"Sapiens" e "Homo"luk Bulaşmış... 5 Kitap 5 Eleştiri…

Yuval Noah Harari'nin "Sapiens" adlı kitabı iyi ve çok öğretici çalışma. Keşke herkes dikkatle okusa ve içindekileri sindirse. Çok satan kitaplarda büyük olasılıkla bir "homo"luk vardır. Bilimsel anlamda diyorum. Çünkü günümüz insanı ve bilhassa çok satarların okurunda da benzeri bir "homoluk” baskındır. Zamanın ruhuna uygun insani karakter zayıflığı anlamında. Yoksa cinsel bir göndermem yok, eşcinselliği aşağılamıyorum. O yüzden çok satanları genellikle en az birkaç yıl gecikmeli okurum. Yine de onlara önyargılı değil, olabildiğince nesnel yaklaştığımı düşünüyorum. Örneğin "Nietzsche Ağladığında" romanını da çıktıktan on yıllar sonra okumuştum. Ama beğendim. Ne yazarı Irwin Yalom’un  psikiyatriye bakışının bana uzaklığı ne de içinde Freud karakterinin sıklıkla geçmesi yargımı olumsuz yönde değiştirdi. Birtakım kusurları nedeniyle bir şahaser değildi elbette. Ama zevkle okunan, yararlı ve iyi bir romandı bence.

“Sapiens” kitabı ise bir inceleme. Başarılı bir çalışma. İnsanlık tarihini en başından yola koyulup çok iyi özetliyor. Daha önemlisi yazar, insana bana göre görüşü en geniş, en yüksek pencereden bakıyor. Hangi pencere bu? Evrimci Biyoloji ve Evrimci Psikoloji. Kitaptaki görüşlerin yüzde 90’ından fazlası katıldığım görüşler. Üstelik bu bilimsel görüşler insanı anlamak için olmazsa olmaz fevkalade temel bilgilerin üstüne yapılanıyor. Çoklarının farkında bulunmadığı kadar önemli gerçekler. İşte esas sorun da burada başlıyor. Dünyada ve bizde bu kitabı okuyan on milyonlarca kişiden acaba kaçı onları fark etmiş? Kaçta kaçı ise sürükleyici bir tarih kitabı gibi okuyup geçmiş? Bence yüzde 99'dan fazlası. Beğenmişler ama niye beğenmişler acaba? Bu beğeni onların insan algısında, felsefi veya siyasi duruşunda ne değiştirmiş? Ya da kitabın yazarı bunu ne kadar hedeflemiş? Yoksa o da bu denli önemli bilgileri sadece hedef kitleye iyi giden çerez ve dolayısıyla ticari bir meta gibi mi kullanmış? Birlikte bakalım.

Önce şu: Kitaptaki devrim niteliğinde önemli görüşler hangileridir? Ki bunlar yazarın özgün görüşleri değildir. Daha önce pek çok bilim insanı ve yazarca pek çok eserde ayrıntılı ele alınmıştır. 1- İnsan her ne kadar ulaştığı kültür, bilim ve teknoloji düzeyiyle neredeyse Tanrı katına ulaşmış ise de biyolojik bir varlıktır. Sınırları ancak kendi biyolojisinin sınırlarıdır. Felsefe, kültür ve siyasetin bu nesnel sınırları önemle dikkate alması gerekir. Aksi takdirde hep duvara toslayacaktır. 2- İnsan evrim sürecinde ancak 100-150 kişilik bir toplumu idare edecek kadar bir akılla oluşmuştur. Kalabalık arttıkça kendini idarede büyük sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. 3- Daha büyük topluluklar halinde yaşarken oluşan yabancılaşma sorununu mitler ve dinler yaratarak aşmaya çalışır. Bir ölçüde bunda başarılı olur. Ama bu mitler de daha büyük sorunlar yaratır. 4- Aydınlanmacı hümanizma, Marksist hümanizma, Milliyetçi hümanizma, Liberal veya Post-modern hümanizma da birer mittir, din gibidir, bazı sorunları çözer, ama daha büyük sorunlar yaratır. 5- Bilimsel bakış, yöntem (gerçek bilim kendi görüşlerini de mutlaklaştırmaz, aksine sorguya açar) tüm bu gerçekliği nesnel olarak görmemizi sağlar. Ama bilim de ekonominin ve siyasetin hizmetindedir  ve bu yüzden mutlak çözüm sağlamaz. 6- İnsan doğayı, başka canlıları ve hatta kendini yok eden korkunç bir seri katildir. 7- İnsan buna rağmen DNA'sını yayma ve hakim kılmada, bazı temel sorunlarını iyileştirme yolunda önemli aşamalar kaydetmiştir. 8- İnsan yarattığı bilim ve teknolojiyle kendi kaderini ve biyolojisini değiştirmenin eşiğindedir. 9- İnsan elindeki bu olanakları ne yönde -olumlu, olumsuz, neye göre olumsuz neye göre olumlu- kullanacağına henüz karar verecek konumda değildir. Her şey iyiye de gidebilir, çok kötüye de... Bugünden öngörülemez...

