Milovan Djilas'ın Kitabı “Savaş Zamanı”nın Düşündürdükleri

Milovan Djilas'ın Kitabı “Savaş Zamanı”nın Düşündürdükleri

Milliyetçilik ve komünizm

 

Değerli arkadaşlarım birkaç harika kitap gönderdiler. İlkokul çocuğu gibi heyecanla paketleri parçalayıp açtım. Derhal okumaya başladım. Güzel ve önemli kitaplar. Bunların düşündürdüğü şeyleri sizlerle paylaşmayı planlıyorum. Sanırım günlük konularda laf yetiştirmeye çalışmaktan daha iyi olur.

Milovan Djilas'ı herkes “Yeni Sınıf” isimli eseriyle tanır. Burada komünist olma iddiasıyla yola çıkanların nasıl derhal ayrıcalıklı bir yeni sınıf haline geldiklerini anlatır. Önce yazarı tanıtalım.

Djilas (1911-1995) Karadağlı bir Sırp ve komünisttir. Genç yaşında sol görüşle tanışmış, hapis yatmış ve 1941 Nisan'ında Yugoslavya Alman ve İtalyan işgaline girince hemen dağa çıkarak silahlı direniş hareketinin en önemli birkaç liderinden biri olmuştur. Dört yıl dağlarda, ıslak mağaralarda yaşamış, tifüs, dizanteri ve her türlü hastalığa yakalanmış, kuşatmaları yarmış, yüzlerce kez kurşunlanmış, bombalanmış, en zor görevlere gözünü kırpmadan atılmış, ateş etmiş ve düşmanlarını vurmuş bir kişidir. Yani inançsız veya korkak olduğu asla söylenemez. Bu arada Partizanların temsilcisi olarak İngilizlerle, Amerikalılarla, Almanlarla, Ruslarla, Bulgarlarla resmi temasları yürütmüş, Dimitrof ve Stalin'le defalarca uzun görüşmeler yapmıştır. Savaş bitince, eleştirileri nedeniyle ömrünü verdiği partisinden atılıncaya kadar yeni kurulan komünist devletin hükümetinde yer almıştır.

.....

Djilas'ı okuyunca iki aidiyeti olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi Karadağ, Sırp, Yugoslav (ki bu Güney Slavları anlamına gelir) ve büyük Slav dünyası içerinde Ruslara duyduğu yakınlıktır. İkincisi ise son derece inançlı bir komünist olmasıdır. Karadağlı ve Sırp kimliğini Yugoslav kimliği içerisinde eritmesinin de bir vasıtasıdır bu. Büyük Slav dünyasının toptan komünist olmasını, Yugoslav bütünlüğünün bir garantisi olarak görür; çünkü Hırvatlar, Sırplar, Müslümanlar, etnik Almanlar, Slovenler, Arnavutlar, Makedonlar, Bulgarlar işgalin tüm kargaşası içerinde, ellerine geçen her fırsatta birbirlerini göz kırpmadan katletmektedir. Öyle ki savaş boyunca ülke nüfusunun yüzde 12 ila 15'i katledilmiştir ve en az yüzde sekseni işgalciler değil, yerli halklar tarafından öldürülmüştür. “Şu köyün tüm ahalisini, ninelerini, bebeklerini yok edelim, savaştan sonra dönen olmasın.” Savaşın sonuna doğru bir gün Hırvat faşistleri olan Ustaşilerden bir grubu sıkıştırırlar. "Savaşı kaybettiğinizi biliyor musunuz ?" diye seslenirler. Yanıt "Evet biliyoruz ama hâlâ sizden birkaç kişiyi öldürecek zaman var" şeklindedir. Yıllar önce savaşın son saatlerinde bile SS'lerin Berlin'de Ruslara bakmadan muhalifleri ve tek tük kalmış Yahudileri yakalayıp katletmeye uğraştıklarını okuyup çok şaşırmıştım. Demek etnik kin böyle bir şey.

.....

