Güneş-Dil Kitabımız Hakkında İki Yazı

Güneş-Dil Kitabımız Hakkında İki Yazı

Güneş-Dil kitabımız hakkında Türk Solu’nda (Kaya Ataberk) ve Sözcü internet sitesinde (Reha Başoğul) çıkan iki yazı. Önce Kaya Ataberk:

 

Kaan Arslanoğlu’ndan cesur bir girişim

Kaan Arslanoğlu’nu yaklaşık 20 yıl kadar önce Devrimciler’i okuyarak tanımıştım. Daha sonraki yıllar içinde de Kişilikler, Kimlik, Çağrısız Hayalim, Yanılmanın Gerçekliği, Politik Psikiyatri gibi romanları ve kuramsal kitaplarıyla okuma serüvenim devam etti. Arslanoğlu bir hekim, psikiyatri uzmanı… Marksist kökenden gelen ama kendisini asla şablonlara, kalıplara, dayatmalara teslim etmemiş bir edebiyatçı ve fikir adamı. Kendisini yıllarca okudum ve çok faydalandım. Tabii ki her konuda onunla aynı fikirde olmadım. Hatta çoğu zaman da epey farklı şeyler düşündüm. (Zaten normali de böyle olmasıydı…) Fakat her zaman saygı duyduğum ve değer verdiğim bir yeri oldu bende.

Kısa bir süre önce Kaan Arslanoğlu’nun, İlknur Arslanoğlu ve Arif Yavuz Aksoy ile beraber hazırladıkları “Eleştirel Bir Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü” kitabını raflarda gördüğüm zaman itiraf etmeliyim ki Arslanoğlu’nun cesur tavrını ve pranga kabul etmeyen düşünce dünyasını tanımama rağmen yine de şaşırdım. Çünkü Güneş-Dil Kuramı ile ilgili bir eser vermek eğer kuramla dalga geçmiyor ya da kuramı ve sahiplerini ırkçılıkla damgalamıyorsanız büyük bir cesaret işiydi. Özellikle de solcu bir aydın için bu daha da büyük bir cesaret gerektiriyordu. Kitabı okurken bu çabaya ve cesarete olan saygım daha da arttı.

Şimdi okumamın en sonunda yaptığım değerlendirmeyi en baştan söyleyeyim: Bu çalışma bir zamanlar Martin Bernal’ın, Avrupamerkezci ırkçılığa Kara Atena ile vurduğu darbe kadar önemli bir adım olmuş. Eksiğiyle, gediğiyle, katılmadığım yerleriyle vs… Bunların çok da önemi yok. Önemli olan bu adımın atılmasıydı ve onu atanları yürekten kutlarım.

Güneş-Dil Kuramı neydi?

Kurtuluş Savaşı’mızın ardından siyasi ve iktisadi bağımsızlığını dünyaya ilan eden Türkiye için sırada en az ilki kadar önemli bir görev vardı: Türk’ün fikri bağımsızlığını da ilan etmek. Tanzimat’tan beri Batılılaşma çabası içerisinde kıvranan Türk toplumu kendisini fikir alanında da Batı tezlerinin egemenliğine bırakmıştı. Batının tüm alanlardaki fikirleri ise açık bir ırkçılıkla tanımlanabilecek Avrupamerkezci-Beyaz Adamcı tezlerden oluşuyordu.

Yani Batılılaşmak isteyen Türk öncelikle kendisine Batının bu çarpıtıcı, oryantalist aynasında bakmalıydı. Batılıya göre medeniyet ancak kendisine özgüydü. Dünya üzerinde kendisi dışında bu aşamaya ulaşabilecek bir insan topluluğu asla yoktu ve olamazdı. Batının bakış açısında beyaz ırk, Hıristiyanlık, kapitalizm birleşiyor ve medeniyetin olmazsa olmazları olarak karşımıza getiriliyordu. Batılı düşüncenin tarih tezi de yine buna göre şekilleniyor, tarih asla medeni olmamış ve olamayacak dünya toplumlarına Batının medeniyet taşıması olarak tanımlanıyordu. Bu da sömürgeciliğin aklanması anlamına geliyordu.

Batının bu ırkçı-sömürgeci tarih tezine bir de dil teorisi eşlik ediyordu. Bunu Batı dilleriyle Hintçe ve Farsça arasında bazı benzerlikler keşfetmeleriyle ortaya attılar. (Mesela İngilizce “father”, Almanca “vater” Farsçada “peder”, anne anlamındaki İngilizce “mother” ve Almanca “mutter” ise yine Farsçada “mader” oluyordu. Böyle epey örnek verilebilir…) Peki, buradan vardıkları çıkarım ne oldu? Kısaca şöyle bir dil-tarih tezi ürettiler: Bir zamanlar Asya’nın belli bölgelerinde yaşayan, tarihin ilk medeni halkı olan Ariler vardı. Bunlar proto Hint-Avrupa ya da İndocermen dili konuşuyorlardı. Sonra bunların bir kısmı Avrupa’ya, bir kısmı İran’a, diğer bir kısmı da Hindistan’a göçtü. Avrupalılar akrabalarının aksine Türklerle, Samilerle, Hindistan’ın yerli halklarıyla karışmadıkları ve Hıristiyan oldukları için medeni kaldılar. Diğer Ari akrabaları ise “karışma” günahını işleyerek medeniyetin dışına çıktılar. Görüldüğü gibi buram buram ırkçılık kokan bir tez…

Bu Batı tezlerinin hiçbir yerinde ise Türk’ün adı bile geçmiyordu. Kurdukları “ırklar” hiyerarşisinde Türk, Çinliler ve Moğollarla beraber “sarılar” kategorisinde, Afrikalı “karaların” birazcık yukarısında konumlandırılmıştı. Meşhur Hint-Avrupa ve dil aileleri teorisi ise bu bariz ırkçı kuramın dilbilimsel kanadı olarak yaratılmıştı. Ama Batıdan geldiği için tartışılamazdı ve bilimseldi!

Bu anlamda sömürgeci sisteme isyan etmiş, bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti fikri bağımsızlık için yeni bir savaş açtığında Batının bu ırkçı teorilerine karşı çıktı. Türk Tarih Tezi bu çabanın bir ürünüydü. Türkler hiç de Batının tarif ettiği gibi medeniyetsiz bir halk değildi. Bilakis Orta Asya’da tarihin ilk medeniyetini kurmuş, buradaki kuraklık sonrası dünyaya göçlerle yayılmış ve medeniyet taşımış bir halktı.

Bu tarih kuramına bir de dil kuramı eşlik edecekti. Bizzat Atatürk’ün desteğiyle Türk Dil ve Tarih kurumlarının açılması bu savaşın örgütlerinin kurulmasıydı.

