AKADEMİK TARİHÇİLİĞİN VE MARKSİST ÜRETİMİN BAZI SORUNLARI

AKADEMİK TARİHÇİLİĞİN VE MARKSİST ÜRETİMİN BAZI SORUNLARI

Ülkemizdeki akademik tarih anlayışında ve Marksist ideolojik üretim sürecinde sıkça gözlemlediğim sınırlı bakış açısından kaynaklanan bazı sorunları; bugünlerde bir arada okuduğum birkaç kitap üzerinden açmak istiyorum. Amacım sadece okuduğum eserlerden söz ederek basit bir kitap tanıtım yazısı kaleme almak değil. Söz konusu eserlerdeki görüşlerden yola çıkarak bazı saptamalar eşliğinde bir tartışma başlatmak.

Belli bir konu üzerinde ve genellikle de belli bir etkinliğe yönelik çalışma yaparken, çoğu araştırmacının başvurduğu bir okuma yöntemi vardır: Konuyla ilgili birkaç temel eserin aynı anda okunması. Bir süre önce bir dostumun sosyal medyadaki bir paylaşımında bu konuda bir yazı okumuştum. Yazıda bu yönteme "çapraz okuma" deniyordu, ki bence çok doğru bir adlandırma değildi. Zaman zaman ben de “paralel okuma” olarak adlandırdığım bu yöntemle çalışıyorum. Kelimenin son zamanlarda kazandığı tehlikeli(!) anlam nedeniyle, paralel yerine birlikte okuma ya da aynı anda okuma demek daha uygun olabilir.

Okumakta olduğum kitapların ekseninde büyük Rus tarihçi ve sosyal bilimci Lev Nikolayevic Gumilev'in (1912-1992) ikinci doktora tezi sayılan bir eseri var: "ETNOGENEZ – HALKLARIN ŞEKİLLENİŞİ YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞLERİ". Marksizmin tarih görüşüne son derece önemli ve özgün katkılar yapan Gumilev'in, ülkemizde gerek tarih bilimiyle uğraşanlar ve gerekse Marksist çevrelerde (ne yazık ki) yeterince bilinmediğini düşünüyorum. Bilgiçlik taslıyor gibi görünmemek için hemen bir özeleştiri yapayım ki Gumilev'den ben de çok geç haberdar oldum. Çalışma ve araştırma alanımın yakın tarih ve 20. yüzyıl olması bir hafifletici sebep sayılabilirse de; Barthold, Bloch, Braudel gibi üstatları daha öğrencilik yıllarımda okumuş olduğum gibi keşke Gumilev'in eserlerinden ve görüşlerinden de o zamanlar haberdar olsaydım diye ne kadar hayıflansam yeridir. Aşağıda Gumilev hakkında yazılmış bir tanıtım makalesinin bağlantısını(*) sunduğum için, burada birkaç sözden sonra diğer kitaplara geçeceğim.

Gumilev söz konusu eserinde, "etnos" adını verdiği toplulukların ortaya çıkışlarını, gelişme aşamalarını ve sonlarını anlatıyor. Örneğin tarihte ilk defa Rus (ya da Türk, Fransız, German vs) olarak adlandırabileceğimiz topluluğun ne zaman, nerede, hangi koşullarda ve hangi etkenler sonucu ortaya çıktığı gibi sorulara cevap veriyor. Hemen belirtelim ki “etnos”, bugünkü ulus-millet kavramıyla aynı şey değil. Etnos nedir; sorusunun cevabını merak edenler için burada kısa (ve dolayısıyla yetersiz ve yanlış olması muhtemel) bir tanım yapmak yerine, kitabı okumalarını tavsiye etmek en doğrusu. Bu arada Gumilev’in, Etnogenez kitabının devamı olarak kaleme aldığı “Hazar Çevresinde Bin Yıl – Etno-Tarih Açısından Türk Halklarının ve Çevre Halklarının Şekillenişi Üzerine” adlı eserine de işaret edip geçelim.

