak ediyorum” dedi. “Bilmiyorum çünkü tadını. Ve başkaları bana bundan bahsedince nasıl bir tat olduğunu kafamda bulamıyorum” diye ek açıklama yaptı. Takdir ettim Spock sıpasını.

İşte bu çalışmalarda da bence bunla alakalı bi sorun var. Ben o yüzden Conn’un kılıcını çabuk bilemesini istiyorum. Adamlar diftong’un ne olduğunu bilmez, Arapça duyunca “Kuran okuyo yine pis dinciler” der ve kanal değiştirir, 1 tane Latince metin okumaya çalışmamışlardır. Gürcü deyince Rus Pazarı’ndaki gogolar gelir aklına. Ama biz onlara etimoloji yumurtası ikram ediyoruz.

E tabii beyin ERROR veriyo. Çünkü o tada ait veri yok. Hiç giriş yapılmamış. Buna rağmen cahillerin her zamanki özgüveni ile serbest stil çemkiriyo ve “zekerimin narsisti” diyip özdoyum yaptığını sanıyo.

Hayattan rengi alınca geri neyi kalır bilemiyorum. Ama insandan merakı alınca hususi sığır ya da koyun kaldığına eminim. Son yazılarda mala ve davara değinmemden anlamışsındır (Boğa, Goç).İşte o yüzden, merakı hep takdir etmişimdir.

Efendim? Avokado da tattı tabii. Durur mu? Mangoya alerjisi olabilir yalnız. Emin değilim. Biraz kızardı bacağı sonra.

Son sözümüz Kuran’dan gelsin mi? Bence gelsin.

Kulhelyestevillezine ya’lemune vellezine la ya’lemun??? Olmaz, di mi?

Size hususi öpücüks!

 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 29.04.2017

    bilakis Sayın Albayrak, bilmiyordum. haberdar ettiğiniz için çok teşekkür ederim. M ile ilgili bi teorim olabilir. emme esnasında çıkan ses mmm gibi ne de olsa. Yıldız Hanım ile görüşmek isterdim. a.y.a. milmercisss

  • B. Sadık Albayrak

    B. Sadık Albayrak 28.04.2017

    Değerli a.y.a., bu yazınızı da merakla okudum. Haberdar olmadığınızı sanmıyorum ama yine de hatırlatmak gereği duyuyorum. Yıldız Cıbıroğlu'nun dil konusuna kadın ekseninden bakan, "Kadının Yazısız Tarihi, M ve N Sesi" isimli bir kitabı var. Cıbıroğlu, ilkin ineği evcilleştiren kadının buradan M ve N sesini kendisiyle ilgili nesneleri adlandırmak için kullandığını öne sürüyor. Birçok dilde kadınla ilgili sözcüklerin M sesi içerdiğini örnekliyor. Mother, milk, meme vb. listeler çıkarıyor. Cıbıroğlu, birkaç yıl önce görüştüğümüzde, dille ilgili, özellikle Türkçe ile ilgili çalışmalarını yoğunlaştırdığını söylemişti. Bildiğim kadarıyla henüz kitaplaştırmadı. Bu konuda bilgisine başvurmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Selamlar.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 25.04.2017

    Sayın Gül T, Turgay Kürüm diye bi adamın göktürk runikleri ile eski iskandinav runiklerini ilişkilendirdiği bi çalışma var. Adamı turancılıkla falan suçlamışlar. Batı çalışması yok. Ses değeri eşliği yok diye çemkirmişler. Bi de, göktürk runikleri sogd alfabesinden çıkma diye bi uydurmasyon eklemişler. Komik ötesi. Evlere şenlik. Adam zaten ses eşleşimi olamaz diyo. Bi de... Ne ilginç tesadüf! Çözülemeyen runiklerin en meşhur 3'ünden 2'si nerde? Bingo! Gotland adası! a.y.a. hayretsss

  • Gül T.

    Gül T. 23.04.2017

    Ben açıkça gayet oluru var diyorum bu hipotezlere ve yöntemlere. Sayın A.y.a ile aynı soruna bizlerde sahibiz bizim de önümüze arşiv sundular da yok mu dedik :) Ben gerçekten yarı eğitimli ve cahilim birçok konuda. İnsanbu.com 'da çok şey öğrendim. En çokta haksız olabileceğimizi ve bunu kabullenmeyi. Ancak benim derdim şu, Hint- avrupa tezi güçlü, sebebi kanıtların bolluğu vs...Uyduruk ya da değil bu konuda net bir şey demek şuan için zor. Ama şu runik alfabelerin kökeninin Türk runik biçimden alındığını söyleyip orada bırakmak olmuyor cidden birileri onun üzerine gitmeli... Saygılar,sevgiler.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 22.04.2017

    hep şu kaz (gaz), goose, Gans örneğini veriyorum ya... arapça'da gaz heyvanının ismi ne? ivaz (mısır'da vaz)! peki bu kapak mı? hem de kilitli kapak. hacıvat'ın hacı ivaz'dan geldiği rivayet olunur. karagöz de aşağılanır hani... bence hacı ivaz'daki ivaz da gaz ile alakalı ise, bu, neden benim asıl hacıvatı gaz gafalı bulduğumu gayet iyi açıklar. a.y.a. sabah nefes açsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 22.04.2017

    ضبع, ذئب, دبّ --- merak etmeyin. ayet yazmadım. arapça bazı hayvanların isimleri. sol baştan sayarsak: ayı, kurt, sırtlan. translitere edersek dubb, dhiab, dabğ(y?). ama size ilk harfler farklı geldi, di mi? ayıdaki (dubb) dal. kurttaki (dhiab) dhal (ingilizcenin the'sındaki th gibi). sırtlandaki (dabğ) dad. fakat b hepsinde sabit. ne mi var bunda? aynı börü mantığı işte. canavar olan, ısıran, parçalayan heyvan türüne aynı kökten isim vermişler. dabbetülarz'daki dabbe de bunla alakalı olsa gerek. yaratık falan demektir zaar. o ilk harfler de farklı değil. diakronik dönüşüm örneği oluyolar. büyük ihtimalle öncül diftong idi (yani ingilizcenin the'sının th'sı gibi). sonra zaman içinde iki farklı d'ye döndü. işte tekniğe giriş bu oluyo. hadi bakalım. sinapsları çalıştırın. metateze de örnek vereyim. tarih meraklılarına... rusça'da alman nasıl denir? nemets! 19. yy. evveli osmanlı kayıtlarında alman nasıl geçer? nemçe! başka sorum yok sayın yargıç. a.y.a. sabah idmansss

  • Acar

    Acar 22.04.2017

    Buradaki en sevdiğim konu :) A. Y. A. da bu konuda eğitim verse beş ders teneffüse çıkmadan dinleyebilirim.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.