Güneş-Dil Kuramı da bu çerçevede ortaya çıktı. Kurama göre insanoğlu ilk devirlerinde başını kaldırıp güneşe bakmış, şaşkınlık, ululama, kutsal görme ifadesi olarak ilk ses olarak “Aaa” demişti. Bunun “Ağ” olarak telaffuzu “ak” sözünü türetmiş, buradan da diğer kelimeler türemişti. Böylelikle insanoğlunun ilk dili olarak Türkçenin en eski biçimi ortaya çıkmış, diğer diller de Türkçeden türemişti.

Bu çıkarımın ardından Güneş-Dil kuramcıları Batı dilleri başta olmak üzere birçok dildeki kelimelere Türkçe kökenler bulmaya girişmişlerdi. Burada yanlış anlaşılmaması için belirtelim. Kaan Arslanoğlu ve arkadaşları kuramın bu ilk halini olduğu gibi kabul etmiyorlar. Kitabın başlığından da anlaşılabileceği gibi “eleştirel” bir yaklaşımla ele alıyorlar ve kuramın öz olarak doğru olduğunu savunuyorlar. Ki bilimsel bir çalışmanın olmazsa olmazının eleştirelliği olduğu da açıktır.

Kendilerine doğru geleni de “kim ne der, ne düşünür” kaygısından azade bir şekilde yazmışlar. Gerçekten de Batı dillerindeki birçok sözcüğün Türkçe kökenleri olabileceği noktasına varmışlar. Ya da en azında Türkçenin de atası olan ortak bir kök-dilden köken aldıklarını savunmuşlar. (Yazımızın kapsamını çok aşacağı için kitabın sözlük kısmımda yeterince örneğinin bulunduğu bu tespitlere değinemiyoruz. Katıldıklarımızın ve katılmadıklarımızın bulunduğunu belirtmekle yetinelim.)

Doğru bir felsefi ve siyasi duruş

Konunun ayrıntısına girmeden önce bu çalışmanın yapılabilmesine temel sağlayan felsefi ve siyasi duruşun üzerinde durmalıyız.

Arslanoğlu’nun doğru yaklaşımının temelinde doğru bir felsefi duruş olduğu kendi ifadeleriyle ortaya çıkıyor:

“Bir bilim insanı veya aydın her şeyden önce dürüst olmak zorunda. Gerçeğe karşı dürüst… Gerçeği bir çıkar veya önceden kafaya yerleştirdiği bir fikri doğrulamak için aramak… Bu, bilim insanlarında, seçkin aydınlarda sık görülen bir bozukluk. Bilimi bilim olmaktan, gerçeği gerçek olmaktan çıkaran şey tam da bu.”

Gerçeğin, hakikatin karşısındaki bu nesnel duruş, onu görebilmek ve örtmeye çalışmamak olabilecek en alçakgönüllü, öznellikten arınmış hâl… Bu nedenle baştan bir takdiri hak ediyor.

Arslanoğlu, herhangi bir ideolojik duruş için bu kuramı savunmadıklarının özellikle altını çiziyor. Milliyetçi, Türkçü, Turancı olmadıklarını belirtiyor. Fakat vardığımız sonuçları, “bu fikirleri savunanlar tarafından kullanılabilir” kaygısıyla örtmek hatasına da düşmedik, düşmeyeceğiz diyor.

Fakat Arslanoğlu’nun bizce doğru noktaları görebilmesinin ardında sadece gerçekçi felsefi duruş yok. Buna eşlik eden sağlam bir anti sömürgeci ve Batı ırkçılığı karşıtı siyasi duruş da var. İşin bu kısmını da teslim etmemiz gerekiyor.

Türkçe en eski kök dillerden biri

Arslanoğlu ve arkadaşlarının yaptığı en temel saptama Türkçenin en eski kök dillerden birisi olduğu:

“Gördük ki, Türkçe tarihin en eski kök dillerinden biri. Bugünkü Türkçenin başka dillerden epeyce bir sözcük aldığına bakmayın, gerçi geçmişte de çok sözcük almış. Fakat bir kök dil olarak başka birçok dilleri etkilemiş, onlara yapı ve sözcük vermiş. Binlerce yıl öncesinden bu yana vermiş. Bu anlamda Güneş-Dil kuramı özü bakımından doğru bir kuram.”

Bu “özünde doğruluk” saptaması Arslanoğlu’nun ve arkadaşlarının kuramın daha dış katmanlarına getirdikleri eleştirilerin bir ön hazırlayıcısı aslında. Tabii ki kuramı eleştirerek geliştiriyorlar:

“Çok kısaca özetlersek, Güneş-Dil kuramı doğru ve güçlü bir sezgiyle başlamış, amaçta yanlışlara bulanmış, yol ve yöntemde ağır hatalara düşülmüş. O çalışmalarda bazı olumlu işler de yapılmış, başarılar elde edilmiş, ama sonuçta tam bir çıkmaza sürüklenmiş.”

Arslanoğlu’nun eleştirel yaklaştığı kısımların başında kuramın yanlış bir yöntem kullanması var. Özellikle kelimelere köken bulurken neredeyse yöntemsiz ve keyfi davranılmış olması kuramı çıkmaza sürükleyen etkenlerin başında geliyor ona göre. Kısacası doğru özü, doğru yöntemle birleştirme çabasına giriyorlar.

Irkçılığın tepe noktası Batı “uygarlığı”

Bağnaz milliyetçiliğe karşı olduklarını açıklarken, kararlı dozda bir milliyetçiliğin halkların yararına olduğunu teslim ediyor. Sonuçta cumhuriyetler de bu tür kararlı dozdaki milliyetçilikler sayesinde kuruldu diyor. Hatta sosyalizm ve milliyetçilik üzerine şu tespiti de yapıyor:

“Pek çok sosyalist devrim böyle bir milliyetçi damar üstünde şekillenmiştir. Hatta sosyalist devrimlerin tamamı milliyetçidir desek abartmayız.”

Peki, bağnaz milliyetçilik ve ırkçılık nerede aranmalıdır? Türkçe ırkçılığa kaynak mıdır, yoksa ondan zarar gören bir dil midir? Yazarın fikrini aynen aktaralım ve katıldığımızı belirtelim:

“Dünyada ırkçılık ve bağnaz milliyetçiliğin en tepe noktasında Avrupa ve Batı ‘uygarlığı’ dikilidir. Başka hiçbir bölgede bu düzeye yaklaşabilen bir ırkçılıkla karşılaşmamıştır tarih. Konu dilse, çalışmamızda pek çok kanıtını, belgesini sunacağımız üzere, Türkçe, ırkçılığın ve milliyetçiliğin güçlü bir kaynağı değildir, aksine onun ağır mağdurlarından biridir.”

Evet, Türkçe mağdurdur çünkü Batılı Türkçeyi yok sayar. Aynen Türk tarihini de yok saydığı gibi. Nasıl Türk’ün medeniyete bir katkısının olduğunu kabul etmezse Türkçenin de diğer diller üzerinde herhangi bir etkisinin olabileceğini kabul etmek istemez.

