İNTİHAR SESLERİ

İNTİHAR SESLERİ

Çaresizlikten: Uyan Yahya uyan. Uyansana, uyan. Öyle çok uyumak istiyorum ki! Uyutmuyorlar. Annem de içlerinde. Ama o masum. Babamın zoruyla yolluyor beni. Yoksa ona kalsa ömür billah göndermez. İstemez tabii bu kadar ezilmemi. Çocuğum daha. Yaşıtlarım okulda, ben ise cehennemin dibindeyim. Çok uykum var. Güneş doğsaydı da öyle uyansaydım hiç olmazsa. Uyan Yahya uyan. Uyan diyorsun da sesine kurban olduğum, niye hiç sormuyorsun? Yahya iyi misin de, bir isteğin var mı de, bir beklediğin beklentin… Madem sormuyorsun, ben sorayım öyleyse; Yahya oğlum söyle bakalım niye doğdun? Hep başkalarına imrenmek için herhalde. Gözüm kalıyor her şeyde. Her sabah çalıştığım inşaattan okula gidenlere bakıyorum. Oğlanların saçları nasıl güzel. Dümdüz, parlak, taranmış. Küçük aynamdan benimkine bakıp utanıyorum. Harcı duvara değil de saçıma sıvamış gibiyim. Son zamanlarda ne saçımı tarar, ne de aynama bakar oldum. Babama da kızmıyorum artık. Hatta biraz hak vermeye bile başladım. Sürünmüş, süründürüyor. Babadan oğula geçme bir zulüm bu. Eğer ölmeye karar vermemiş olsaydım eninde sonunda benim de bir yuvam olurdu. Ama ben asla zulmetmezdim oğluma. Kızım olmazdı benim. Çünkü benim sınavım bu olurdu herhalde; baba acısını evlattan çıkarıyor muyum çıkarmıyor muyum. Artık bilinemez. Ama az çok kendimi biliyorum ben. Değil çocuğumu, karıncayı bile incitmem. Kendime gelince; peki niye kıyacağım canıma? Çünkü sorunun cevabını tam olarak veremiyorum. Niye doğdum ben? Biraz önce aşağıdan yine geçtiler. Ben onları görüyorum ama onlar beni bu güne kadar hiç görmediler. Bir kere bile bakmadılar yukarı. Kuru inşaata niye baksınlar ki; onlar da haklı. Tepelerine tükürecektim, vazgeçtim. Saçları pislenmesin. Ama içimden ille de tükürmek geliyor. Boş sokağa şöyle okkalıca tükürdüm. Rahatladım vallahi. Biraz sonra balgamıma kavuşacağım. İnşallah ölüm hayır getirir bana. Hayattan hiçbir şey almadım bari ölüm versin vereceğini. Bu arada dünyada böyle şeyler olur. Yani benim gibi Yahya’ların da aklına gelir bu şekilde ölmek. İnandırıcı değilse ne peki? Buz gibi yatıyorum işte ölümhanede. İnanmak için bir dokunmak yeter. Ama neyin ne olduğunu sorup sorgulamak için artık çok geç. En azından benim için. Yaşarken olsaydı…

