KUSURSUZ KABIZLIK: BİR ZÜLFÜ KOÇAKLAMASI (*)

KUSURSUZ KABIZLIK: BİR ZÜLFÜ KOÇAKLAMASI (*)

Bugün inceleyeceğimiz kitap Zülfü Livaneli’nin adıyla Doğan Kitap’tan Ocak 2017’de çıkmış olan HUZURSUZLUK adlı kitap. Toplam sayfa sayısı 160.


 

Karakterler ve sinopsis

İbrahim: Gazeteci. Mardinli. Mardin’i 30 yıl önce terk etmiş. Aslında terk etmemiş. Hacı babası ve başörtülü annesi 30 yıl evvel onu İstanbul’daki yatılı bir yabancı okula göndermiş. Şimdi büyük bi gazete’nin önemlice bi çalışanı. Arada televizyonlara falan da çıkıyo.

Kitabı tam 3 kez okuduktan sonra kanaatim şudur ki bu İbo hem pedofil, hem fetişist, hem mazohist, hem de vicdan mastürbatörü (duyar kasaturası da denilebilir)!

Hüseyin: İbo’nun çocukluk arkadaşı. Mardinli. Normalde Mardin’de mukimmiş. İbo’yla 30 yıldır görüşmemişler; ama ne hikmetse bu Hüseyin, Amerika’da öldürüldüğünde (26 Eylül 2016’da öldürülmüş ve anlaşılan ekim ayı başında cenazesi Türkiye’ye getirilmiş.) “daha” 32 yaşındaymış. Bu durumda Hüseyin ile İbo zigot hallerinden beri arkadaş olmalılar. Belki de aynı portakal ağacında tanışmışlardır.

Meleknaz: Şeytan kız, Şeytan, (Y)Ezidi falan olan bi kişilik. Maruldan korkuyo. Laciverdi ya da koyu maviyi sevmiyo. Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşı olduğu yönünde iddialar var; ama mantıken Irak kökenli olmalı. Orası biraz karışık.

IŞİD bunların köyünü bu daha 15’ine girdiğinde basmış ve bunu (ve daha başkalarını) kaçırmış. Tecavüz mağduresi. IŞİD’liler tecavüz etmiş tabisi de (sıra sıra). Tesadüfün kare ası sayılacak bir dizi olay neticesinde IŞİD’den kaçabiliyo. Şengal Dağı’nı (Arapçası Sincar) yayan geçerken doğum yapıyo (tecavüzler nedeniyle hamile kalmış).

Üçüncü günde bebeğin kör olduğunu anlıyolar. Bebeğin gözüne beyaz perde (bulut da geçiyo) inmiş. Hüseyin bunu ve bebeği kampta görüyo ve bu kıza tutuluyo. Sonra bunu kamptan allem edip, kullem edip çıkarıyo. Nişanlanıyolar; ama işte olaylar, olaylar… Sonra anlatıcam. Olayların akışına göre, kız bugün bile 18’ini doldurmuş olamaz.

Zilan: Meleknaz’ın kankası. Aynı zamanda dağdan geçerken ona ebelik yapan kişi. Tabisi de (Y)Ezidi.

Bu da çok çekmiş IŞİD’den. Hâlâ mülteci kampında konaklamakta. Aslında hikâyenin önemli bi kısmını bunun ağzından dinliyoruz.

Büyük Nergis: Zilan’ın (benim hesabıma göre) 9 yaşında ya var ya yokken Şengal Dağı'nda kendini yüksekten atan ve oracıkta can veren kız kardeşi. 8 yaşındayken kaçırılmış. IŞİD’liler tarafından yine tecavüze uğramış ve köle pazarında falan satılmış bi yavrucak. “Ben bir insandım” diye (yersen) müthiş filozofik bi son söz söylüyo ki bu son sözü Hüseyin de tekrarlıyo. Nasılını Zülfü’ye sormak lazım. Yok yok. Şaka! Ben açıklayacağım imkânsızlığını.

Küçük Nergis: Meleknaz’ın gözlerine üçüncü günde perde inen bebeğine de Nergis diye ad koyuyolar. İlk Nergis ölünce… Bunla ilgili yorumlarımı pediatrik metabolizma ve genetik uzmanlarıyla daha ileride paylaşıcam.

Adviye Hanım: Hüseyin’in annesi. Şeytandan, yani (Y)Ezidi kızdan çok korkuyo; ama gerekirse kiliseye gidip dua etmekle ilgili pek bi sıkıntısı yok. Evi marulla donatmış. Boyna beddua falan ediyo. Örnekleri çevrenizde mebzul. Bence kendisi, kategorize edemediğim bu kitabın nadir “gerçek” karakterlerinden biri.

Aysel: Bataklı damın, pardon Adviye Hanım’ın kızı. İbo’nun, yazarın hesabına göre 2 yaşındayken terk etmiş olması gereken Mardin’de Hüseyin’in kız kardeşi olarak oturmakta. Demek ki İbo kendisi 2 yaşındayken ve Aysel de hadi taş çatlasa 1 yaşındayken (ki bu hesap da mümkün değil –nedenini sonra anlatırım) Aysel’in “o karamuk badem gözlerine bakmaya doyamaz”mış. Alıntı aynen kitaptan yapılmıştır.

Safiye: Hüseyin’in eski nişanlısı. Bu da biraz yarım akıllı gibi geldi bana. Ölmüşün ardından söyledikleri…

Mehmet: Hem İbo’nun, hem Hüso’nun çocukluk arkadaşı. Bu durumda o da 32 yaşında olmalı. Ama konuşurken sanırsın ki en az 45-50 var.

Fuat Amca: Memo’nun babası. Anlatıma göre 32 yaşında olması beklenen ve fakat konuşurken 45-50 var diyeceğiniz Memo’nun yine anlatıma göre 80 yaşındaki babası. İmkânsız mı? Değil, ama kurguda hata yaratabilir. Profili az daha okumuş bi adam modeline uygun. Kötü bi etimolog olduğuna şüphem yok.

Aslı: İbo’nun eski karısı. Boşandıkları gün, mahkeme çıkışı içmişler ve hayatlarının (tabii İbo standartlarına göre konuşuyoruz) en deli, en şehvetli sevişme eylemini gerçekleştirmişler. Gerçekte görebileceğiniz karakterlerden biri daha. Aslı’nın şehirli, okumuş kadın halleri sonra İbo’yu tiksindiriyor. Dediğim gibi, İbo’da var bi fetişistlik.