Oysaki yazarın da belirttiği gibi eski Türklerin oldukça eşitlikçi, kadına yer veren ve demokratik bir medeniyeti vardır. Ve bunlara koşut olarak da gelişmiş ve etkili bir dili!

İngilizcedeki Türkçe kökler

Yazarın Güneş-Dil kuramı macerası nasıl başlamıştı? Kendi anlattıklarına göre tabii ki bu kuramdan haberdardı ama doğru bir şeyler içeriyor olabileceğine dair inancı bazı İngilizce yapıların Türkçe ile çarpıcı benzerlikler içerdiğini fark etmesiyle olmuştu. Mesela İngilizce “-able” yeterlilik eki, Türkçe “-bilmek” ile ciddi şekilde örtüşüyordu. (Readable – Okunabilir gibi. Orta Asya Türk lehçelerinde bu yapının “-bil”le değil “-al”la yapıldığını not edelim.)

Ya da İngilizce “-er” ile Türkçe “-r” (Reader – Okur gibi.) Arslanoğlu bu fark edişini söyle tanımlıyor:

“Ta ki ‘able’ ile yapabilmek arasındaki çakışmayı fark edene dek. Bu bir kök çakışmasıydı ve sözcükten öte yapısal bir ortaklıktı.”

Buradan yola çıkan yazar, Türkçe ile başta İngilizce olmak üzere birçok Batı dili arasında yukarıdakiler ve bunlara benzer birçok çakışma saptıyor. Ve aslında birçok Arapça kelimenin de Batı dillerine kaynaklık ediyor olabileceğini de savunuyor. (Türkçe “yer” karşılığı olarak, İngilizce “Earth”, ve Arapça “Arz” gibi. Bunun Arapça telaffuzunun daha çok “ard” gibi olması işi biraz daha ilginç kılıyor bizce.)

Arslanoğlu ve arkadaşlarının kitabını ve kitabın İlk Güneş-Dil Sözlüğü kısmını okudukça ben kendi adıma şöyle bir hisse kapıldım: Sanki İngilizce öğrenmeye başladığım ilk zamanlarda bazı kelimelerin Türkçedeki çakışmalarını sezmişim, öğrenirken onları bilinçaltıma bu şekilde kodlamışım ama sonra bu alakayı yok kabul etmişim. Şimdi de yeniden hatırlıyorum gibi… Mesela İngilizce derin anlamına gelen “deep” ile Türkçe “dip” ve birçok benzeri gibi…

Proto-Türk-Sami-Hint-Avrupa kökü mü?

Arslanoğlu’nun tezi kendi ifadeleriyle şu noktaya varıyor:

“Bu temelin tek cümleyle özü şudur: Hint-Avrupa dil ailesi varsa eğer (ki bu hayli şüphelidir) bu ailenin Sami dilleriyle ve Türkçeyle ortak bir atası vardır. Ön-Türkçe bu ortak atanın en azından yakın akrabasıdır. Dildeki ana kökü Proto-Türk-Sami-Hint-Avrupa köküdür Avrupa ve Batı Asya için.”

Daha bu cümleyi okur okumaz “ne alakası var Avrupalılar, Araplar ve Türklerin” diyenleri duyar gibi oluyorum. Ama bir dakika… Peşin bir hüküm vermeden bir de hepimizin Âdem Baba ve Havva Ana’dan geldiğimizi düşünemez miyiz? Ya da başka bir deyişle hepimizin tarihin, daha doğrusu tarih öncesinin derinliklerinde Afrika savanasında bir arada yaşadığımızı, oradan ayrıldıktan sonra tip ve dil olarak faklılaşmaya başladığımızı aklımıza getiremez miyiz? İşe bu açıdan baktığımızda insanoğlunun bugün konuştuğu dillerin ardında bir ya da birkaç kök dil olma ihtimali, olmama ihtimalinden çok daha fazla değil mi sizce de?

Arslanoğlu’nun Kemalizm değerlendirmeleri ve Kara Atena

Kaan Arslanoğlu, Güneş-Dil Kuramının üreticisi olan Kemalizm için de bazı değerlendirmelerde bulunuyor. Bir kısmını aktaralım:

“Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ve sonrasında cumhuriyetin kurulması burjuva demokratik anti-emperyalist bir devrimdir. Burada Atatürk’ün dehası ve önderliğinin yüksek niteliği, olmasaydı, büyük olasılıkla olmayacaktı denecek kadar belirleyicidir.”

Bu tespite “burjuva” kelimesi hariç tamamen katıldığımı belirtmeliyim. Şu cümlelere ise hiç şerh düşmeden katılıyorum:

“Üstyapıdaki devrim niteliğindeki reformların ilerici, geliştirici önemi de yadsınamaz. Laiklik başta, hepsi de keşke olmasaydı denecek değil, keşke daha ileri gidilseydi denecek hayırlı işlerdir. Bunlardan sadece din sömürücüleri, Kürtçü ırk sömürücüleri, padişahçılar ve emperyalizme meftun karakterler rahatsızlık duyabilir.”

Arslanoğlu bu tespitlerinin temelinde Türk Tarih Kuramını ve Güneş-Dil Kuramını değerlendiriyor. Çalışmalar onun açısından emperyalistlerin ırkçı tarih tezlerine bir yanıt oluşturma amacı taşıyor. İki kuramın da aslında herkesi dışlayan bir ırkçılığa değil aksine herkesi Türk gören bir “tersine ırkçılığa” çıktığını, bir çeşit Osmanlı kapsayıcılığına benzediğini belirtiyor. Özellikle Türk Tarih Tezinin yeni bulgularla her geçen gün doğrulandığının altını çiziyor.

Bu konuda özellikle Amazonların Türklüğü ve tarihsel genetik bağlar üzerinde duran Türkçe baskısı İleri Yayınları arasından çıkmış ve Türk Solu yazarı Serap Yeşiltuna tarafından yayına hazırlanmış olan, Jeaninne Davis-Kimball’ın Savaşçı Kadınlar Amazonlar kitabı üzerinde de duruyor.

Bu anlamda Türk-Tarih Tezi ile Güneş-Dil Kuramını Martin Bernal’ın Yunan uygarlığının büyük oranda Mısır-Fenike-Afrika kaynaklı olduğunu kanıtladığı Kara Atena kitabıyla beraber değerlendiriyor.

Türkçenin diğer dillere etkisi

Arslanoğlu bugüne kadar sadece Türkçeye yabancı dillerden geçen kelimeler üzerinde durulduğu ama tam tersinin asla yapılamadığının da altını çiziyor. Özellikle Batılı dillerin sözlüklerinde kaynağı bilinmeyen kelimelerin çoğunun Türkçe kökenli olabileceğinin üzerinde duruyor ve isyan ediyor:

“Bilinmeyen köken deniyor. Batı, Türkçeyi dil saymadığı için ‘bilinmiyor’.”

