ORHAN PAMUK GAZİ MAHALLESİ’NE NASIL GİDER? ya da POST-MODERN BİR ARABESK-KİTCH

ORHAN PAMUK GAZİ MAHALLESİ’NE NASIL GİDER? ya da POST-MODERN BİR ARABESK-KİTCH

Dostumuz M. Kemal Adatepe’nin, Kafamda Bir Tuhaflık adlı Orhan Pamuk romanıyla ilgili yazdığı eski bir yazı. Sitede bulunsun istedik ve iznini alarak buraya koyduk. İlginç, düşündürücü ve öğretici bir eleştiri yazısı.

 

Orhan Pamuk’un uzun bir aradan sonra sadece bugüne kadar yazdığı en zayıf romanı değil, kanımca Türk Edebiyatının da bugüne kadar yazılmış en problemli romanı (Kafamda Bir Tuhaflık, İstanbul: 2014 Yapı Kredi Yay.) geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Herhangi birisine, hele de bir ilk kitabını yazana ait olsaydı çöpü boylayacak, çok iyi bir yaklaşımla “üzerinde biraz daha çalış” denilecek bir metnin Nobel Ödülü almış birisi yazdığında bir edebiyat eseri sayılması Türk Edebiyatı için de, Orhan Pamuk için de acıklı bir durum. Keşke kitap basılmadan önce iyi bir redaktörün kontrolünden geçirilseydi; hiç olmazsa ikide bir “tökezlemeden” okunabilen, birkaç sayfa önce yazılanlarla çelişen durumlar nedeniyle sürekli geriye dönüp kontroller yapmak zorunda kalınmayan, her hatanın sonunda “herhalde sanatçının özgür yaratıcılığıdır” diye sürekli geçiştirmelerle tatsız tuzsuz bir okuma önlenebilirdi; roman, özensizce yazılmış bir manipülasyon metnine dönüşmezdi, konumuna düşmezdi!

İlk tökezleme daha ilk bölümde geliyor; Mevlut, Rayiha’yı kaçırmış, birlikte İstanbul’a geliyorlar; “…Mevlüt (…) fabrikaların, yoksul mahallelerin duvarlarına yazılmış siyasi sloganlardan hoşlanmıyordu…” (s. 23). Yıl 1982, daha sonra, s. 172’de de anlatıldığı gibi, askeri yönetimin en sıkı olduğu yıllar, “duvarlar tertemiz” (s. 172), yer İzmit – İstanbul arası demiryolu boyu! Kim yazmış bu sloganları, ne zaman nasıl yazmış, soramıyoruz bile; yazılmadığını söyleyebilecek durumda değiliz; yazarın askeri yönetimle, askerlerle sanat yoluyla “mücadelesi” olarak algılıyoruz durumu; aynı şekilde Mevlut’un askerliği sırasında olan 12 Eylül 1980 darbesi sonrası Kars’taki komutanın bütün şehir duvarlarındaki sloganları beyazla kapattırmasını, yine askerler, askerlik, askeri yönetim vb. ile “sanat yolu ile mücadele” kapsamında okuyoruz (s. 159 vdd.). Demek ki İzmit ve İstanbul’daki komutanlar Kars’taki kadar başarılı değilmiş diyoruz!

Duvarlara yazılan sloganlar aslında Mevlut’un babasının ve amcasının Kültepe’de yaptıkları ev ile ilgili “bilmeceler” yanında hiç de sözü edilmeye değer bir nokta değil. Kültepe’deki ev gerçekten çok ilginç özelliklere sahip; bir arsa üzerinde mi yoksa havada, boşlukta mı sallanıyor anlayamıyorsunuz. Otuz sene boyunca hiç bir şeyi değiştirilmeyen bu tek odalı gecekondunun “…Tek odaya bitişik, ortasında bir çukur olan bir hela…”sı olduğunu kitabın sonuna doğru (s. 428) öğreniyoruz da bu adamlar def-i hacetlerini nereye yapmışlar diye merak etmekten kurtuluyoruz. Ama bu otuz sene boyunca hiç bir şeyi yenilenmeyen tek odalı gecekondunun su ihtiyacının nasıl karşılandığını, temizlik konusunda titiz olan Mustafa Efendi ve Mevlut’un çamaşır yıkama sorununu nasıl hallettiklerini, banyo suyunu, içme suyunu nereden temin ettiklerini bir türlü anlayamıyoruz. Neyse ki yazar kahramanlarını çamaşır yıkama salonlarına göndermiyor da böylelikle romanın sürrealist yapısı okurun hayal gücünü aşacak boyutlara ulaşmıyor! Belki de roman kahramanı oldukları için bu gibi insani durumlarla uğraşmıyorlardır. Ama elektrikle uğraşıyorlar; Mevlut bir türlü bulamadığı kaçak elektrik hattının varlığına sadece kiracılar elektrik sobası kullandığı için kesin gözüyle bakıyor (s. 429). Susuz yaşanıyor ama elektriksiz yaşanmıyor! Su sorunu sadece Mustafa Efendi’nin evi için söz konusu değil; bütün Kültepe ve Duttepe ve de diğer tepelerde yaşayanlar suya ihtiyaç duymuyorlar. Çamaşır yıkamıyorlar, banyo yapmıyorlar. Yoksa elektrik konusunda olduğu gibi su konusunda da kaçak su kullanımı mı söz konusu? Nasıl yüksek gerilim hatlarına tel atıp kaçak elektrik alıyorlarsa ana su borusuna da kaçak su hortumu mu atıyorlar? İstanbul Belediyesi henüz boş durumda olan arazilere su hattı döşeyip ileride gecekondu yapacaklara ön hizmette mi bulunuyordu acaba? Gerçi 1970 yılında Kültepe ve Duttepe’ye hemen aynı günlerde musluk suyu geldiğini ve bu nedenle iki tepe ahalisi arasında kıskançlık yaşanmadığını biliyoruz (s. 102) ama musluklardan su akıp akmadığını öğrenemiyoruz. İstanbul’un hiç bitmeyen su sorunu bu tepelerde yaşanmıyor mu yoksa? Hızla dolan tepelere belediye anında hizmet verip sularını mı bağlıyor, ki hızla dolup taşan tepelerde insanlar su sıkıntısı çekmeden yaşayıp gidiyorlar!

