ÖLÜM ORUÇLARINDA TÜKENEN YAŞAMLARIN ROMANI: KIRGIN ÇOCUKLAR MEVSİMİ

ÖLÜM ORUÇLARINDA TÜKENEN YAŞAMLARIN ROMANI: KIRGIN ÇOCUKLAR MEVSİMİ

Aysel Sağır’ın önceki anlatı kitaplarından sonra ilk romanı. Aysel 90’lardan beri arkadaşım. Kitaplarımla da ilgilenmiş, bazıları hakkında basında yazmıştır. Hep olumlu şeyler yazmıştır da… Ha, durun bakalım benim karşılığım ne olacak?

Ne düşünüyorsam saklamadan onu yazmak yine en doğrusu. Kendisi de böyle ister sanıyorum. Yergi yoksa övgünün ne gücü kalır ki!

Romanda 90’lı yıllar sonu ve 2000’ler başındaki cezaevi olayları konu ediliyor. “Hayata Dönüş Operasyonu”, öncesinde ve sonrasındaki açlık grevleri, ölüm oruçları. Bir de yargısız infaz vakası… Ölüm oruçlarında akılları uçanlar konusunu araştırması ve kurbanlarla söyleşiler yapması için görevlendirilen genç kadın gazeteci yapıtın baş kişisi (Suna). İkinci baş kişi de ölüm orucunda hafızasını büyük ölçüde yitiren, bedeni bedenlikten çıkan bir genç erkek (Ali). Başka birkaç ölüm orucu kurbanı, onların birkaç yakını, onlarla bir Vakıf adına ilgilenen bir psikiyatrist doktor, gazetedeki şefi ve başka figürler.

Romanın gerçekliği sağlam. Zaten Aysel romanı kendi deneyimlerinden, özel ve gazeteci kimliğiyle söyleşilerinden kotarmış. Aysel Sağır bir gazetecidir ve böyle konularla yakından ilgilenmiştir.

Romanın o doksanlar sonu karabasanını (ki bu derece ağır olmasa da o karabasanı hep birlikte yaşadık) okura aktarma başarısı yüksek. Karabasanı okura aynen yansıtmak başarı da… Bu, teknik bir başarı. Okur böyle gerçeklerden hoşlanır mı? O ayrı bir sorun.

Çünkü kendi romanlarımın geri dönüşlerinden yaşayarak biliyorum: Bizim örgütlü solcumuz bile sol mücadele deneyimlerinin şen şakrak eğlenceli bir piknik gibi anlatılmasını yeğliyor. Ağır sahneler gençleri korkutuyor, örgütten soğutuyormuş! Mücadeleye eğlenmek için girenler eğlenceyi bozan gerçeklerden hoşlanmıyor. Bu yönde çok eleştiri almıştım.

ROMAN NEDEN YETERİNCE OKUNMAMIŞ VE TARTIŞILMAMIŞ ACABA?

Kitap aslında yeni sayılır. Künyede Mart 2018 yazıyor. Fakat elbette her yazar eserinin daha çok okunmasını, fazla okunmasa bile okuyanlarca yoğun tartışılmasını bekler. Aysel nicedir bu işlerin, kitap çıkarım, tanıtım alanının içinde yer almasına karşın herhalde beklentiyi biraz yüksek tutmuş. Hafiften sitemliydi. İnternette baktım, dişe dokunur sadece üç yazıyla karşılaştım. İkisi kendisiyle yapılan söyleşiler zaten. Başkaca birkaç kısa tanıtım ise “roman Türkiye’de geçmektedir” türünden net ve öz aydınlatıcı bilgiler içermekteydi.

Okunmama ve tartışılmama nedenlerini irdelersek birkaç dosya tutar. Bir kere genel anlamda ne kadar kitap okunuyor, tercih edilen kitaplar hangileri, kim okuduktan sonra tartışıyor, kim kimin kitabı hakkında çıkarı yoksa yazı yazıyor… gibi sorular sorabilir ve cevabını zaten bildiğimizden, fazla dallandırmadan onları yutar, susar ve otururuz.

Bu roman hangi hedef kitleye yöneliktir? Sanırım daha akılcı soru bu olmalıdır. Kim cezaevlerindeki mezalim hikayelerini dinlemekten hoşlanır? Onu yaşayanlar bile böyle şeylerden uzak dururken.  