Ve daha başka zihin açıcı gerçekler…

Yazar tüm bunları sayısız önemli ve az önemli tarih bilgisiyle süsleyerek kitap boyunca anlatıyor. Malumatfüruşluk birçok okurun ilgisini çekebilir ve beğenisini artırır ama işin özünün kavranmasını da engelleyebilir. Kitap az çok akıcı ve başarılı bir dille yazılmış da.. sorunun esasının anlaşılmasını ne derece hedeflemiş yazar? Çok satan kitapların problemlerinden biridir.

Türkiyede bir yabancı kitap neden çok satar? Dışarda çok satmış ise bizde de çok satması çok çok büyük olasılıktır. (Bizim okurun yabancı yalakalığı kadar o kitaba yapılan büyük yatırımla alakalı bir durum.) Kimsenin parasında pulunda, ününde gözümüz yok, fakat Batı'da bir kitabın niye çok satabileceğini incelemek de konumuzla doğrudan ilgili. O zaman yazarın Batılı okura çok satabilmek için bazı şeyleri çarpıtıp çarpıtmadığını, bazı şeyleri gizleyip gizlemediğini ve daha açıksası “p..”luk sayılabilecek birtakım cinliklere başvurup başvurmadığını sorgulamamız gerek..

Böyle şeyler var mı eserde? Var... Neler acaba? Okuma boyunca bana “çok iyi kitap” – “yoksa ticari bir vasat işi mi?” gelgitleri yaptıran noktalar hangileri?

KİTAPTAKİ BARİZ YAMUKLAR

Yazarın bol örneklemeli kapitalizm ve emperyalizm eleştirileri çok çarpıcı ve güzel. Fakat emperyalizmin saldırgan, askeri vahşetini 1940'lara geldiğimizde neredeyse bitiriyor. ABD'nin Japonya'nın iki şehrine atom bombası atıp çoluk çocuk yüzbinlerce sivili öldürmesini mantıklı bir hesaba bağlayıp adeta aklıyor. S. 261. Dünya Savaşından sonraki 70 yıllık dönemi ise birtakım hesaplamalarla insanlık tarihinin en barışçıl dönemi olarak görüyor. S. 359 Dahası insanlığın savaşa dayanan şiddet problemini büyük ölçüde çözdüğünü iddia ediyor. Birtakım istatistik hesaplarla yaşadığımız dönemi en barışçıl dönem ilan etmek ne derece doğru? 200 binlik yıllık eski dönemde daha savaşsız on yıllar geçmemiş mi? Yazar sık sık ve abartılı biçimde sosyalist devletlerin yol açtığı ölümlerden, katliamlardan bahsediyor. Ermeni soykırımı diyor s. 359, Kuzey Kore'ye, Stalin'e, Çin'e kılçık atıp duruyor... Bir ölçüde haklı. Fakat ABD'nin 1945'den bu yana tüm dünyada 30 milyondan fazla insanı öldürdüğüne değinmiyor. Hani istatistik, nerede bilim? Yanı başında, Ortadoğu'daki kan gölünü nasıl görmüyor. Ve bunlardaki İsrail parmağını nasıl fark etmiyor? Dünyanın en kârlı sektörlerinden biri olan silah sektörünü gözlerden gizlemeye çalışıyor. S. 364 Sistem güya savaş tehdidini kendi içinde ekonomik anlamda ortadan kaldırmış. Enerji sorunu diye bir şey de yok, enerjinin fazlası var. S. 334 Dolayısıyla petrol savaşları diye bir şeye de değinme gereği duymuyor. Aklımızla alay mı ediyor? Evet. Yazara göre Dünya artık bir “Dünya İmparatorluğu” düzenine girmiştir ve bu gayet iyi bir şeydir. Dünya İmparatorluğu da artık çok ulusludur. Milliyetçilik ve ulus devlet dönemi kapanmak üzeredir. S. 209-210 Gerçeklerle hiçbir ilgisi yok bu zırvaların ve bunlar tipik ABD-AB neo-liberal görüşleri… Yazar üstelik Türkiye için bir de AB'ye katılma propagandası yapıyor açık açık. S.366