Bir de tabii kanalizasyon sorunu var! Gecekonduların yanına, ötesine berisine tuvalet yapılması, bu tuvaletlerin ortalarındaki delik vasıtasıyla doğrudan bir fosseptik çukuruna bağlı olmaları normal bir durum. Peki bu fosseptik çukuru dolarsa, taşarsa ne olur/oluyor? Kültepe’dekilerin, Duttepe’dekilerin ve de çevre tepelerdekilerin böyle bir sorun yaşadıklarına dair bir kayda rastlanmıyor (yoksa kayıt var da okur mu göremedi! Kim bilir?)

Ama yazar su konusunda yine de o kadar pinti değil, bizlere bir Buzludere/Bokludere’den söz ediyor: “Ev, şehrin bittiği yerde, üzerinde dut ağaçları ve tek tük incirler olan yarı kel, çamurlu bir tepenin aşağı kısmındaydı. Tepenin alt kısmını, başka tepeler arasından kıvrım kıvrım kıvrılarak Ortaköy’den Boğaz’a dökülen dar ve cılız bir dere çiziyordu (…) Mevlut’un İstanbul’a geldiği yıllarda ise ne Buzludere ne de Bokludere adı hatırlanıyordu, çünkü şehrin içinde yer alan ve kaynağından döküldüğü yere kadar üzeri betonla kaplanan dereyi artık herkes unutmuştu.” (s. 54-55) Aynı paragrafın başındaki ve sonundaki iki cümledeki tezat bize açıkça gösteriyor ki yazar derenin Kültepe’nin alt kısmından üstü açık bir dere şeklinde kıvrım kıvrım kıvrılarak mı yoksa kaynağına kadar betonla kapatılmış, varlığı unutulmuş olarak mı geçeceğine karar verememiş; hem öyle olmuş hem böyle olmuş! Eh bize de yine “sanatçının özgür yaratıcılığı” demek düşüyor! Düşüyor da çelişkili durumlar bitmiyor. Bu defa da Kültepe’nin ve Mustafa Efendi’nin gecekondusunun yeri konusunda sorun çıkıyor. Yazar çok açık olarak okura var olan bir semt ve dereden söz ediyor. Söz konusu Ortaköy’den denize dökülen dere Nispetiye Mahallesi’ne doğru uzanan kesimde yer alıyor. Peki buralardan bakınca Zincirlikuyu mezarlığını görmek mümkün olabilir mi?

Bir de bu kesimde her ne kadar gecekondular da yer almış olsalar bile gerçekten İstanbul’un gecekondu mahalleleri/semtleri mi, yoksa Etiler, Levent, Nispetiye gibi şehrin ellili yıllardan itibaren projeler çerçevesinde kurulan, gelişen/geliştirilen semtleri mi! İstanbul’u bilmeyenler için bazı noktalar önem taşımayabilir, ne önemi var denebilir, ama hem yazar en iyi bildiği konunun İstanbul olduğunu birçok kez dile getirdiği için, hem bilinen/tanınan bazı yerleri “ipucu” olarak verdiği için, hem de bir tepenin doğu eteklerinden bakan birisinin batı eteklerindeki bir nesneyi görmesinin (sürrealist bir yaklaşım dışında; ki bu durumda bile belli kurallar içinde!) mümkün olmaması nedeniyle bu noktalar önemli. Tıpkı derenin üstünün Mevlut İstanbul’a geldiğinde betonla kapatılıp kapatılmaması örneğinde olduğu gibi! Ayrıca yazar Kültepe’nin ve Duttepe’nin yerlerini daha önce farklı bir biçimde “haritada işaretlemektedir”. Şöyle: “…Karşıya varınca, üzerlerindeki torbalar ve yüklerle baba oğulu belediye otobüsüne almadıkları için Zincirlikuyu’nun arkalarındaki eve dört saatte yürüdüler.” (s.51) (yukarıda s. 54-55’ten yapılan alıntının devamı olarak:) “Babasının Mevlut’u çıkardığı Kültepe’nin en yüksek noktasında eski bir çöp yakma fırınının kalıntıları ve tepeye adını veren külleri vardı. Buradan, gecekondularla hızla kaplanmakta olan diğer tepeler (Duttepe, Kuştepe, Esentepe, Gültepe, Harmantepe, Seyrantepe, Oktepe vs), şehrin en büyük mezarlığı (Zincirlikuyu), irili ufaklı pek çok fabrika, araba tamirhaneleri, atölyeler, depolar, ilaç ve ampul fabrikaları ve uzaklarda şehrin hayaletimsi gölgesi, yüksek binaları ve minareleri gözüküyordu. Şehrin kendisi, babasıyla sabahları yoğurt ve aksamları boza sattığı ve okula gittiği mahalleler uzaklarda, esrarengiz birer leke gibiydiler (abç).” (s.55) Kitabın 51. ve 54-55. sayfalarındaki anlatımlardan, bu bölgeyi tanıyan birisi için Kültepe ve Duttepe’nin yerleri yaklaşık bellidir; ister Beşiktaş’tan gelin, isterseniz Şişli yönünden gelin, Zincirlikuyu sapağından itibaren Büyükdere Caddesi’nde, Sarıyer yönüne doğru ilerlediğinizde yolun solunda kalan kısmı, özellikle Gültepe, 1980 öncesinde yaşanan çatışmalarda ismi çokça geçen bir yerdi. Büyükdere Caddesi, Sarıyer yönüne doğru sağ taraftan Etiler sapağından itibaren yukarıda sözünü ettiğimiz proje çerçevesinde kurulan Levent Mahallesi, 4. Levent’ten itibaren de askeri bölgeyle sınırlandırılmıştır. Sol kısımda ise Eski Büyükdere Caddesi boyunca uzanan bir özel şirketin arazileri, -içinde ilaç fabrikası da yer almakta- 4. Levent’e kadar uzanmakta, buradan itibaren başlayan oto sanayi ve sanayi mahallesi ise bugünkü 2. köprü bağlantı yolunun bittiği yerde başlayan Jandarma Komutanlığı arazisi ile sınırlanmaktaydı. Bu şekilde değiştirilemez sınırlarla çevrilmiş gecekondu semtleri batı ve güneybatı yönlerine, Kağıthane’ye doğru genişlemişlerdir. Büyükdere Caddesi’nin batısında kalan bu kısımdaki akarsular, doğa kanunları gereği aşağıya, yani Kağıthane Deresi yönüne akarlar. Ve tüm bu bölgenin, topografik nedenlerle, Ortaköy’de denize dökülen bir derenin başlangıcından da sonundan da görülmesi mümkün değildir.