Gumilev, 'etnos'un bir alt kademesi olarak 'sub-etnos'u ve birden fazla 'etnos'un etkileşimiyle oluşan 'süper-etnos'ları da inceliyor. Bu kavramsallaştırmaya göre mesela Batı Avrupa Hıristiyanlığı ya da 8-11. yüzyıllardaki İslam ümmeti de bir süper-etnos oluyor.

İşte bu 'etnos'ların ortaya çıkışında ve gelişme süreçlerinde acaba coğrafya mı, genetik mi, dil mi, din mi ya da bunların herhangi bir kombinasyonu mu etken oldu? Bunların hiçbirini yeterli görmeyen Gumilev, kendi geliştirdiği "passioner"lik kavramını ortaya atıyor. Bire bir çeviride "tutku" kelimesiyle karşılanan bu 'passioner'lik kavramının; kanaatimce ihtiras, dürtü gibi kelimelerle desteklenmesi yerinde olur. Gumilev'in, sadece bu kavramı değil, “etnogenez” adlı bilimi de inşa ettiğini vurgulamak gerekiyor.

Hemen belirtelim ki Gumilev bu kavramı gayri maddî ya da duygusal-manevî bir etken olarak tanımlamıyor. Yazının sonunda bağlantısını verdiğim tanıtım makalesindeki en önemli "yanlış anlama" da bu olmuş. Makalenin yazarı; Gumilev'in 'etnos'ların gelişim sürecini açıklamak için geliştirdiği bu 'passioner'lik kavramının, materyalizm dışı adeta mistik bir faktör olduğunu düşünüyor. Gumilev, kitap boyunca hemen her fırsatta aksi yönde görüş belirtmesine rağmen, makaleyi yazan kişinin bu yargıya varmasında, kendi algılayışındaki eksiklik mi yoksa (birkaç yıl önce moda olan "mahalle baskısı" deyimindeki gibi) bir "akademik baskı"nın mı etken olduğu merak konusu. Bunun dışında makalenin diğer kısımları gayet başarılı bir tanıtım niteliğinde; fakat elbette kitabın kendisini okumanın yerini hiçbir şey tutmaz.

Gumilev'deki 'passioner'lik kavramının, İbni Haldun'daki asabiyyet kavramı ile büyük benzerlikler taşıdığı da gözlerden kaçmıyor. Daha doğrusu 'passioner'lik, asabiyyetin modern bilimle güçlendirilmiş ve maddî temellerine oturtulmuş halidir desek herhalde yanlış olmaz.

Etnogenez biliminin inşası sürecinde coğrafyadan jeolojiye, iklimbilimden etnografyaya, biyolojiden nörolojiye kadar hemen tüm sosyal ve tabii bilimlerin verilerinden yararlanan Gumilev, insanlık tarihine ya da Homo-sapiens'in geçmişine kelimenin tam anlamıyla MAKRO düzeyde bir açıklama getiriyor. Bu açıklamanın, bugünlerde pek moda olan SAPİENS adlı kitaptan çok daha kapsamlı ve bilimsel nitelikleri daha yüksek bir yaklaşım olduğu bence su götürmez. Öte yandan Avrupa dışı halkları, “tarihsiz” ya da “ilkel” gibi kelimelerle nitelendiren Avrupa merkezci bakış açısını da deyim yerindeyse darmadağın ediyor Gumilev. Bütün tespitlerine katılırsınız katılmazsınız; fakat giriştiği çabadan, ortaya koyduğu sonuçlardan ve tüm bu süreçteki azim ve cesaretinden etkilenmemek mümkün değil.

Tarihsel materyalizme ve Marx'ta oldukça yetersiz ve eksik kalan Avrasya (aynı zamanda Afrika ve Amerika) halklarının tarihine çok özgün bir katkıdan söz ediyoruz. Marx bu konuyu, Asya tipi üretim tarzı (ATÜT) kavramıyla karşılamaya çalışmıştı. Aslında o dönemin bilinen kaynakları daha fazlasına pek de elverişli değildi. Marx, Bernier isimli bir seyyahın Hindistan gözlemlerini içeren mektuplarından yola çıkarak ATÜT kavramını geliştirmişti.