Anne Yüreğinden: İyi günler. Niye böyle başladım? Dil alışkanlığı işte. Başlarken ne diyeceğini bilememek de olabilir. Yoksa benim gibi intihar nutku atacak biri ne diye iyi bir şey dilesin ki yaşayanlar için? Uzatmayayım. Allah hepinizin belasını versin. Ama vermez işte. Allah var ya Allah, benim gibilere koymuş sınavını, çöz çözebilirsen hayat sorularını. Ne güzel söyledim. Birden zihnim açıldı. Ey aklım madem dilime dedirteceğin bu kadar lafın vardı da niye her zaman beni kuru bir dal gibi bıraktın insan içinde. Dilim hakkını savunamaz koca bir et parçası oldu her zaman; ağzımda duran bir fazlalık. Dilimin elverdiğince… Anlatamadım ki ben. Hoş anlatsam da kim anlardı? Herkes kendine tapıyor maşallah. Bir avuç ceviz için gururumla oynayanlar benden az yaşasın isterdim. Çok yaşar onlar çok. Mutfağınız batsın. İş yeri mutfaklarından tiksiniyorum artık. O görgüsüz müdürün öğle atıştırmalığını, her gün bir avuç doldurmuşum çantama. Koca iş yerinde çantası olan bir ben miyim? Hırsız değil, bulaşıkçıyım ben. Gözüm müdür kadar aç değil çok şükür. Kim takardı sizi. Bana iş mi yoktu? Vardı var olmasına da hep pis iş, hep pis. Bir telefon başı olmaz mı; ne güzel olurdu vallahi. Hani adı neydi, bir tuhaftı, o kız işte, akşama kadar oturduğu yerden; alo buyurun demekle para kazanılıyor. Ben de yapardım. Güzelce giyinirdim; biraz boyanırdım da. Tertemiz, mis gibi. Rahatıma değme gitsin. Böyle bir iş bulamadım. Lanet olasıca hayat nasıl başlarsan öyle gidiyor. Sanki alnımda yazıyor bulaşıkçılık. Ellerim kocaman oldu. Eldivenle de olmuyor ki; elimden kayıyor her şey. Elimden kayıyor. Elimden kayıyor. Elimden kayıyor. Kaydı gitti. Astı kendini. On altı yaşında bir kız canına niye kıysın? Sır. O bir kere öldü beni bin kere öldürerek. Ne istedi de vermedim? Demek ki boşunaymış rezil hayatım. İyice rezil edip gitti. Ellerime bakıp bakıp ağlıyorum. Kızım niye? Bir bilseydim keşke. Seni sen değil ben öldürmüş gibiyim ah güzel yavrum. Beni katil edip gittin. Cevaplar aklıma geliyor ama hangisi seni bu beter sona götürdü bilmiyorum. O gül yüzünü karartmıştın da bir gece, öyle kös kös oturmuştun hani şu tekli koltukta. Televizyona değil de başka bir yere ya da bir şeye bakıyordun sanki. Fark ettim ama hiç ses etmedim. Neydin, neredeydin, ne düşüncedeydin? Bir telefon başı işim olsaydı kafam rahat olurdu da sorardım o zaman. Yorulmaktan, yorulup şuracığa koca bir et olarak yığılmaktan bıktım usandım. Akılsız bir et yığınının gereksiz dili boş boş durur ağızda; gık demedim daha doğrusu dilim diyemedi. Yoksa başını içinden çıkarmadığın o defteri istedim diye mi? Bu kadar kolay mı canım; bir defter için. Okulda mı oldu kara ölüm tohumunun içine serpilişi, biri bir söz mü etti benimle ilgili? Ama benim güzel akıllım para kazanmanın zorluğunu hallerimden anlardı, bana acırdı, kıyamazdı, hele ki benden asla utanmazdı. Bir erebilsem o sırra, bir çıksa içimdeki o suçluluk zehri, bir salıversem kendimi, rahatlayacağım. Sonra da yasını tutacağım. Kızımın yası, akıllımın, canımın. Lafı çok dolandırdım. Aslında kafamı kurcalayan, içimi kemiren daha önemli bir konu var. Birkaç gün çalışamamıştım. Kendimi bildim bileli çalışırım ben. Ama ben ben olalı öyle bir hastalık gelmedi başıma. Ayağa kalkar kalkmaz düşer mi insan; o derece işte. Akıllım baktı bana. Okula gitmedi benim yüzümden. İyiydim iyi oldum derken bir ara çıktı gitti. Akşama geldi ki ne göreyim, mor bir kafayla geçmiş karşıma gülüyor. İyileşmek ne demek, bir semirmişim ki o kadar olur; yapıştım saçlarına. Mor teller elimde kaldı. Ellerim kırılsaydı. Çıldırdı. Bağırdı çağırdı ama bir damla yaş akıtmadı. Gözlerini belertip bana öyle bir cümle söyledi ki çöz çözebilirsen içindeki düğümü. Ben dedi, ben hiç olmazsa senin gibi şey değilim dedi. O şey neydi acaba? Şey değilmiş. O şey perdesinin arkasındaki neydi? O muydu kızımın sonunu getiren? Ben neydim de akıllım benim gibi değildi? Bir avuç ceviz için gururumla oynayanlar gebersin inşallah. Ama bu yıllar önceydi. Hem o zaman daha da küçüktü benim küçüğüm, hem de nereden duysundu ki neredeyse kendime bile duyurmadığımı. Tövbe değilim ama varsın anan hırsız olsun dert mi bu? Hem dertse de niye sana dert, ona olsun. Bunun için mi ettin edeceğini? Yok değil; o şey her ne ise o gerçek neden. Şey diye gizledi ölümünü; şeye gizledi. Keşke benim gibi şey olsaydın da yaşasaydın yavrum. O şey yüzünden ölmesi gereken biri varsa, madem sen de benim gibi şey değildi isen, o şey ölmeyi getirecek kadar beter idiyse…Ben ölseydim ben. Dayanamıyorum. Acım bir tarafta, sır diğer tarafta. Biri diğerinden daha ağır, diğeri birinden daha beter. Akıllımın aklına girdiler. İnsan on altısında cesur olmazsa ne zaman olur ki? Hayata tutunma cesaretini çalmak için kim bilir ne soktular o içinde mis gibi kokan çiçeklerle dolu aklına. Okulda olmuştur. Başka nereye gidiyordu ki? Ama ne bileyim, belki de gidiyordur. Evde miyim ki bileyim? Evde olsaydım. Çalışan annelerin çocuklarına daha iyi davranmak gerek. Hani anneyi az görüyor diye. Çok görse olmazdı tabii. Keşke yırtmadan önce bir okusaydım defterini. Varsın saçları da mor olsundu. Kökü ondaydı ne de olsa. Bir anlık bir öfkeydi benimkisi. Aslında öfke de değil, bir görüntü. Onu öyle mor saçlı görür görmez aman ne bileyim işte, gözümün önüne birden bir şimşek gibi bizim kulüpteki o genç kızın yüzü düşüverdi. Benim gibi kartlara bir şey olmaz ama o kızcağızın kaldıramayacağı bir iş bu. Uzattım yine, nerelere geldim. Ellerim mahvoldu dedikçe uzaklaştı kızım benden. Ne hırsız ne de yalancıyım. Sen olmasaydın pis iş yapmazdım. Canım çıksın ne dedim ben? Sen olsaydın da ben olmasaydım. Bende seninki gibi bir yürek yok. Peşinden hemen gelemem. Süründüm, sürüneceğim. Bana iyi bir ceza kestin akıllım. Herkes de işte böyle bir güzel bulsun cezasını. Nasıl olsa yukarıdaki bizim gibi sürünenleri çoktan unutmuş. Hiç olmazsa insan insana halledelim hesabımızı. Göbek bağını kesip kucağıma vermişlerdi seni. Şimdi ben de boynundaki ipi kesip toprağa verdim. Suçluyum. Ama niye akıllı kızım niye?

