Brecht ve Sinema

Brecht ve Sinema

Bu hafta Sahaflardan-Raflardan bölümümüzde, Bertolt Brecht'in 1977 yılında Yurdanur Salman ve Bertan Onaran çevirisiyle Gözlem Yayınları'nca yayımlanmış Sinema Yazıları var. Kitaba çevirmenlerinin yazdığı sunumda, önemli ayrıntılar ve anımsatmalar da olduğu için metne neredeyse tamamiyle yer verdik. Bildiğiniz gibi bugünlerde gerek sitemizde gerekse kültür ortamında çeviri sorunları epey tartışılıyor. Sunumun sonunda çevirmenlerin, bazı kavramların çevrilebilmesi için felsefeciler Afşar Timuçin ve Macit Gökberk'e danıştıklarını da belirtmesi de bize ayrıca çarpıcı geldi.

Sunumdan sonra da Brecht'in bir yazısını okuyabilirsiniz.

Editörlük

 

BU KİTABI SUNARKEN ...

Bertolt Brecht'in sinemayla ilişkisi, aralıklarla, kopmalarla da olsa yaşamı boyunca sürdü. Brecht, bu yeni sanat dalının gücünü, yığınlar üstündeki etkisinin boyutlarını kavramıştı: Brecht'in kuramın (estetik alanda kuramın), etkili olmasını özellikle istediği iki alan, otuzların başında Lukacs'ın tutumunun ağırlık kazandığı gerçekçilik tartışmasıyla, oldukça yeni bir kültür alanı olan sinemaydı» (Colin MacCabe'in, bu kitapta yer alan, 'Gerçekçilik ve Sinema: Brecht'in Bazı Tezleri Üstüne Notlar' adlı yazısından). 1930'ların başında, sinemayla ilişkiler, “Üç Kuruşluk Opera” ve “Kuhle Wampe” gibi çok değişik iki serüvenle sonuçlandı. Her iki girişimden de somut birer sonuç, yani iki film çıkmıştı ortaya. Ancak ilki, Brecht'in istediği gibi bir film olmaktan çok uzaktı. Brecht, bu girişimi bir dava konusu haline getirdi. Bu davayı yitirdi gerçi, ama amacı zaten kazanmak değildi. Brecht, bu dava vesilesiyle, kapitalist toplumda sanatın ve sanatçının durumunu, bir sinema yapıtınında, herhangi bir sanat eseri gibi bir “tecimsel mal” olma işlevi gördüğünü ortaya sermek, burjuva ideolojisinin çeşitli kavramlarını, “sunum”larını (representation) altüst etmek istiyordu. Brecht, “Üç Kuruşluk Opera” davasını, ünlü deyimiyle bir “toplumbilimsel deney” haline getirdi, bu deneyden çıkardığı çok ilginç sonuçları da, bu kitapta bulacağınız paha biçilmez yazılar haline dönüştürdü. Brecht'in sinema üstüne yazılarının önemli bir bölümünü, bu davayla ilgili yazı oluşturmaktadır. Brecht, bu uzun yazıda, kendine özgü akılcılığı ve yöntemiyle ayrıntılardan bütüne, tikel'den tümel'e (kısmiden külliye) gitmekte, çok sayıda alanda önemli sonuçlara varmaktadır. Brecht'in bu bölümde ulaştığı, sinemanın sanat olarak, endüstri olarak, üretim olarak kapitalist toplumdaki konumu; bu üretimin, düşünsel yaratıcılıktan dağıtıma dek her alandaki sorunları; “fikir işçisi”nin burjuva yasaları karşısındaki hakları, film endüstrisi alanında yapımcı (sermaye) ile sanatçı (emekçi) ilişkileri, vs. üzerine sonuçlar, kolayca kabul edileceği gibi, bugün için de tüm geçerliğini korumaktadır. Çünkü, değişen bir şey yoktur. Sinemanın (ve genel olarak sanatın) kapitalist toplumdaki kullanılışı, konumu değişmiş değildir.