Angelina Jolie: Bildiğiniz Angelina Jolie. Brad’in eski karısı. Billy Bob’un daha eski karısı. Jon Voight’un kızı. Çeşitli renk ve ebatta evlatlığı bulunan, memelerini aldırması bu kitapta da konu edilen Amerikalı oyuncu, Birleşmiş Milletler iyi niyet elçisi. Kendisi için mülteci kamplarına “daimi ziyaretçi kartı” çıkartılmış. Angel-i Naa ile Melek Na-az benzeşmesini de yazayım.

Gabriel: Süryani rahibi. İçinde Mardin geçen herhangi bi yazılı, çizili, çekili zamazingoda olmazsa olmaz figürlerden biri. Niye var? Var işte. Çok kurcalamamak lazım böyle şeyleri. Vardır Zülfü’nün bi bildiği. İsveç’te de çok Süryani var derler hani.

Şeyh Seyda: (Y)Ezidilerin mülteci kampındaki şeyhi. Ağaç dalına benzemiş eli öpülüp Şark terbiyesiyle alna konulası kişi (bu ifadeler kitaptan).

Şems: Bildiğiniz Şems değil. Şeyh Seyda’nın oğlu. Ha tabii ki bildiğiniz Şems’e gönderme yapılıyo burada.

Salim: Hüso’nun abisi. Cenazeyi o getirmiş Amerika’dan. Pizzacı.

Foto Hakan, Salim’in Amerikalı karısı Margaret, Muharrem mi ne (Salim ile Hüso’nun ortancası – çiçek olan değil; kardeş olan), sağlık köşesi hazırlayan Nihal, Sevgi Evi denilen bi yerde çalışan kamu görevlileri, Aksaray’daki Akın Pastanesi’nin garsonu, adama sokacakları bıçağı domuz kanına bulama fantazisine sahip Amarihalı Naziler, yazıişleri müdürü, “where r u” yazan genç flört ( e sen zaten 32 yaşındaysan genç flörtün kaç yaşında?), bol bol IŞİD’li, IŞİD postuna bürünmüş bi kurtarıcı (Y)Ezidi…


 

Ve tabiiii… Ta ta ta taaam!


 

“… Üç kişilerdi, omuzlarında tüfekler vardı, bize doğru yaklaştıkça üçünün de kız olduğunu fark ettik. Esmer, sırım gibi kızlardı, taş çatlasın 17-18 yaşındalardı. Kim olduğumuzu sordular, Ezidi olduğumuzu öğrenince bize yardım ettiler, su verdiler, ekmek verdiler. Size bu zulmü yapanları öldürmeye gidiyoruz, dediler…” (108. sayfadan aynen alıntıdır. Noktalama hataları bana ait değil).

Kim bunlar?

BİNGO!

Tabisi de Laik, Kürt, Kahraman, Kadın Gerillalar! Heyooo! Yaşasın büyük kurtarıcılar!

*

Evet. Bi de tabii adları anılmadan ritüelin tamamlanması mümkün olmayan eşhas var. Sayıyoruz: Brad Pitt (vallaha var), Mevlana, Hafız, Firdevsi, Sadi, İmrul Kays, Hz. Ali ve tabiiii… Nâzım! Gambersiz düğün, “Nâzım”sız solcumsu kitabı olmaz.

Aslında yukarıdaki karakter dökümünden de anlaMAyacağınız üzere, öyle çok da matah bi hikâye yok. Safa Önal senaryoları bile bence daha yaratıcı çok zaman.

Neyse ne. Yine de sizlerin güzel hatırı için özetin de özetini geçiyore.

Şimdi bu Hüseyin sağlıkçı. Pek bi baltaya sap olamamış. Sanırım abilerinin Amariha’dan gönderdiği paralarla, anası ve bacısıyla birlikte, dededen / babadan kalma evde dravdan geçiniyo Hüseyin. Boş dururken mülteci kamplarına takılıyo.

Orlarda ha bu Meleknaz’ı ve bebesini görüyo. Meleknaz hem reşit değil, hem bebesi var, hem (Y)Ezidi, hem bebe kör… Yani aranan tüm kriterlere uygun.

Hüseyin, anladığım kadarıyla safi olarak Safiye’nin cilvesizliğinden değil de, kendi garip takıntıları nedeniyle gidip bi de bu kıza (Bkz: Meleknaz) âşık olduğunu zannediyo. Yine tabii rahat batan asalak oğlanın aileyle tırışkadan sürtüşme tripleri… Yok o kız öyle alınmaz, böyle alınır felan…

Ama neticede bunun anası da ortalama bi ana işte. Alavere, dalavere, kızı paket ediyo Adviye Diyze.

Bu esnada IŞİD de “(Y)Ezidi kız mı alınır lo?” modunda. Olayı duymuşlar. Millete gözdağı verecekler. Hırs etmişler.

Bu Hüseyin anasının lafına gidiyo gibi görünse de aslında Meleknaz’ı İstanbul’a, asker arkadaşının evine gönderiyo. Kendisi de bi yolluk yapıp önce İstanbul’a, sonra da Amerika’ya kapağı atmanın derdinde. Anasından gına gelmiş çocuğa! O derece yani.

Sonracıma, bu Hüseyin bi üç beş sakal daha yapiym diye oyalanırken buna en çömez IŞİD’çiyi atış talimi yapsın diye gönderiyolar. Nerden mi anladım? Yahu, IŞİD kesinlikle öldürmek istediği adam için 1 metre mesafeden 1 carcör (şarjör’ün normal söylenişi) mermi boşaltıp adamı sadece sağ omzundan ve sağ kolundan hafif yaralayacak birini gönderir mi?

Sonra bu biraz hastanede yatıyo. Abileri de kızıyo, üzülüyo. Buna hemen, dakkasında bi Amerikan vizesi ayarlıyolar (Zaten Amerika hep bu model Hüseyin’ler gelsin diye bağrını açmış, beklemekte). Hüseyin yallah Amerika’ya… Bu daha Caksonvil’de 2 ay bile geçirmemişken white supremacist 2 uşak dükkân çıkışı bunu şişliyolar. Niye? Çünkü Zülfü öyle istemiş. Bana değil, Zülfü’ye sorun.

Hülasa Hüseyin ta Amerika’larda cızlamı çekince ve tabisi de Trump denilen “kahrolası antidemokrat ve İslamofob” o esnada seçimlerde başkan adayı olduğundan dolayı, bu haber gündeme geliyo.

Hüseyin’in çocukluk arkadaşı İbo işte bu habere tesadüf ediyo. “Yav epeydir de Mardin’e gitmedim; hem gazete harcırah da verir; biletler de onlardan; bibimin mezarına da bakarım gitmişken” falan diye içinden geçirip yola düşüyo.