Öte yandan Aysel’in görece yakın durduğu siyasi çevreler, örgütüyle, yayınlarıyla böyle bir eseri okur ve tartışır mı?

Roman kötü bir roman olsaydı ya da başka deyişle sadece övgü veya sadece sövgüden ibaret bulunsaydı bu olasılık yüksekti.

Gerçi romanda cezaevi operasyonları ve ölüm orucu mağdurları, onlardan taraf ve gayet sevecen anlatılmış, ama bu “sol” için yeterli değil. Yeterli olması için örgütlere övgüler düzülmeliydi. Bu sakıncalıysa, bu direniş kutsanmalı ve edinilmiş kazanımlara özel vurgular yapılmalıydı. Ya da hiç değilse söz konusu mağdurlar bedenleri çökmüş, akılları uçmuş.. Ama hala devrimci, hala direngen gösterilmeliydi. Mamafih bu yönde bazı düşünce parçaları romanda mevcut, çünkü mağdurlar ancak o kadarcık düşünebiliyor ve fakat bu asla yeterli değil.

Söz konusu kurbanların beden ve akıl olarak bu kadar çökmüş gösterilmesi (ruhen temizliklerine ne kadar gönderme yapılsa da) sol açısından kabul edilemez.

Başka? Romanda bizim radikal solun ve onlara kene gibi yapışmış kimi liberallerimizin hiç hoşlanmayacağı gelişmeler ve saptamalar karşımıza çıkıyor. Örneğin işkence ve şiddet mağduru sol siyasilerle ilgilenen ve bu ilgiyi siyasi bir reklam malzemesi olarak ziyadesiyle kullanan bazı insan hakları örgütleri, kimi tıpçılar ve de bir “vakıf” var ortada. Romanda işte bu vakıf ve bu tıpçılar, sorunun, o ağır ve yakıcı insan sorununun derinliğine girmeye hiç de hevesli durmayan duyarsız profesyoneller gibi gösteriliyor. Ateist imam esprisi gibi! İşte böyle yazmayacaktı Aysel. Oranın psikiyatristini paragöz bir kadın avcısı gibi göstermeyecekti mesela. Dahası medyada görünme düşkünü bir kariyeristmiş gibi.

“Hepimiz solcuyuz, birbirimizi yağlarız, ballarız, böylece iktidardan iyi pay kaparız” düsturuna uygun davranacaktı.

ROMANDA ANLATIM DÜZEYİ..

Romanı çözümleyicilik, saptama yeteneği ve bunu açık ifade edebilme becerisi açısından hiç fena bulmadım. Genel ortalaması için “çok iyi “denemez, ama “hayli iyi” birçok paragraf ve sayfa okuyabildim. “Dönüş Yolu” bölümünün sayfa 134-136’daki ilk kısmı “çok iyi” örneğin. Yine en beğendiklerimden başka bir paragraf:

“Geçmişteki olayları yeni olmuş gibi dinlerken hiç de tuhaf bulmadığını, daha doğrusu niye bulmadığını izah edemiyordu kendine. Zamanlar kaydığında, anlatılan ne olursa olsun etkisiz hale gelerek komikleşmez miydi? Ama onda öyle olmuyordu. Zaten neyin kaydığının da farkında değildi, zamanla problemi vardı Suna’nın. Zaman, geçmiş-şimdi-gelecek olup dönemiyordu etrafında. Şimdiyi hiçbir zaman geçmişi yanına almadan tek başına karşılayamamış, gelecekse hep uzak kalmıştı. Zamanın üçü bir araya gelip karşısına geçtiğinde de küçülüp kayboluyordu sanki. Üçlü ittifak karşısında bir hiç. Zamana yol veren birilerini bulduğu için kendisini ne kadar şanslı hissetse yeriydi; sanki onu koruyan, gözeten birisi ‘Artık yeter bu kadar ıstırap çektiğin!’ diyerek kolundan tutmuş da ait olduğu yere getirmiş gibi.” S.140     

Anlatı kalitesi vasat üstü sayılabilir. Birçok “çok satar”dan daha iyi. Ara sıra rastlanan birtakım basmakalıp ifadeler, birkaç cümle ve anlatım hatası düzelse ortalama kuşkusuz yükselecekti. İki sözcüğü ise gereksiz fazla kullanıyor arkadaşım. Biri “kesmek”. “Aydınlığa kesmek” örneğindeki gibi. Bu “Yaşar Kemal dili” az kullanıldığında güzel, ama ölçüyü biraz abartmış Sağır. Ötekisi de “yönelmek”. Geçmişte İnsancıl çevresine takılmış biri olarak C. Gündoğdu’yu ifrit etmek için mi yapıyor bunu :)