Marx'tan sonraki 50-100 yıl içerisinde Avrasya tarihi (ya da genel olarak Avrupa dışı toplumların tarihi) hakkında devasa bir kaynak ve bilgi birikimi sağlanmış ve sayısız eser üretilmiş olmasına rağmen ne yazık ki (en azından Türkiye'de) ATÜT kavramsallaştırması etrafında fikir ve eser üretiminin yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Fuat Köprülü, Mustafa Akdağ ve ATÜT konulu klasikleşmiş eseriyle olduğu kadar Orta Asya ve kök-Türklerin tarihi hakkındaki çalışmalarıyla da tanınan Sencer Divitçioğlu gibi tarihçilerin, Hikmet Kıvılcımlı ve Doğan Avcıoğlu'nun eserlerinin üzerine son 40-50 yılda ne koyabildik?! Ya da bugünkü tarihçiler ve Marksistler bu adı geçen isimlerin eserlerinden bile acaba ne kadar haberdar?

Gumilev'in bu cesur, kapsamlı ve bilimsel yaklaşımına rağmen tarihçiliğimizde pek az yer bulmuş olmasını ve keza yerli Marksist külliyatımızda da hemen hiç değinilmemiş olmasını da ayrıca sorgulamak gerekiyor. Eğer bu konuda benim bir cehaletim söz konusu ise Gumilev'in eser ve görüşlerini inceleyen ve geliştiren Türkiye'deki çalışmalardan haberdar edilmekten mutluluk duyacağımı belirtmek isterim. Elbette bu görüşlerin aynen alınıp kabullenilmesi gerektiğinden söz etmiyorum. Gumilev'in kapsamlı bir eleştirisini yapmak bile çok yararlı bir çalışma olacaktır. Haksızlık etmemek için Azerbaycanlı tarihçi ve edebiyatçı Yunus Oğuz’un, “Eski Türkler Üzerine Araştırmalar ve Gumilev’in Eleştirisi” adlı bir kitap yazdığını belirtelim; fakat bu kitap milliyetçi bir bakış açısıyla yazılmış olduğu için Marksist üretime yönelik eleştirimizde değişen bir şey olmuyor.

Kitabı okumayı düşünenler için çevirideki bazı sorunları belirterek Gumilev bahsini sonlandıralım. Kitabı çeviren Dr. Ahsen Batur'un Türkçeye hâkim olduğunu, eski ve güncel Türkçe kelimeleri doğru ve yerinde kullandığını görmek sevindirici. Çevirmen, bu tür çevirilerde önemli sorunlardan biri olan ve kitabı okunmaz hale getirebilen uzun cümle çevirilerinin de hakkını vermiş ve metni gerçekten "Türkçeleştirmiş". Bahsettiğim sorunsa birçok yabancı kelimenin Türkçeleştirilmeden aynen alınmasından kaynaklanıyor. Bu durum, yabancı dile yatkın olmayan bir okuyucu için, ilk 20-30 sayfada sıkça sözlüğe başvurmayı gerekli kılıyor. Ancak bu sorunun sebebi çevirmenin ya da Türkçenin yetersizliği değil. Asıl zorluk, Gumilev'in yeni bir bilim dalı inşa ediyor olması ve doğal olarak birçok yeni terim geliştirmiş, bazı eski terimleri de o güne kadarki anlamlarından farklı bir içerikle yorumlayarak kullanmış olması. Bu tür kelimeleri sözlük anlamlarıyla çevirmek, yarardan çok zarar getireceği için hiç çevirmeden aynen bırakmak en doğrusu olmuş sanırım. Kitabın sonuna eklenen bir mini sözlük de yararlı oluyor. Zaten ilk sayfalardan sonra hem çevirmenin hem de okuyucunun metne iyice aşina olmasıyla ve Gumilev'in alışılmış "akademik" dilden farklı, okuyucuyla diyaloğa giren sıra dışı üslubu sayesinde kitap, çok daha rahat ve keyifle okunuyor. Aslında yeni terimler türetmek suretiyle Türkçeyi de geliştirecek gerçek bir çeviri çalışması, şüphesiz çok daha zor ama ileriye yönelik bilimsel miras bakımından da bir o kadar yararlı ve unutulmaz olurdu.