Sosyal Ağdan: Merhaba. Ben İsa Meyil. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Biraz kafam karıştı şimdi. Yapacağımla ilgili değil de diyeceğimle ilgili olarak tabii. Şey. Ben gidiyorum. Gönüllü ölüyorum. Artık bu yoldan dönemem. Aslında dönmek istemiyorum demeliyim. Yoksa vazgeçmem için önümde bir engel yok. Ama bir hayat da yok. Gerçekten bıktım. Doğrusu bıkmak da değil bu. Bir tıkanma diyeyim. Çok gezdim, çok gördüm, çok güldüm, çok ağladım. Daha ne olsun, ne olacak ki! Tıkanmış hayatı açmaya niyetim yok. Çünkü açıldıktan sonra yine çok gezip, çok görüp, çok gülüp, çok ağlayacağımı biliyorum. Öyleyse aynı şeyi ikinci hatta bazılarının yaptığı gibi üçüncü, dördüncü, bilmem kaçıncı kez yaşamak istemiyorum. Çemberin içinde dön dur. Kimin için ya da ne için bu utanç verici döngü? Beni kimse koca bir kaya parçası masalıyla yolumdan döndüremez. Dağın tepesine çıkar, yuvarla; çıkar yuvarla. Yüce amaç neredesin? Şu nefis şaraptan bir yudum içeyim de öyle cevap vereyim. Bu benim törenim ne de olsa; cenaze töreni. Hiçbir yerde değil o yüce şey. Çünkü hiçbir şey yüce değil. İnsan var oldukça bu türden saçmalıklar da sürüp gidecek. Kibrimi şu kızıl içecekle beraber yutuyorum. Ölürken bile şu sahte kibarlığımdan vazgeçmediğime göre demek ki sadece şarap doluyor içime. Kibir baki. Bu yaptığım bir vedalaşma değil. Bir gösteri. Ne gösteri ama! İsmen cismen tanıdıklarım umurumda değil. Ben gösterimi ismen cismen tanımadığım ama şimdi tam da şarabın aklıma, ölümün tenime bulaşmaya başladığı şu anda çok iyi anladığım insanlara yapıyorum. Anladım sizi; aynılığınızı, kabalığınızı, yozluğunuzu. En çok da amacınızı; ne olursa olsun, rezilden de rezil olan hayatınızı arsızca yaşamayı istemek. Yuvarla dur taşını; dön çemberinde. Nefes almak yeter de artar size. Bana yetmediği için boğuluyorum. Boğuk bir hayata; şerefe. Biraz heyecanlıyım. Umarım kendimi yollarken bir aksilik çıkmaz. Herkese nice nice iyi yıllar. Konuşma bitti, kapatayım bari.