Şaka bir yana, bir terslik var ki, pek affedilir gibi değil. Baştan sona gayet sık yazım hataları. Yazar da suçlu, yayına hazırlayan da, yayınevi de… (Burada bu kez benim yayınevim.) Giderek daha çok karşımıza çıkıyor böyle kitaplar, hosgörüldükçe sanırım artıyor, artacak… Eski ciddi eleştirmenlerden birinin eline geçseydi (Ataç’ın, Fethi Naci’nin ya da Memet Fuat’ın..) daha dörtte bire gelmeden kaldırıp atarlardı kitabı.

HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU NEYDİ?

19 Aralık 2000’de Ecevit Hükümeti’nin emriyle (DSP-MHP-ANAP koalisyonu altında) 20 cezaevinde aynı anda başlatılan, üç gün süren operasyonda sol tutuklu ve hükümlülerin koğuşları hedef alındı. Orantısız aşırı şiddetin gösterildiği saldırıda 28’i mahpus, ikisi asker 30 kişi öldü. Başka bir kaynağa göre 32 kişi. Aşırı şiddet çoğu yerde mahkumlar etkisiz hale getirildikten sonra da sürdü. Sakatlayıcı, öldürücü dayak ve işkence hastanelere taşınırlarken bile devam etti. Yüzlerce mahpus, büyük bölümü ağır olmak üzere yaralandı, bir bölümü sakat kaldı. Yananlar, kolu, parmağı kopanlar, gözü çıkanlar…

Öncesinde doksanlı yıllar, faili meçhuller ve yargısız infazlar yıllarıydı. Ev baskınlarında “terörist” öldürmek büyük şehirler ve İstanbul için sıradan vakalar haline gelmişti.

Ölüm oruçlarında da yüzlerce insan öldü veya ağır hasarlı kaldı.

Başka deyişle ve anlayacağınız AKP iktidarına herkes elbirliği ile zemin hazırlamada büyük bir heves ve yarış içindeydi. AKP’nin birer birer yıktığı “Cumhuriyet Değerleri”, AKP öncesindeki iktidarlarca esas olarak işte böyle korunuyordu.     

AKP geldi, doğruya doğru, işkence, orantısız şiddet ve faili meçhuller belirgin biçimde azaldı. 1. Cumhuriyet gitti, huzur geldi… Sermaye, oligarşi, ABD, o dönem böyle istiyordu. Her zamanki gibi onların istediği oldu.

AYSEL SAĞIR’IN YAZMADIKLARI

Bilinen bir ilke vardır: Bir yazar sadece yazdıklarından değil, yazmadıklarından da sorumludur. Özellikle belli bir konuyu ele almışsa, o konu üstünde yazmadıklarından daha ağır sorumludur.

Az önce cezaevi operasyonları ile ilgili devlet-hükümet faşizmini anlattık. Şimdi sıra geldi örgüt faşizmine.

Aysel Sağır ölüm orucu kurbanlarını sosyalizme gönül vermiş, bazıları yoksul ve işçi, bazıları iyi eğitim görmüş temiz kızlar, masum çocuklar gibi gösteriyor. Bir bakıma öyledirler. Bazılarına göre kendi gözlerinden kendileri böyle insanlardır. Yabancı bir okur ya da alık bir genel sol sempatizan kitabı okuyunca şöyle düşünür: Vay beee! Melek gibi çocuklar bunlar.. Halkın çıkarlarından başka şey düşünmedikleri için, sırf sosyalist oldukları için, sırf fikirleri farklı olduğu için.. Asker, polis, devlet bunların üstünde hunharca tepiniyor. Öldürüyor, sakat bırakıyor, eziyet ediyor… Devlet içinde her dönem -siyaset tamamen bir yana- sadist duygularını tatmin etmek için yetki kapmış bolca kasap bulmak mümkündür. Siyasiler de onları tepe tepe kullanır. Bu, olgunun bir tarafı… Ama o çocuklar, hepsi, romanda gösterildiği gibi pür masum mu? Veya daha önemlisi, gerçekten kendi iradeleriyle mi o direnişi gösteriyorlar?  Ya da kendi iradeleri var mı?