Son derece haklı bir isyan!

Oysa mesele kelime ile de sınırlı değil. Sözgelimi Farsçadan Türkçeye geçen kelimeler konusu iyi bilinir. Ama ya Türkçenin Farsçaya etkisi? Farsça bir Hint-Avrupa dili olarak bilinir. (Arslanoğlu gibi biz de “eğer böyle bir aile varsa” diyoruz.) Ama Farsça Hint-Avrupa dillerinin genelinden ve hatta diğer İrani dillerden farklıdır. Kelimelerde erillik-dişillik ayrımı olmadığı gibi başlarında artikel de yoktur. İyelik ekleri vardır. (“Kalem-im = Kalem-em”, “kitab-ım = kitab-em” gibi) Fiiller eklerle çekimlenir. (Gel-dim = Amed-em, “git-tim – reft-em” gibi) Ve diğer İrani dillerden bir ayrışma daha: Farsçada birinci tekil şahıs “men” olmuştur. Yani “benim” derken bir Fars “menem” der. Bu çakışmalar, böyle uzar gider. Bunların tümü de Farsçanın Türkçeye yakınsamalarıdır. Oysa bu konuda bizde de kimse çalışmaz.

Bunları yapması gereken devletin dil kurumları ve üniversiteleri mi? Onlar asla çalışmaz!

Diğer bir konuda dil-lehçe sınıflandırmasındaki çifte standarttır. Batı bilimi, dilleri sınıflandırırken mesela tek bir Arapça olduğunu ve bunu yüz milyonlarca insanın konuştuğunu iddia eder. Oysa bir Özbekistan’da konuşulan Türkçe ile Türkiye’de konuşulan Türkçe arasında, iki Arap “lehçesi” arasındaki kadar bile fark yoktur. Ama Arapça tek dil, “Türkçeler” ise “birbirine yakın ayrı diller” sayılır. Batı, Türkçenin gücünü burada bile kabul etmek istemez…

Bunlar da bizim isyanlarımız…

Başka bazı önemli sorular ve “susulacak mı?” sorusu

Bu yazının kapsamı dolayısıyla kitabın gündeme getirdiği tüm konulara, sorduğu tüm sorulara değinmek mümkün değil. Yalnız birkaç tanesini daha anmalıyız:

– İskitler acaba Proto-Türk-Hint-Avrupa kök dilini konuşan ortak kök topluluk muydu?

– Türk oldukları açık olarak bilinen Hunlar bu kadar büyük imparatorlukları kurdukları halde yazıyı bilmiyorlar mıydı?

– Göktürk yazısı olarak bildiğimiz eski Türk harfleri birden bire mi ortaya çıkmıştı?

– Hunların Avrupa egemenlikleri sırasında Cermen kabileleri üzerinde doğrudan, İngilizce üzerinden dolaylı etkisi olması olmamasından daha akla yakın değil mi?

– Türkçenin Hunlardan da önce yani kök dil aşamasında Batı dilleri üzerinde etkileri olmuş olamaz mı?

Yazımızı Kaan Arslanoğlu’nun şu sözleriyle bitirelim:

“Sağlıklı kafayla, sakin ve dikkatli okumalar dileriz. Kitap ve sözlük tamamlanmış değildir. Her türlü eleştiriye, katkıya açıktır. Bundan sonraki olası baskılarında gelişerek büyüyecektir. Dileğimiz o. Kitaptaki tezlerimizi de aksi belgelendiğinde pekâlâ her an terk etmeye hazırız. Ne var ki susmayı onay sayarız veya onayı ya da reddi göze alamayan sinsilik olarak kabul ederiz.”

Evet, biz de soralım: Bu çalışma karşısında susulacak mı?

Biz susmamayı yeğliyoruz ve tavrımızı Arslanoğlu’nun lehine koyuyoruz.

Teşekkürlerimizle…

Kaya Ataberk

http://www.turksolu.com.tr/elestirel-bakisla-gunes-dil-kurami-ve-ilk-gunes-dil-sozlugu/

REHA BAŞOĞUL:

İlk Güneş Dil Sözlüğü yazarlarından Arslanoğlu: Güneş-Dil Teorisi özünde doğru bir kuram

Kemal Kaan Arslanoğlu, Arif Yavuz Aksoy ve İlknur Arslanoğlu tıp alanından gelen üç eğitimci... Üç ismin de hem bilim hem de edebiyat alanında çok sayıda eseri var. Üç ismin ortak aklıyla ortaya koyduğu 'Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü' kitabı, Türkiye’de dilbilim alanında tabu denilebilecek bir teoriye, hem tarihsel süreciyle, hem eleştirilerin kimler tarafından, ne zaman ve ne nitelikte yapıldığına dair seçkileriyle açıklama getiriyor. Güneş-Dil sözlüğü gibi somut bir çalışmayla, Atatürk’ün teşvikiyle oluşan Güneş-Dil Teorisi'nin tekrar canlanması gerektiğine dair bir görüşü hayata geçiriyor.

Arslanoğlu, Hint Avrupa dil ailesi üzerinden dayatılan ırkçılığı da ağır eleştirilere tabi tutarken, nihayetinde yeni araştırmalar eşliğinde, Türkçe’nin neden kök dil olarak kabul edilmesi gerektiğini gösteren bir sözlük ekiyle kitabı tamamlıyor.

Atatürk'ün, geniş bir kapsamda ele alınması gerektiğini düşündüğü ve dönemin yabancı bilim insanlarına Türk Dil Kurultayları'nda sınattığı Güneş Dil Teorisi, 1936 yılında Abdülkadir İnan'ın hazırladığı ‘Güneş Dil Teorisi Üzerine Ders Notları’ adlı üniversite ders notu niteliğindeki kitabında şöyle tanımlanıyordu:

“Güneş-Dil Teorisi'nin ortaya koyduğu mühim esaslardan ve keşfettiği kanunlardan biri, ‘Güneşin ilk insanlar için her şeyden üstün bir obje olduğu ve dilin zuhurunda da ilk amilin güneş bulunduğu' meselesidir. Bu teorinin ortaya koyduğu kanunları hulasa eden broşürde bu mesele şu suretle izah edilmektedir: İlk insanın her şeyin üstünde tanıdığı ve her şeyin üstünde tuttuğu ilk obje, güneş olmuştur. Güneş onlar için her şeydi. Güneşi tetkik ede ede onun vasıflarından ve hareketlerinden, maddî ve sonra ruhî, fikrî mefhumlara intikale başladılar. Ondan aldıkları başlıca mefhumlar şunlardır:

1- Güneşin kendisi; esas, sahip, allah, efendi, yükseklik, büyüklük, çokluk, kuvvet, kudret.