İbo, kendini alkolik sananlardan. Mardin’de biraz takıliym hesabında. Harcırah galiba iyi. Bu da boşanmış. Herhalde kız (Bkz: Aslı) bunun üstünden hiç atamadığı o köylülük hallerine uyuz oldu. Ayrıca İbo’mun başka “ufak” sorunları da olmuş olabilir. O yüzden hem fetişist, hem mazohist, hem pedofil…

Sanırım İboşumun Hüso’nun hikâyesindeki (Y)Ezidi kız figürü bi an gözünü parlatıyo. O da “Lan şimdi bu kız needer? Nerlerdedir? Ben ha bunu bulsam ya la!” diye içinden geçiriyo. Tabii ki “son derece kutsal” bi amaçla ve dahi aşkla…

Eee? Şimdi ne mi oldu? E bitti. “Bu kadar mı yani?” diye soruyosunuz şimdi. Vallaha bu kadar.

Hatta bi daha ve en kısa özeti geçeyim.

Adam (buna ne kadar “adam” denirse), ölen arkadaşının vaktinde hallendiği tecavüz mağduresi mülteci çocuğa kendisi halleniyo.


 

Dil kullanımı ile ilgili teknik yetersizlikler ve estetik sırıtışlar

Ana metin 17. sayfada başlıyo. Buradan itibaren gördüğüm dil yanlışlarını sıraladım.

*

Sayfa 18’deki ilk paragraf tam 16 satır. Peki bu 16 satırda kaç tane kızıl geçebilir sizce? Ben saydım. 7 (yazıyla – yedi)!

*

Sayfa 19’daki ilk paragrafın 3. satırında “Ben bir insandım” diye bi ifade var. Ve evet, aynen böyle; tırnak içinde. Kitabı alıp da okursanız, Türk dilinde temel yazılı ifade şekilleri açısından hiç de kabul görmeyecek bi tırnaksızlık sizin de dikkatinizi çekecektir; ama bu örneği bilhassa baştan veriyorum, çünkü yine bu örnek, acemi bi yazarın daha sonrasında kullanmadığı tırnakları adamın gözüne geçirecek kadar feci!

*

Sayfa 21’deki dehşetli cümleye bakalım. “Kendimi, elinde sopa tutan, bir taşın üstüne dengesiz bir biçimde yerleştirilmiş küçük değnek parçasının boşta kalan kısmına o sopayla vurarak havaya fırlamasını sağladığımız, sonra havada takla atan bu küçük değneği, yine sopayla uzaklara fırlattığımız – benim daha sonraları yoksulların beyzbolu olarak nitelendireceğim – çelik çomak oyunu oynarken hayal ettim ve adeta sopanın ucunu elimde hissetmem, bende bir geri dönüşe yol açtı; bu da beni şaşırttı.” --- Aynen yazdım. Nokta, virgül değiştirmeden. Tek bi cümle. Ne anladınız? Hiç. Aslında bunu çeviri gibi okursanız bişeyler sezilebiliyo; fakat işte o kadar. Bu cümleyi, o da çok zorlayarak, İngilizcede yazmak mümkündür, ama Türkçe, yapısı gereği böyle bi cümleyi kurdurmaz!

*

Yine sayfa 21’den müthiş ifadeler: 1. “… su gibi bir çırpıda okuyuveren oydu…” ve 2. “Biz ise bu sözlere güler, çöllerden gelen rüzgarın ağzımıza doldurduğu kumlar dişlerimizin arasında gıcır gıcır ederken, bulabildiğimiz her şeyle yüzümüzü gözümüzü kapatarak bir an önce canımızı eve atmaya uğraşırdık”!!! su gibi bir çırpıda??? canını eve atmak??? Ne demek bunlar?

*

Sayfa 23’ten geliyor: “… yani koltuk altı ile bel arasındaki bölge…” --- Yaaa, koltuk altı neresi? “Bir koltukta iki karpuz”u İngilizceye çevirirseniz nasıl olur? 2 watermelons on an armchair mi? Doğrusu “koltuk” olmalıydı.

*

Sayfa 24’te “karamuk badem gözler” diye bi benzetme var. Cıks! Olmamış o. Tasvir yapıcam diye böyle zorlanmaz.

*

Sayfa 26’da aptest diye bi sözcük var. Her şeyi TDK’ya göre yapıyosanız, bi zahmet onu da “abdest” yazıverin.

*

Sayfa 30’da ilk cümle müthiş. “Salim Abisinin, Amerika’dan İstanbul’a oradan da yine uçakla Mardin’e getirdiği Hüseyin toprağa verilirken, işleri bu olan ağıtçı kadınlar, göğüslerini dövüp saçlarını yolarak, yeri göğü birbirine katan bin bir acılı çığlıkla Hüseyin’in nasıl yiğit, nasıl cesur, nasıl yakışıklı, nasıl da kadersiz olduğunu anlatıp ailenin zaten dökmekte olduğu gözyaşlarını daha da çoğaltıyorlar.” --- Yazım yanlışlarını görmezden geliyorum. Ama eviriyorum, çeviriyorum yine de bu cümleye bi anlam veremiyorum.

*

Sayfa 34’ten geliyor: “Ne çocuktu yahu, böyle bir son olacağı kimin aklına gelirdi: Evet, dediğin gibi, onun şerefine içelim İbrahim, dünyanın en iyi kalpli insanının anısına içelim.” --- Sayın Livanelioğlu, tamam Memo biraz az tahsilli. Onu anladık. Da bi insan tahsil fakiri de olsa o son’u öyle bırakmaz. Anadilimizde öyle bi yapı yok.

*

Sayfa 35’te El Nusra diye bi örgütten bahsediliyor. Güzel. Nun diye okunan harf kameri midir, şemsi midir? Şemsidir! Şemsi harf ile başlayan kelimelerde El gelince o El diye mi okunur? Hayır! El’in E’si kalır, ama şemsi harf şeddelenir. Yani? El Nusra gibi yazılan şey Ennusra okunur. Ne mi var bunda? Arapçadan alınan sözcük aynen okunduğu gibi Türkçeye geçirilir. Nokta. Bu hatayı yaygın olarak Batılı adam yapar. Hata kopyalamak hatayı orijinal olarak yapmaktan daha kötü bişeydir. Nasıl Trablus’tan haber bildirecekken Tripoli diyen gazeteciye kızıyosak, buna da tepki göstermek zorundayız.

*

Sayfa 37’deki bi cümle tırnak kullanmama hastalığının metni nasıl anlaşılmaz kıldığına güzel örnek olmuş. “Çünkü şeytanın kara büyüsü aklını başından almıştı, ne yapabilirdi ki zavallı abim diyor Aysel.” --- Peki konuşan kim aslında? Mehmet!