Okumakta olduğum ikinci kitap, bir başka büyük tarihçi olan Marc Bloch'un (1886-1944) "Feodal Toplum" adlı şaheseri. Bloch, Fransa’nın Nazi işgaline uğradığı dönemde, bir Yahudi olmasına ve kaçma fırsatı bulunmasına rağmen, Paris'ten kaçmayı reddetmiş ve Fransız direniş örgütüne katılarak Nazilere karşı çarpışmış bir bilim insanı. Mart 1944’te yakalanıp hapsedilen Bloch, Normandiya çıkarmasını izleyen günlerde Naziler Fransa’dan çekilirken hapisteki başka birçok direnişçiyle birlikte kurşuna dizilmiş. Bloch’un hapiste yazmakta olduğu ve bitiremeden öldürüldüğü “Tarihin Savunusu ve Tarihçilik Mesleği” adlı klasikleşmiş eseri de, dostları tarafından Bloch’un notlarından yararlanarak tamamlanmış ve yayımlanmış.

"Feodal Toplum" da yine okumakta geç kaldığım eserlerden biri. Bloch; Batı Avrupa'daki feodalitenin ortaya çıkışını ve feodal toplumun ayırt edici özelliklerini; çeşitli ülkelerin tarihlerini "karşılaştırmalı" bir metotla ele alarak çözümlüyor bu eserinde. Henüz bitirmedim, ama eserden çıkacak olan temel sonuçlardan biri, feodalitenin evrensel bir şablon olmadığı yönünde. Bu açıdan Batı Avrupa dışı toplumlarda; aşiret, derebeylik ve kabile yapıları gördüğümüz her yerde feodal terimini kullanırken iki kere düşünmek gerekiyor. Bütün bunlar, Gumilev'in yukarıdaki eseriyle birlikte okunduğunda müthiş verimli ve zihin açıcı oluyor.

Ne diyelim her işte vardır bir hayır! Yıllar önce daha kısıtlı dağarcığımla ve daha dar bir bakış açısıyla bu eserleri ayrı ayrı okumuş olsaydım, belki bu kadar yararlanamayacaktım.

Peki Bloch’un teorik modelinde ekonominin yeri nedir? Başka bir deyişle, Marksist altyapı-üstyapı sorunsalı bağlamında, Bloch’un teorik modeli nereye oturmaktadır?

Öncelikle belirtmeliyiz ki Bloch, ekonomiyi asla ikinci plana atmamakta, hatta aksine tarih biliminin, ekonomi başta olmak üzere diğer sosyal bilimlerle yoğun etkileşimini savunmaktadır. Ancak ekonomik altyapıyı tek belirleyen olarak değil, insan faaliyetlerinin bir ürünü olarak görmektedir. Bu insan faaliyetlerini de Zihniyet Tarihçiliği ile çözümlemeye çalışmaktadır.

Zihniyet kavramı işin içine girince, yapılan analizin gayri maddî bir temelde ele alındığı düşünülebilir; fakat tam bu noktada, Bloch’un zihniyet tarihçiliği yoluyla açıkladığı insan faaliyetleri ile Gumilev’in, halkların yükseliş ve düşüşlerindeki temel faktör olarak ileri sürdüğü ve coğrafya, biyoloji ve nörolojinin verilerinden de yararlanarak maddî-bilimsel bir temele oturttuğu 'passioner'lik kavramı arasında yapılacak bir karşılaştırma, çok verimli sonuçlara yol açacaktır.

Ne yazık ki Bloch, Febvre, Braudel gibi Annales ekolü tarihçileri olsun, Gumilev’in eserleri olsun Türkçeye çok geç kazandırılmış olup; ne tarihçilerimiz ne de Marksistlerimiz tarafından yeterince dikkate alınmamış ve makro ölçekte teorik modelleme ve sentez çalışmalarına konu olmamıştır. Türkçeye geç kazandırılma konusu ilk anda göründüğünden çok daha önemlidir. Mesela Bloch’un “Feodal Toplum”unun Türkçe yayımlanması Eylül 1983’tedir. Türkiye’deki feodalite-ATÜT tartışmalarının önde gelen ismi Doğan Avcıoğlu ise Kasım 1983’te vefat etmiştir. Bu durum, Avcıoğlu’nun bu eseri Fransızcasından okuyacak bir dil bilgisine sahip olmasından bağımsız bir önemdedir. Keza Gumilev’in eserleri de çok daha geç tarihlerde 2000’li yıllarda Türkçeye kazandırılmıştır.