Yazar her ne kadar var olan gecekondu mahallelerini temsilen iki gecekondu mahallesini, Kültepe ve Duttepe’yi simgesel olarak “yaratmışsa” da, bu iki mahalleyi sürekli olarak belirli bir yer ile bağlantılayacak “ipuçları” vermesi, verdiği ipuçlarının bir gecekondu yerleşmesi silsilesine değil, ama daha çok şehrin eski semtleri ile projelendirilerek kurulan yeni mahallelerine işaret etmesi, bir de sürekli işaret edilen bu yerde yetmişli ve seksenli yıllarda (yine tepe silsilelerinden biri olan Gayrettepe’de) İstanbul 1. Şube’sinin, yani siyasi polis merkezinin olması ve en büyük polis gücünün burada bulunması “yaratılmış gecekondu mahallesi”nin bütün inandırıcılığının ortadan kaybolmasına neden oluyor. 

Bütün bunlar önemli mi? Yazar kurgusal bir gecekondu mahallesi üzerinden gecekondu hayatını anlatmak istemiş, dere ha oradan dökülmüş, ha buradan, ha üstü açık, ha kapalı, ne olmuş yani, nedir bu kadar ince elemek, kusur aramak; bu kadar detaya gerek var mı? diye sorabiliriz. Bu sorunun cevabına geçmeden önce yukarıda altını çizdiğimiz satırları tekrar hatırlayalım: “…Şehrin kendisi, babasıyla sabahları yoğurt ve aksamları boza sattığı ve okula gittiği mahalleler uzaklarda, esrarengiz birer leke gibiydiler (abç).” (s.55). Bu cümleden de açıkça anlaşıldığı gibi Mevlut’ün okula gittiği yer “şehrin kendisi”nde, “esrarengiz bir leke”de! Acaba öyle mi? Mevlut hemen Kültepe’den Bokludere ile ayrılmış olan Duttepe’de okula gidiyor, öyle “esrarengiz bir leke halindeki şehrin kendisi”nde değil!.. Mevlut’ün ortaokula başladığı Duttepe Atatürk Lisesi’nin yerini bize yazar/anlatıcı kişi şöyle betimliyor: “Duttepe Atatürk Lisesi, Duttepe’yi ve arkasındaki diğer tepeleri İstanbul’a bağlayan yolun başındaki alçak bir düzlüğün üzerine öyle bir yerleşmişti ki, Bokludere boyunca dizilmiş sonraki mahallelerde …” (s.70) Duttepe’nin arkasındaki diğer tepeler neler: “…gecekondularla hızla kaplanmakta olan diğer tepeler (Duttepe, Kuştepe, Esentepe, Gültepe, Harmantepe, Seyrantepe, Oktepe vs)…” (s. 55). Bokludere nerede? Ortaköy’de ve kaynağına kadar üstü betonla kaplanmış! Şimdi bu durumu biz yazarın özgür yaratıcılığının dehası bir kurgu olarak mı kabul edeceğiz?

Duttepe Erkek Lisesi de başlı başına bir “olay”! İlk sayısı Temmuz 1978’de yayımlanan Arkeoloji ve Sanat dergisini daha 1971 yılında öğrencilerinin hizmetine sunabiliyor! (s. 83) Yıkıcı alaycılığın, sarkaszmın yan etkisi, sürc-i lisan! Görmemezlikten gelip devam edelim, okulun müdür yardımcısı İskelet’ten okulun kuruluş amacını öğrenelim: “Duttepe Atatürk Erkek Lisemiz aslında Mecidiyeköy ve civarındaki yukarı mahallelerin modern ve Avrupai evlerinde yaşayan memur, avukat, ve doktor çocukları iyi bir milli eğitim alsın diye kurulmuştur. Ama ne yazık ki son on yılda arkalardaki boş tepelere kanun dışı yöntemlerle yayılan gecekondu mahallerinden gelen Anadolulu yoksul çocuk sürülerinin işgaline uğrayınca bu güzel liseyi yönetmek neredeyse imkansızlaşmıştır…” (s. 72-73) Görüldüğü gibi Kültepe’nin komşusu Duttepe Mecidiyeköy ile ilişkilendirilmekte; ilerleyen sayfalarda Mevlut’ün amcaoğlu da çocuklarını lise öğrenimleri için Şişli’ye gönderecektir (s. 327 : “…Şişli’deki lisede bazı zengin piçleri Bozkurt ve Turan ile gecekonduda oturuyor diye dalga geçmişler…”). Samiha, Ferat’a kaçarken Mecidiyeköy’e doğru dönecektir (s. 207).

Yine geldik Bokludere’ye ama, Mecidiyeköy’ün dibindeki bir Bokludere’nin Ortaköy’le ne gibi bir işi olabilir, hem de kaynağına kadar üstü kapalı! Duttepe Erkek Lisesi, Mecidiyeköy ve civarındaki zengin çocukları için yapılmış ve 1200 öğrencisi (s. 71) olan [hepsi zengin çocuğu değil, gecekondu çocuklarıyla birlikte!] bir okul. Mevlut burada ortaokula başlıyor. Yıl 1970! Kültepe’de de Duttepe’de de başka tepelerde de başka bir okuldan söz edilmiyor. Bütün bu semtlerde yaşayan çocuklar nerede ilkokulu okuyorlar, nasıl bir okul binaları var, taş mı, kerpiç mi, yoksa yarım boru biçimli teneke binalar mı? Okullarında yakacak olarak ne kullanıyorlar? Bilmiyoruz; romanımızda “mecburen” olanlar dışında çocuklara yer yok! Gecekondu çocukları ilk okula gidemiyorlar, bu yüzden karma okullarda mı okuduklarını yoksa kız erkek ayrıldıkları mı anlayamıyoruz! Ortaokul da yok. Ortaokula gidecek erkekler, liseye gidecek erkek çocuklarla birlikte Duttepe Erkek Lisesi’ne gidiyor; ya kızlar, onlar nereye gidiyor? Kız öğrencilere de yer yok! Ama televizyon filmlerinden tanıdığımız Hababam Sınıfı’nı hatırlatan anlatımlarda bol bol yıkıcı alaycılıkla karşılaşıyoruz; kitap bunlarla “ilginç” oluyor, “okunurluk” kazanıyor! Fakat bu yıkıcı alaycılık sırasında Mevlut bir bakıyoruz ki iki senelik okul maceralarıyla, ikinci sınıfın sonunda köye gidip döndükten sonra liseye başlayıveriyor (s. 81-87). Kontrol ediyorsunuz, ne oldu tarihlerde mi karışıklık var, okur mu yanlış anladı diye; her şey doğru, sadece Mevlut’ün okul hayatındaki bir senelik bölümde anlatmaya değer bir şey olmamış olmalı ki, “kısa geçilmiş”. Atlanmış demek istemiyorum, çünkü yazarın takdiri; yarattığı figürü istediği gibi oynatır.