Kuhle Wampe deneyi ve Amerika

Brecht'in “Kuhle Wampe” deneyi de olumlu sonuçlanmış olmasına karşın, aynı toplumbilimsel deney özelliklerini taşır. Brecht, bu filmde, özlediği ortak-çalışmanın uygulamasını yapma fırsatını bulmuştu: «Kuhle Wampe, aynı zamanda, belirli bir ortam (konjonktür) içinde siyasal bir amacı olan sanatsal bir çalışmanın örgütlenmesine bir örnektir» (C. MacCabe, aynı yazı). Bu “kusursuz militan işçi sineması örneği”nden sonra, Almanya'daki “cadı kazanı”ndan kaçan Brecht, çeşitli Avrupa ülkelerinde kaldıktan sonra 194l'de Amerika'ya Hollywood'a yerleşecek, sinema çalışmalarını burada sürdürecektir. 6 yıllık bu serüven, pek verimli olmaz. Brecht'in birçok filme (bilinmeyen ) katkısı olur gerçi; ancak ne bunlar, ne de “bilinen” katkıları, (...) ne Brecht açısından, ne de nesnel bakış açısından önemli ve olumlu olur. Brecht, Amerika'daki yaşamının son günlerinde başka bir “cadı kazanı”nın içinde bulur kendisini ... Mac Carthy'nin başlattığı “komünist avı”nın içinde bulur ve ünlü “Amerika'ya karşı çalışmaları araştırma komitesi”ne ifade verir: “Avrupa'da bir şair ve oyun yazarı olarak iki dönemi de yaşamış biri olarak söylüyorum: Amerikan halkı kültür alanındaki düşünce alışverişinin kısıtlanmasına ya da özgür olması gereken sanata karışılmasına izin verirse çok şey yitirir.”

Brecht bu olaydan bir süre sonra Amerika'yı terk eder, Berlin'e döner. 1950'de yazdığı bir yazıda şöyle eler bu olay için: «Amerika'ya karşı çalışmalarda bulunduğum kanıtlanamadı, ama bu yüzden kurtulmadım ben (tutuklananların da böyle çalışmalarda bulunduğu kanıtlanamamıştı), Amerikalı olmadığım için kurtuldum. (...) Bir çeşit soğuk cezaydı verdikleri - sinema endüstrisinin verdiği bir ceza. Suçlu görülen kimse hayatından olmuyordu, hayatını sürdürebilme olanaklarından yoksun kalıyordu. Adı ölüm ilanlarında değil, kara listelerde yer alıyordu. Doların egemen olduğu bir ülkede, cezaevine tıkılmak, yoksulluk çekmekten çok daha iyidir.» (1)

Brecht'in bu ilginç Amerikan dönemine değin anılar, kuşkusuz, o yıllar süresince aralıksız tuttuğu günlükte ('Arbeits Journal' ) yer alıyor. (...) (2)

Brecht, bundan sonra Berliner Ensemble'ın başında, kuramcısı olduğu tiyatroyu en iyi biçimde gerçekleştirme çabalarını yürütürken, “Denemeler”ini tamamlar, eski oyunlarını elden geçirir, yeni bazı oyunlar yazar. Sinema ile ilişkileri ise, artık bir dinginlik dönemine girmiştir. Joris İvens'in bir filmine katkıda bulunur, “Puntila Ağa'yla Uşağı Matti”nin sinemalaştırılmasını onaylar, senaryoya katılır, “Cesaret Ana”nın sinemalaştırılması girişimine karşı çıkar, vs ... 1956'da ölümünden sonra ise, tiyatroya getirdiği yenilikler, duyguları gıdıklama yerine aklı harekete getirme, dramatik yerine epik, 'arınma' (katharsis) yerine uzaklaştırma (distanciation) veya yabancılaştırma, sinemada da tartışılır, uygulanabilme olanakları araştırılır. Brecht'in ölümünden 20 küsur yıl sonra görülen, Brecht'in epik tiyatrosunun da, bu anlayışı örnekleyen oyunlarının da, sanat ve gerçekçilik konusundaki görüşlerinin ve giderek tüm 'Brecht'çi kuramın da aynı güçle gündemde olduğu ve sanatın, halk için ve halka dönük uygulamasında, Brecht ilkelerinin öneminden, geçerliliğinden hiç bir şey yitirmemiş olduğudur.