Djilas savaş boyunca birçok şey öğrenir. Bunlardan birincisi, hem komünizmin, hem de pan-Slav milliyetçiliğinin sadece Rus çıkarları için kullanıldığıdır. İtalya-Mısır-Irak üzerinden Moskova'ya uçup Stalin'e ilk görüştüğünde hâlâ ona büyük bir inanç ve hayranlık duymaktadır. Yapılan pislikleri öğrendikçe gözü açılmaya başlar. Önce bunları savaş zamanının istenmeyen ama kaçınılmaz tedbirleri olarak görüp kendisini ikna etmeye çalışır, ancak kısa sürede işin bunun çok ötesinde olduğunu anlar. Ruslar müttefiklerle iyi geçinmek için Komintern'i lağvetmiş olup Partizanları da ülkede hiçbir desteği bulunmayan kaçak kralı tanımaya zorluyordu. Djilas daha sonraları Rusların, devrim yaptıkları için Yugoslav komünistlerini asla affetmediklerini söyleyecekti. Savaşın sonunda, Kızılordu Balkanlar'da ilerledikten sonra Sofya'da bir pan-Slav konferansı toplayarak, bu ülkelerdeki Moskovacı komünistleri kendi çıkarları için yönlendirmeyi amaçladı. Karşı çıkan olursa derhal “Troçkist” diye suçlanarak ortadan kaldırılmaktaydı. Djilas bunları gördükten sonra Moskova'ya bir daha körü körüne boyun eğmeyecektir. Büyük fedakârlıklarla savaşan Partizanlar da, yağmalayarak ve ırza geçerek ülkelerinden geçen Kızılordu'ya boyun eğmedi. Avrupa partileri arasında Moskova'dan ilk büyük ayrılışı desteklediler. Tabii bunu bir anda değil de ancak 1948'de resmileşen bir kopuş sürecine yaydılar. Bu süreç Çin'de de 1933'ten 1950'ye kadar uzanan bir süreç içerisinde gerçekleşti.

.....

Güney Slavlarının devleti olarak 1918'de Batılılar tarafından yaratılmış olan Yugoslavya'da milli kinler komünist yönetim altında ortadan kalkmayacaktı. Djilas, Tito'nun en yakın yardımcılarından biriydi. Tito, Hırvat olduğu halde savaşta kazandığı büyük prestiji sayesinde Yugoslavya'yı ayakta tuttu. O ölünce derhal birbirlerini kesmeye başladılar. Alman işgali zamanında Hırvat Uztaşiler ve Sırp milliyetçileri olan Çetnikler fırsattan istifade o kadar çok etnik temizlik yapmışlardı ki, tarlalardaki ve nehirlerdeki kemiklerin toplanması 1950'lere kadar sürmüş, korkunç kokular uzun süre uçurumların yanından geçenleri hasta etmişti. Partizanlar da ellerine geçen tüm Ustaşi ve Çetnikleri öldürdüler. Tabii, her seferinde Müslümanlar her taraftan sayısız katliama uğradı. Savaşın sonunda, ülkenin kuzeyinde, özellikle Slovenya'da ve sayıları yarım milyonu bulan etnik Almanlar da katledildi veya sürüldü, tüm mal varlıkları yağma edildi. Macarlar da sürüldü, ama o kadar fazla katliama uğramadılar. Güneydeyse Makedonya'da Bulgar ve Sırp rekabeti sürdü.

Djilas, Tito'nun ölümüyle Yugoslavya'nın dağılacağını önceden ifade etmişti; çünkü etnik kinin komünizmle veya başka herhangi bir rejimle azalmayacağını çok iyi biliyordu.

.....

 

Yeni sınıfın savaş içerisinde ortaya çıkışı

Yeni sınıfın savaş içerisinde ortaya çıkışını herkes anlayabilir, ama muhtemelen çok az kişi benim kadar yakından hissedebilir. 1980 öncesindeki döneme ait kısmi anılarımda, Türkiye'de sol hareketler içerisinde ayrıcalıklı bir yönetici kesimin oluşmasıyla ilgili yaşadığım olayların bazılarını paylaşmıştım. Üstelik bunun çok çarpıcı ve itici bir örneğini gündeme getirdiğimde bağıra çağıra kavga çıkmış, müstakbel parti şeflerinin konuya tek yaklaşımı "Sen nasıl bizim arkadaşlarımıza öyle şeyler söyleyebilirsin" şeklinde olmuştu. Bu konu günün koşulları içerisinde kaynayıp gitti. Sonra da "Ölmüş eşeğin hesabı mı olur?" Hareketler daha henüz partileşmeden bile, iktidardaki partilerde görülen tipte ayrıcalıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Neler gördük. Ya partileşme süreçleri tamamlansaydı nasıl olurdu, Tanrı bilir...

.....