Bitmedi... Yazar dünyada açlık sorununun da çözüldüğünü ileri sürüyor. Hatta artık problem açlık değil fazla yemek ve obezite imiş. S. 264-265 1- Açlık problemi dünyada hala kitlesel ölümlere ve beyin sakatlıklarına yol açıyor. 2- Yazarın fazla yeme sorunu dediği de az proteinli, zararlı yağlarla yapılan kötü beslenmedir. Obeziteye yol açarak ve açmadan kötü beslenme şu anda dünyanın en ciddi toplum sağlığı problemidir. Ölümcül ya da süründürücü sağlık sorunlarını tetiklemektedir. Bitmedi... Yazar kitabın sonlarına doğru kapitalizmin mümkün olan neredeyse en iyi sistem olduğunu savunma noktasına kadar düşüyor. Bunu birçok ifadesinin yanı sıra sosyalizmi bir karşı seçenek olarak hiç düşünmemek yoluyla açık ediyor. Evet, madem bu kadar nesnel ve bilimseliz... Sosyalizm insanlığın bugünkü hali itibariyle en son akla gelebilecek düşük bir olasılık... Ama düşük de olsa bir olasılık... Ve bir bilim insanının bundan söz etmesi de bir zorunluluk... Şimdi anladınız mı bir kitabın çok satması için nasıl planlanması gerektiğini?

Sonuçta konu ateist mi olacağız yoksa dindar mı kalacağız konusu değildir. Bilimin yolundan mı yürüyeceğiz yoksa softalığın ve emperyalizmin aklıyla mı düşüneceğiz konusudur. Bu konularda adam gibi kitaplar okumak istiyorsanız temel kaynakları okumanız gerekiyor. Ditfurth, Dawkins, Edward O. Wilson, D. Morris, Cosmides ve Tooby'nin vb. eserlerine yönelmek gerekiyor. İlla popüler şeyler arıyorsanız Pinker falan. Türkçede Alfa kitaplarından da dünya kadar kitap çıktı bu arada. Aklın Tarih Öncesi, Darwin'in Tehlikeli Fikri, Neden Sizden Başka Herkes İkiyüzlüdür, İnanan Beyin gayet iyidir.

Bir de benim 2016"da çıkan ve bahsettiğim nedenlerle az satar kitabımdan söz etmeliyim. Evrimci Açıdan Din Psikoloji Siyaset. Burada ve daha önceki birkaç kitabımda tam da bu konuları ele almaktayım. Evrim ve siyasete etkisi, günümüz insanına etkisi. İşin bilimsel özü. Yabancı kaynaklardan 90'lı yıllardan beri topladığım sonuçlarla birlikte kendi öz-özgün görüşlerim. Sol-sosyalist açıdan insan bilimlerine yaklaşım ve bunun sol-sosyalist siyasete katkıları neler olabilir? İşin püf noktaları. Liderliğin önemi... Tarih boyunca pek az değişen insan kişiliği türleri. Ve bunların adeta insan alt türleri gibi farklılıkları. Bu açılardan psikolojiye, dinlere, ideolojiye yaklaşım nasıl olmalıdır... vb…

Kapağı koyalım, ardından 2. Kitaba “Doğu Karadeniz”e geçelim…

 

DOĞU KARADENİZ

Lazların Tarihi hakkında bugüne dek okuduğum tek kitap, Muhammed Vanilişi, Ali Tandilava’nın “Lazların Tarihi” (1992) adlı çalışmasıydı. O yıldan beri ben de bu kaynakta belirtilen bilgileri doğru kabul edip, onları esas almıştım. Fakat Mehmet Bilgin’in elimdeki kitabı o inancı sarstı. Bilgin söz konusu kitabı “iftiracı” ve güvenilmez buluyor. Bilgin’e göre Vanilişi ve Tandilava Gürcü devletinin güdümüyle kasti olarak Lazları Gürcülerin bir alt kolu olarak gösteriyorlar ve bu arada birçok gerçeği çarpıtıyorlar. Özellikle Türklerle ilişkiler ve Osmanlı hakimiyeti konularında.