Sinema yazıları

Brecht'in sinema yazılarını bu kitapta sunarken, bu geçerliliği, bu güncelliği de ortaya koymak, vurgulamak istedik. Onun için bu kitapta Brecht'in sinema yazıları olarak bilinen yazılarla yetinilmedi, bu yazıları bütünleyen, bu yazılardaki görüşlerden yola çıkarak açılımlar getiren, Brecht kuramının ve 'Brecht'çi tiyatro/sinema ilkelerinin günümüzdeki uygulamasını örnekleyen yazılara da yer verilmek istendi. Böylece Brecht'in kuramının ve düşüncelerinin sürekliliği, canlılığı, günümüzde de somut biçimde uygulanabilirliği kuşkusuz daha iyi ortaya konulabilecekti.

Brecht'in 1922 - 1933 arasında kaleme aldığı sine maya değgin yazıları, günlüğünün 1940'lar sonrası bölümlerinden derlenen Film Müziği Üzerine Notlar'la bütünleniyor. Yazıların tümünde olduğu gibi, bu notlarda da, film müziğinin filmin bütünü içinde kullanılışı üzerine düşünceleri hiç bir biçimde eskimemiştir, şaşılacak denli çağcıl kalmıştır. Müziğin görsel sanat sinemanın mantığı içindeki yeri, 'anlatı filmi'nde ve Amerikan filmindeki kullanılış biçimi, tiyatroda (sinemada da), eylem (görüntü), oyun (aktör) ve müziğin değişik öğeler olarak ele alınması, bazı deneysel çabalarda bağımsız olarak işlev yüklenmeleri. Ve sonunda varılan “Müzik böylece çok şey söyleyebiliyorsa, (.) olanaklar ölçüsünde az konuşmasına izin verilmelidir. Ne denli az kullanılırsa, o denli önemli olabilecektir” gibi, günümüz sinemasına son denli uygun düşen bir yargı...

 

Brecht ve radyo

Kitabın ikinci bölümünde, Brecht'in radyo kuramı yer alıyor. Radyonun önemli bir buluş olarak birdenbire dünyayı sardığı yıllarda yazılan notların oluşturduğu bu bölüm, kuşkusuz günün bir diğer önemli teknik buluşunu, televizyonu akla getiriyor. Bu bölümde Brecht'in bir kez daha şaşılacak denli güncel ve çağdaş kaldığını görüyoruz: 'Birdenbire herkese her şeyi söyleme fırsatı ele geçiyordu, ancak biraz düşününce, söylenecek hiç bir şeyin bulunmadığı ortaya çıktı'. Radyo üstüne bu sözler, birdenbire TV denen bir dev oyuncağa sahip olan, ancak bununla kitlelere verilecek hiç bir mesajları, söyleyecek hiçbir sözleri bulunmadığını fark eden egemen sınıfların günümüzün birçok ülkesindeki serüvenine nasıl da uyuyor.

Militan sinema örneği

Kitabın üçüncü bölümü, Brecht/sinema ilişkilerinin araştırılmasına ve Brecht'in tümüyle kabul ettiği tek sinema serüveni olan 'Kuhle Wampe'nin eleştirisine ayrıldı. Bu bölümde Marcel Martin, Brecht düşüncesini açtıktan sonra şöyle diyor: «Sansürün sizi siyasetten değil de müstehcenlikten korumayı hedef aldığına inanıyorsanız (.) Hollywood sinemasının halkların asıl afyonu olup olmadığından hâlâ kuşkuluysanız, öyleyse Brecht okuyun.. Gözlerinizi açmanız için bıı son fırsat.» B. Amengual ise, Brecht'in kuramsal ürününün kendi deyimiyle “en beklenmedik bölümlerinden parçalar” verdikten sonra, sanatsal gerçekçilik sorununun hâlâ aşılmamış olduğunu vurguluyor. 'Kuhle Wampe' üstüne notlar ve bu film üstüne Fransız kökenli iki eleştiri, militan sinemanın bu önemli tarihsel örneğinden alınabilecek dersleri söz konusu ediyorlar.