Djilas, Partizanların kontrolü altındaki bölgelerde ve daha sonra, bu bölgelere hücum edildiği zaman parti liderlerinin çoğunun sözde sekreterleriyle birlikte karargâh kurduklarını, bunlar arasında Tito'nun da olduğunu anlatıyor. Ahlakiyatçı değiliz, bundan hiç hazzetmeyiz ayrıca. Böyle şeyler kişilerin kendi aralarındadır. Sonuçta kimse mükemmel olmak zorunda değildir. İnsanlar da rahibe veya keşiş değildir. Herkes tüm insani hasletleriyle birlikte kabul edilmelidir; ancak bir dayanışma ruhu, paylaşım ve anlayış beklenir. Partizanların üzerinde tek bir yedek çamaşır bile yokken, ateş altında yapılan yürüyüşlerde kasabalara girildiğinde bu "sekreterler" için dükkanların açtırılıp takım takım giysiler aldırılması gibi uygulamaları herhalde sıradan savaşçılar akıllarının ucundan bile geçirmezdi. Konu eleştirildiği zaman şeflerden birisi "Herhalde sekreter yoldaşların eski püskü kıyafetlerle dolaşmasını istemezsiniz" diye yanıtlamış. Tito'nun "sekreteri" Zdenka'nın elbette hiyerarşide özel bir yeri vardı. Şirretliğiyle tüm Partizan karargâhını yıldırmıştı. Tito'nun karısı Herta varken fazla şirretlik yapamayan Zdenka, onun olmadığı bir gün, muhafızlarla ve aşçılarla kavga ettikten sonra yüzüncü kez bağırıp çağırırken Djilas'ın tepesi atmış, susmazsa saçından tutup uçurumun dibine atacağını bağırınca sesini kesmiş. Normalde son derece aksi bir adam olan Tito olayı görmezden gelmiş.

Şeflerin sevgililerinin her yerde niçin şirret olduklarını hep merak etmişimdir. Acaba öyle tipleri seçenler mi şef karakteri taşıyor, yoksa ihtiraslı ve/veya ikide bir histeri krizlerine kapılan kadınlar şefleri bir şekilde kafaya alıp kullanıyor mu? Doğrusu bilemiyorum. Mao'nun son karısı Jing Qinq de Kültür Devrimi'nin son aşamalarında "Dörtlü Çete" adı verilen grupla birlikte kısa süre iktidarı elinde tutmuş ama Mao'nun ölümünde kısa bir süre sonra alaşağı edilerek müebbet hapse mahkûm edilmişti. O da şirret bir tipti. Bunlar dönemin aşırılıklarından ve on binlerce siyasi cinayetten sorumlu tutuldular ve biraz da dönemin aşılması için günah keçisi yapıldılar; Çinliler de milyonlarca kişiyi mahkûm edemezlerdi ya.

.....

Tito'nun bir başka ayrıcalığı da, uzun yürüyüşlerde bile her gün ona süt sağılan bir ineğin yanlarında götürülmesiydi. Bir gün, açlık had safhaya gelince partizan genel karargâhı ineği kesip muhafız birliğiyle birlikte yiyor, ama Tito ineği sormaya başlayınca bunları bir telaş alıyor. Sonra birisinin aklına geliyor ve Alman ateşinden kaçarken ineğin bacağı kırıldı vurmak zorunda kaldık diyorlar. Tito o zaman işin ucunu bırakıyor. Tabii ilk fırsatta başka bir inek bulunuyor.

Savaşın sonuna doğru Partizanlar Kızılordu'yla birlikte Belgrad'a girdikleri zaman zenginlerin semti Dedjine'de bulunan konakların parti şefleri tarafından kapışılmasında yaşanan hırçınlıklar, kıskançlıklar ve bunların sosyal statü sembolleri olarak görülmesi de tipiktir. Ayrıca parti şefleri ve yüksek bürokratlar, sözde ülkeye gelen diplomatlar için açılan özel dükkânlarda her türlü lüks malı yok pahasına alabiliyordu. Bu dükkanlar Rusya'daki benzerleri örnek alınarak açılmıştı.

Djilas da ilk dönemde bu ayrıcalıklardan payını almıştı; ancak işlerin bu şekilde gelişmesinden rahatsızdı. İtiraz ettiği zaman ülke ve parti değerlerine hakaret ettiği için önce parti ve devlet görevlerinden atıldı, sonra da yedi yıl hapis cezası aldı. İşte “Yeni Sınıf” adlı kitabını bu dönemde dışarı kaçırdı ve 1950'lerin sonlarında bu kitap düzinelerce ülkede basıldı. Türkiye'de de vardı. Ben ortaokuldayken biliyordum. Ne var ki hiçbir zaman ciddi anlamda konuşulduğuna şahit olmadım.