Bilgin’in çalışması milattan önceki yıllardan, ilkçağdan başlıyor. İskitlerin bir kolu olan Kolatların bölgeye gelişi… “Onbinlerin” göçü. Bölgedeki izleri. M.Ö. 100 yılında bölgede güçlü bir Pontos Krallığı var. Başındaki “büyük” kral Mitriades Roma yayılmasına karşı amansız bir mücadele vermekte. Ordusundaki askerler en az 22 milliyetten ve onlara 22 ayrı dille seslenebiliyor kral. Sonra Roma hakimiyeti. Ardından Bizans ve Hıristiyanlaştırma. Rumcanın hakim hale gelişi. Bölgeye dışardan da birçok kavim göçmeye devam ediyor. Başta Kıpçaklar (Kumanlar) ve öteki Türk kavimleri…

Bilgin tüm bu kavimlerin izlerini Doğu Karadeniz’deki yer ve sülale adlarından, değişik metinlerden ve yapıtlardan izliyor ve gösteriyor. Bu arada Doğu Karadeniz halkının sarışınlığını Kumanlara bağlıyor. (Nedense daha önceki İskit göçlerine bağlamıyor.) Ve yine bu arada büyük Megrel krallığının ve Megrellerin Lazlarla ilişkili olduğunu ama bunların Laz olmadığını belirtiyor. Bölgede önce Hıristiyanlaştırılan ve hakim dil olarak Rumcayı benimsemek zorunda kalan çok sayıda etnik grubun, Osmanlı hakimiyetinden 100 yıl kadar sonra çoğunluk itibariyle Müslümanlaşması ve Türkçe konuşur hale gelmesi…

Özetle bölgedeki herhangi bir etnik grubun geçmişteki izini sürmek sanıldığından da zor. Lazlara ne kadar Gürcülük, ne kadar Türklük (İskitler, Kumanlar, Peçenekler, Macarlar vb. yoluyla) ve ne kadar başka kavim karışmıştır. Ama bağımsız ve özgün bir dilleri ve kültürleri olduğu ortada. Geçmişte ne kadarı dillerini kaybederek öteki kavimlere karışmıştır?

Nihayetinde Lazlar ve Doğu Karadeniz’in artık Türk kabul edilen halkı nasıl Osmanlı’nın önemli bir askeri dayanağı olmuştur? Milli Kurtuluş savaşının belirleyici unsurlarından biri haline gelişleri bununla mı ilgilidir?

Kitap bu konularda bence sağlam bir başlangıç noktası gibi duruyor. Okuduğum ilk kitaba göre çok daha güvenilir buldum, bilimsel yaklaşımı ve taradığı kaynakların bolluğu açısından. Sadece yazarın Yavuz Sultan Selim savunusunu biraz garipsedim. Doğu Karadeniz meselesinde yazar haklı olabilir. Fakat Yavuz büyük ve akıllı bir devlet adamı mıdır? Ben bu konuda kuşkuluyum, katılamıyorum.

İyi kitap. Öneririm. İyi okumalar…

TÜRKÇE ANLAMLI SESLERDEN OLUŞUR

Adlı kitap heyecan verici bir çalışma. Eğer temel iddiası doğrulanırsa devrim niteliğinde heyecan verici hale gelir.

Piktogramların, eski taşa kazılı veya papirüse, ağaca, deriye yazılı dilin alfabe olmayıp, yani anlamsız harflerden oluşmayıp belirli anlamlar ifade ettiği zaten bilinmekte. Eski Türk tamgalarının ve taş üstüne ileti içeren şekillerin de keza alfabenin öncüsü olup, alfabe harflerinden farklı olarak belirli anlamlar ifade ettiği yine bilinmekte.

