Yolculuk Başkadır Göç Başka

Yolculuk Başkadır Göç Başka

Bu haftaki kitabımız 2003 yılından geliyor. Öykücü Jaklin Çelik'ten Yılanın Yolu...

Neden mi başkadır? İki kavramın içeriğinden, işaret ettikleri olguların toplumsal boyutundan bile çıkartılabilir bu. Yolculuk çeşitli nedenlerle gerçekleştirilebilir. Tatil, ziyaret, buluşma, sevgiliyi arayıp bulma… Nasıl bir nedenle olursa olsun “yolculuk” bir keyfiliğin, bir yeğleyişin, sonuçta insanın iradi eyleyişinin sonucunda ortaya çıkar. Oysa “göç” böyle midir? Bir toplumsal bütünün, demografik dağılışından tutun da, üretim ilişiklerinin, savaşların, barışların, iklim değişikliklerine kadar birçok etmenle gerçekleşen, bireyi de kapsayan, onun konumunu da belirleyen bir “zor”u içerir. Bir “zor”dan doğar. Uygulandığı insanların iradelerinin dışında olan bir “zor”dur göç. İnsanın üzerinde “git”meden kurtulamayacağı, atlatamayacağı bir “baskı”nın sonucudur.

Dünya ve ülkemiz yüz yıldır ne kadar çok tanık oldu bu göçlere. İnsanlar çeşitli “zor”larla yerlerinden, yurtlarından edildi. Bu topraklarsa bunu iki kat birden yaşadı. Uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Biliniyor. Ülkenin bir coğrafyasından, başka bir coğrafyasına insanlar dün yoksulluk nedeniyle bugün savaş nedeniyle sürekli göç ettirildi. Dünyanın başka yerlerinde de yine “savaş” nedeniyle göç ettirildiler; Avrupa’dan, Asya’ya, Afrika’ya kadar ve insanlığın Aylan bebekle karaya vurması... Aylan ilk değildi, son da olmayacaktı.

Jaklin Çelik “Yılanın Yolu” adlı öykü kitabında “gezgin” bir öykücü, sanatçı olarak “göç” edenleri yazıyor.

Burada konudan biraz uzaklaşıp bir saptamamızı yazmak istiyoruz. Edebiyatımıza, toplumsallığımız ne kadar az yansıyor ya da şöyle söyleyelim; ya hiç yansımıyor ya da çok geç yansıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısını sürekli bir “göç” ve 21. yüzyılın da ilk yarısını yine göçerek yaşamış bir toplumun neden “göçer” edebiyatı oluşmamıştır? Örneğin bugün için hemen bir postmodernist edebiyattan söz edebiliyoruz. Bir olgu olarak saptayabiliyoruz, onun egemen oluşunu görebiliyoruz. Geçmişte de köyden-kente göç düzleminde ele alınan çeşitli denemeler de olmuş; ama daha çok köyden göçenin, kentte yaşadığı yabancılaşma olarak görülmüş. Türkiye’den Almanya’ya işçi göçü yine aynı düzlemde ele alınmış. Elbet “yabancılaşma” çok önemli; ama gördüğümüz şu: göçün kendisinin işlendiği bir edebiyatımız yok. Neden? Bunu belki saptanabilecek en önemli nedenlerden birisinin, göçerlerin, kaleminin olmamasıdır. Onun kalemi olmaya çalışanlarsa bir ikisi dışında bu görevi yerine getirememiştir.

Oysa “göç” edenler, ettirilenler, kendileriyle birlikte “ruh”larını da götürür. Göçün ruhlarında açtığı hasarla birlikte göç ederler. O hasar görmüş, dünyaya, en önemlisi insana güvenlerini yitirmiş insanlardır artık; bu hasar göç ettikleri yerde de bir ömür boyu düzelmez. Bir halk bir yerden bir yere göçerken ruhları da beraberinde “göçer.” İşte Jaklin Çelik’in Yılanın Yolu'ndaki öykülerinin ayırıcı noktası buradadır. O hem insanları bu göç noktasına getiren mekanizmaların çok iyi farkındadır hem de o mekanizmaların insan ruhunda açtığı hasarı çok iyi gören bir anlatıcı... Öyküleri kendi içinde çok iyi kurgular Jaklin Çelik. Bir anlatıcı olarak metne karşı kendi konumunu, mesafesini korur. Az başarılır. Öyküleri okuyunca ne bir duygu sağanağının körleştirici zafiyetinde bırakır okuru ne de “olur böyle şeyler, işte insanlık bu durumda” dedirtecek kadar da duyarsızlaştırıcı bir duygudur yarattığı. Bunun için o iyi bir öykücüdür.

Yılanın Yolu iki bölümden oluşuyor: Durak ve Yol. Çelik’in göç insanlarının ruhlarına tanıklığı bu iki bölümde ayrı katmanlarıyla ortaya çıkıyor. İlk iki öykü birbirinin devamı ve sürdürücüsü. Şato adını taşıyor ikisi de. İlk öyküde Habip “korucu olma” baskısıyla karşı karşıya kalmış bir köylüdür. İkincisinde ise Habip ailesini geride bırakıp Adapazarı’na göçmüştür. Her iki öyküde de Habip’in ezilmişliğinden, bir insan olarak çaresizliğinden kaynaklanan kişilik özellikleri ve bundan kaynaklanan davranış biçimi çok iyi verilir. Habip, komutanın “Bu işte para var. Koruculuk kötü bir iş midir ki sen düşünüyorsun? Hem devletin ihtiyacı olduğunda böyle bir iş yapmayacaksan, bir daha devletin işi ne zaman düşer sana?” demesinden sonra Habip’in komutana yanıtı gelir: “Komutanım Allah devletimizden de sizden de razı olsun. Allah devletimize ve sizlere zeval vermesin. Benim koruculuktan gelecek paraya ihtiyacım yoktur, bedava yaparım. Ama biz köyümüzde rahatız. Korucuya ihtiyaç yoktur. (s.12) Tabii ki bu yanıta komutan çok sinirlenir. Sonuçta Habip göç etme kararını ailesine açıklar. Göç ettiği Adapazarı’nda da kendisinin bir manav dükkânı açmasına aracılık edecek olan hemşerilerini de komutan karşısında gösterdiği davranışı gösterecek ve kendisine yardımcı olan Celal’in elini öpmeye kalkacaktır. (s.33) Kendi akrabalarına, soydaşlarına silah tutmamak için, böyle bir ahlaki nedenle “göç” kararı veren Habip, Adapazarı’nda depremde ölür. Sonuçta onun ezilmişliğinden kaynaklanan ortaya çıkan sonuç değişmez.

Yılanın Yolu, edebiyatımızda, “göç”e, “göç”ün açtığı yaralara, “göç”ün kendisinden bakarak anlatan öyküler.

Jaklin Çelik, Yılanın Yolu, Aras Yayınları, 1. Basım Ekim 2003

 

İnsan BU


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...