80’den önce güçlü emareleri görülmeye başlamıştı. 80’den sonra ise radikal sol yapılar hızla mafyöz-karanlık-faşizan örgütlere dönüştü. Bunda kendi iç dinamikleri kadar iki dış dinamik de rol oynadı. Biri PKK etmeniydi. Tarihin gördüğü en kanlı faşist örgütlerden biri olan PKK solun devrimci idolü olarak kutsandı. Ve radikal radikal olmayan, yasal yasal olmayan tüm sol, onun güdümüne girdi. Böylece mücadele amaç ve yöntemleri tümden farklılaştı. İkinci etmen ise bu örgütlerin artık yurt dışındaki merkez komitelerince yönetiliyor oluşuydu. Orada ise ipler kirli para ilişkilerinin ve gizli servislerin denetimindeydi.

Yargısız infazlardan yakınan işte bu sözde radikal sol kendi içinde ve dışında pek çok yargısız infaz gerçekleştirmeye başladı. Bazılarında emirler yurt dışından geliyordu, bazılarında hapishanedeki şeflerden. Hapishanelerde bu örgütler kendi üyelerine işkence uyguluyor, itirafname alıyor ya da yine kendi üyelerini yargılıyor, ölüme mahkum ediyordu. Kendilerine muhalefet eden kadroları polise ihbar ettikleri bile yaşanmış hakikatlerdendir.  

Tüm bunları az çok biliyorduk. Hatta “Öteki Kayıp” adlı romanımın konusu da tam da buydu. Ancak Aytekin Yılmaz’ın kitapları, romanları söz konusu iddiaları isim isim belgelendirdi. Cezaevinde kimler örgütlerce işkenceden geçirildi, kimler öldürüldü?

http://www.insanbu.com/eski/a_haber4465.html?nosu=1584

Cezaevi direnişleri sırasında sol grupların, askerlerin saldırması halinde, her koğuştan kendini yakacak bir gönüllü seçmesi ve üstelik bunu bilfiil uygulaması da hayretle okuduğumuz acı hakikatlerden biridir.

İşte operasyon yapılan cezaevleri böyle cezaevleriydi. Orada örgütlerin üst düzey yöneticileri bile, büyük şeften gelecek ölüm emri korkusuyla yaşarken, sıradan gariban mahkumların ne kadar özgür iradeleri bulunacaktı?

Ve de acımasız şeflerin katı dayatmalarıyla 1996 ve 2000 ölüm oruçlarında yüzlerce tutsak öldü, yüzlercesi (belki binler) ağır sakat ve bunak kaldı. Yaşamlar gözümüzün önünde eridi.

Birçok sözde sol dernek, vakıf, aydınlar topluluğu, sol yayın.. bilmem ne.. başta TTB olmak üzere, mahpusların “onurlu direnişini”, sözde “özgür irade”lerini savundu. Kendileri dışarda aslanlar gibi tıkıştırırken o gencecik bedenlerin “yok oluş hakkı”nın çığırtanlığını yaptı. Ölümleri ve organik hasarları  bir de bunlar artırdı.

Küçük bir bakkalda bile artı eksi hesabı yapılır. Karda mıyız zararda mıyız diye düşünür, normal zekanın altında bir kişi bile. Onca ölüme, bu gencecik, toplumun bu en fedakar gençlerinin, binlercesinin, böyle göz göre göre mum gibi eritilmesine karşı, solun hanesine ne yazıldı onlarca yılda? Koca koca ayıplar  sadece…

Şimdi yaşamları kayanların çoğu sahipsiz ve perişan durumda. Tıpkı Gezi’de gözleri çıkanlar gibi. Aysel Sağır biliyor bunları, benden iyi biliyor.

Ama her şeyi yazmayı biraz fazla bulmuş anlaşılan.

TOPLUMCU GERÇEKÇİLER EDEBİYATTA NEDEN GERÇEKLE İLGİLENMEZ?

Ortada bu denli ağır bir insanlık trajedisi yaşanırken, bu dram devam ederken, insani gergefçi, toplumcu serkeşçi edebiyatçıların ve o müthiş edebi fikir insanlarının böyle konularla ilgilenmemesi de Türkiye’ye özgü bir tuhaflık. Onlar haddi zatında kendilerinin katılmadığı hiçbir siyasi mücadeleyi beğenmezler. Kendilerinin katıldıklarında da böyle “ilginç” şeyler yaşanmaz. O zaman o yanı görmezden gelirler.