Amerika döneminin anlamı

Dördüncü bölümde, 'Screen' adlı üç ayda bir çıkan bir İngiliz sinema dergisinin Brecht özel sayısından alınmış dört yazı bulunuyor. Bu Marksist derginin, belli bir düzeyi koruyarak ve çok önemli siyasal/sanatsal tartışma alanları açarak büyük bir saygınlık sağladığını belirtelim. Derginin yaz 1974 sayısından alınmış olan yazıların ilkinde, derginin yayımcıları olan Ben Brewster ve Colin MacCabe, bu Brecht özel sayısının anlamını vurgulayan ve Brecht'in sinema serüvenini özetleyen bir metin sunuyorlar. Bu kısa yazının özelliği, Brecht'in sinema deneyiminin, yalnız somut sonuçları (filmler) yönünden değil, tüm bir yöntem (strateji) olarak önemini vurgulaması, bu açıdan da, genellikle 'verimsiz' bir dönem diye bakılan Amerika döneminin, sonuç olarak anlamını ortaya koymasıdır: «Bir sanat yapıtı ve hele hele devrimci bir sanat yapıtı, estetik ve siyasal ortama bir müdahaledir. (.) Eğer örnek kavramı, örnek çalışmadan örnek müdahale kavramına doğru genişletilirse o zaman Brecht'in Amerika'daki sinema çalışmasını ele almak önem kazanmaktadır.»

 

Yapısalcı 2 yaklaşım

Bu bölümün bir diğer yazısı olan 'Gerçekçilik ve Sinema: Brecht'in Bazı Tezleri Üstüne Notlar'da Calin MacCabe, Brecht'in «Gerçekçilik Üstüne» ve «Sinema Üstüne» notlarından yola çıkarak 'Brecht'çi bir çıkış noktası alarak, bir tartışmalar dizisi oluşturmayı» amaçlıyor. MacCabe'in yazısı, yapısalcı (structuraliste) bir yazı. 'Klasik Gerçekçi Metin'den yola çıkarak, bunun bir tanımını getirmeyi ve klasik gerçekçi anlamı sinema açısından yorumlamayı deniyor MacCabe. Klasik gerçekçi metinin 2 temel özelliğini ve içerdiği bir öte-dil'i irdeliyor. Buradan sinemaya ve sinema dilinin özünü oluşturan kurgu'ya geçişi, Eisenstein kurgusunu örnekleyişi, 'devrimci metin 'le 'gerici sanat' karşıtlığını belirlemesi, sanırız içerdiği yoğun düşünce malzemesi ve Descartes'dan Freucl'e, Marx'aan Althusser'e kurduğu bağıntılarla heyecan verici bir yazı. Roland Barthes'ın «Diderot, Brecht ve Eisenstein» yazısı, bu yapısalcı yaklaşımı bütünlüyor. Eisenstein ve Brecht gibi devrimci sanatçıların 'sunum dünyası' içinde kalmaları gerekliliğini belirtiyor Barthes.. Diderot'dan Brecht'e uzanan bir çizgide sanatın yerini, sunumun önemini araştıran, sanatın toplum içinde doğa-ötesi, anlamlı, anlaşılabilir, sunumsal ve fetişist olma özelliklerini söz konusu eden ilginç bir yazı bu...