*

Sayfa 38’deki ilk paragraf beni benden aldı. “Onlara kalsa bu burnu havada kıza hiç acımayacaklarmış ama Aysel bebeği kucağına alınca, o da epey ısrar sonucu olmuş, çünkü kız, bebeğini vermiyor, saldıracak gibi bakıyormuş ama Hüseyin onun omzunu okşayıp kulağına bir şeyler söyleyince vermiş, Aysel o zaman bebeğin iki gözünün de görmediğini anlamış. Sanki bebenin iki gözüne iki beyaz bulut oturmuştu, diye anlattı bana, ne güzel bir kız çocuğuydu ama talihsizmiş yavru, çok talihsizmiş, o sırada bir an, acaba bu Hüseyin’in çocuğu mu diye düşündüm ama hemen vazgeçtim bundan…” --- Soruyorum: bu kısımda anlatıcı kim? Mehmet mi? Aysel mi? Şoför mü? Uşak mı? Aşçı mı?

*

Duyumsamak diye bi kelime var. Tamam. Böyle “sözcük”lere bayılıyosunuz. Bayılmayın. Çok estetik dışı bi hal yaratıyo. Hissetseniz eksilmezsiniz.

*

Sayfa 54’te bir cümle var. ÖSYM soru bankasına girmeye aday. “Boş inançlar derdi basın yayın okulundaki hocam, boş inançlar sahiden boştur, gerçeği yansıtmazlar ama yine de insanlık bütün yaratısını, sanatını onlara borçludur.” --- Bu cümleyi Allah’a havale ediyorum.

*

Sayfa 64’te RoZinante diye yazmış sevgili yazarımız. RoCinante o.

*

Sayfa 97’deki ilk cümleyi yorumsuzca buraya geçiriyorum. Siz anlayacaksınız neden yorumsuz olduğumu. “O kasvetli otel odasında, o zalim ve kıyıcı Mezopotamya mehtabının arsızca içeri sızdığı perdelere gözümü dikmiş bakarken, Zilan’ın anlattıklarını düşünüyorum ve şu anda bile tüylerim ürperiyor.”

*

Yine sayfa 97. “… zihninin kuytu bir köşesine gömdüğü anılarla dolu o kirli sandığın kapağını aralamak istemiyordur.” --- Gömmek??? Kaldırmak olmasın o?

*

Sayfa 113’te bu sefer karşımıza aptes olarak çıkıyo arkadaş. Bu arada, Anadolu’da şadırvanda alınacak normal abdestle o işin olmayacağını herkes bilir. Boy abdesti başka şey!

*

Sayfa 124’te iki sefer geçen faşist sözcüğünü Amerika’da pizzacılık yapan adam kullanmaz. Kullanamaz. Çünkü Amerika’da faşist başka bişeyi tanımlamak için kullanılır. Ortalama Amerikan vatandaşı pek bilmez ve zırtpırt sizin solcularınız gibi ona buna faşist maşist demez.

*

Sayfa 131’in son cümlesi… “Hüseyinleşiyor muydum nedir?” --- E ama yuh artık! Bu ne şimdi? O “tag” öyle mi olur?

*

Sayfa 140’taki “çocukluktan beri arkadaşıyım” ifadesi bana şibumiler yaşattı.

*

Sayfa 141’den geliyor: “Doğruluyor, sandalyenin arkalığına asmış olduğu eski, yıpranmış çantayı alıyor, ince bedeninin o yaşa özgü kıvrak hareketleriyle iki adım atıyor ama narin omuzlarındaki çöküş, içinde bulunduğu umutsuzluğu ele veriyor.” --- Sayın Livanelioğlu, ustanız Yaşar Kemal’e çok öykünüyosunuz. O belli. De… İşte, olmuyo. Zorlamayın.

*

Sayfa 142. “… yine yüreğimi sivri bir aletle oyuyorlarmış gibi olacak diye düşünüyorum.” --- Pırasayla mı oyacaklardı? Kötü cümleler... Yediniz, bitirdiniz beni.

*

Sayfa 144’teki benzetmeye bakın. “Yağmur suları, ıslak solucanlar gibi ensemden içeri süzülürken, zavallı İbrahim diye kendime acıyorum.” --- Islak solucan?

*

Sayfa 146’da “nabzımın atışını duydum” diye bi ifade var. Arapça etimolojiye gireyim mi? Gerek yok.

*

Sayfa 150’nin son paragrafından gelsin. “O güzel ciltleri okşadım, okşadım, okşayıp durdum, sonunda aradığım hazineyi buldum; İmruü’l-Kays’ın muallakası.” --- Mast-Der sandınız siz de bi an, di mi? Hey gidi Memo Tembelçizer!

*

Sayfa 152’de haldenbilirlik diye bi kelime uydurmuş Livaneli. Neolojiye karşı değilim. Ama bu olmuş mu? Ben size soruyorum.

*

Maddi hatalara girmeden evvel metin dilinde bi “çevrilsin diye yazılmış kitap” tadı aldığımı söylemeliyim. Türk dili için önemli bi katkı sayılmaz. Neye dayanarak mı söylüyorum bunu? Masaya!

*

Şimdi asıl zırvalamalara ve saçmalamalara giriyoruz.


 

Kurgudaki maddi hatalar

Hepsinde sayfa numarası vermedim, ama emin olun, bunların hepsi var bu HUZURSUZLUK kitabında. Soru-cevap/soru modelinde daha kolay anlaşılıyo diye böyle gideceğiz bu bölümde. Ben ve kendim konuşuyoruz yine.

*

IŞİD resmen bu adla ilk ne zaman eyleme geçti? Kuruluş 8 Nisan 2013, hilafet ilanı Haziran 2014!

IŞİD’in Yezidilere karşı ilk saldırısı ne zaman oldu? Dünya basını olayı canlı takip ettiği için iyi biliyoruz – 3 Ağustos 2014!

Ağustos 2014’te 15’ine yeni giren kızın doğum tarihi ne olur? Yaş hesabına göre değişerek Ağustos 1999 ya da 2000. O kız şimdi kaç yaşında olur? Hesaba göre değişse de 18’ini doldurmamış olacağı aşikârdır (kitap Ocak 2017 basımı).

Yani? Hâlâ reşit değildir.

Araplar’ın Sincar dedikleri, Kürtlerin Şi(e)ngal dedikleri dağ nerdedir? Irak’ta!

Suriye ile Irak aynı ülkeler mi?

İnsanlar saldırıdan sonra 1 yıl birbirlerini görmeyip yine saldırıdan hemen sonraki anda o dağdan birlikte geçebilir mi ve aynı kampta kalabilir mi?