Fakat yazar buradan daha ileri giderek Orhun Yazıtlarındaki alfabenin de alfabeden başka bir şey olduğunu, manasız şekillerden (sadece sesleri ifade eden simgelerden) öte, belirli ve kesin anlamlar içerdiğini iddia etmekte. Dahası, çok daha önceden Türkçenin oluşumu sırasında belirli anlamlar ifade eden birtakım seslerin bulunduğunu, Türk dilinin, Türkçe sözcüklerin bu anlamlı seslerden türetildiğini savunmakta. Eski ve yeni birçok Türk dillerindeki sözcükleri tarayarak 20 adet bu nitelikte anlamlı ses ortaya çıkardığını ifade etmekte. Çalışma yöntemi sonucu Türkçe’deki birçok sesin anlamlı olmadığını, başka deyişle başka anlamlara gelen değişik birçok kelimede geçtiğini saptamış. Eleme yöntemi ile azı değil, fazlası değil 20 tane anlamlı sese ulaşmış.

Benzer görüşü önce Kazım Mirşan’da daha sonra Olcas Süleyman’da okumuştum. Ne kadar benzer, ne kadar farklı, şu aşamada irdeleyemiyorum. Ancak bu anlayış doğrultusunda Eski Mısır ve Sümer’den başlayarak, Anadolu ve Asya’daki birçok yazıtın şimdiye kadar çözülememiş anlatımlarının çözüldüğü, önceden çözülen ifadelerin de bir kısmının yanlış olduğu, doğrusu ortaya konarak değişik yazarlarca iddia olunmuştu. Bu konuda bazı yazarlardan Türkçede birçok kitap ve makale var.

Konunun ilginç yanlarından biri bu kitabın yazarı Çavdaroğlu’nun şimdiye dek ne Mirşan’ı, ne Süleymanov’u ne de konuyla ilgili birçok yeni kitabı okumamış olması. Ama anlayış ortak! Ben bunu olumluya yorarak fikrin mantık sağlamlılığının bir göstergesi gibi görüyorum. Her ne kadar özellikle Mirşan’ı, şu andaki bilgi-deneyim düzeyimle hayli uçuk-kaçık bulsam da… İkinci ilginç nokta, bulunan bu ana anlamlı seslerin büyük çoğunluğunun anlam ve fonetik yönünden Latince ve İngilizce köklerle örtüşmesi. (Ses daraldıkça, benzer anlamda sözcük bulma ihtimalinin artması sakıncasını bilerek söylüyorum.) Ki yazarın Türkçe kelimelerle yabancı dillerdeki kelimelerin ortaklığını savunan en ufak gönderisi yok, bu konuya kitabı yazarken ilgi duymamış bile.

Fakat bizim Güneş-Dil kitabımızda karşılaştığımız gibi bu konuda büyük bir açmazımız var. (Eleştirel Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü adlı kitabımız) Türk dili uzmanları, akademisyenler, bu işlerle ilgilenmiyor. Geçmiş Türkçeye ilişkin özgün araştırmalar yapanların neredeyse tamamı başka mesleklerden. Ara sıra tarihçi çıkıyor aralarından, ama neredeyse hiç dilci yok. Olcas Süleyman ve Kazım Mirşan da ne dilci ne tarihçi. Çavdaroğlu keza öyle, ben de öyleyim.

Şimdi bu durumda bir iddia ortaya attığımızda bunun sağlamasını yapamıyoruz. Dilciler, akademisyenler, çevrelerinden korktuklarından ve dar görüşlülüklerinden, tutuculuklarından, konuyla ilgilenmiyor. Bu durumda biz sadece amatörlere sesleniyoruz. Onlar da doğru mu yanlış mı, sağlamasını yapacak düzeyde değiller.

Yazarın savı akla yakın görünüyor. Kanıtlarını çok sayıda kelime örnekleriyle gösteriyor. Ama düşünün, biri bana yeni bulduğu bir matematik formülünü gösterse, doğru mu yanlış mı, nasıl anlayacağım? Kendi matematik bilgilerimle, kitaplardan okuyarak bir yere kadar kaba bir mantık, kural hatası var mı yok mu, ona bakarım, sonra da yanlış bir şey göremezsem “bana doğru göründü” derim. Ama belki bir matematikçi onun yanlışını on dakikada ispatlayacak? Ben bilemem ki.