Gerek Bloch’un, gerekse kurucusu olduğu Annales ekolünden(**) Braudel başta olmak üzere diğer tarihçilerin çok sayıda eseri son 20-30 yılda Türkçeye çevrilmiş durumda. Bu ekol ve yazarları, akademik camiada Gumilev'e göre daha fazla biliniyor, fakat bu "bilinme" durumu, Annales yazarlarının birçoğunun çevirmeni de olan Mehmet Ali Kılıçbay gibi az sayıda tarihçi dışında, kitap ve makalelerdeki birkaç alıntıdan öteye gitmiyor. Marksist külliyatımız ise Gumilev gibi Annales'i de ıskalamış görünüyor. Aynı ekolün İngiliz temsilcisi sayılabilecek Eric Hobsbawm ise daha fazla biliniyor ve okunuyor.

Elimdeki üçüncü kitap, "Tarih ve Tarihçi – Annales Okulu İzinde" adlı derleme. Ali Boratav öncülüğündeki bir grup tarafından tercüme edilen Marc Bloch, Lucien Febvre, Fernand Braudel, Peter Burke, Eric Hobsbawm gibi büyük tarihçilerin makalelerinden oluşuyor. Tarih felsefesi ve yöntembilim ağırlıklı bu makalelerin çoğunda tarihin diğer sosyal ve tabii bilimlerle etkileşimi de ele alınıyor.

Dördüncü kitap, Fransız coğrafya bilgini Yves Lacoste'un (1929-….) "Tarih Biliminin Doğuşu – İbn-i Haldun" adlı eseri. Gumilev ve 'Annales'çiler gibi Lacoste da, kendi alanını birçok sosyal ve tabii bilimle birlikte düşünmüş ve kapsamlı bir bakış açısına sahip olan bir bilgin. Azgelişmişlik olgusunu, emperyalizmi merkeze koyarak ele alması, kitabın yazıldığı döneme göre "devrimci" bir yaklaşım. Kitaptaki birçok alıntı ve değinme nedeniyle, İbn-i Haldun'un çağlar ötesine hitap eden Mukaddime'sinin birçok bölümünü de yeniden okuma fırsatı buldum.

Bu kadar felsefi ve teorik eserin yanında "ara sıcak" sayılabilecek birkaç seyahatname ile listeyi tamamlayalım. Seyahatnameler, tarih boyunca muhtelif vesilelerle çok sayıda şehir ve ülkeyi dolaşmış gezgin, tüccar, elçi vb kişilerin yazdığı günlük tarzı kitaplar. Bu türü okumayı sevenler için hem çok keyifli hem de tarihte belirli bir dönem, coğrafya ve toplumlar hakkında bilgi edinmek açısından paha biçilmez değerde, "birinci el" kaynak niteliğinde eserler. Evliya Çelebi, İbni Battuta, bu türün en bilinen klasikleri. Aslına bakarsanız İbni Haldun da Mukaddime'sini yazmadan önce hemen tüm İslam ülkelerini dolaşmış. Üstelik, yazacağı eseri kafasında tasarlayarak son derece bilinçli bir şekilde yapmış bu gezileri.