İnsan dişisinde hamilelik ne kadar sürer? Normalde 9 ay. Bu durumda saldırıdan sonra Zilan ile Feleknaz’ın ayrılmış olması teknik olarak imkânsız olmuyo mu?

Hadi hemen kaçırılma sonrası tecavüzlerle hamile kalmış bile olsa, Feleknaz’ın bebesi normalde ne zaman doğardı? Nisanın 20’sinden (2015) mutlaka evvel olması gerek.

*

Angelina Jolie Türkiye’deki mülteci kamplarına ne zaman geldi? Türkiye’deki kamplara toplam 2 kez geldi. İlki 18 Haziran 2011, ikincisi 20 Haziran 2015!

En son Haziran 2015’te Mardin’e gelen Jolie’yi Ekim 2016’nın ikinci haftası gibi tekrar gören ve yine mantıken ekimin ikinci haftasında saat 20’de (o mevsimde karanlık olur o saatler) inen uçaktan çıkarken ta uzaklardaki tarlalardan kadının fotoğrafının çekilebileceğini düşünen adama ne denir? Zaman gezgini, Şizo ya da Zülfü’nün İboş’u.

*

Normalde Irak vatandaşı olması gereken ve IŞİD, tecavüz, gebelik, Şengal, kör bebek, tabii ki kahraman(!) Rojava ve sonrasında Türkiye’de kahrolası (!), berbat bi mülteci kampı silsilesine takılmış, ama ne hikmetse Suriyeli diye bilinen bi insan kamptan kendisini çıkaran adamın evinde onun ailesiyle kavga edince Mardin merkeze 5-6 km uzaktaki manastırın altındaki (Y)Ezidi tapınağını dakkasında ve yayan halde bulabilir mi? Bişeyi unuttun. Kız daha 16-17 yaşında ve Türkçe de bilmiyo! Bu durumda kendisine bazı bilgiler genetik olarak aktarılmış olabilir!

*

Doğumdan 2-3 gün sonra gözün beyazladığı bi hastalık var mı? Valla zorlarsan galaktozemi derim; ama onda bebek zaten böyle bi halde 1 hafta bile dayanamaz; ölür. Kaldı ki, bu otozomal resesif genle geçiyo. Yani akraba evliliği gerek. Fransa’dan gelen cihatçının tecavüzüyle olacak iş değil pek.

*

Amerika kolundan vurulalı 1 hafta olmuş Mardinliye vizeyi şakkadanak verir mi? İşinde, gücünde, parası, pulu yerinde, normal insansan ve davetli olduğun bilimsel toplantıya gidiyosan İngiltere ananın nikâhını sorar ve belki 1 ayda vize verir.

*

Tel çerçeveli gözlük takıyo diye hocaya “şangır şungur” lakabı takılır mı? İlişme, taksınlar. Sen “duyumsamama”yı dene.

*

Mardinli adam “üç kulhü bir Elham” der mi? 3 ihlas, 1 fatiha der! Senin dediğini etnik Türk der.

*

Bıçaklanarak öldürülmüş adamın yüzünden kanı çekilmiş, sopsoluk cesedini gören ağabeylerden 3 gün sonra o adamın anası “son anda kanla kaplanmış gördüm yavrumun yüzünü” der mi? Onu da Zülfü’ye sormak gerek.

*

Cesetler gömüldükten 3 yıl sonra sadece kemikleri kalır mı? Fethi kabir yapmamış adama anlatamazsın.

*

Namaz kılarken sırtına atladığın “şefkatli” babaanne “Semi allahü limen hamideh” diye sesini yükseltir mi? Rükudan kalkan bi insanın sırtına atlamak çocuk için zordur. O partisyon rükudan kalkarken söylenir. Hatta ondan sonra da Rabbena leke'l-hamd da denir. Secde başka, rüku başka! Ayıp olan ise bunu benim bilmem, ama Müslüman olduğu rivayet olunanın bilmemesi.

42. sayfada gerçekten “30 yıldır görmediği bir yabancı” demiş mi? Denemesi bedava değil. Ver 15 lira. Gör.

*

Bilge Köyü Katliamı ne zaman oldu? 4 Mayıs 2009.

Öyleyse, Hüseyin’in 84 doğumlu olması gerektiği içeriğinden anlaşılan ve İbrahim’in Hüseyin’in akranı olduğu anlatılan bi kitapta, Bilge Köyü Katliamı olduğunda İbo kaç yaşında olmalıdır? Yirmi beş (rakamla – 25)!

25 yaşındaki tıfıl gaz-teciyi televizyona danışman diye çıkarırlar mı? ROK türü olursan belki.

*

Bi abi, resmi nikâhlı olmasa da, Mardin’in bi köyünde, muhtemelen 1940’ların sonunda, başka bi kadınla ve yine muhtemelen imam nikâhı olmadan olması mümkün görünmeyen bi ilişkisi var diye neden kardeşini ahlaksızlıkla suçlayıp vurur? Niye bebeleri 3 gün kilitleyip açlığa ve susuzluğa terk edip (köylüleri de buna şahit ederek) öldürür? Köylüler niye 3 gün jandarma çağırmaz? Aynı abi karısını döverken millet karışamasın diye anadan üryan soyunuyo ve karısını da soyuyomuş. Göya göz zinası olmasın diye millet içeri giremiyomuş. Ağır psikopatoloji olsa gerek! Zülfü fantazisi işte.

*

Hırs Harese’den mi türemiştir? Valla Arapça etimoloji sözlüğüne baktım. Erkek devenin kızışması anında ağzından köpük gelmesi diye yakın bi anlam bulabildim, ama yok diken çiğnemekmiş de, dikenin ağzı yırtmasıymış da, devenin kanın tadıyla daha da coşmasıymış da… Bunlara rastlayamadım. Kaldı ki, orada da etimon HIRS diye gösteriliyo. Şiddetli istek yani.

*

Tarih boyunca birbirini öldürmek sadece Ortadoğu’ya has bi özellik midir? 100 Yıl Savaşları'nı babam ile amcamgil mi yaptı?

*

İskender’den evvel Ortadoğu’da görülmediği söylenen (yani 2000 yıl) tavuskuşunu kutsal kabul eden adamlar nasıl 6000 yıldır Ortadoğu’da yaşayabilir? Sen asıl bunların Sümerler’in gözünden nasıl kaçtığını ve 4000 yıllık Güneş Tapınağı'nı nasıl yaptığını ve kilit taş teknolojisini nerden bilebildiklerini sorsana.

*

Darwin başlangıçta Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için Galapagos’a gitmiş diyollar; aslı var mı?