Mustafa Efendi’nin, dolayısıyla Mevlut’ün gecekonduları da bir başka muamma! Başlangıçta her şey yolunda, bir gecekondu nasıl meydana gelir, anlatılmış. Önce sahipsiz bir alanın etrafı çevrilir, burası benim denir, üzerine bir gecede bina inşa edilir, böylelikle gecekondu ortaya çıkmış olur. Ondan sonra muhtara bu gecekondunun ve üzerinde yer aldığı arsanın “kaydı” yaptırılır. Mustafa Efendi ile Hasan Efendi de böyle yapmışlar; birlikte Kültepe’de bir arsa çevirmişler, muhtardan “tapusunu almışlar, üzerine de tek odalı bir gecekondu kurmuşlar, iki kardeş burada yaşamaya başlamışlar. Sonra Hasan Efendi oğulları Süleyman ile Korkut’u köyden getirmiş, dört kişi olmuşlar. Bu arada hep beraber Dutttepe’de bir arsa daha çevirmişler, yine muhtardan “tapu” alınmış, üzerine bu kez iki odalı bir gecekondu yapılmış. Hasan Efendi ve iki oğlu bu yeni iki odalı gecekonduya taşınınca yalnız kalan Mustafa Efendi de oğlu Mevlut’ü köyden Kültepe’ye getirmeye karar vermiş. Buraya kadar her şey açık, anlaşılmayacak bir şey yok. Fakat Hasan Efendi’nin oğlu Korkut evlenmeye kalkışınca işler karışıyor. Hasan Efendi kardeşi Mustafa Efendi ile ortak olduğu arsayı düğün masraflarını karşılayabilmek için satıyor; hem de az bir paraya. Kardeşine de, “zaten buradan yeni çevreyolu geçecek, şimdi vermezsen sonra kimseye satamazsın, devlet el koyar!” diyor (s. 128). Araya anlatıcı/yazar giriyor, Süleyman’ın Mevlüt’e, “…Zaten tapusuz arsanın sahibi olmaz (…) Kimsenin o arsada bir evi, hatta dikili ağacı olmadığı için muhtardan o kadar [on üç] yıl önce alınmış bir kağıtla devletin altı şeritli yolunu durdurmanın imkansız…” olduğunu “anlattığını” söylüyor (s. 129). Ardından Haziran’da Mustafa Efendi’nin, Temmuz’da da Mevlut’un köye döndüğünü ekliyor (s.129). Eyvah, diyorsunuz, arsa da gecekondu da gitti, çaresiz kaldılar köye döndüler! Şimdi ne olacak, Mevlut ve babası ne yapacaklar? Ama sonra bakıyorsunuz ki Mustafa Efendi hiç bir şey olmamış gibi gecekondusunda yaşamaya devam ediyor (Bu arada Mevlut’ü kondudan kovmuş bulunuyor.). Bundan sonra birkaç kez daha bu arsa konusu gündeme geliyor. Olay karışıyor, bazı şeyleri anlayamıyorsunuz; gecekondunun yeni sahibinin kira bile istememesi garibinize gidiyor. Altı şeritli yolun yapıldığına dair bir işaret de yok! Sonra bir bakıyorsunuz, Mustafa Efendi’nin ölümünün ardından, gecekondunun tapusu Mevlut’ün cebinden çıkıyor (s. 168, 173). Sonra sayfalar ilerledikçe Hasan Amca’nın Kültepe’de sattığını sakladığı bir arsa ortaya çıkıyor (s. 441) ve hemen anlıyorsunuz ki yanılmışsınız; iki değil üç gayr-ı menkul varmış: 1) bir gecekondu, tapusu Mevlut’ün cebinde; 2) Kültepe’de “çevreyolu geçecek” denilerek satılan bir arsa; 3) Duttepe’de Hasan Efendi’nin kondusunun da üstünde yer aldığı arsa. “Dikkatsiz” bir okur olarak, “utanıyorsunuz”! Mevlut’ün “…(yıllar önce Duttepe’deki arsaya el koyduklarını, Kültepe’dekini sattıklarını da tabii saklarlar)…” (s. 441) sözleri “her şeyi” açıklıyor! Yalnız Kültepe’den çevreyolu geçmiyor, o kadar; demek ki Hasan Efendi kardeşi Mustafa Efendi’yi kandırmış!.. Diyorsunuz da, bu saçma sapan arazi, gecekondu konusunun yazarın bir hatası olduğu da aklınızın bir yerlerinde size gülerek el sallıyor, tekrar dönüp s. 326’yı ve s. 441’i kontrol ediyorsunuz. Aslında ortada baştan sona sadece üzerlerine biri tek odalı, diğeri iki odalı gecekondular yapılmış iki arsa var ve arada düğün nedeniyle satılan arsa kurgu hatası! Biliyorsunuz da yazar’ın Nobel Ödülü var, böyle hatalar yapmaz, olsa olsa siz yanlış anlamışsınızdır! Kültepe’deki bu yanına hela yapılmış gecekondu çok ilginç bir gecekondu; otuz sene boyunca ilk yapıldığı şekliyle duruyor. Bir arsa üzerinde olması gerekir, arsa hakkında hiç bir bilgi yok; arsanın küçüklüğünden dolayı mı sağına soluna ek odalar yapılamamış, parasızlıktan mı, yoksa sadece hiç düşünülmediği için mi, anlayamıyorsunuz. Hadi gecekondu tek odalı, bundan dolayı Mustafa Efendi eşini kızlarını getirememiş diyelim, hiç mi şuna bir oda daha ekleyeyim de hanımı da getireyim dememiş; bilemiyorsunuz, ama sonuçta getirmiyor işte! Geçen otuz sene içinde gecekondunun sağına soluna başka evler yapılmış mı, yapılmamış mı, yapılmışsa o evler gecekonduya mı bitişik yoksa bahçe duvarına mı, yoksa iki bahçe duvarı mı komşu, o evlerdekilerin çocukları mahallede oynamış mı oynamamış mı, bilemiyorsunuz! Bir yaşam alanı yok! Yazar bize işte orda tek odalı bir gecekondu var, gerisini sen tamamla mı demiş acaba, bilemiyorsunuz. Her şeyi en ince detayına kadar anlatabilen yazarın, bu “kaba çizgisi” sizi düşündürtüyor, bu çizgiyi şimdi ben mi yontacağım, diye!

