FISILTIYLA DA OLSA

FISILTIYLA DA OLSA

“Hav hav” dedi sokağın köpeği; hav hav. Aynı sevecenlikle cevap verdi villanınki “Hav hav”. Ne güzeldi hava. Ihlamurlar. Koku yok mu koku; göğse çıldırasıya hayat dolduran, nefes nefes coşturan. Erken bir zaman, ama sabahın erkeni; doğanın değil. Hatta belki sabahın da değil; Refiye Hanım’ın. Bahçe kapısının gri demiri serin serin bakarken aksiliği yine üstünde, hatta aksiliğin bizzat kendisi Refiye Hanım başparmağını hınçla basıyordu beyaz düğmeye. Hıncını az sonra bir nedene bağlayacaktı.

Bekir yine Bekirce belirdi. Sağ eli ensesinin terinde, gözleri kahverengi ayakkabılarının ucunda, ağzında demli çayın acı tadıyla karışık, sadece villanın ağaçlarının duyabildiği sözleri, külü sol elinin iki parmağını diplemiş sigarası, ama tüm bunlardan daha fazlası nasıl gizleyebildiğine ya da içinde nereye gizlediğine dair hiçbir bilgisinin olmadığı öfkesiyle açtı kapıyı. Bekir sadece Refiye Hanım’a değil, şu villanın içinde ne var ne yok her şeye, herkese öfkeliydi. Bir gün ceviz kabuğunu bile dolduramayacak bir nedenden peydah olmuş bir öfkeyken salıverseydi onu, bu kadar büyüyemezdi. Öfke, bir bekçinin ancak içinde büyütebileceği bir histi Bekir inancında. Buna ne ara nasıl inanmıştı; unuttu gitti; ama bazen yumruğunu sıktığı, daralan ruhunun alnında bir yeri patlatıp çıkacağını hissettiği anlarda bu inancından utanç duyuyordu. Derin bir bilgiyle değil de öfkesini dışarıda patlatamayışının pişmanlığıyla tabii. Şimdi şu Refiye cadısının zildeki kalın parmağını kırsa nasıl boşalırdı içindeki kızıl derya.

Demir kapıyı açtı. Villanın iki çalışanı, iki farklı mertebede; ama aynı yerde, eşikte yüz yüzeydiler. Refiye Hanım’ın hıncı yavaş yavaş değil, paldır küldür saçıldı. Küçük kulübenin büyük prensi Kavun içindi dildeki bu; Bekir’in başına yağan, aklına dolan, öfkesini bir iyice doyuran, niyeti sahibinden kötü gelen aslı masum sözcükler. Dilin gerisinde, Refiye Hanım’ın gri saçlarının altında başka anlamlara çalışan proteinler vardı. Kavun, Siyo’nun köpeğiydi. Sokağınki ise it. Birlikte havlayamazlardı, hele ki birbirlerine, daha da beteri itin biri Kavun’a... Nasıl izin verirdi Bekir buna? Sağır oldu da duymadıysa, çıkasıca gözlerini televizyondan bir an ayırsaydı da bakıverseydi cancağıza; niye havladığına. Köpek bu havlar! Ağaçlara duyurduğundan; onlar duydu. Hak verdiler; havlar tabii. İşin televizyona değil villaya bakmak Bekir efendi! Şu kulübeye; canıma. Refiye Hanım önde, Bekir arkadaydı; temsili hayat. Kavun ikisine mi yoksa birine mi olduğu sadece onun bilgisinde, gizli tavrını sergilemeye başladı. İnledi, bir Kavun bedenlik ölçüdeki kulübesine girdi çıktı, patilerini birkaç kez tellere vurdu, sonra arkasını villaya dönüp acılı bir iniltiyle kuyruğuna kıvrıldı. Refiye Hanım, gri demir kapı ile villanın iç kapısı arasındaki ağaçlarla, kuşlarla, çimle, çiçekle, bir de Bekir’le sabahın selamını paylaşmayı hep unuturdu. Sonra unuttuğunu da unutup iyice alıştı. Ama... Günaydın Kavun. Bekir şahit olsun ki günaydın sana. Tel kapıdan geçilir, geçilir mi sabah sabah; turuncu tüyler ölesiye sevilir, hayvan sevgisi bu sevilirdi tabii; ama tel kapıdan gidilince... Gidilmeliydi. İş güç beklemezdi de niye öyleydi? Öğleye dönerdi Refiye; yani Hanım. Kambur sırtı düzelmiş; her bir omuz bedeni kendi tarafına çekerek germiş, burnu, gel çağrısı artık feryada dönmüş toprağın çekiminden o anlık kurtulup göğe yükselmiş, ama en önemlisi gözler değil mi gözler; grinin içinden çıkmış da ışığa durmuş. Bekir anlayamadı, tanıyamadı olanı, bu yeni kadını, biteni. Sağ elini ensesine götürüp Kavun’a baktı. Şaşırarak. Uzun uzun. Alnında bir yer pıt pıt atmaya başlayınca içeri kaçtı. Bekir. Bekir dedim sana. Sonra bir yukarı gel.