Biçimciler ve Brecht

Screen'den alınma son yazıda Stanley Mitchell, yüzyıl başı Rus biçimcileri ('Formalist'leri) ile Brecht arasında bir ilişki arıyor. Rus biçimciliğinin öncüsü ve sözcüsü olan Shklovsky'nin ostranenie (yabancılaştırma) kavramını, Brecht'in aynı anlama gelen 'verfremdung' kavramı ile karşılaştıran Mitchell'in yazısında, genellikle “Sanatın, sosyal düşüncelerden, hayati ihtiyaçlardan uzak, dolayısıyla tamamen 'şekil oyunu'ndan ibaret olduğunu ileri süren, idealist estetik haz anlayışından gelir” (3) biçiminde tanımlanan Formalisme'le, 'İnsan pratiğinin bütün düzeylerinin bütün anlarına müdahale eden bütünsel gerçekçi (diyalektik maddeci) tavır' ın(4) sahibi Brecht arasında kurulmak istenen köprü, şaşırtıcı gözüküyor ilk başta.. Ancak, Brecht'in “Sanatta yeni biçimlerin (tekniklerin) bir ideolojinin dolaysız dışavurumu olarak ele alınamayacağı, tam tersine, bir tekniğin, bir somut alet gibi bir üretim aracı olduğu” tarzındaki görüşlerinin Biçimciler'in bir kalıtımı olduğu yolundaki sonuç, inandırıcı sayılabilir. Herhalde, Mitchell'in yazısı, sorunlara bağnaz bir Marksist açı yerine kavrayıcı ve bileştirici bir Marksist açıyla bakmayı deneyen, kitabın bu bölümündeki tüm yazılar gibi, ilgiye ve tartışmaya değer nitelikte bir yazı...

Brecht'in günümüzde sinemaya uygulanması

Kitabın beşinci ve son bölümünde ise Brecht'in kuramlarıyla bugünün sineması arasında bir köprü kurulmaya çalışılıyor. Brecht'in epik anlayışını, yabancılaştırma öğesiyle birlikte sinemaya getirmeyi deneyen ve bunda belli başarılara ulaşan günümüz yönetmenlerinin en ilginç üç tanesi ve filmleri ele alınıyor. Böylece Jean Marie Straub'un (zaten bir Brecht metninden yola çıkarak yaptığı) 'Tarih Dersleri', Jean-Luc Godard'ın “İki Numara” ve Theo Angelopoulos'un “Oyuncuların Yolculuğu” filmleri eleştiriliyor. Brecht ve sinema ilişkilerine değinen bir diğer yazıyla bu bölüm son buluyor. Görülmeyen filmler üstüne yazılmış yazılar okumanın ilginç olmayabileceğini bilmiyor değiliz; ancak bu eleştirilerden, Brecht'in genellikle çok saygın bir yere yerleştirilmekle birlikte sinemanın tecimsel ve işleyimsel zorluklarının uygulanmasına pek olanak vermediği ilkelerinin, sinemada nasıl uygulanabileceği konusunda ilginç ve yararlı dersler çıkacağı kanısındayız.

Dil konusunda zorluklar

Elinizdeki kitabın çevirisi, görüldüğü üzere değişik kökenli (ve değişik dillerde) yazılardan yapıldı. Bu nedenle, değişik kişilerin çeviri çabasına katkıda bulunduklarını söylemek gerekir. (Çeviri işbölümünün tam bir listesini kitabın sonunda bulacaksınız.) Her tür çeviride rastlanan güçlükler, bir Brecht çevirisinde haydi haydi insanın karşısına dikiliyor. Bazı sözcükler için özellikle uğraşmak durumunda kaldık. Örneğin gerek Brecht'in kendi metinlerinde, gerekse Calin MacCabe ve Roland Barthes'ın yazılarında önemli bir kavram olarak işlenen 'representation' (Almancası: Vorstellung) sözcüğünün Türkçe karşılığını kesinleştirmede çok duraksadık. Bu sözcük için 'temsil' vardı elimizin altında, 'sergileme' vardı, 'görüntü', 'imge', ' tasavvur' anlamında kullanıldığı zaman ise 'tasarım' sözcüğü vardı. Ancak hiç biri doyurucu gelmiyordu bize. Sonunda Sayın Afşar Timuçin'in, Sayın Prof. Macit Gökberk'in de onayını alarak kullandığı 'sunum' sözcüğünü seçtik. Bu, hem Türkçeye uygunluk, hem türetilişindeki doğruluk, hem de anlamı karşılama açısından en uygunu gözüktü bize. Aynı biçimde, 'discours' sözcüğüne de, çevirmeni Yurdanur Salman'ın önerdiği biçimiyle 'söylem' sözcüğünü uygun gördük, vs.

 

(...)

 

(1) Eric Bentley'in Ülkü Tamer çevirisiyle yayımlanan 'İhanet Yılları' kitabından.