Sadece bu gecekondu değil, romanda “yaşam alanı” olan bütün önemli evler sorunlu; yazar nedense bu yaşam alanları konusunda çok “kalın çizgiler”le çalışmış. Örneğin Mevlut’ün Rayiha ile birlikte oturduğu Tarlabaşı’ndaki ev! Mevlut’ün askerden dönünce Tarlabaşı’nda kiraladığı ev askere gitmeden önce oturduğu Rum evinden iki sokak mesafede yine bir Rum evinin ikinci katıdır (s. 167) ve Tarlabaşı Caddesi’nin beş sokak aşağısındadır (s. 258). Her iki evin Rum evi olması hem mahallenin bir özelliğidir hem de yazara Rum ahalinin buradan atılmasını anlatma imkanı vermektedir. Bu imkan yerli yerinde kullanıldıktan sonra Tarlabaşı’ndaki ev şofbenli, musluğundan sıcak su akan “apartman dairesine” dönüşür (s. 177-178). Şofben ve sıcak sudan bir daha söz edilmez ama ileriki sayfalarda evin tek odalı olduğunu Rayiha ablası Vediha’ya “çok yalnız olduğunu, herşeyden korktuğunu, her yeri dökülen avuç içi gibi bir apartman dairesinde değil, ağaçlar ve tavuklar arasında” yaşamak istediğini söylerken öğreniriz (s. 190). Süleyman da evin bu durumunu doğrular (s. 217).

Mevlut ve Rayiha bu evde iki kızlarını büyütürler, yıllarca Rayiha evde tavuk kızartır, pilav pişirir, nohut kaynatır, Mevlut’le birlikte dondurma, boza hazırlarlar, dondurma kaplarını, boza kaplarını yıkarlar, kirli tabaklar, bardaklar yıkanır da yıkanır. Rahiya çeyiz işleri yaparak aile ekonomisine katkıda bulunur; Rayiha’dan tek bir sızlanma duymayız. Doğan çocuklar tabii ki anne ve babalarıyla aynı odada yatıp kalkmaktadırlar. Ama hiç kimse daha büyük bir eve taşınmayı da düşünmez; taşınmayı düşündüler de fakirlikten ev bulamadılar kira ödeyemezlerdi diyemiyoruz, çünkü yeni bir eve geçmek gibi bir konu hiç açılmıyor. Hepsi çok mutlu bir şekilde bir odada yaşıyorlar. Rayiha Mevlut’e çocuklarını Kasımpaşa’ya parka hava almaya götürmesini söyler (s. 279) -biri beş biri altı yaşında iki çocuk 1989 yılında Tarlabaşı’ndan Kasımpaşa’ya neden, nasıl hava almaya götürülür, bunu hiç sormuyorum, çünkü o yıllarda eski Galata Köprüsü yerindeydi ve Haliç civarı lağım kokuyordu; yazarın yaratıcı insiyatifi!- ama çocuklar kapı önüne çıkıp da mahalleli arkadaşlarıyla oynamazlar. Mahalledeki daha yakın okullara da gitmezler, Kasımpaşa’ya, Piyalepaşa Okulu’na giderler -zaten Mevlut’e beklenmedik bir şekilde seçilen yeni belediye başkanına dinci ve kızları gibi Piyalepaşa okuluna gittiği için oy vermiştir ve sene artık 1994’tür ve 11-12 yaşındaki kızların yürüyerek mi yoksa servisle mi Tarlabaşı’ndaki evden Piyalepaşa’ya gidip geldikleri belirtilmemiştir! (s. 33). Rahiya’nın da bir istisna dışında komşusundan söz edilmez. Altta kim oturuyor, üstte komşu var mı, bilemiyoruz. Şofbeni, sıcak su akan musluğu olduğuna göre bu tek odalı apartman dairesinin herhalde bir helası da vardır diyoruz, ama bu helanın tek odaya mı açıldığını yoksa o bölgedeki döneme ait evlerde sıkça görülebildiği gibi merdiven boşluğunda mı olduğunu öğrenemiyoruz. Mutfağın da aslında bütün sözü edilen yemek ve bulaşık işlerine uygun olup olmadığını öğrenemiyoruz; hatta bir mutfağın varlığı bile gözümüzden kaçmış olabilir! Ama herhalde mutfak da uygun olmalı ki Rayiha ev değiştirmeyi hiç düşünmüyor, mutlu mutlu bulaşık yıkamaya devam ediyor; 1988 yılında kardeşi Samiha’nın mutsuzluğuna karşın Mevlut’le birlikte mutlu olduğunu söylüyor (s.268). Fakat yedi sene kadar sonra üçüncü çocuğuna gebe kaldığında da gidip ablasına Mevlut’ün az kazandığından, Rayiha’nın çocuğa bakamayacaklarından korktuğundan yakınıyor; “…Zaten dördünün sabah akşam burun buruna tıkış tıkış yaşadığı tek odalı dairede yeni bir kişiye kesinlikle yer yoktu(r)…” sözlerini bize Vediha aktarıyor. Çocuğu aldırmak konusunda kararlı olan Rayiha Mevlut’e çocuğun doğması için ev sorununa bir çözüm bulunması gerektiğini söylemeyi düşünmüyor. Belki söylese Mevlut babasının evinde yatağa sakladığı Marklar (s. 141) ya da köyden İstanbul’a babasından habersiz gelirken “bahçedeki çınar ağacının bir köşesine sakladığı para” (s. 129) örneklerinde olduğu gibi (ki Mevlut’ün bu para saklama merakı da apayrı bir olay!) bir yerlerde sakladığı parasını ortaya koyacak, yeni bir ev bulunabilecek, belki Rayiha ölmek zorunda kalmıyacak! Rayiha bütün ısrarlara rağmen üçüncü çocuğu istemez ve kocakarı yöntemlerine başvurarak düşürmek isterken ölür.