O yüzden daha önceki birçok yazımda olduğu gibi bunu da dil uzmanlarına bir çağrı, bir yardım dilenme olarak kabul edin. Uzman olmayanlar da fikir belirtebilir elbette, ama lütfen eski klişe bilgilerinden azcık uzak dursunlar, biraz düşünsünler önce.

Çağrıyı yapıyorum, ama ıssız adada yaşar gibiyiz. Şişeye mesajı koyup denize fırlatıyorum. Umudum bu kadar. Ama belki birileri çıkar ve bunların sağlamasını yapar. Hiç değilse yazarın kendisi Olcas Süleymanov’un Yazının Dili adlı eserini okusun. Eminim benden daha hızlı yol alacaktır. Şu ana dek duyduklarımız genelde hazır kabul övgüler (onlar da güç veriyor, hiç küçümsemiyorum ve büyük motivasyon sağlıyor) ya da aptalca, cahil mi cahilce sövgüler…

Derinlemesine bir irdeleyici çözümlemeye, sağlamaya veya yanlışlamaya yiyecek arayan aç köpek kadar muhtacız.

Şimdi benim açımdan bu kitaptaki iddialar doğrulanırsa büyük heyecan verici gelişmeler neler olabilir? 1- Dil, akıl çalışması, düşünce ve düşünce aktarımı, tarih konularında bugüne ışık tutacak bilimsel bir ilerleme sağlarız. 2- Bugüne kadarki dil bilim ki, bu haliyle insanı anlamamıza pek az katkı sağlıyor, dibinden sarsılır, büyük ölçüde çöker. Yapısalcı dilbilim anlayışı tarihteki yerine kavuşur. Gösteren ayrı gösterilen ayrı efsanesi büyük yara alır. 3- Türkçe olduğu bu yolla büyük ölçüde ispatlanmış söz köklerinin bulunmasıyla, bizim Afrika-Hint-Avrupa-Sami-Türk ortak dil kökü iddiamız büyük ölçüde kanıtlanır.

Türkçedeki anlamlı 20 ses, örnekleriyle şöyle:

(Yalın ve etkin biçimleriyle)… Fakat bu haliyle pek fazla şey anlamayacaksınız. Çünkü yazarın verdiği çok sayıda örnekten de tablo net görülemiyor. Çünkü yazara göre Türkçe sözcükler içinde bu anlamlı sesler öteki anlamlı ve anlamsız seslerle birlikte karmaşık olarak bulunuyor. Bazen önde bazen ortada bazen sonda ve bazen de bir sesleri düşmüş halde…

İş zor… Ama bu zorluğa ben bir zorluk daha ekledim, bu anlamlı seslere İngilizce ve Latince yabancı sözcüklerden uyumlu eşleştirmeler ekledim. Yabancı sözcükler bana ait. Ve bunlar, üstünde ciddi bir çalışma yapmadan bir iki saat içinde bulduklarım. Bazıları yanlış ve uyumsuz olabilir… Zaten konuyu tam anlamak için (o bile zor) kitabı okumak muhakkak gerekli…

A-E : Etkinlik, eylem, yön, yönelme, yaklaşan, hedef, merkez… Ab-Ad Latince yön eki, At (İng), Action, Act, Effect, Aim vb.

BA-BE / AB-EB : Parlak, beyaz, ışıklı, belirme, ortaya çıkma, görünme, ip, bağ, ilgi, bağlama… Bianca, Brilliant, Appear, Bound, Ban, Bandage vb.

CA-CE / AC-EC : Gönderme, ileti, gitme, ses-mesaj-ısı-ışık-su gönderme, fışkırtma… Jet, Ejaculate, Message vb.

DA-DE / AD-ED : Yapmak, edmek, etmek, yarmak, ikiye bölmek, yarımı olmak, yan, taraf, destek olmak, icra, karar verme… Edo (Latin), Do (İng), Education, Decide, Dual…

GA-GE / AG-EG : Anlaşma, sözleşme, mutabakat, uyum, barış, geçinmek, bir araya getirme, düzenleme, düzenek, alet olma… Agreement, Gather, Together…

I-İ : Kendi, özü, varlık, sahip, eylemi yapan, eylemden etkilenen… (Tek ses… Yabancı dilden örnek zayıf düşer… Yine de “in-İngilizce iç)” örneği düşünebilir.