*

Toplamda 1 dakka bile görmediğin bi kızın “acaip bi pırıltıyla yanan gözlerini” “bazen öfkeli, bazen nefret dolu, bazen meydan okuyan” diye tanımlar mısın? Kadim (Bu niye var aga?! Kadim ne ayak?) Süryani Manastırı rahibi Gabriel isen çok zor.

*

Ortadoğu’da güzelliği sadece çöl gecesi gibi derin ve karanlık gözlerde mi ararlar? Çerkez kadınlar neden makbul Ürdün’de hâlâ diye sormak gerek yazara.

*

İstanbul’da Arapça yazı okuyabilen birini bulmak için üniversiteye ya da çeviri bürosuna gitmek mi gerek ille? Yok devenin nalı! Yoğunluk tabii ki Mardin’den azdır, ama bilen adam sayısı Mardin’dekinin kesin 10 mislidir.

*

Konuşma düzeyinde az biraz Arapça bilen, hatta yazıları söksün diye Fuat emmisine götüren herif, daha 2 ay geçmeden, reşit olmayan, Suriyeli de olmayan, Irak Yezidisi sevgilisine Arapça şiir döşenebilir mi (yazıyo bunları kâğıda)?

*

Ah minel aşk sözü başka dile çevrilebilir mi? Çevrilemez demiş sanki Zülfü.

*

Eski karısı adama “Bunu aklına koy sersem” der mi? Valla çok iyi eğitimli, hanım hanımcık bi kızsa bile çok zor ihtimal. Normalde en hafifinden “bunu o kafana sok ey X” demesi beklenir. Hele de o kadar sinirliyse…

*

Türk yazarımsıları yazdıkları herhangi bi şeyin içine kabız düş güçleriyle seks yerleştirmeseler çatlarlar mı? Ülkemizin vasatı Aydemir Akbaş’tan bile (bak, düşün; Aydemir Akbaş’tan bile) Şahin K’ya düşmüşse sen milletten Johnny Sins performansı beklemekle hata ediyosun bence.

Anadilinin Arapça ve Kürtçe olduğu biz fakirlere bildirilen doğal bilingual (!) Yezidi topluluğu bi de ayrı bi dilde ninni mırıldanıyo olabilir mi? Ne bunlar?

*

Profilaktik mastektominin haklı nedenleri nelerdir (abartmıyorum – Angelina’nın memesini aldırmasına da yorum yapmış Zülfü)? Tartışılır!

*

94. sayfadaki anlatıma göre Zilan, Temmuz 2015’te daha hâlâ köle olmalı; yanılıyo muyum? Yanılmıyosun. Üstüne bastın. Ayağını kaldır. Sonra da yukarıdaki hesaba bi daha bak.

*

IŞİD’li adama “İki kız kardeş almak da caizdir ama ikisiyle aynı anda yatmak yasaktır, ayrı ayrı kullanılmalıdır. Bunları kitaba yazmışlar” dedirten Zülfü haklı olabilir mi (Bkz: yine sayfa 94)? BÜRSSST! Nisa suresi, 23. ayete bakmasını öneriyorum Zülfücüğümün. … ve en tecmeu beyne-l’uhteyni, illa ma kad selefe! Hadi bacı olmaları zaten mümkün değil de… Velev ki birden fazla karısı var bi adamın. Hüküm çok net. Grup yok! Olmaz! Haramdır. Hiç bi İbrahimi sistemde zaten olamaz.

*

Mardin’de “kadim” (niye ağa – neyin kadimi?) bi türkü söyleyen telkâri ustası “Bu dünya bi penceredir / her gelen baktı geçti”yi mi seçer? Eğer yazarken Şevval Sam’ın bi albümünü dinliyosan ve o an çok şevke gelmişsen aynı albümdeki iki şarkıyı peş peşe iki sayfada doğrudan ya da dolaylı anarsın! Mardinli adama da asla Karadeniz türküsü söyletmem! Hele bakın aha buradaki linklere (Vallaha sayfa 109’daki ilk türkü, 110’daki de ikincisi).


 

https://www.youtube.com/watch?v=H7H2xuAyf1Q

Tam 2.00’da başlıyo “Bu dunya bi penceredur”.

https://www.youtube.com/watch?v=c_lZ_rDlsq8

2.44’te ne diyo? “Bu dunyadan fayda yok, otaki da şupheli”.

*

118’in sonunda başlayıp 119’da devam eden ve maalesef subliminal falan da olmayan “özgürlükler ülkesi Amariha” propagandasına ne diyeceksin? İsveç sığınma vermiyo muymuş?

*

112. sayfada gidişine 2 gün kalan adamın 122’ye geldiğinde (ve gün geçmemişken) nasıl ertesi gün gitmesi gerekir?

*

Salim niye Amerika’da Hüseyin’in öldürülmesiyle ilgili davada avukat tutar? Eğer Amerikan hukuk sisteminden bihabersen böyle anlamsızca bişey yazabilirsin. Amerika’da kamusal nitelik taşıyan, adam öldürme ve benzeri ağır suçların tahkikatını kamu yürütür. İddianameyi de D.A. hazırlar. District Attorney. Kamunun avukatı yani. Mealen savcı oluyo! Savcıyı para verip tutamazsın. O davalara da dışarıdan “müdahil” olamazsınız (bizdeki gibi ota boka 100 tane müdahil avukat gelemez). Tazminat başka şeydir. Saçmalamak ise çok başka bişey!!!

*

Amerikalı pork ile pig’in farkını bilmeyen adama güler mi? Yooo! Sen bi git de gör. O Hispanikler, Çinliler, Pakiler, Ortadoğulular İngilizceyle nasıl gangbang yapıyo ve beyaz adam nasıl da onların dilinden anlıyo.

*

Formika diye bişey kaldı mı bu devirde (Aksaray’daki Akın Pastanesi’nin masaları formikaymış – 2016 sonunda!)?

İbo’ya çamur atmıyosun, di mi? Fetişist dediydin ya hani onun için. Sayfa 144’e bi bak. Kenarına kırmızı ve siyah renklerde bi tavuskuşu işlenmiş mendille günlerdir, haftalardır, aylardır o ilişkiyi kuran adama ne denir?

*

Mazohizm??? “Görecen mi” diye soran kapıcıya “Yok, sağol, mektubu vermen yeter” diyen adama mazohist demek garip mi?

*

Sayfa 146’da son 2 paragrafta toplam 5 tane pazar gününü sıralayıp “dördüncü pazar ödülünü aldım bunun” (alıntı as-aynen) diyen adama sıra sayı sıfatı kullanımı öğretilmelidir ya da araya “sonraki”, “takibeden” falan eklemeyi öğrenecek!