Gazeteden: Terör yüzünden sevdiği kızı alamayan emniyet mensubu genç, beylik tabancası ile canına kıydı. Haberin ayrıntısı üçüncü sayfada.

Bir Su Faturasındaki Azıcık Boşluğa Kırmızı Tükenmez Kalemle Yazılmış Nottan: Biraz uzaklaşacağım. Beni merak etmeyin.

Mektuptan: Yolda yürüyordum. Amaçsız, zamansız bir gidişin içindeydim. Kendimi yola teslim ettiğimden, onun beni getirdiği yerle ilgili ne iyi ne de kötü söz söyledim. Yer kötü kokuyordu. Karanlıktı da. Tıkış tıkış, gürültülü. Hayvan kalabalığı, hayvan kokusu, hayvan sesi. Kafes; demir parmaklık. Her biri satılmak üzere kafeslenmiş hayvanların sahibi olduğunu sanan adam tezgâhında sigara içiyordu. Pislikti. Tepeden tırnağa her şeyiyle. Bunlar senin malın değil diyesim geldi. Diyemedim. Bu korkunç yer de yola ait olmalıydı ki yol boyunca mühürlü dilimin o tuhaf durumu devam ediyordu. Tutuktum her halimle. Kafes kafes ilerlemekten başka bir şey yapmıyordum. His denen görünmezi saymazsam. İçim tufandı. Çünkü hayvanlar evcillikleri ölçüsünde saldırıyordu görünmezlerime; acı hissi, acıma hissi, merhamet hissi, tiksinme hissi, ama en çok da utanma deneni. Türümün vahşi doğa diye ad verdiği yerlerine salıverilmeyi isterler mi acaba diye geçti aklımdan. Ne de olsa artık insan gibiydiler; evcil. Bu yüzden “istemek” eylemi onlar için de geçerli olabilirdi. Güdüleri kafesle bastırılmış yani doğallıkları çalınmış, satılır kılmak için eşyaya katılmış bu canlılar arasından geçişim yaş kattı bana. O kadar ki yerden ayrıldığımda kamburdum; bembeyaz saçlı dişsiz bir kambur. Konuşabilsem eminim ki sesim de kısık, kaba, titrek çıkacaktı. Hislerimi olduklarından çok çok büyük duymalıydım ki istediğim ölüm kıvamına gelebileyim. Aslında abarttığım da yoktu hani. Yer gerçekten de öyleydi. Son kafesteki duraklayışım anlatsındı durumu. İçinde bir sürüngen olan kafes; kıpırtısız, sonsuz, soğuk. Önünde yeşil yemi, arkasında uzun kuyruğuyla kafesine razı olduğundan mı yoksa oradan çıkmaktan değil sadece çıkmayı denemekten korktuğundan mı o tuhaf bakışta, duruştaydı? Denemek kahrolası bir umutsuzluğun başlangıcı olacaktı; buradan çıkış yok, asla. Bunu yaşayarak keşfetmektense, bir gün kurtulacağı umuduna sarılmaktı herhalde orada öyle boylu boyunca uzanmış soğuk hali. Kafesin önündeki uzun bekleyişimi bozmak için herhalde, pislik sahip oturduğu yerden hasta olduğunu, artık yemediğini bulunduğum karanlık dibe doğru alay eder gibi söyleyince, yolla bozuştum. Beni getirdiği yere o illet umudu kustum. O an elimden gelen sadece buydu. Ama şimdi daha iyisini yapabilirim. Şimdi dediğim zaman dilimi, yürümediğim şu dakikalar. Gidebileceğim ya da kendisiyle varacağım yeri olan bir yol da yok artık. Zaten o görevini fazlasıyla yerine getirdi. Beni öyle bir yere götürdü ki içimi gördüm. Gördüklerimi büyüttüm büyüttüm, ölümün eşiğine kadar getirdim. Ama asla bir abartıdan ibaret kılmıyorum bu dünya algısıyla sonsuz sayılan gidişimi. Çünkü intihar hislerin abartılışı olsaydı kafesteki sürüngen bir gün kendini aç bırakmaktan bıkıp yorulur, yerdi yemeğini. Yem. Kafesteki sürüngen artık yem istemiyor. Bunu bil.