KA-KE / AK-EK : Akmak, geçmek, kaçmak, yer değiştirmek, ortamın değişmesi, katılmak, eklenmek, dahil olmak, doğası olmak, sayılmak, süreklilik… Aqua, Accumulate, Eclectic, Exit, Accrete vb.

KI-Kİ / IK-İK : Eğilmek, kırılmak, bükülmek, ikiye bölünmek, köşeli… Curve, Square, Crack, Crease, Crisp vb.

LA-LE / EL-AL : El, alış, almak, var, çokluk, fazlalık, mülk, mal, devlet, idare etmek, kontrol etme, yoklama… Elbow, Electio, Election ve hatta Feel…

MA-ME / AM-EM : Anne olma, doğurma, yaratma, ortaya koyma, iş, işlev, sanat, fiilin mastar hali… Mammal, Mother, Mamma, Make vb..

NA-NE / AN-EN : Soy verme, annesi olma, kaynağı olma, kökü olma, kaynak, aidiyet, soylama, gruplandırma… Name, Nominal, Noble, Norm???

O-U? : Can veriş, canlı, hareket, hareketli, hazır, dikkatli, uyanık, farkında, bilinçli… ???

O-Ü? : Bağlı, bağlantılı, bağ kurma, örme, duvar, örgü, örtmek, örtülü, sistem, sistem oluşturma, kapatan, kapsayan… Organ, Organization vb..

PA-PE / AP-EP : Yerleştirme, konumlama, sınırlama, bölme, paylaştırma, bölüştürme, bölüm, kesir, kaplara koyma, durağan yapma… Part, Portion, Participate, Pay…

RA-RE / AR-ER : Olma, oluş, olgunlaşma, erme, keserek yaratma, serbest kılma… ???

SA-SE / AS-ES : Asma, bağlama, bir arada tutma, sarma, sarım, bağ, ilişki, sevgi, saygı… Ascendo (L), Sarcina (L), Sarmentun (L), Esteem, Sex…

ŞA-ŞE / AŞ-EŞ : Birlikte yapmak, paylaşmak, yarışmak, paylaşımın parçası olmak… Share, Race

TA-TE / AT-ET : Bedenden, içeriden dışarıya atmak, itmek, iterek çıkartmak, atmak, atış, kadının doğurması, bitkilerin topraktan çıkması, tarım… Out, Throw?? Botanic, Uterus…

U-Ü : Devam ettirme, soyu sürdürme, üreterek sürdürme, üreyiş, sürdürüş, üstlenme… ???

ZA-ZE / AZ-EZ : İçinden alma, eksik olma, kayıp, zarar, zararlı, seçme, seçkin, seçilmiş olma, faydalı, kıymetli… Lose, Lost, Choose, Loss, Cost, Chosen, Use, Useful…

TÜRK ANLAYIŞI ve MADAYLIK

Efsaneler tüm dünyada birbirine ne kadar çok benziyor! Sanki 2000-3000 yıl önceki eski dünya bugünkünden daha küçük, daha globalmiş… Sanki TV ve internet varmış… Bir dizi film çıkınca Kuzey Asya’dan Hindistan’a, Yunan ellerinden Ortadoğu’ya aynısı her yerde çekiliyormuş… Sadece oyuncular değişiyormuş…

Ekleri hariç 427 sayfalık kitap, okuyanı pişman etmez. Son kertede ilginç pek çok şey öğreniyoruz. Çalışma esas olarak eski Türk kültüründeki devlet yönetme anlayışını, geleneğini inceliyor. Yazarın “madaylık” diye adlandırdığı, belli bir töresi olan dışa kapalı “bahadır” örgütlenmesi… Her ne kadar esasen askeri temelde de olsa örgütün görevi ekonomi, bayındırlık, eğitim alanında ve her konuda devleti yönetmektir… Savaşta ve barışta… Türk devletleri başarılarını yüzyıllar boyu az çok değişen ama özü değişmeyen bu geleneğe ve onun töresine borçludur. Ne zaman “madaylık” yok olmaya yüz tutmuş, yozlaşma ve başarısızlıklar hemen sonrasında gelmiştir.