2- Güneşin saçtığı ışık, aydınlık, parlaklık.

3- Güneşin verdiği sıcaklık, ateş.

4- Hareket, imtidat, zaman, mesafe, yer, kara, toprak, gıda, hayat, büyüme, çoğalma.

5- Renk, su.

6- Ses, söz. îlk insanlar, bütün bu maddî ve fikrî varlıkları, güneşe verdikleri isimle biribirine anlatırlardı.

Güneş-Dil Teorisi'nin müessisi eski ve yeni bütün Türk lehçelerinde kullanılan kelimelerin manalarını inceleyerek bu kanunu bulmuştur. Filhakika, Türk dilinde (ve başka dillerde de) kullanılan herhangi bir kelimeyi tetkik edersek onda güneşten alınmış olan yukarıda söylediğimiz mefhumlardan birini buluyoruz. Bu cihet o kadar vazıhtır ki her kelimenin etimolojik analizi yapılırken mesele kendi kendine meydana çıkıyor.

Güneş-Dil Teorisi'nin keşfettiği bu kanun, Türk dilindeki bütün eski ve yeni kelimelerin yalnız bu bakımdan tetkikini icap ettirmekle kalmıyor, Türk kültür tarihine ve eski Türk kültüne ait vesikaları da bu yoldan tetkik etmek lüzumunu günün meselesi olarak önümüze koymuş oluyor. Türklerin eski vatanlarında yapılan hafriyatta elde edilen asariatika, eski Türk diline ait tarihî malûmat, kezalik Altaylıların ve Yakutların an'anelerinde mevcut ‘Güneş kültü'ne dair rivayetlerin de hep bu esaslar dahilinde tetkiki lâzım geliyor. Bu sahada, yalnız dilcilerimiz için değil, tarihçilerimiz, arkeoloğlarımız, ruhiyatçılarımız, sosyologlarımız ve folklorcularımız için de önemli ve ulusal vazifeler vardır.”

İnan'ın da belirttiği son cümleye uyacak şekilde Güneş-Dil Teorisi'ne yaklaşan, edebiyatçılığı dışında psikiyatri uzmanlığı da bulunan ve Devrimciler, Kayıp Devrimin Öncesinde, Yüzü Silinenler gibi romanları ve kuram alanında Evrim açısından Devrim, Politik Psikiyatri, Futbolun Psikiyatrisi, Evrimci Açıdan Din-Psikoloji-Siyaset gibi kitapları yazan Kaan Arslanoğlu ile Güneş-Dil Teorisi'ni ve kitabı konuştuk.

TÜRKÇE ESKİ FARSÇAYA BENZER

Kitapta, siz ile birlikte uzun yıllar tıp eğitimi almış 3 kişinin imzası var. Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz ve sizi kitabı yazmaya iten sebeplerle tıbbın bir ilişkisi var mı?

İngilizce sözcükler içinde Türkçe’deki karşılıklarına benzer sözcük çok. Bu bizim, eşimle benim, 80'li yılların sonundan beri dikkatimizi çekerdi. Hatta bunları oraya buraya not da alırdık, ama bizim için eğlence konusuydu, dalga geçerdik. Güneş-Dil diye saçma sapan bir kuram olduğundan da haberimiz vardı, ama birkaç makale dışında bilgimiz kısıtlıydı. Ta ki, 2005 Nisan'ında Geoffrey Lewis'in “The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success” adlı kitabını satır satır dikkatle okuyana dek. Mayıs'taki bir tıp kongresinde “Tıbbi Terimlerin Türkçe Karşılıkları Üstüne Uzlaşma” adlı bir sunuma hazırlanıyordu İlknur, kitap dikkatini fazlasıyla çekti ve bana da okuttu. Bu kitap da Güneş-Dil ile dalga geçiyordu, ama oradaki aktarımlarından ve verilen bazı örneklerden iyice huylandık. Ondan sonra bizde dalga geçtiğimiz konunun ciddi bir esası olabileceği şüphesi uyandı. Ve sonra yavaş yavaş sözcük bulma ve kaynak okumalarımızı bu doğrultuda ciddiye aldık. Ama bir şey iddia etmek için çok yetersizdik. 2014 sonunda kendi internet sitemiz insanbu.com da bu konuda ilk makalemizi yayımladık. O bile yarı şaka yarı ciddi havadaydı. Ama yazı çok ilgi çekti ve peşinden çok fazla tartışma, yazılar geldi. Biz de kaynak taraması ve okumalarımızı iyice yoğunlaştırdık. Sonra bu kitap ortaya çıktı. Tıp mensubu olmamız nedeniyle, -her ne kadar Latince bilme zorunluluğumuz bulunmasa da -, Latince sözcüklere ve bazı Latince dil yapılarına hayli aşinayız. Tıbbın bir de bu faydası dokundu. Çünkü kanımca Türkçe’nin Batı dilleri üstüne etkisi biri, kuzeyden ve doğrudan ise; ikincisi Truva-Etrüsk-Roma yoluyla güneyden ve Latince üstünden.

Güneş Dil Teorisi'ni eleştirdiğiniz gibi, özünde doğru bir kuram diyorsunuz. Sizin belirttiğiniz ifade ise Türkçe’nin kök dillerden birisi olduğu yönünde. Türkçeyi kök dil yapan unsurlar neler ve neden kök dil değil de onlardan biri olarak ifade ediyorsunuz?

Bilemediğimiz ve kanıtlayamadığımızdan. Bunlar, bu dillerin ortaya çıkışı, akrabalıkları, belki ortak kökten çıkışları, sonra ayrılışları, bundan tahminen 15 ila 5 bin yıl önceki dönemlerde geçen hadiseler. Bu dönemin büyük bölümünde alfabetik yazı yoktu daha. Ses kayıtları da bulunmadığına göre… Türkçenin Hint-Avrupa dili ailesi diye iddia edilen dil gruplarıyla çok eski bağlantısı var. Sümerceyi, Latinceyi bile etkilediğine göre çok eski bir dil olmalı. Çok eski bir dil olduğunu gösterir dil bilimcilerin bulduğu bazı hesaplamalar da var zaten. Türkçe birçok temel-çok eski sözcük Farsça ile benzerlik gösteriyor. Sanskritçenin de kök olduğu iddiaları güçlü. Türklerin asıl dilinin kuzeyde Güney Sibirya'da oluştuğu iddiaları da mevcut. Ama araştırmalar bu ortaklığın Hazar Denizi civarında oluştuğunu gösteriyor. Ya orada ortak bir dil oluştu, sonra Türkçe öbürlerinden ayrıldı, ya Türkçe kuzeyden geldi, o bölgede öteki dillerle karıştı… Belki de Türkçe tüm bunların atasıydı. Bilemiyoruz. Ama Türkçe’yi aşağılamak için bazı Hint-Avrupacıların bir savı mevcut. Diyorlar ki Çince en ilkel insanın en ilkel dilidir, hecelemeye dayanır. Sonra Türkçe-Japonca ikinci derecede ilkel dildir. Heceler birleştirilir. Sonra da gelişmiş grameriyle Hint-Avrupa dili ortaya çıkar. Bu ırkçı kurama inanırsak tüm dillerin atası Çince, ikinci ata Türkçe oluyor o zaman.