Bilgili Bir İşsizin Defterinden: Benim için konuşacaklar; benim hakkımda. Neye ihtiyacım olduğunu bilmeye çalışacaklar; çünkü bilmiyorlar. Anlatacaklar, tartışacaklar, bağıracaklar, susacaklar, öyle diyecekler, böyle diyecekler, yükselecekler, yükselecek, yüksek. Oradalar. Bense aşağıda. Başımı yukarı kaldırıp bakacağım; anlamadan, anlamsız. Birinden mi yoksa bir şeyden mi olma o tuhaf sözlerini hiç ama hiç anlayamayacağım. Sadece dinleyip seyredeceğim. Şaşırmadan bakacağım; kızmadan, küsmeden. Bu seyrin karşılığında bir söz düşecek payıma; verdikleri söz: UMUT. Bununla sonu belirsiz bir zamanı bekleyeceğim, belirsizliği beklediğimi bilmeden. Bildiğimde ise çok geç olacak; her şey için. Ne yaparsam yapayım hayatıma sahip çıkamayacağıma göre hiç olmazsa bedenimin onların kıyılarına vurmasına engel olabilirim. Yukarıdakilerden alamadığım canımın acısını böyle çıkarabilirim. Hayatım sizin olsun ama ölümüm bana kalacak. Beni onların öldürmesine izin vermeyeceğim. Her ne kadar ruhsuz bedenimden leş gibi umut kokusu tütecek olsa da intiharım, sahip olacağım tek şey. Yukarısı lanetse, aşağısı intihar bundan böyle. Başka çarem yok. İnsan olmama izin vermiyorlarsa ben de zamanı gelince ölmeye yol veriyorum. Zamansız, aniden, beklenmeyen; yukarıdan habersiz, izinsiz. Ölümüm budalalığım olacak belki de. Çünkü içimde bir his yukarıdakilerin cenazemde gülümseyeceğini söylüyor; gizlice, sinsice, bildikleri bir şey olduğunu anlatan bir dudak kaymasıyla. Hissettikçe sinirleniyorum. Daha fazla dayanamayacağım. Yeri göğü parçalasam yetmez bana. İyisi mi kararlı olmak. Korkmuyorum. Korkacağım. Gerçek bu. Yukarısı gerçekse, aşağısı ne peki? Lanet olsun. Ölüm hariç tabii.

İkiyüzlü Bir Yazanın Kurgu Metninden: İNTİHAR SESLERİ Çaresizlikten: Uyan Yahya uyan. Uyansana, uyan…

Miyase Aytaç Yılmaz


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 08.10.2016

    Merhaba; Anneler her zaman biraz abartırlar. Acıyı da sevinci de büyük yaşar söz konusu kendinden çıkan olunca. Bence bu yüzden kaybetti doğallığını. Eğer siz AYA, "olmuş" dediyseniz, ben daha ne diyeyim. Biraz utanarak sevineyim bari. İlginize teşekkür ederim. Benden size gövdeniz iriliğinde hürmetsss. (Yani şu üç s'yi de kattınız ya yazın dünyamıza...) Salim kafanıza da saygılar. (Okura yağ çekme bu olsa gerek)

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 07.10.2016

    Özür dilerim. Anca salim kafayla okuyabildim. Annenin içsesi az daha doğal olabilirdi. Onun dışında, olmuş bu yazı. Flegmatik başlıyo ama iyi gidiyo. a.y.a. tebriksss

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.