(2) Aynı kitaptan.

(3) Formalisme'in 'Meteryalist Fellsefe Sözlüğü'ndeki tanımı (M. Rosenthal, P. Yudin/A. Çalışlar).

(4) İ . Yasar, 'Brecht'in Türkiye'deki sunuluşu üzerine', Birikim, s. 21.

 

BERTOLT BRECHT'İN FİLM-DİZİNi

1931 Die Dreigroschenoper (Üç Kuruşluk Opera), yön: G. W. Pabst. Konu ve filmöyküsü -başlangıçta adı Kambur'dur- Neher, Düdow, Lania ve Vayda'nın işbirliğiyle. Nero-Film'in mahkemeye verilmesine yol açmıştır.

1932 Kuhle Wampe (Buzlu İşkembeler), yön: Siatan Düdow. Film öyküsü ortak. 1935.

1935 Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk yolculuk.

1941 Hollywood'a varış, film öykücüsü olarak çalışma.

1943 Hangmen Also Die (Cellatlar da Ölür), yön: Fritz Lang. Öykü. Davayla sonuçlanmıştır. Adını filmin tanıtma yazılarından sildirir, yalnız: «Brecht'in bir düşüncesi üzerine» yazısını bırakır.

1948 The Arch or Triumph (Zafer Takı), yön: Lewis Milestone. Öykü, E. B. Remarque'ın romanından, ortaklaşa.

1954 Le Chant des Fleuves (Irmakların Şarkısı), yön: Joris lvens. Şarkı ve açıklamalar ortaklaşa. 1955 Maitre Puntila et son vale! Matti (Puntila Ağa'yla Uşağı Matti), yön: A. Cavalcanti. Ko­nu ve öykü, ortaklaşa.

1956 Brecht, Wolfgang Staudte'nin, Simone Signoret ve Bernard Blier'ye oynatacağı Cesaret Ana'nın çevrilmesine “hayır” der.

1959 La Mere (Ana), yön: Manfred Wekwert ile Peter Palitzsch, ikisi de Berliner Ensemble'dendir. Brecht'in sinemayla ilgili yazıları Arche Yayınları'nda, Sur le Cinema adı altında toplanmıştır, Paris, 1970.

Üç Kuruşluk Opera, Kambur'un özgün film öyküsü Cahiers du Cinema'nın 1960 Aralık'ında çıkan 114. Brecht Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır.

 

BİRAZ DAHA AZ GÜVEN!

Filmin gösterildiği salonda çalınan müzikten öylesine nefret ediyor, bunu sanattan öylesine uzak buluyorum ki, Chaplin'in* Altına Hücum' unu pek geç görebildim. Tiyatroda çalışan tanıdığım kişilerin üstüne çöken köklü umut kırıklığından öylesine etkilendim ki, sonunda gidip görmeye karar verdim. Bence, söz konusu umut kırıklığı haklıdır.

Tiyatro bugün böyle bir şeyi başaramayacağı için, filmde yapılanın sahnede gerçekleştirilemeyeceği görüşüne katılmıyorum. Bu işin, Charlie Chaplin olmadan, ne tiyatroda, ne bir eğlence gösterisinde, ne de başka bir filmde gerçekleştirilebileceği kanısındayım. Bu sanatçı, daha şimdiden, tarihsel olayların gücüyle, eylemde bulunan bir belge haline gelmiştir. Ancak, içerik yönünden, Altına Hücum, hangi sahnede, hangi seyirci karşısında olursa olsun, yetersiz kalır. Sinema gibi ağzı süt kokan sanatlarda, kimi kişisel deneylerin, yaşlı bir yosmanın görgüsüne sahip dram sanatı tarafından aşılamamış bulunduğunu saptamak insana belli bir sevinç veriyor elbet. Big Jim, belleğini yitirdiğinden, altın madeninin yerini bulamadığı, bunun yerini bilen Şarlo'yla karşılaştığı ve birbirlerini görmeden geçip gittikleri zaman, karşımızda, tiyatroda yazarın eylemi eksiksiz yürütebilmesi, öyküye belli bir son verebilmesi konusunda seyircinin güvenini kökünden yok edecek bir sahne var demektir.