 

......

Sorun şu ki, ayrıcalıklı kesimlerin var olduğu bir toplumda, sağcı da olsa, solcu da olsa, politik hareketlerin tabanlarında yer alanlar şeflerin ayrıcalıklarını doğal kabul ediyorlar. Binlerce yıllık anlayışlar hiç değişmeden en sol siyasi hareketlere bile giriyor. Eh! terör örgütlerinin liderlerinin de haremleriyle birlikte yaşadıkları, genç kızların bir kısmının buna zorlandığı vs. artık çok iyi biliniyor. İnsanoğlu her zaman ayrıcalık peşinde koşan bencil bir yaratık. Arada öyle olmayanlara rastlansa da nadirattandır. Ayrıcalıklara karşı çıkanların da liderler çetesine girme, hatta partide kalma şansı bile yok. Tabii, şefler kimi zaman bazı iyi niyetli kişileri bir süre kullanılıyorlar, o başka. Ancak liderlik hiyerarşik bir şekilde gelişiyor. Hiyerarşinin üstünde bulunanlar, ayrıcalıklarını muhafaza edebilmek için aşağıya doğru, kaderleri kendilerine bağlı, ayrıcalıkları aşağı gittikçe azalan ama gene de paylaşımdan ufak tefek kırıntılar kapan küçük adamları buluyorlar. Bunu sendikalarda da en net şekliyle görebilirsiniz. Sendika patronları çeteleriyle tepeye yerleşip, işyeri sahiplerinin hiçbir riskini üstlenmeden krallar gibi yaşarken, delegeleri ele geçirip onlarca yıl boyunca iktidarlarını sürdürürler.

 

......

Sınıflı toplumların bütün çirkinlikleri, dünyanın her tarafında sol hareketlerin içinde tekrarlanmasaydı, sol dünyanın her yanında siyaset sahnesinden böyle silinir miydi? Kendisini düzeltemeyen hareketler dünyayı mı düzeltecek! Sen önce kendine bak derler. İyi niyetli sempatizanlar da sol hareketleri gözünde idealize ederek bunlardan iyilik bekler. Geleneksel sol artık bir daha belini doğrultamaz. İdeolojik hareketler bir kez çöktükten sonra düzeltilmesi mümkün değildir. Ebediyen günahlarıyla birlikte kalırlar. Tarihte bir düzelme örneği olduğunu sanmıyorum. Eskiyi bırakıp yeniyi aramalı. Yeni bir toplumsal hareket düşünenlerin bunları iyi bilmesi gerekir. İnsan hırslarından arınamaz, ama bunları belli sınırlar içerisinde tutacak kurumlar geliştirilebilir. İdealler peşinde değil, mümkün olanların peşinde koşulmalıdır.

.....

Yugoslav Partizan savaşının Türkiye'yi ne kadar etkilediğini hayal dahi edemezsiniz

Zaman acımasız bir şekilde akıp giderken çoğu şeyleri siliyor, bazı şeyler önemsizleşiyor, ama hesabı görülmemiş konular da sıkıntı yaratmayı sürdürüyor. İkinci Dünya Savaşı'nı aktif bir şekilde yaşayanlar savaş sonrasında da -doğal olarak- her alanda öne çıktılar. Kurumları, partileri, devletleri yönettiler. İkinci Dünya Savaşı Soğuk Savaş'a dönüşerek bizi de sardı. Gerçi, burada yazdığım şeylere Djilas'ın kitabında tek sayfa bile ayrılmamış; ama bizim bunları da bilmemiz gerekir. Aşağıda özellikle belirteceğim tek olay hariç, bu bilgilerin hepsini şimdi açık kaynaklarda, hatta çoğunu elektronik ortamda bile bulabilirsiniz. Kontrol ettim.

 

.....