Bahsettiğim kitaplarla birlikte okuduğum iki seyahatnameden biri yine bir klasik sayılan “İbn-i Fadlan Seyahatnamesi”. Başrolünde Antonio Banderas'ın oynadığı "13. Savaşçı" adlı filmin senaryosunun da temelini oluşturan bu kitap, 10. yüzyılda şimdiki Kafkasya, Ukrayna ve Urallar bölgelerine bir elçilik heyetiyle birlikte seyahat eden Ahmet İbni Fadlan tarafından yazılmış ve Prof. Dr. Ramazan Şeşen tarafından tercüme edilmiş. Yine Ramazan Şeşen’in tercüme ettiği bir başka eser de coğrafya bilgini İbni Havkal tarafından yazılmış ve "10. Asırda İslam Coğrafyası" adıyla yayımlanmış. Yeri gelmişken belirtelim ki Gumilev de eserinde; 9.-13. yüzyıllarda yaşamış İslam coğrafyacılarından övgüyle söz ediyor ve bu bilginlerin tarihsel materyalizmin öncüleri olduğunu belirtiyor. Esasen Endülüs başta olmak üzere İslam coğrafyasından Avrupa'ya yönelik bilgi ve kültür akışının Rönesans sürecindeki payı, kapsamlı ve ayrıntılı bir incelemeyi hak ediyor. Annales okulunun ikinci kuşak tarihçilerinden Peter Burke’nin, bu süreci alternatif bir bakış açısıyla ele aldığı “Avrupa’da Rönesans” adlı eserine de yine geçerken işaret edelim.

Tam da bu noktada bir kitap tanıtım yazısının ötesine geçerek bazı saptamalar yapmanın sırası geldi. Tarihçilerimizin ve Marksistlerimizin üretimlerinde, Gumilev ve görüşlerine hemen hiç yer verilmediğine dair yukarıda yapmış olduğum gözlemin doğru olduğu varsayımıyla, bunun bence en önde gelen sebebi hakkında bir yorumda bulunmak istiyorum: 12 Eylül 1980 darbesi sonrası YÖK düzeniyle akademinin ve bilimsel üretimin çökertilmesi... Bununla bağlantılı olarak ve aslında küresel ölçekte bir sorun olan aşırı branşlaşma ve uzmanlaşmayı da eklemek gerekiyor. Herkes kendi daracık çalışma alanına, bu minik egosal egemenlik alanlarına o kadar gömülmüş durumda ki, hiç kimse büyük resmi görmeye çalışmaz olmuş. Sosyal bilimlerle fen bilimlerinin etkileşimi şöyle dursun; coğrafya, ekonomi gibi en yakın bilim dallarıyla bile iletişim kuran bir tarihçi pek nadir görülüyor. Akademi içerisinde Gumilev'in yaptığının onda biri kadar bile olsa, birçok sosyal ve tabii bilimin güncel verilerini sentezleyecek ve bunlardan yola çıkarak özgün yaklaşımlar geliştirebilecek donanım ve kapasitede bilim insanımız neredeyse kalmamış.

Kendi mesleğimden örnek vermek gerekirse, Türk Devrim Tarihi alanındaki tezlerin en az yarısı, "Kurtuluş Savaşı Yıllarında Eskişehir'deki Ispanak Fiyatlarının Değişimi" tarzında mikro ölçekte ve suya sabuna dokunmayan çalışmalar.

Kurtuluş Savaşımızın, Erzurum-Sivas-Sakarya-Dumlupınar çizgisine hapsedilemeyeceğini; bu mücadelenin Berlin'den Afganistan'a, Londra'dan Moskova'ya uzanan bir coğrafyada yürütüldüğünü önce algılaması sonra da bu doğrultuda eser üretip eğitim vermesi gereken kadrolar yok. Hal böyle olunca feslisinden liboşuna, dincisinden postmodernine kadar birçok tarihçi geçinen soytarının, sözgelimi Lozan hakkındaki zırvalarına cevap verecek donanım ve cesarette 10 tane tarihçi de çık(a)mıyor ne yazık ki.

Çanakkale Muharebelerini Kurtuluş Savaşı'nın bir bölümü zanneden elektrik-elektronik mühendisiyle ve karenin alanını hesaplamayı ve 1 metrekarenin ne demek olduğunu bilmeyen bir tarihçiyle bizzat tanışmış biri olarak bu konuda pek iyimser olamıyorum. Sorunun kökenini, tek tek bireylerin kusur ve eksikliklerinden çok, eğitim sisteminin temellerinde aramak gerekiyor.