OSMANLICA UYDURUK BİR DİL

Kitabınızda Türklüğün, Türk kültürünün ve Türk dilinin, Osmanlı yönetimlerince küçümsendiğini belirtiyorsunuz. Dil araştırmaları yapan biri olarak Osmanlıcaya dil diyebilir miyiz?

Osmanlıca orta ve geç Osmanlı'nın resmi dili olarak gelişmiş ve giderek halk Türkçesi’nden ayrılmış. Türkçenin bir kolu, Türkçe. Lehçe diyemiyoruz, uydurma bir dil. Ana Türkçe kuralları fazla bozulmadan, Arapça ve Farsçadan, sonra Fransızcadan aparılan çok sayıda sözcükle ve uydurulan veya ödünç alınmış kurallarla dönemler içinde oluşmuş yapay bir dil. Hani Öz Türkçe'ye uyduruk dil, suni dil diyorlar ya. Bir ölçüde doğru, ama Osmanlıca da uyduruk bir dil. Başka ulusların tarihinde de çok benzer gelişmeler yaşanmış, çok da bize özgü değil. Dil uzmanı değilim. Daha ayrıntısını iyi bilmem. Ama Osmanlıcaya Türkç’enin halk Türkçe’sinden ayrılmış, giderek gerçek Türkçe’yi zayıf-cılız düşürmüş uru diyebiliriz. Osmanlıca bir tümör dil.

Kitabınızda dilcilerden Marr, Müller ve Spirkin çalışmalarından bahsediyorsunuz. Güneş Dil Teorisi'nin çıktığı dönemde emperyalizm ve dil olgusunu birleştirmek nasıl seyrediyordu?

Avrupa siyasi ırkçılığı ile, ırkçı sosyal biliminin ve Hint-Avrupa Dil Kuramı'nın çok yakın bağlantısı mevcut. Sovyet dilbilimciler bunu görmüşler. 20'li, 30'lu yıllarda, hatta 40'larda buna karşı ciddi bir direniş ortaya koymuşlar. Çok önemli bulgulara ulaşmışlar. Aynı direniş bizde Türk Tarih Tezi ve Dil Tezi olarak paralel yürümüş. Avrupa ırkçı sosyal bilimi ortama tüm ağırlığını koymadan önce sosyal bilimler tarih ve dil konusunda çok daha özgür gelişiyormuş. Atatürk'ün tarih ve dil teziyle ilgili savlarının neredeyse tamamı Batılı, az sayıda da Sovyet bilim insanlarının yapıtlarına dayanır. Sonra görünmeyen bir el değmiş, tüm bu çalışmalar durmuş. Yasaklanmış adeta. Görünmeyen el değil aslında, bunların neler olduğunu kitapta belirtiyoruz. Sovyetler'de bu konu gereksiz ve aslında tehlikeli bulunmaya başlamış. Bizde ise bunu Batı'ya kabul ettirme yolları aranmış. Batı bilimcileri ırkçılığın tam etkisinde o dönem. İlgilenmemişler, terslemişler. Bu çabalar Atatürk'ü bezdirmiş. Ondan sonra da on yıllarca kimse el atmamış, konu neredeyse yasaklı sayılmış.

O dönemde Atatürk'ün teşvikiyle ilerleyen Güneş Dil Teorisi'nin 3. Türk Dil Kurultayı'nda yayımlanan sonuç bildirgesine baktığımızda, dönemin Yunanistan, Japonya, Fransa gibi farklı ülkelerden Prof. Hilaria de Barentin, Prof. Koji Okubo, Prof. Dr. Meşcaninniof gibi isimleri sıralayabileceğimiz saygın bilim insanları tarafından da imzalandığını görüyoruz. Bu isimler o dönemde veya Atatürk'ün ölümünden günümüze kadar dikkate alınması gereken bir öneme sahip değil miydi? Hiç etki yaratmadı diye nitelemek tuhaf olmaz mı?

Üstü örtülmüş, örtmüşler. Baskın güç bunu dikkate almayı engellemiş. Bir örnek vereyim: Prof. Dr. Ahmet Aydın, “taş devri beslenmesi” diye bir anlayış koydu ortaya. 20 yıl önce. Aslında “işlevsel tıp anlayışı”nın parçası. Yine Batı kaynaklı Paleo diyetin Türkiye uyarlaması. Ne belgeler, kanıtlar döktü ortaya. Ama bu anlayış nasıl Batıda başlangıçta hakim bilim çevrelerince itelenip kakalandıysa, bizde de uzun süre alay konusu oldu. Çünkü egemen tıp çevrelerinin kendine göre bilimine uymuyordu, kazancı engelliyordu. Keza gıda sektörü, ilaç sektörü bu anlayışın yaygınlaşmaması için elinden geleni yaptı. Ahmet Aydın'ın anlayışı, gerek kendi deneyimlerimizden gerekse bu doğrultuda yapılan çalışmalardan biliyoruz, sağlığı çok belirgin şekilde düzeltiyordu. Ama bu sağlık sektörünün umurunda mı! Onlar “hastalansın gelsinler, biz ilaçla, ameliyatla düzeltelim” tıbbı. Ama şimdi bakıyoruz, bu yönde araştırmalar büyük yoğunluk kazandı, bilimsel uzlaşma belgelerinde, kongrelerinde artık “bilimsel beslenme yöntemlerinden biri” olarak geçiyor. Üstelik aynı anlayış Canan Karatay gibilerce popülerleştirildi, medyatik hale geldi. Burada da aynı şey olacak diye düşünüyorum. Nitekim hem bizde, hem batıda bu yönde yayınlarda, haberlerde büyük patlama var.

ATATÜRK GÜNEŞ DİL TEORİSİNDEN VAZGEÇMİYOR

YouTube'daki yabancı üniversitelerin konuyla ilgili seminer görüntülerinden ve makalelerden gördüğümüz kadarıyla Hint-Avrupa dil ailesinin köken bulma problemi gitgide derinleşiyor. O döneme geri döndüğümüzde Atatürk'ün bu sınıflandırmaya karşı olduğu da aşikar. Size göre Güneş Dil Teorisi ulusçuluk akımının etkisiyle bu döneme denk gelen bir tepki olarak mı, yoksa ulusçuluğun getirdiği doğal bir etki olarak mı doğdu?