Akşamları sokağa bakan yüzüyle villanın babası; Siyosu, sekreteri Refiye Hanım anası, yavruları, muhasebe müdüründen bekçisi Bekir’e, terastan aşağı bölüm bölüm şirket çalışanlarını hayata uğurlarken; sabahlarıysa yine aynı aileyi villaya bakan yüzüyle diğer hayata buyur eden gri demir kapı yerindeydi. Yeri; uyumaya gidilen evle, uyanık olmaya gelinen villa arasında. Sağlamca. Zaten bir o öyleydi; demirdi demir, ama ne zaman ki bir hayat-diğer hayat çelişkisi arasında kaldığını anladı, işte o zaman dile gelmeye başladı. İnsan gibi. Ihlamurların ne günahı vardı da hep onlara anlatırdı? Oysa ıhlamurlar da olmasaydı nasıl bakardı serin serin; ateş olurdu da yanardı. İnsan sır yüzünden çatlar da o çatlamaz mıydı; yanmaz, çatlardı. Bu yüzdendi laneti ıhlamurlara fısıldayışı. Gıcırdadı kapı. Ağaçlar onu hışırtıyla, baharın tatlı rüzgârını dallarına sarıp çığlık çığlığa ıhlamurca anladı ya da anlayamadı, belki de duyduğundan canı yandı da acıdandı tüm o hışırtısı, çığlığı; ağlıyor da olabilirdi, haykırıyor da. Gri demir, villa yüzünü bahçe duvarına dayamış bekliyordu. Tuhaftır, bu haliyle yüzsüzdü; çünkü sokak yüzü de sokağı göremez yerde, içerideydi. Şşşşşt ıhlamur şşşşşt. Bekir’in bir hayatı yok. Sadece diğer hayatta geçen bir ömrün sahibi o. Haydi Bekir, kapı ardına kadar açık, çıksana. Parmağı dipleyen kül, dallardan kurtulan rüzgârla savrulurken Bekir uzun uzun baktı sokağa. Bir demir kapılık manzara. Bu dikdörtgen manzara Bekir bakışında öyle boş, öyle anlamsızdı ki, elini ensesine götürüp arkasını dönmekten başka bir şey yaptırmadı ona. Bir de tabii ağaç duyusunca sözler, ama bu defa kökünden en ucundaki dalına, gövdesindeki karıncadan yaprağına hiçbir ağaç duymadı Bekir’i. Demirin fısıldadığınaydı tavrı. Kapılar yalan söyler mi Bekir; ki bir de gri demirse! Ağaçlar gerçektir Bekir gerçek; ki bir de sana dost ıhlamursa! Teller saygıyla eğildi Bekir’e söylenenlere. Boş kulübe Kavun kokarken hem de…