Rayiha’nın ölümünden sonra da Mevlut ve kızları aynı evde yaşamaya devam ederler; zamanla kızlar evden ayrılırlar, okumaya giderler, evlenirler. Ancak bundan sonradır ki Mevlut’ün Samiha ile evlenmesi gündeme gelir ve Mevlut, baba gecekondusuna dönmeye karar verir. Yeni evli çiftin gecekondusuna ek odalar yapılıp yapılmadığı ise anlaşılmıyor! Samiha’nın Çukurcuma’daki kaloriferli evi bırakıp Kültepe’deki tek odalı, kurulduğu gibi kalmış gecekonduya -bakımı yapıldıktan sonra- taşınmayı, üstelik yine Çukurcuma’da Ferhat’ın parasıyla aldığı iki daire dururken, hiç itirazsız kabul etmesi yine ayrı bir olay; yüce yazar yarattığı roman kahramanlarına neler yaptırtmaz ki! Samiha’nın (Ferhat’la birlikte) Gazi mahallesi’nde yaşadığı ev de Kültepe ve Tarlabaşı’ndakilerden daha az sorunlu değil. 1983/84 yılında Ferhat’la kaçan Samiha onun daha önceden kiraladığı Gazi Mahallesi’ndeki “dört duvar iki pencere” evde (acaba yine tek odalı mı?) yaşamaya başlar. Arka pencereden Ferhat’ın taşlarla çevirdiği ve kireçle boyandığı için ay ışığında fosforlu bir hayalet gibi gözüken uzaktaki tarla gözükmektedir ve henüz on sekizinde değildir (s.227). Ferhat’ın “o tepede”, yani evin olduğu yerde çok akrabası, hısmı, tanıdığı vardır (s.228). Aslında Ferhat Gazi Mahallesi’ne, 1977’de Kültepe ile Duttepe’de meydana gelen “Alevi katliamından” birkaç ay sonra annesi ve babası ile birlikte, evlerini çok fazla kazıklanmadan satarak gelmiştir (s. 142 ve 194). Fakat bizler sadece Ferhat’ın anne ve babasını değil diğer akrabalarını da tanıma şansına eremeyeceğiz. Bunun yerine Ferhat gece geç saatlere kadar çalıştığı sırada evde yalnız kalan Samiha’ya Sivaslı komşusuna gidip televizyon seyretmesine izin verir (s.230). İşte bu komşuları Samiha’ya Gaziosmanpaşa’da iş bulacaklar, daha sonra Samiha Şişli’ye çalışmaya gidip gelecektir. Ferhat’ın gece çalışıp vakit buldukça da televizyondan dersleri izleyerek üniversiteyi bitirdiği bu dönemde Samiha zaman zaman çalıştığı evlerde kalacak, sabah ve akşam Gazi Mahallesi’ne gidip gelmekten kurtulacaktır. Sonunda Ferhat ile Mevlut İmam Adnan Sokak’ta ortak bozacı dükkanı açtıktan on gün sonra Çukurcuma’da kaloriferli bir daireye taşınacaklardır (s. 314). Tüm bu roman zamanı boyunca Ferhat’ın ailesinden, akrabalarından hiç biri gözükmez. Ne Samiha evde yalnız kaldığı akşamlarda Ferhat’ın anne babasına ya da aileden bir başkasına gider, ne de onlar Samiha’ya gelirler. Ortadan yok olmuşlardır.

Bu yok olma öylesine kesindir ki, 1995 yılında Gazi Olayları olduğunda ne Ferhat’tan ne de Samiha’dan Ferhat’ın akrabalarının, arkadaşlarının, tanıdıklarının bu olaylar sırasındaki durumunu öğrenebiliriz. Mevlut’ün de haberi olmaz Gazi Olayları’ndan. Boğazda batan gemideki koyunun gözlerindeki pişmanlığı televizyondan okuyan, Arjantin-İngiltere Savaşı’ndan, Çin’in başkentindeki kanlı olaylardan televizyonu aracılığıyla haberdar olan Mevlut bu olaydan haberdar olmaz. Ferhat da bir şey söylemez. Zaten annem babam akrabalarım, arkadaşlarım ne durumda diye merak da etmez, gidip görmez bile. Aslında Gazi Olayları, İstanbul’un kenar semtlerindeki son en kanlı siyasi olay bu romanda yer almaz. Ama Gazi Mahallesi yer alır! Alır mı? Mevlut ilk kez 1977’de kendini yalnız ve çaresiz hissettiği bir günde arkadaşı Ferhat’ı görmeye gitmeye aniden karar veriyor, “…Balık istifi dolu, ter kokulu kırmızı bir İETT otobüsüyle şehrin sınırına, Gaziosmanpaşa’ya iki saatte (gidiyor) Minibüsle şehrin dışındaki Gazi Mahallesi’ne vardığında hava kararıyordu…” (s.131) Bu gidişinde ne arkadaşı Ferhat’ı adını sorarak aramasına rağmen bulabilir, ne de Kültepe’den “kaçan” eski bir tanıdığa rastlar. Daha sonra bir kez daha 1978’de babası tarafından evden kovulunca Mevlut “Doğru Ferhat’a, Gazi Mahallesi’ne…” gider (s.141). Bu sefer hemen ikinci kişiye soruşunda Ferhatlar’ın evini bulur! Bu her iki Gazi Mahallesi’ne gidiş anlatımı da anlatıcı kişi/yazar tarafından yapılmaktadır. Bu nedenle daha sonraki sayfalarda Gazi Olayları’nı “silecek” olan yazarın 1977 ve 1978’de Gazi Mahallesi’ne nasıl gittiğini sormak gerekmiyor mu? Söz konusu yıllarda o alanda gerçekten bir Gazi Mahallesi var mıydı, yoksa o dönemde var olan isimler darbe sonrasında değiştirilip de mi söz konusu yere Gazi Mahallesi denildi? Gazi Mahallesi’nin gaziliği nereden geliyor acaba? Elbette o yıllarda da oraların bir ismi vardı, ama görünen o ki yazarın kahramanını 1977/78 yıllarında Gazi Mahallesi’ne götürmesi, Mustafa Kemal Mahallesi’ne götürmesi gibi bir görünüşe sahip. Eğer Gazi Olayları’ndan önce de bu yerleşim yeri Gazi mahallesi adını taşıyor idiyse, tıpkı 1 Mayıs Mahallesi isminin askeri darbe sonrası Mustafa Kemal Mahallesi olarak değiştirildiği gibi, yine darbe döneminde bir başka isimden Gazi Mahallesi’ne dönüştürüldüğünü düşünmek gerekir. Fakat ismi her ne şekilde konmuş olursa olsun, bugünkü Sarıgazi İlçesi’nde yer alan Gazi Mahallesi, 1995 yılında bağlı bulunduğu Gaziosmanpaşa İlçesi’nde meydana gelen olaylar sırasında, olaylar nedeniyle -Gazi Mahallesi’nden daha çok Gaziosmanpaşa’nın kısaltılmış şekli olarak Gazi Olayları biçiminde- tanındı, bugünkü imajını edindi. Bu nedenle yazarın mekanları anlatırken dönemin isimlerini kullanmak ve o dönemin objelerini tasvir etmek yerine bugünkü isimleri kullanarak ve de bugünkü objelerden yola çıkarak 30-35 yıl öncesinin mekanlarını “oluşturmaya” çalıştığını düşünmek gerekiyor. Samiha’nın kaçışlarını anlatırken söylediği “Eskiden Taşlıtarla denen Gaziosmanpaşa’yı geçtik…” (s. 227) sözleri de bu duruma işaret ediyor. 1982/83 yılında söz konusu yer sonradan (bugünkü) Gaziosmanpaşa İlçesi’nin merkezi olacak olan Taşlıtarla’dır. Topkapı’dan kalkan Gaziosmanpaşa minibüsleri 1990’lı yıllara kadar Taşlıtarla’ya gidiyorlardı.