Yazar bu töreyi, örgütlerini ve izlerini Altay destanından başlayarak çözümlüyor, Aşık Paşa, Bektaşiler ve Yeniçeriliğe kadar takip ediyor. İlk 200 sayfaya yakın bölümde sadece Altay Destanı inceleniyor. Türklerin genelce kabul görülen ilk yerleşim bölgesi olan güney-doğu Sibirya, Altaylar bölgesinden kaynaklıdır. Ortaya çıkışı Göktürklerden de öncedir, ama ne kadar öncedir bilinmiyor. İlk Türk destanıdır. Kitapta neden bu kadar uzun duruluyor üstünde? Tüm sembolleri ve göndermeleriyle en eski Türk kültürünün ifadesidir ve yazara göre bundan sonraki tüm öğretilerin, destanların, madaylık kültünün temelidir. Tümüyle Türkçedir.

O denli ilginç noktalar var ki, burada sayamayız. Sadece birkaçını özetleyeyim: Sümer Gılgamış destanıyla (kahramanların adların değiştirin) büyük ölçüde aynı. Gılgamış destanıyla neredeyse satır satır karşılaştırıyor yazar. Ancak sadece özenilmiş bir kopya olamaz. Çünkü buradaki dinsel anlayışı ve devlet yönetim geleneğini Türkler bire bir özümsemişler ve binlerce yıl sürdürmüşler. Sümer geleneği ise büyük ölçüde yok olmuş.

Yazar üstünde özel olarak durmuyor ama, destandaki kahramanların kimi konumlanışı Yunan mitolojisiyle de uyuşuyor. Evreni yöneten yedi Tanrısal yaratık (Ceti Nama-7 Nama veya 7 Lama) Ay’ı, Güneşi ve beş gezegeni temsil ediyor. Jüpiter erkek (Erlik-zalim, baskıcı), Satürn (Sekentir-kız), Kuvakay (Mars-oğlan-savaşçı), Karaş (Utarit-oğlan), Sevit (Abram Moos Kara Tacı-Venüs-kadınlığını öne çıkaran)… Hepsini bağrından yarıp dışa ve göğe atan ise tek tanrı, CER-YER ANA. Yazar, destanda esas olarak anaerkil toplumdan ataerkil topluma geçişin hikayesinin anlatıldığını söylüyor.

Bu arada az sayıda Türkçe olmayan ya da Türkçe olarak henüz çözümlenememiş adlar geçiyor. Örneğin Abram Moos Kara Tacı??? Bu ulu Lama kadın olmasa bal gibi İbrahim-Musa Kara Tacı diyeceğim ama, yine de olası. 7 Lama olur da Abraham ve Moses neden olmasın? Neyse konuyu sulandırmayalım, fakat çözülememiş isimlerden biri de “Tordoor Kamı”. Kam tamam, bir tür şaman da.. Tordoor neresi, İngiliz diyarı mı?

Bu arada Kutsal kitaplarda geçen birçok sembol ve olgunun ilk nüvelerine bu destanlarda rastlıyoruz. Örneğin kurtarıcı kahraman doğuran kutsal – Tanrısal BAKİRE ANA… “Jesus Christ efsanesi, Hint Chrisna’sından aparılmıştır”ı kabul etmeyen arkadaşlar, bir de bu kadim destanlar üstünden düşünsünler olayı.

Tabii bu arada kitap en eski Türk dili ve bizim Güneş-Dil kitabımızla ilgilenenlere çok geniş bir dil malzemesi sunuyor. Yazar, özgün dil tezine ilişkin birçok çözümleme örneği veriyor.

Eleştirim yok mu? Var… İki başlıkta. 1- Bazı tekrarlar biraz budansa kitap 40-50 sayfa kısalır ve daha az ürkütücü olurdu kalınlık açısından. 2- Yazarın Türk kültürü ve devlet örgütlenmesi hakkındaki çok olumlu görüşleri boş ve dayanaksız değil. Ama biraz abartılı, hüsnüniyetli. Türk kültürünün kadim sağlamlığını yok sayan veya olduğundan çok aşağı göstermeye çalışan dünyadaki genel anlayışa ve bunun bizim ülkemizde moda haline gelmiş yansımasına karşı belki biraz tepkiyle demir tersine fazlaca bükülmüş. Ancak bundan hoşlanmayacak olanlar bile içerikteki yoğun gerçek bilgiye saygı duyacaktır. Ya da duymalıdır.

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...