Atatürk bir ulus yaratma uğraşında. Ümmetten ulus, monarşiden Cumhuriyet kuruyor. Kurdum demekle olmuyor, bunun alt yapısını oluşturmak gerekiyor. Tarih Tezi ve Dil Tezi bu doğrultuda zorunlu iki temel adım. Atatürk çok okuyan biri. Tarih neymiş diye bakıyor, birçok Batılı tarihçi Türklerin kökenine dair, anayurdu ve yayılması üstüne çok önemli şeyler yazmış, bunları görüyor. Sorunuzun iki maddesi de birlikte geçerli aslında.

Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nden vazgeçtiğini veya hiç vazgeçmediğini söyleyenler var. Sizin görüşünüz nedir?

Birçok kaynaktan farklı görüşleri kitapta aktarmaya çalıştım. Bence Atatürk bu konudan vazgeçmemiş. Kesin kanıtlayamıyoruz, ama vazgeçmediğini düşünenler haklı geliyor bana. Bu yönde yorumladım kitapta.

Günümüzde Einstein'ın teorilerinden tutun da Bing Bang teorisine, insan evriminde Afrika'dan çıkış teorisinden , kavimler göçüne kadar birçok farklı teori karşıtlarını ve bambaşka açılardan bakmayı da üreterek sınanıyorlar. Vaktinde çokça eleştiri almış Güneş Dil Teorisi'ni özünde haklı olduğunu düşünen biri olarak, daha ileri sınama yolları ve bunu uluslararası mecralara aksettirmenin yolları nelerdir?

Biz konunun profesyoneli değiliz. Ben edebiyatçı ve tıpçıyım, öteki iki arkadaş sadece çok okuyan tıpçı. Konunun uzmanlarının konuya eğilmesini sağlamak gerek önce. Akademiye baskı yapmak lazım. Bunu derken bunun hayli umutsuz bir çaba olduğunu da biliyorum. Gerçek anlamda bilimin hakkını veren, bir şeyleri gerçek anlamda bilimsel olarak araştıran insan sayısı inanılmaz derecede az. Ama olsun, biz uyarımızı yapalım. Yılanı uykusundan uyandıralım. Her çaba er ya da geç bir karşılık bulur. Çünkü kitaptaki tezler sallama tezler değil, akademinin doğru kabul ettiği tezlerden çok daha bol ve sağlam kanıtlı tezler. Uluslar arası mecrada böyle tezlerin kabul ettirilmesi çok daha profesyonel bir çaba gerektiriyor. Onun için konunun asıl uzmanlarını göreve çağırıyoruz. Bunu Batı'ya kabul ettirme meselesi. Aynı şekilde çok küçük umutlu bir yol. Atatürk'ün direncini kıran Batı Sosyal Bilimi ırkçılığı çok daha güçlenmiş durumda. Ama onu yaranlar çıkıyor. Biz bir şeyler yapalım da. Belki bir gün böyle tezler de yarar.

Atatürk'ün dil araştırmaları açısından iki hamlesi var: Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu bünyesinde Belleten dergisi. Atatürk'ün mirasını temsil eden bu kurumlar bu süreçte bahsettiğiniz tezleri uluslararası mecralara taşımak adına doğru kurumlar değil mi? O dönemden bu yana katkıları oldu mu?

Batı biliminden onay almak konusuna önem veriyorsunuz bakıyorum. Bu gerçekten önemli. Ama hiç değilse bizde, çekirdek bir kadronun konuyu iyi bilmesi ve üstünde ısrarlı çalışması gerek. Buradaki çok önemli bir noktayı atlamayalım. Kuram özü bakımından doğru, sezgi doğru, ama başlangıçta o kadar tuhaf, o kadar uydurma bir yöntem seçilmiş ki, sözcük bulmak veya sözcüklere Türkçe kök anlam kazandırmak için. Bunu gören önemli aydınlarımız, işin özüne bakmadan tezi kaldırıp atmışlar. İlk uygulamalara Pankronik usul falan deniyor. Bilim dışı, saçma bir yöntem bence. Onun birkaç açımlamasını gören Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi ağır toplarımız, görür görmez uzaklaşmışlar. Her şeyi Avrupa ırkçılığına bağlamayalım. Bu konuda daha Türk aydını ikna edilememiş. Dışarıdan destek verenler ise işin bilimsel esasına, yönüne destek vermişler, yoksa o bulunan sözcüklere değil. Sabotaj gibi bir başlangıç. Öyle diyorum.

Batı emperyalizminin Helenistik yalan bir tarih dayattığına ve Slavist tarih yazıcılığının da keza böyle bir ulus devlet kurmak için tarihi manipüle ettiğine dair birçok kitap yazılıyor. Siz de kitabınızda belirttiğiniz yeni araştırmaların Türk Tarih Tezini haklı çıkarak göstergelere sahip olduğunu sıralıyorsunuz. Batı'da ve Rusya'da Türk kökenler üzerinden bir yüzleşme, sansürü aşma dönemi var diyebilir miyiz?

Evet, şimdi siz böyle sorunca, var, diyorum. Bu doğrultuda bir gelişme var. Önceki yanıtlarımdan birinde “Batı'da ırkçılık devam ediyor” bu yüzden bu iş halen daha da zor, demiştim. Ama. İşin böyle bir yanı olmakla birlikte… Bir de ben olaya daha çok soldan bakıyorum. Sol sosyal bilimde dogmatizm ve ırkçılık, Batıyı kast ediyorum, aslında daha yoğun biliyor musunuz? Oradan böyle araştırmaları ilerletmek daha zor. Ama siyasal olarak ortada duran, dürüst olan, daha nesnel bakan ya da çakma değil gerçek liberal olan bilim insanları da az değil. Gerçekler onların çalışmalarıyla yayılıyor sanıyorum.

LATİN ALFABESİYLE DİL KÖKLERİMİZ YAKIN

Günümüzde de oldukça tartışılan konulardan biri Atatürk harf devrimini Yeni Türk alfabesi olarak tanıtmasına rağmen, Latin alfabesi olarak ithal olduğu görüşüyle eleştiriliyor. Diğer yandan ise Etrüsk Türklerinin Latin alfabesinin kökeni oluşturması iddiasıyla Türk alfabesinin özünü barındırdığını düşünenler var. Siz araştırmalarınız sonucu nereye vardınız?

Latin alfabesiyle dilsel köklerimize yaklaşmışız. Göktürk runik yazısıyla Latin yazısı ortak kökten gelmiş gibi duruyor. Kitapta bazı yerlerden alıntı yaparak bunu gösterdik. Herkes katılmayabilir, ama ben şu anki bilgilerim çerçevesinde Türk-Etrüsk-Latin bağlantısını ciddiye alıyorum.