Bilindiği gibi, 1918'de Yugoslavya kurulmadan önce, bölge topraklarının bir kısmı 1878'e, bir kısmı da 1913'e kadar bizim egemenliğimizdeydi. Başka yerler gibi, bu toprakları da iyi yönetemedik ve yitirdik. Bununla birlikte, biz çekildikten sonra insanlarımızın bir kısmı orada kaldı. Bunların bir kısmı savaşta şu veya bu şekilde yer aldılar. İster istemez aldılar, çünkü katledilmek ile savaşmak arasında tercih yapmak zorundaydılar. İyi de kime karşı savaşacaklardı. Sırplar, Hırvatlar ve Karadağlılar tüm Müslümanlara tarihten gelen hınçla "Türk" diyorlar ve her fırsatta katlediyorlardı. Boşnaklar ve burada kalmış az sayıdaki Türk'le bir miktar Arnavut, işgalci güçlerle yerli katliamcıların arasında kaldı. Direnişe katılsalar, işgalcilerin gazabına uğramak pahasına bile komşularının katliamından kurtulamıyorlardı. Makedonya'da işe Bulgarlar ve hatta Yunanlar da karışmıştı. Bu son derece karmaşık bir konudur. 1912 ile 1950 arasında bu bölgelerdeki nüfus hareketlerini izlemek çok zor olduğu gibi çatışmalar da karışıktır; ama 1941-45 Yugoslavyası'nı özetleyecek olursak temel gerçek şuydu: Herkes birbiriyle çatışıyor, ama hepsi Müslümanları öldürüyordu. Daha savaşın başında 100.000 Boşnak öldürülmüş, çeyrek milyonu da sürülmüştü. Onların çaresizliklerini tespit eden Almanlar Müslümanları askere alıp özel birlikler oluşturmak istedi. Buna katılım fazla olmadı. Saraybosna, Mostar ve Banyaluka uleması buna cevaz vermedi. Bunun üzerine Kudüs Müftüsü Muhammet Emin el Hüseyni, Türkçe bilen Alman subayı Von Krempler'le birlikte Bosna'ya giderek Nazilere katılmaları için propaganda yaptı. Çok başarılı olmadı, ama Müslümanlardan oluşan taburların çoğunlukta oldukları bazı birlikler kuruldu ve bu tümenlerin kadroları Katolik ahaliden askere alınanlarla tamamlandı. Bu birliklerin bazılarında komuta kademesindeki Almanlara karşı isyan çıktı; ancak bunlar kaçıp müttefiklere ulaşmayı başaramayıp katledildi. Bir kısmı savaşın sonunda Almanlarla birlikte Avusturya'ya çekildi, dönenlerin çoğu Partizanlar tarafından katledildi... vs.

.....

1945 yılında Amerika ile Rusya iki dünya gücü olarak karşı karşıya kalırken yeni hasımları konusunda çok az bilgi sahibi olan Amerikalılar, esirler arasında bu konuda uzman olan Alman Generali Reinhart Gehlen'i özel sorguya aldılar. Alman Genelkurmayı'nda "Fremde Heere Ost" (FHO) yani Doğu Yabancı Orduları adı verilen dairenin başında olan Gehlen, Rus işgali altındaki bölgelerden istihbarat toplayan yaygın bir şebekeye sahipti. Doğu cephesi ve Kızılordu hakkında çok doğru istihbarat verdiği için Hitler tarafından moral bozduğu gerekçesiyle işinden kovulmuş, ama elindeki tüm bilgileri saklamıştı. Doğu Avrupa'da bir şebeke kurmak isteyen Amerikalılar, bu bilgileri vermesinin karşılığında, ona bağlı çalışmış olan SS subaylarını ve diğer Nazileri serbest bıraktıkları gibi, CIA'ya bağlı olarak kendi örgütünü canlandırmasına izin verdiler. "Gehlen Örgütü" daha sonra Federal İstihbarat Örgütü BND'ye (BundesNahrichtenDienst) dönüştürüldü. Bu örgüt Soğuk Savaş'ı yürüten en önemli kurumlardan birisi oldu. Yugoslavya da, tüm "Demirperde ülkeleri" gibi, Gehlen örgütünün önemli çalışma alanlarından birisiydi; ancak Amerikalıların Doğu'dan gelen başka Türk asıllı kişileri doğrudan kendi örgütlerinde istihdam ettiği de bilinmektedir. Hiçbir zaman tüm yumurtaları aynı sepete koymazlar.

 

.....