 

Eserin genel kritiği

Evet. Şimdi sizden çok azıcık daha sabırlı olmanızı diliyor ve şu iki alıntıyı okumanızı rica ediyorum. Lütfen!

1. “Yaşasın Halkların Kardeşliği

Bu klişeye yukarıda değindim. Vallahi Kürt, Zaza, bilemedin Yezidi falan geçmeyen bir tek ürün çıksa horuz keseceğim artık.


 

2. Öncelikle ilk ve şimdilik son uzun metrajım üzerine Sinema dergisine verdiğim röportajda bir soru üzerine verdiğim yanıtı aynı örneklerle biraz açacağım. Röportajdan Türk Sineması’nda zorlama duyarlı, kısıtlı konu seçimlerini örneklemek için yazdığım bir cümleyi kopyalayıp yapıştırıyorum:


 

'Özellikle genç sinemacıların yaptığı anaakıma dahil olmayan filmleri sıraladım: Sağır ve dilsiz (engelli) adamla kulak ve dili ile iş yapan çağrı merkezi görevlisi kadının ilişkisi, imamla rahibenin ilişkisi, Türk ve Kürt'ün aşkı, savaş ülkesindeki Arap'la Türkiyeli'nin aşkı gibi karşıtlıklar, yakın tarihte sivri toplumsal olayların içinde kalmış insanların durumları, belli fiziksel özürleri olan insanların ''film gibi'' hayatları, kadının ezilmesi, kadına şiddet ve eşcinsellerin Türkiye toplumundaki dramları.’’


 

Türk sineması ve özellikle genç üreticileri Sayın Tuğçe M. Dizici’nin iddia ettiğinin aksine 2014’ten beri değil uzun yıllardır çok belli sosyal durumları, acıları, kendince haksızlıkları konu olarak seçiyor…


 

… Öyle bir algı oluştu ki, filminiz şiddet gören kadına, eşcinsele, Kürt’e, Ermeni’ye, ötekileştirilene (afedersiniz) değmezse ne film olabiliyor, ne festivale gidebiliyor, ne de ödül alabiliyor. Kendisi zaten çekmesen de film olan konulardan kolay kolay ya da belli şartlar gerçekleştirilmeden iyi film çıkmaz bu belli, ya da örneklerimizde olduğu gibi belli ki belli değil.


 

Örnekleri sürdürmek istiyorum. Yakın zamanda bir arkadaşımın arkadaşının filmi çıktı ya da çıkacak, konuyu sormadım, sormam da genelde, artistik olma iddiasındaki bir sinema eserini konuya göre değerlendirmek istemediğim kadar alacağım cevaptan korktuğum için de… Kendisi söyleyiverdi; kaza yapıp sakat kalan çocukluk arkadaşının hikayesini film yapmış. Yahu bu artık sapıklık değil mi? Sizin hiç mi derdiniz yok, insan üzerine hiç mi fikriniz yok, gerçekten sorun ettiğiniz hiç mi bir şey yok varoluşunuz adına, ufacık ufacık ama dev gibi bir sürü şey gözünüzün önünde akarken neden konularınız, daha doğrusu konularınızın kahramanları, protagonistleri bunlar?”


 


 

Bana aslında daha kolay gelirdi bu kitabı okuduktan sonra şu aşağıdaki yorumu yapmak (ki zaten bu kitabın hak ettiği yorum tam olarak da budur!):


 

Son 3 yılda olmuş bazı olaylar üzerinden bir romanımsı çıkartmaya yeltenmiş bir yazar özentisinin, Türkçesi yetersiz, edebi değeri olmayan, hikâyesini üzerine kurgulamaya çalıştığı maddi gerçekliklerle ve kronolojiyle hiç uyuşmayan, hatta onları saptıran, aşikâr mantık ve hesap hataları içeren, karakter kabızlıkları arşa çıkmış, “azınlıklara ve ezilenlere” “egemen” ulusların toleranssızlığı ve jenosit tatavalarıyla göz kırpmaya yeltenen, ucuz solcumsu klişelere bulanmış, vasat altı bile sayılamayacak son eseri karşınızda!


 

Tabii ki bu paragrafı ta en başta yazabilirdim, ama hepimiz biliyoruz ki, öyle yaptığım anda “Zülfü’yü yedirmeyiz” korosu devreye girerdi. Beni objektif (siz nesnel diyosunuz) olmamakla, taraf olmakla suçlardınız.

*

Geleceğe karşı sorumluluğumuz var. Sizi bilmem ama hiç değilse benim oğluma karşı sorumluluğum var. “Bak evladım, bu bet bi örnek; bu ise beteri” demem gerek. Ki yarın öbür gün benim uşak da Ali Nesin gibi kemik sızlatan cinsten çıkmasın. Ha yine çıkabilir, ama en azından ben ödevimi yerine getirmiş olmanın huzuruyla eşek cennetinde kurtlarla dans ederim – kurt burada tırtıl manasına geliyor.


 

Son notlar


 

Feminizm zırvaları, mikromilliyetçilikleri besleyen “halhların gardaşlığı” edebiyatı, her devirde akıntıya uymak, hep doğru ata oynamak, muhalif ayaklarıyla hep makamlara ve mevkilere aday pozlar kesmek ve muhalefetin içerisinde sağlam iktidar odakları yaratmak ve bunlardan nemalanmak, ucuz kahramanlıklar, Star Sistemi’nin starlarının yancısı olarak büyük adam rollerine bürünmek… Bunlar sol değil. Solculuk değil!


 

Gerçek olaylardan yola çıkarak bi hikâye kurgulayacaksanız sizden kronolojiye ve temel coğrafya bilgisine azıcık sadakat ve okuyucunun beynine asgari düzeyde saygı beklemek hakkımızdır. Fiction (kurgu) size saçmalama özgürlüğü vermez. Çorba ettiniz diye anlamayız sanmayın. Alt notalardaki sandal ağacı ve elma aromalarını alacak kadar degustasyon deneyimi olanlar çıkabilir!

*

Sevgili Türk halkı, bigün formika gibi kalitesiz malzemeleri geride bıraktığın gibi vasat bile sayılamayacak, yeteneksiz, yancı, tüccar kafalı miniçakalları da kültür dünyandan defedersin umarım. Alım gücün o olduğu için formikayı sana kakaladıkları günleri unutma. Şimdi dönüp formikanın suratına tükürmezsin, di mi? Sana büyük sanatçı diye pazarlananları ve onları pazarlayanları da birazcık eşele işte. Tek dileğim bu senden. Muhtaç olduğun kudret gözlerindeki ferde ve dislektik olmadığını umduğum beynindedir.