Bu sene Nature dergisinde Miken ve Minos uygarlıklarının genetik kökenlerinin Türkiye'de olduğuna dair bir araştırma yayımlandı. Bir yandan da Truvalıların Türklüğü üzerine ve Anadolu'daki tarih öncesi Türk damgalarına dair araştırmalar peşi sıra geliyor. Güneş Dil Teorisi üzerinden bakarsak, teori filogenetik üzerinden izi sürülebilecek ve kanıt sunabilecek bir kuram mıdır?

Evet. DNA çözümlemelerine yakın kuvvette kanıt ortaya koyabilir. DNA araştırmaları da 2X2 kadar kesin değil tabii. Bulunan örnekler (çok eski olanlar) az, çalışma hala az ve yoruma açık şeyler yine de. Ama dil ortaklığı gösterilebilirse, ki şimdi bu çalışmayla ve başka çalışmalarla gösteriliyor, bunlar gayet önemli kanıtlardır, insanlığın ortak köklerini gösterir.

Kitabınızın son bölümünü Güneş Dil Sözlüğü'ne ayırıyorsunuz ve A asıl ve B de değerlendirmeye açık olarak iki grupta yabancı dillerdeki kelimelerin Türkçe kökenlerini sıralıyorsunuz ve kitabın yazarlarından şerh düşenler varsa belirtiyorsunuz. Sözlüğü nitelikli kılmak adına Türkçe kökenleri bulmak için kullandığınız kaynaklar neler oldu, şerhler genelde hangi itiraz noktasında kümelendi?

Belgeli, kanıtlı tez ortaya koymak için tabii en güçlü deliller, ilk Türk yazıları. Göktürk yazıtları ve Divanü Lügat-it Türk. Bundan önce de elbette binlerce yıl Türkçe varmış, ama al işte kanıt diyemiyoruz. Daha önceki yazılara, tamgalara dair hipotez düzeyinde çalışmalar, okumalar da çok. Ben bunları da ciddiye alıyor ve büyük ölçüde doğru buluyorum. Ama herkesi bunu ikna etmek zor. Kendi içimizde örneğin, Yavuz Aksoy arkadaşımız böyle şeylere soğuk bakıyor. İlknur “acaba” diyor. Herkesi ikna ve bilimsellik açısından sağlam gitmek zorundaydık. O yüzden sözcükler üstünde tartışmayı açık yaptık. Birkaç kişi, şunlara bak, daha kendi aralarında anlaşamamışlar, diye bizi zayıf göstermeye kalktı. Oysa bu bizim gücümüz, yöntemimize ve kendimize güveni gösteriyor.

Sözlüğü oluştururken yabancı bir kelimenin kökeninin Türkçe çıkmasına şaşırdığınız oldu mu?

Hep şaşırıyoruz. Ta on yıllar öncesinden beri hep şaşırıyoruz. Bu şaşırma zevkli, eğlenceli, heyecanlı bir şaşırma. Örneğin İngilizce “able” son eki. Yap”abil”irliği ifade ediyor. Durable: Buradaki “dur”mak da Türkçe “durmak” ile örtüşüyor, çifte örtüşme. Sağlamlığı, kalıcılığı anlatan sözcük. Carpenter: Marangoz: Kerpici. Turn: Dön. Latince'den: Dom-Domus: Ev, dam, yani Türkçe her iki anlamıyla dam; Tumor (Ur) deminkiyle bağlantılı, tom, tomurcuk. Poli bol, çok demek. Polis oradan geliyor. Şehir. Biz bolu diyoruz. İnebolu. Biz “polis”ten “bolu” yapmışız diye biliyoruz. Belki öyledir. Ama “Poli” bol demek. En alt kök büyük olasılıkla Türkçe. Sacer-Secret: Kutsal, gizli.. Türkçe “saklı” ile ortak kök aşikar. Aklıma başka ne geliyor? Top: Tepe gibi basit örnekler de var. Binlerce sözcük. Gördüğünüz üzere, ilk örnek yapısal ek. Yapı ekleri çok zor değişirler. Öteki sözcükler de çok eski temel sözcükler. Belki beş bin yıl önce de aynen böyle kullanılıyordu. Sözlüğümüzdeki sözcüklerin büyük kısmı çok eski, temel sözcüklerden oluşuyor. Yapı ekleri ve temel sözcükleri öne çıkardık ki, kanıtlarımız daha sağlam olsun.

SÖZLÜĞÜ GENİŞLETECEĞİZ

Kitabınız çıktıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?

Kitap çıkmadan internette çok daha fazla tepki alıyorduk. Kitap çıktıktan sonra tepkiler hayli azaldı. Komik. Nedeni: İnsanların kısa yazıları görece daha çok okumaları, kitap almaya ve okumaya üşenmeleri… Yine de tanımadığımız insanlardan az da olsa iletişime geçenler, kutlayanlar çıktı. Tanıdıklarımızdan da öyle. Ama az henüz, hayli az. Olumsuz tepkiler, yorumlar da aldık. Kitap hakkında “bu saçmadır, uyduruktur, bilimle alakası yoktur, bunlar yabancı dil bile bilmiyorlar, ırkçılık yapıyorlar” diye özetlenebilecek bir yazı da çıktı. Onu da görmüş olduk.

Araştırmalarınızın bundan sonraki rotası ne olacak?

Birinci baskı biterse, ikinci baskıda, teorik kısmı ve sözlüğü genişleteceğiz. Bunun için ben şahsen okumalarıma devam ediyorum. Bulduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz yeni kaynakları da ekleyeceğiz.

Gençlerden Güneş Dil Teorisi'ni irdelemek isteyenler olursa tecrübelerinize dayanarak yol göstermek istediğiniz bazı uyarılar ve tavsiyeler var mı?

Bu konuda bizim kitapta çok kaynak gösterdik. Bizim kitabı okusunlar, oradaki kaynakları da okumaya başlasınlar. En güvenilir yollardan biri yabancı sözlükleri bu gözle taramak. Türkçeye benzer sözcük bulduklarında not etsinler. Bunun kaynağı yabancı etimolojik sözlüklerde irdelesinler, sorgulayıcı bir anlayışla. Oradan bir şeyler çıkarsınlar, ama her yazan doğru değil. Bir de en sık düşülen hata: Bulunan sözcüklerden birçoğu bariz şekilde Farsça veya Arapça kökenli. Biz artık bunların gayet belirgin olanlarını hemen anlıyor (sözlüklere de bakıyoruz), atıyoruz. Ama belirgin olmayan, birçok sözlükte Arapça veya Farsça kökenli gösterildiği halde, bence böyle olmayan kelimeler de var. Onların kökünü bulmak için daha çok yoruma ve çabaya gerek duyuyoruz. Bazen aramızda anlaşamıyoruz. İşin o kısmı zor. Ama kullandığım yolları anlatmak uzun olur. Kitapta bu doğrultuda çok örnek ve ip ucu var aslında.

http://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/arslanoglu-gunes-dil-teorisi-ozunde-dogru-bir-kuram/


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...