Filmin sorumluluğu yoktur; kılı kırk yarması gereksizdir. Dram sanatı yönünden böylesine zayıf kalışı, bir teneke kutu içinde saklanan birkaç kilometrelik selüloit yumağı oluşundandır. Adamın biri dizleri arasında bir testereyi büktüğü zaman, kimse ondan bir 'füg' çalmasını beklemez.

Sinema bugün artık insanın karşısına uygulayımsal (teknik) bir sorun getirmiyor elbet. Bunun farkına varılmamasına yetecek kadar ustalaşmıştır uygulayımda. Bugün bizlere uygulayımsal sorun çıkaran, tam tersine tiyatrodur. Sinemanın olanakları, birtakım belgeleri bir araya getirme, kapısını bütün felsefelere açık tutma, yaşamdan birtakım görüntüler aktarma yeteneğinden gelir; bu kesit verme işiniyse, hayal dünyasının bir zamanlar ilgi çekmiş olan bir temsilcisinin, [ki o hayal dünyası, bir ortaokul öğrencisinin Julius Cesar'ı Tiber Nehri'ni yüzerek geçerken düşlemek için kullandığı aksoylu (aristokratik) ölçüye yenik düşmüştür] ya da oyunuyla, size, kendisini sahnede dinleme arzusu veren tanınmış bir şarkıcının karanlık yazgısı aracılığıyla yapar.

 

Yaklaşık tarih: 1926

 

Bertolt Brecht

 

Çev: Yurdanur Salman – Bertan Onaran 1977


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 28.07.2017

    Bilemiyorum. Eğitilebilirliğe doğru meyletsem de bir sürü sorum var. Mesela bugün istanbul'da birilerinin evinde temizlik yapan Sovyet etkisinden çıkmış bir ülke vatandaşı kadının operadan, baleden ve veya zamanın neredeyse kötü eseri olmayan Rus sinemasından zorunlu olarak anlıyor olması bu mecra ve sanatçıları ne kadar sindirmiş olduğu üzerinden tartışılır. Ters tarafta örnek de kendimden; bununla övünmüyorum ama felaket olmadan bizim evde tv açmak akla gelmiyor. Darbeden sonra da ilk kez yağmur felaketlerinde açıldı. Tv internete bağlı ve film izlemek için kullanılıyor. Ama mesela ne zaman kayınvalidenin evine gitsem Survivor ya da kayıp bulma programları oluyor ve epey ilgiyle izliyorum. Ama orada yarım kalan çok merak ettiğim bir durumu programın ertesi günkü yayınında evde açıp izlemiyorum. Sonraki gidişimde sorduğum oldu ama o kayıp noldu ya da bilmemkim elendi mi diye. Dediğin gibi ilkel insani bişeye dokundukları kesin ve belli dozda benim de merakımı cezbediyor. Devam...

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 27.07.2017

    E peki sence? Sinema da öldü. Tüm bu yeni medya aygıtları içinde mümkün mü? Yoksa zaten onlar insanın doğasına göre mi şekilleniyolar? a.y.a. ufaks'a sorsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 26.07.2017

    Hafızam beni yamultmuyorsa bundan 100 sene önce Brecht'in halkın beğenisinin eğitilip eğitilmeyeceğini sinema üzerinden (TV yoktu) tartıştığı kitaptır. Eğitilebileceğini söylüyor. Yani kötü yapımları halk istiyor değil, onlarla eğitildiği için onları istiyorlar, gibi bir sonuca varıyor. Bütün bu mesele bir paragraf sürmüyor ama bence 100 sene önce bu tartışmanın yapılıyor olması önemliydi.