Arif Yavuz Aksoy

 

Bu yazının tam metni alttaki linktedir.

http://www.insanbu.com/Edebiyat-Haberleri/392-KUSURSUZ-KABIZLIK-BiR-ZULFU-KOCAKLAMASI

 

(*) Değerli Arif Yavuz Aksoy'un kaleme aldığı Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk adlı romanının eleştirisi sitemizde yayımlandığında, kısaltılarak yayımlanmasının daha “iyi” olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Editörümüz Sevgili Taylan Kara da bizce mükemmel bir iş çıkararak metni kısalttı, kendisine çok teşekkür ediyoruz. Bu ikinci edisyonun da ilgiyle karşılanacağını umuyoruz. Editörlük


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • ismail kaptan

    ismail kaptan 12.09.2017

    safra atmak:birlikte bulunulması zararlı olan, sıkıntı veren bir kimseyi ya da şeyi uzaklaştırmak.insana hiçbir şey katmayan bir türlü kurtulmayı başaramadığımız gereksiz tiplerdir.safraları atınız SOL YUKARI.SOL YUKARI.SOL YUKARI.Denizaltının su yüzüne çıkması gibi solda hayatın tam ortasına böyle çıkacak.selamlar.

  • fahri kumbul

    fahri kumbul 07.09.2017

    Daha açıkçası harese, hırs, deve mevzusu bahsedilen dergiden kitaba adeta kopyalanmış izlenimi veriyor. Sözcüklerin, vurgulamaların , tekrarların sıralaması bile aynı. İnternette bolca var; ve bu kısım kitabın reklamını da katkı yapmış.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 06.09.2017

    Harese kaynağı için Kumbul'a teşekkür ederim. Dediğim gibi, bendeki arapça etimoloji kaynaklarında bu yok. Zaten bundan türeme kural olarak yine mümkün değil. Hırs'tan Yes. Ama bilgi için bi daha mil mersi. Bu arada, Yakubum Cemilim ben görmeden polim mi yapmış? Ne güldüm! Bişe diyememiştir. Bili bili bili... a.y.a. geh bili bilisss

  • Editörlük

    Editörlük 06.09.2017

    "Yakup Cemil" takma adıyla yazan kişinin verdiği yanıt, İnsan BU'nun "takma isimle polemik sürdürülmez" ilkesi gereği silinmiştir. Editörlük

  • fahri kumbul

    fahri kumbul 06.09.2017

    Harese nedir, bilir misin oğlum?” ile başlayan cümle Adımlar Dergisi’nden (İbda yayınları-Cem Türkbiner) alıntı olsa gerek. Aynen şöyle: “Bir ıstılah… Arabistan çöllerinde develerin çok sevdiği bir diken türü vardır. Deve bu dikeni bulduğu zaman, büyük bir iştahla yemeye koyulur. Sabırsızca ağzını doldurduğunda bu dikenler, dili ve damağı kesmekte ve kanatmaktadır. Gelgelelim deve, kendi kanının tadını da çok sevmekte, yedikçe kanamakta, kanadıkça yemekte ve nihayet kendi kanında boğulmaktadır. İşte bu fiile kadîm Arapça’da “harese” denir. Hırs, ihtiras ve muhteris de buradan türemiştir” Bir de /“çocukluktan beri arkadaşıyım” ifadesi bana şibumiler yaşattı’’/ dan “şibumi’yi öğrenmiş oldum. Sağolsun A.Y.A

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 05.09.2017

    Yorumlarının altına adam gibi gerçek isimlerini koyamayanlara kaldık. Sonra da AKP neden 15 yıldır iktidarda diye soruyoruz birbirimize. 30 yıl daha gider bu vasatla. Yahu kıymetli kardeşim, Yakup Cemil ne? İsimleriniz çok mu özel, çok mu önemli ya da bu nedir? İstersen tanıdığım ol, istersen olma, ister dostum ol, ister olma. Şurada isminin görünmesinden korkuyorsan ya da burada ismin çıkacak diye birilerinden çekiniyorsan ya da çok kıymetli isminin burada reklam olmasını, bize bir şey kazandırmasını istemiyorsan - böyle yığınla insan var, ad uyduran ortama dalıyor, yani özgün bile değilsin- istemiyoruz sizin gibi okurları da yorumcuları da. Bu nasıl bir insanlıktır? Yaralı parmağa bile işemez türünden kişileri sevmiyoruz, anlatabildik mi? Bu kişi muhtemelen tanıdığım bir insan. Muhtemelen sevdiğim biri. Ama yeter artık yahu... Bize ismiyle cismiyle gerçek insanlar lazım, sanal kahramanlar değil.

  • SEDAT SENTURK

    SEDAT SENTURK 05.09.2017

    Adam bunamis olmali ya da sarhos iken yazmis. Hissetmeden zorlamayla yazinca boyle oluyor. Erbabi gecindigi sanatlarin hepsinde yapitlarinin kalitesinden cok reklamla gecinen bir adem !

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 04.09.2017

    Psikopat bi fedainin ismini nick name olarak alan anonim bana "bu eleştiriden öte pusu kurmak gibi olmuş" demiş ya... La insanoğlu, pusu kurmakla şu alttaki yazının ayırdını yapamayacak adamların konuşması ifade özgürlüğü oluyosa ben öyle ifade özgürlüğünün içine tüküriym. Hamdolsun barbarım. Hayatımda hiç pusuyla işim olmadı. Ortara yardım hep. Ortaya nötron bombası gibi düştüm hep. Son toplantıda "a.y.a. eleştiri yapıyo, millet küsüyo da gelmiyo, okur azalıyo" dediniz diye 2 aydır yorum da yapmıyodum. Başlamiym şimdi okur azalmasına da, çoğalmasına da... Bu ne la? Disleksinize de, anonimliğinize de... Yani sırf kışkırtmak için beyinsizce laf ediyo insanlar. Sonra "a.y.a. manyak"!!! Ya bi kalkın gidin, çay da koymayın ve geri de gelmeyin la! Şaka bile değilsiniz. a.y.a. hiç şakacı değilsss

  • Yakup Cemil

    Yakup Cemil 04.09.2017

    Bu kısaltılmış hali mi? Eleştiri bir eseri inciğine kadar elekten geçirmek demek midir bazı ana hatlarıyla eleştirilse daha iyi olur bu eleştiriden öte pusu kurmak gibi olmuş ....

  • Nuri Dağcı

    Nuri Dağcı 04.09.2017

    Pek güzel de, "duyumsama" gibi dildeki canlılığın sonuçları küçümsenmeseydı. Ahmet Hakan Türkçesiyle yazma modasına uymak mı gerek?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.