Taşlıtarla ile ilgili olarak Samiha, Ferhat ve anlatıcı kişi/yazar’ın birbirleriyle çelişen mekan ve zaman anlatımlarına daha çok yer ayırabiliriz, ama sonuç değişmeyeceği için kısaca şunu not edelim: Kültepe’de 1977’de meydana gelen “Alevi Katliamı” ile (s.142) bütün o “anlatılan” tepelerdeki 12 Eylül öncesinin kanlı siyasi çatışmaları sınıfsal çatışmadan etnik çatışmaya dönüştürülerek manipüle ediliyor, Gazi Mahallesi aracılığıyla sağ-sol olayları alevi-sünni çatışmasına dönüştürülüyor, Gazi Olayları oldurulmayarak ve Ferhat öldürülerek aleviler de sonuç olarak öyküden çıkartılmış oluyor. Gazi Mahallesi’nden geriye Ferhat’tan Samiha’ya miras fosforlu arsadan başka bir şey kalmıyor. Yazarın her fırsatta siyasi yaklaşımını çatlak sesiyle ortaya koyduğu (“…[Duttepe Erkek Lisesi öğrencileri:] sağcı öğrencilerin hepsi dindar, solcuların hepsi milliyetçiydi…” (s. 71); “1971’in Mart ayında bir askeri darbe oldu, yılların başbakanı Demirel can derdiyle çekildi…” (s. 78); “…Ferhat ‘Sende de çok sıkı bir kapitalist aklı var!’ der, Mevlut bunun olumlu bir söz olduğunu düşünmez ama gururlanırdı!” (s. 93); “…Başbakan Özal’a suikast haberinin tam ortasında, polislerin kurşun yağdırdığı suikastçi yerlerde titreye, sıçraya kıvranırken [sinirlenirdi]…” (s.257) vb.), öyküde özellikle siyasi olayların “açıklandığı/anlatıldığı” bölümleri neredeyse siyasi bildirilere dönüştüren “görüşleri”, söylendiği/yazıldığı anda “resmi görüşten kişisel görüşe” ya da tam tersine “kişisel görüşten resmi görüşe” dönüşen anlatımlar, hatalı malzeme kullanımı (hatalı tesbih için malzeme kullanımı örneği: “”…güçlü ışıklarını yakmış panzerler kötü niyetli hantal yengeçler gibi karanlık mahallelere girdiler…” (s.117-118), yerli yersiz eski romanlardaki malzemelere atıfta bulunulması, çok sayıdaki (kurgusal) yer ve zaman kaymaları, deformasyonları, aslında gecekondu mahallelerini tanımayan yazarın kahramanlarını Tarlabaşı ve Beyoğlu çevresine çekerek romanın dengesini bozması, çok sayıda tarihleme, tarih ayrıntısı verme ile romanı sıkıcı okul tarih kitaplarına dönüştürmesi, oluşturduğu kişileri çok fazla “hırpalaması”, özensizlik (örneğin Kabataş’tan hergün öğleden sonra saat 4-5 arasında eve dömek için Kazancı yokuşundan yukarı çıkan Mevlut’ü (s. 216) Tarlabaşı Bulvarı’nda karşıya geçecek yer olmaması nedeniyle İstiklâl Caddesi’ni kullanamadığından eve gitmesi için Talimhane’den dolaştırtması – bu arada ev Tarlabaşı’ndan Kasımpaşaya doğru “sanki itilmişti(r)” (s. 274); ikinci bir örnek: 1996’da elektrik sayacı okuyuculuğuna başlayan Mevlut’e 20 yıl önce Beyoğlu’nda garsonluk yaparken kaldığı evleri düşündürtmesi (s.365), savrukluk (örneğin s. 366’ın alt yarısında yer alan paragraf), başta yazdığının sonunda tam tersini yazma (bu konu daha çok “resmi görüş” - “kişisel görüş” denklemiyle ilgili!), konuya başlama, yarım bırakma, yarım bıraktığını unutma, tamamlamama… (örneğin Mevlut’ün yatağının içinde biriktirdiği Marklar’ın (s. 141) “akıbetini” öğrenemiyoruz!) Birçok örnek saymakla yazmakla bitmez demek abartılı, biter, ama saydıkça romanın döküldüğünü, yazarın inandırıcılığını yitirdiğini görüyoruz. Kitabı çok moda olan “tat” kavramıyla tanımlayacak olursak, malzemesi bayatlamış, tuzu şekeri ölçüsüz konmuş, üstelik pirincin taşı ayıklanmadığı için her an dişlerinizi kırabilecek tatsız tuzsuz bir “fabrikasyon üretim malzemesi”.