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 26.07.2017

    Yani Brecht, yalnızca Amerika'ya gitmemiş ki. Sırasıyla Prag'a Prag’dan Viyana’ya, Viyana’dan Zürich’e, Zürich'den Paris'e sonra Danimarkaya, oradan Moskova'ya gitmiş, Moskova'da 15 gün kalmış daha sonra da Rusya'dan Amerika'ya geçmiş. Moskova'da kendini güvende hissetmediğinden orada kalamadığı iddia ediliyor. Ayrıca Brecht her ne kadar kendisini Marksist olarak tanıtsa da eserlerinde romantik ve sosyalist öğeler daha ağır basıyor. Yani savaş karşıtı olması, ayrıca sınıf çatışmasını gerçekçi düzlemde portreler üzerinden vermesi gerek Nazi Almanya'sı gerekse Komunist Rusya için hoş bir durum değil. Çünkü ikisinde de partiler var ve partiyle oluşturulmuş vahşi oligarşiler var. Yani Brecht gibi, ayrıntılı karakter analizi yapıp, kişilerin neyken ne olduklarını gören ve gösteren halkçı adamların parti devletlerinde sevilmemesi doğaldır. (B.Ö.)

  • İsmi Lazım Değil

    İsmi Lazım Değil 25.07.2017

    Özellikle "denetimli orgia", "femur pierde", Alicia ve Silvio beni benden aldı :))

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 25.07.2017

    DEVAM: Mesela Nazim Gusta da me uretmis ne asistir? Bir Kuwait milliye destani, Memleketten insan manzaralari varmidir? Me vardir? Memleket hasreti. Birde bátininmulteciye sagladigi barinma imkanlari, hareket ve denetimli orgía ve orgutlenme ve serbesite. Butunluklu ve Alicia mantik silsilesi iceren bici de yazamiyorum cunku bu tele. Sapitiyo.yaziyorum balsa bir kelimeye donusuyo Silvio tekrar yaziyorum. Sonuc olarak lila ya detsen bu minvalde Elle bir seyler y azul sonora bir kafeden yukleme yaparim. İZİN ALMADAN KOYDUM.. UMARIM KUSURUMA BAKMAZ... Hey gidi cep telefonları ve otomatik düzeltme sistemleri :) :)

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 25.07.2017

    ADI LAZIM DEĞİL, bir arkadaşın, soruma cevap vermeye çalışırken cep telefonuyla boğuşması: Soru dogru, hemde cok dogru. Brecha Ade ye kacmis niye Rusya ya degil? Prada neleryaptigi neler yazdigi hakkinda Bis bilgim yok. Turk kumanistlerinin batuta ilticalari birinci nedeni benceturk aydinlanmasinin tarihdel koklerinin batidas beslenmesidir.Osmanli aydinlari,Jon Turner ego bati kulturunun tezahurleridir. Batida serbesttiye hareket ve dusunce ozgurlugu vardir.birde entellektuellere kendilerini ifade etmelerine Milán variar. Sobre rusyasinda Işın daba basura kumanist partí uzerinde tasallut vesayet vardir. Prada oscuro olmayacaklari psikolojisi vardir. Diger ayudan egosal varlik olarakbu Benligin igdis edilmesi vardir. Mesela Adam sanatta edebiyatta felsefede ve siyasette sinirlariñ distinta cikilamamasi vardir. Cunku órada bir fémur pierde vardir. Bunun gecmisi Nazimlar, serteller ve bir cok kumanistin mismo va cenderesinde kaliplanmis hayatlari vardir. DEVAM EDECEK :) :)

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 25.07.2017

    Sorumu özellikle kıymetli Nihat Ateş'e yöneltiyorum. :)

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 25.07.2017

    Benim aklıma başka bir şey takıldı. Brecht'i severim. Fakat o zaman da insanlık halleri değişmiyormuş demek ki. Brecht komünistlikte, sosyalistlikte iddialı bir sanatçı. Almanya'dan kaçmak zorunda kalıyor. Neredey. Şimdi olduğu gibi Batı'ya... 80 sonrası da bizden kaçanlar Sovyetler'e değil, Avrupa'ya kaçmışlardı !? Bu niye böyle hep? Bir de faşizmle savaş devam ediyor, Brecht ne yapıyor Amerika'da. Savaş devam ederken savaşa katılmayanların psikolojisini hep merak etmişimdir. Suçlamak için değil. Belki biz olsak da aynı şeyi yapardık. Ama bu sorudan kurtulamıyorum işte. Sanat olarak ne yapmış acaba Amerika'da?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.