Solu eleştirmekse akıllarının köşesine gelmez, geldiği takdirde itibar kaybetme korkusu ile “kulhuvallah”, “fatiha” ne akıllarına gelirse mırıldanır ve sıvışırlar. Edebiyat umurlarında bile değildir zaten, onlar için onu bunu beğenmeme, kendi yüce fikirlerini bir vesileyle övme vesilesidir, o kadar… Yalçın Büyükler, Sadık Küçükler, Cengiz İnsancıllar… Hey gidi.. Ya piyasa edebiyatı? Efendim? Her gün insanlar mı katlediliyormuş?

SONUÇ:   Roman bazı önemli gerçekleri anımsatması, düşündürtmesi ve tartışmaya çağırması açısından ciddi bir roman. Edebiyat niteliği açısından vasat üstü olduğu kesin. Az zorlayarak “iyi roman” denebilir. Aysel Sağır, aceleciliği bıraktığı, metin üstünde daha çok çalıştığı, yazarın dönemler, çevreler üstü ve evrensel sorumluluklarının daha bir ayırdında bulunduğu zaman “çok iyi” romanlar yazabileceğinin umudunu veriyor.

Bu değerlendirmeme ne kadar üzülür, ne kadar sevinir bilemiyorum. Ben kıt notlu biriyim. Bilmesi gerek. Kıt notumla ilgili Sevgili Aysel’e bir iyi, bir kötü haberim var. Yok, ikisi de iyiymiş: 1- Benim değerlendirmelerimi piyasa hiç takmaz nasıl olsa! Olumsuz eleştirilerim hiç sıkıntı yaratmaz. 2- Okuduğum tüm yerli romanlar içinde onunkini kendi ölçeğimde ilk %35’e sokmuşum, bu da bir şeydir. :)

Kaan Arslanoğlu

NOT: Yeni çıkan yazıların duyurusu için tekrar mailden haber verme ve bu anlamda abone sistemine geçiyoruz. Eski abone listesini tümden sildik. Yeni aboneliklerinizi bekliyoruz. Site duyuruları için sosyal medyaya, face ve twite bağımlılığımız olmasın istiyoruz. Oralardan duyuru yine bir süre devam edecek, ama bu tek yanlı beslenmeyi ortadan kaldırmak istiyoruz.

Sonuç: Yayınlarımızı izlemek isteyenler (yukarıdaki bildirimlerimizin doğrultusunda) lütfen abone olsunlar. Sitenin sol üst kutusunun altında “ABONE” butonu var.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Özgür Coşar

    Özgür Coşar 09.08.2018

    Oya Baydar'ın Erguvan Kapısı adlı romanını okumuştum yıllar önce. Ayşe Sağır'ın romanını da okuma listeme aldım. Bence yazınız bir yazar için çok kıymetli eleştiriler içeriyor. Tek takıldığım,söz konusu olan bir roman olduğuna göre, romanın br bakış açısı ve duruşu olmamalı mı? Bir belgesel gibi tüm süreçleri eşit ölçüde ve olabildiğince tarafsız mi anlatmalı? Saygılarımla. ..

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 06.08.2018

    Aysel Sağır ile konuştum. Pek kızmamış. Hatta teşekkür ediyor. Kitap ve sonrası çalışmalar için faydası olur, diyor. Buna sevindim. O ilk roman deneyimi olarak yayınevinin daha farklı davranacağını zannetmiş. Kusurları kapatacaklarını, son okuma için bir daha göndereceklerini falan.. Kusurların zaten farkında. Kendimle karşılaştıracak olursam. İlk iki kitabım içim çok şanslıydım mesela. O zamanki iki editörüm ikişer defa okuyor, yanlışları bana gösteriyor, son okumada tekrar gösteriyorlardı. Yayıncılık böyle olur. İkisi de vefat etti. Saygıyla anıyorum. Sonraki bir editörüm Ahmet Öz önce okur, düzeltir, sonra düzeltmene gönderir, sonra yine okur, en son aşamada yine bana gösterirdi. Giderek bu alışkanlıklar yayın evlerinin fabrika düzenine geçmesiyle kayboldu. :(

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.