Marksist ideolojik üretim alanında da durum pek farklı değil. Akademideki kadar büyük bir cehalet söz konusu değilse de, hem Gumilev'den haberdar ve hem de kendi eğitim gördüğü alanın dışındaki disiplinlerin verilerini de kullanabilecek yetkinlikte insanlar ve üretimler göremiyoruz.

Asıl görevleri emperyalizmi ve gericiliği aklamak olan "Belge"li "Birikim" çevresindeki sözde eski Marksist sıfatındaki liboşları ve Altan ailesi, Çandar'lar, Barlaslar, Mert'ler, Dündar'lar, Uras'lar, Mahcubyan'lar gibi "sol" görünümlü kadrolu köşe yazarlarını zaten hiç hesaba katmıyorum bile. Son 30 yıldır bu tayfanın bir kısmı Fethullah Gülen'in kerametlerini keşfetme, bir kısmı Amerika'nın Irak'a saldırmasının aslında ne kadar demokratik ve ilerici bir hamle olduğunu anlatma ve sonra da hep birlikte Hrant Dink'in katilinin "Ergenekon" olduğunu kanıtlama yarışına girmiş durumda. Her ne kadar 15 Temmuz'dan sonra Muhammed Ali'den kroşe yemiş acemi boksöre dönmüşlerse de, şimdilerde baskı rejimine karşı sözde muhalefet ederken bile Mustafa Kemal'e, Kemalistlere, Cumhuriyet Devrimi'ne ve esasen her türlü devrime olan düşmanlık ve nefretlerini kusmaya devam ediyorlar. Zaten çoğu "kadrolu eleman" durumunda oldukları için "görev"lerini yapıyorlar doğal olarak.

Ülkemizin son yıllarda yaşadığı sıcak ve çoğu zaman iç karartıcı olaylar zinciri düşünülürse, bu tür okumalar belki çoğu kişiye gereksiz görünebilir. Bir çıkış yolu bulunmasının en önemli aracı şüphesiz sahadaki politik mücadeledir; fakat teorik, yöntemsel ve felsefi donanım da politik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yazı da, böyle bir donanımı geliştirip yaygınlaştıran bir tartışma başlatırsa amacına ulaşmış olacaktır.

 

Sait Kaya

 

Bilim ve Gelecek dergisinin Haziran 2017 sayısından alınmıştır.

 

(*) Gumilev ve görüşleri hakkında yazıda sözü geçen tanıtım makalesinin bağlantısı:

http://www.journals.istanbul.edu.tr/iuavid/article/view/1023019111/0

 

(**) 1929’da Fransa’da yayımlanmaya başlayan aynı isimli dergi etrafında toplanan tarihçilerin öncülük ettiği tarih akımı. 'Annales'çiler, o güne kadar arşiv belgelerini en önemli kaynak kabul eden ve savaşlar, anlaşmalar ve devlet yöneticilerinin etrafında şekillenen, olay anlatıcılığı niteliğindeki “siyasal tarih” anlayışını eleştirerek işe başlamışlardır. Arşiv belgelerinin YANI SIRA, şiirden şarkıya, kap kacaktan giysilere kadar genişleyen bir “kaynak” anlayışı geliştirmişlerdir. Tarih biliminin coğrafya başta olmak üzere sosyoloji, antropoloji, etnografya, ekonomi, psikoloji gibi diğer sosyal bilimlerle etkileşimini savunmuşlar ve zihniyetlerin tarihinden, yemek ve giysilerin tarihine uzanan alanlarda eserler üretmişlerdir. Derginin kurucuları olan Lucien Febvre ve Marc Bloch’a, Fernand Braudel, Peter Burke, Jacques Le Goff, Emanuelle Le Roy Ladurie gibi isimlerin katılımıyla ikinci ve üçüncü kuşak 'Annales'çiler olarak yola devam etmişlerdir. Zamanla niceliksel ve istatistiksel yaklaşımların, bilgisayar yardımıyla yapılan modellemelerin fazla öne çıkarıldığı ve siyasal tarihin ihmal edildiği yönünde eleştiriler almasına rağmen Annales, 20. yüzyılda tarih ve tarihçilik anlayışında devrimci bir dönüşüme öncülük etmiş bir akımdır.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...