En şaşılası durum yazarın yarattığı kahramanlarına karşı gösterdiği tutum; hayata, romana bir şekilde tutunmaya çalışan kişilerine “resmi görüş - kişisel görüş” kanıtçıları misyonunu yüklemesi. Neyse ki roman kahramanları yazma eyleminin bir de okuma eylemi karşılığını biliyorlar da bir şekilde intikamlarını alıyorlar yazardan. En hoş intikam ise Mevlut’ünki. Zavallı Mevlut, sırtında yazarın eski romanlarının (son ikisi, üçü kendini tekrar) yazım kalıplarından oluşmuş bir sırık, sırık omuzlarını çürütür, boynunu keser, sırığın bir ucunda beynini annesinin evinde kaşıkladığı yoğurtla yiyip üzerine herkesin içtiği delirtici sudan kana kana içmiş snop yazar, diğer ucunda yazarın eski romanlarındaki kimi az kullanılmış ama modası geçmiş, kimi çok kullanılmaktan deforme olmuş eski malzemeleri ve ne yapacağını, nasıl kullanacağını tam bilemediği yeni malzemeleri, yazım alet edevatı, ancak yazarın omuzunda otuz kiloluk yoğurt tepsileriyle İstanbul sokaklarında dolaşabileceği kadar romanı taşıyor. Bir yandan da var olma hakkını yazarın sürekli “kafanda tuhaflık var” baskısına karşı korumaya çalışıyor. Sonunda mecburen yazarın dediğini yapıyor, kafasındaki tuhaflığı, yani resmi düşüncesi ile kişisel düşüncesini birbirine karıştırmamayı daha önemlisi bunları başkalarından saklamayı, sakınmayı öğreniyor; “şehri şehir yapıyor” (s. 98). Böylece bir seneyi, 1989 yılını, iki kez yaşama imkanına kavuşuyor; bir kez resmi, bir kez de kişisel. Mevlut 1989 kışında, pilavcılığının yedinci yılında, genç kuşağın kendisini yadırgadığını daha çok görmeye başlar (s. 272). Her sene, boza mevsiminin başlamasından önce, havalar soğurken, Sirkeci’deki toptancılardan bütün bir seneye yetecek büyüklükte bir çuval kuru nohut alırken, bu sene bu büyük çuvalı almaya sermayesi yetmemiştir (s.273). Bir gün pilav arabasını iki sene önce (1987’de) yanmış olan Şan Sineması’nın yakınına park eder ve “işini görmeye” gider. Döndüğünde ise arabası yerinde yoktur, zabıtalar arabayı götürmüşlerdir (s. 276-277). Mevlut pilav arabasını aramaya başlar, Süleyman devreye girer, belediyeden torpil bulur, belediyeciler Mevlut’e bir başka araba teklif ederler (çünkü arabalar günlük olarak parçalanmaktadır), Mevlut kabul etmez, ama para sıkıntısına düşer, Kültepe’deki kiracısının kirayı arttırmasını ister. Süleyman araya girer, sonuçta kira artmaz ama Vedia Mevlut’e üç aylık kirayı (1990 Mart, Nisan ve Mayıs aylarının) tutarından daha yüksek bir miktar olarak getirir (ss. 277-278). Mevlut eline fazla para gelmesinin üzerinde fazla durmaz ve parayla elden düşme bir dondurma arabası, buz fıçısı, demir kovası ve dondurma çevirme makinesi alıp 1989 yazını dondurma satarak geçirmeye karar verir (s. 287). Dondurmacılık iyi gitmez, Ağustos sonunda –yine akrabalarının yardımıyla- Mevlut, Binbom büfede müdürlüğe başlar, 1994’e kadar büfede çalışır (s. 288 vdd.). Ortada, tarihlerde bir dizgi hatası yok, bütün tarihler bilinçli olarak verilmiş; o kadar ki yazarın sizinle bir oyun oynamasından bile şüpheleniyorsunuz –acaba yazar okuru yanıltarak biraz eğlenmek mi istemiş! Hataların çokluğu eleştirel bir yaklaşıma başvurmadığı takdirde okuru belki bir paranoyaya -çünkü yazar en ince ayrıntıya kadar her şeyi düşünüyor, tek bir açık bile bırakmıyor!- değil ama ancak “sadist yazar – mazohist okur” denklemiyle açıklanabilir bir duruma sürüklüyor.

Yazarın diğer romanlarından bilinen oyunsuluk, yıkıcı alaycılık gibi özellikler okuru dikkatli olmazsa bir süre sonra durumdan keyif alır bir hale bile getiriyor. Tam bu noktada yazar hedeflediği okuyucu kitlesine de ulaşmış oluyor. 12 Eylül sonrası döneminin ama özellikle son on - on beş yıllık dönemin ürünü orta ve üst sınıf şehirli okur. Bu bağlamda kendine bir tarih ve kültür arayışında olan bu kesime bir “kök/tarih” ve “sanat/roman” veriliyor. Geçmişin “rahatsız edici fazlalıklarından” arındırılmış, küçük köylü kurnazlıklarının “ince zeka” olarak sunulduğu, oyuncağı/nı, oyunu gerçekten kaçış için kullanan çocuklar için yeni bir oyuncak, yeni bir oyun alanı, Kafamda Bir Tuhaflık. Bu yeni oyuncağın, yeni oyun alanının önemli ve üzerinde durulması gereken bir noktası da elbette ki içerdiği siyasi mesaj. Bu yazıda siyasi mesaj konusuna hemen hiç değinilmemesinin sebebi romanın kurgusal düzeyinin sorunlarının öyle bir noktaya kadar gidilmesine izin vermeyişi.

Ortada duran/olan soru şu: roman sanatını ve bu sanata bağlı kavramları bundan sonra Kafamda Bir Tuhaflık’ı merkez olarak yeniden mi oluşturacağız, yoksa Orhan Pamuk’un bir roman yazmasını mı bekleyeceğiz. Ya da bir baltaburun Taşlıtarla minibüsünde “Hatasız Kul Olmaz” mı dinlenecek!

M. Kemal Adatepe

Hamburg - Şubat 2015 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Gül T.

    Gül T. 20.08.2017

    Herhalde bahçede gideriyorlardı def-i hacetlerini :) Amma kafa karıştırıcı Orhan P rezilsin. Güzel bir analiz tebrikler.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.