Aşağıda değineceğim olayı 25 yıldan uzun bir süre önce yitirdiğimiz bir büyüğümüzden dinlemiştim. Bu konuya herhangi bir kaynakta rastlayacağınızı sanmam. 1941 ve 42 yıllarında Türkçe bilen Alman subayları, kuşkusuz ki yerli bağlantıları aracılığıyla, Türkiye'yi 1914'tekine benzer bir emrivakiyle savaşa sokmak için bir hazırlık yapıyorlardı. Kafkas göçmeni aşiretlerden oluşturulacak bir süvari kolu Kars/Ardahan bölgesinde sınırı geçip Ruslara saldıracaktı. Bu amaçla bölgeye bir miktar otomatik silah da gelmiş. Suriye'deki Vichy hâkimiyeti ile Irak'taki geçici Alman etkinliği de bu faaliyetleri kolaylaştırmış olabilir. Ne var ki, çeşitli illerde, aynı anda, şüphe çekecek kadar eğer ve süvari koşumu sipariş edilmesi dikkati çekince soruşturma başlamış ve girişim iptal edilmişti. Yani, Türkiye'de Alman istihbaratı ve operasyonları bayağı faaldi. Bunlar İstanbul basınında seslerini duyuruyor ve ticari-siyasi ilişkilerini bilinen şirketler aracılığıyla sürdürüyorlardı. Türkiye'yi savaşa sokma komplosunda Gehlen'in başında olduğu FHO'nun Balkanlar ve Ortadoğu ülkelerinden sorumlu olan III. Dairesi'nin ne kadar rolü olduğu belki ileride belgelenir; ama Soğuk Savaş'ın yeni boyutlar altında sürdüğü günümüzde, bunun olması beklenmez.

 

.....

Reinhart Gehlen 1968'e kadar BND'nin başında kaldı. "The Service" adını taşıyan anılarında görev süresinin sonlarında Türkiye'deki dostlarına veda etmek için İstanbul yakınlarında bir yere geldiğini, ancak bir yakın çalışma arkadaşının ölmesi üzerine seyahatini kısa kesmek zorunda kaldığını söylüyor. İsim vermemekle birlikte, İstanbul yakınlarındaki mekânında ziyaret ettiği kişinin Murat Bayrak olduğu konusunda kuşku yok. Türk Gladiosu veya Kontrgerilla diye adlandırılan örgütlenmelerinin, ABD denetiminde olduğu her kaynakta belirtilen Gehlen faaliyetleri tarafından yönlendirildiği ve bağlantının önemli ölçüde Murat Bayrak tarafından yapıldığı da yeterince açıktır. Pekâlâ, kimdir bu Murat Bayrak.

Yugoslavya'da savaş sırasında Almanlar tarafından örgütlenen bu kişi, gıyabında ölüme mahkûm edilmişti. Bazı kaynaklara göre savaş sonrasında Nazileri Avrupa'dan kaçıran Odessa Örgütü tarafından Türkiye'ye getirildi, Çanakkale'ye yerleşti. Fabrikalar, işletmeler kurdu. Biga havalisinde açılan komando kamplarını onun finanse ettiği ve silah sağladığı açıklandı. Daha sonra milletvekili oldu vs. Stalin'in Türkiye'den talepleri ve SSCB'deki Türklere karşı yürüttüğü katliamlar burada milliyetçi hareketin dışarıdan yönlendirilmesini kolaylaştırdı. 1960'larda ise Türk milliyetçi hareketi bir kez daha dış müdahaleye uğrayarak içerisindeki Türkçü kanat tasfiye edildi, Türk-İslam Sentezi şeklinde ifade edilen yaklaşım hâkim kılındı. Bu olaylar günümüzdeki Türk siyasi yapısının belirlenmesinde önemli köşe taşlarıdır.

 

.....

12 Eylül gelip de MHP'nin Alparslan Türkeş dahil bütün diğer merkez kurulu tutuklandığı zaman, Murat Bayrak elini kolunu sallaya sallaya Almanya'dan Esenboğa'ya gelen bir özel uçağa binip gitmiştir ki bu dönemde Türkeş dört yıldan fazla hapis kalmıştı. İlginçtir, o da hayattan ayrıldığı zaman, Almanya'da bavullar dolusu parası çıkmış, bunlar ailesi tarafından Türkiye'ye getirilirken havaalanında ifşa olmuş, basın aile fertleri arasındaki paylaşım savaşlarını diline dolamıştı. Ayrıca, Türkeş'in sık sık Almanya'ya gittiği de bilinmektedir.

 

.....

Son derece uzun ve karmaşık bir tarihi kısa bir yazıda özetlemek mümkün değildir. Ne var ki konunun genel çerçevesi budur. Bir gün bu muazzam tarihi olayları bizim açımızdan inceleyip yayımlayacak genç araştırmacılar mutlaka olacaktır. Hatta, bunu yapacak kişiler arasında, milliyetçi hareketin nasıl dışa bağımlı kılındığını ortaya koymak üzere, bu hareket içerisindeki bağımsızlıkçı kişilerin olması da beklenir. Bu konular yeterince açıklığa kavuşmadan Türkiye siyasi tarihini yazmak mümkün değildir.

Mehmet Tanju Akad

 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...