Bahar, bir zaman olduğu yalanını uyduranlara değil sadece kendine esiyordu tatlı tatlı; kendine yeşil, binbir çeşit çiçek böcek; kendine ışıl ışıl sular, masmavi gök; kendine uyanan can toprak can. Yalancıların işi ise sadece fark etmekti onu; şöyle yalandan solumak. Bahar da geldi. Hâlâ  buradayız işte; der gibi yaşamak. Gibi. Refiye Hanım kapıya varmak üzereydi. Koklamadan, solumadan, anlamadan, saygısızca andı adını; bahar. Gibiydi; baharı sever. Herkes. Villadaki bir fotokopi makinesi kadar ağır, geniş değildi aklındaki baharın yeri. Bir de Bekir’in televizyonu hani. Çok önemli meseleydi; Bekir’e ne gerekti. Bugün o gündü, halletmeliydi. Her şeye rağmen hem de. Her şey mi; bahar tabii. Bu tabii hatırına değil de göz göze geldiler diye herhalde, iki günaydın çalındı Bekir’in kulağına. Sokağı süpüren delikanlınındı ilki. En fazla cevap niteliğindeydi Refiye’ninki. Öyle dahi olsa yani yalancıktansa da ikincisi, Bekir’e virgüllü bir cümle verdi: Kabahat sende oğlum, bir gün günaydın mı dedin kadına. Demek o yüzden. Demek ilk adım. Demek insanım. Demek Kavun kadarım. O an öyle farkına vardı ki, baharın rüzgârıyla ensesindeki elinden tutuşunun; neredeyse gidecekti çekiştirdiği yere.

Kendine acıyan herkes gibi sinir uçlarına değen her hissi, kendi ölçüsünce değil o acımanınkiyle büyüttü. O kadar ki heyecandan gri demir on bin demir oluverdi. Zor açtı kapıyı. Açar açmaz da söyledi söyleyeceğini; delikanlıda var sandığı her ne ise ona imrenerek, sinir uçlarının başına getireceği felaketi bilmeyerek. Günaydın. Bir daha, güçlüce. Refiye Hanım günaydın. Kavun yine niye havlıyor Bekir?

Villanın dışında bir gece varmış. Ölüm gibi dilsiz, onun kadar sonsuz. Bekir buna çok sıkıldı. Farkına vardıranların canı cehenneme. Odasında dört döndürenlerin de! Bahçeye çıktı. Bir bahçeye çıkmakla mı geçerdi şu geçmeyesice karanlık; yalnızlık. Yürüdü; ağaçlara, ıhlamur kokusuna. Sigarası bir türlü dibini bulamıyordu da ondan öyle pusun ardındaydı görüntüler. Villa sallanıyordu. Kulübe, villa, bahçe, merdivenler sonra merdivenler, bahçe, villa, kulübe; duman, duman üstüne. Sağ elini ensesine koydu; bu yine Bekirce idi; ama sonra, ya ondan fazla ya da azca olmaya başladı. Tırnakları uzadı, enseyi kaşıdı, hızlandı, etine battı, iyice battı. Ilık ılık kızıl. Öfkesi nihayet yolunu buldu; kanla. O an ilk defa sadece ağaçlara değil kendine de duyurdu sesini, ona sağır sandığı dünyaya haykırdı Bekir; gelin haydi, gelin gelin gelin. Sağ eli yumruk. Sol yanında bir yerde sigarasının dibi yerini bulana kadar durdu durdu, gün ağarırken şöyle yalandan uyudu. Sonra kalın başparmak geldi düğmenin üstüne; kıyamete. Daha daha sonra, gri demir kapıyla ıhlamurların bitmeyecek yasından utanmayacak kadar edepsiz, arsız bir çabuk unutmayla yeniden açıldı tel kapı; çanağı, tahtası, aman da ne şirin yuvası. Adı yok mu adı? Günaydın olsaydı Kavun’u anmaya gerek kalmazdı. Sahi o sadece bir sözcük değil miydi; hikmetli mi? Kudretli.

Çok çok sonra soyundular; çırılçıplak dallar. Serin değil soğuktu artık; gri, demiri, kendisi, bildikleri; ama tüm soğukluğuna rağmen yine de görüntüde hiç değişmeyen duruşuyla bir içeri, bir dışarı uğurladı; onları. Sabah, akşam. Gecenin ölüm sonsuzluğunda ise bir sırrı paylaştı yalnızlarla; hep aynı sır. İnsanın…

Miyase Aytaç Yılmaz


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 08.03.2017

    Merhaba Sayın Ünsal; teşekkür ederim. Bu arada geri dönüşleri buradan mecburen yapıyorum. Yoksa kendimi abarttığım düşünülmesin lütfen. Hele ki sizin gibi yazarlar karşısında! Cevap vermem şart mı? Değil ama iletişim güzel. Sanal dahi olsa. Ümit T. ile Arslanoğlu'nun kulakları çınlasın. Saygılarımla.

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 07.03.2017

    Sayın Aytaç, yine güzel bir öykü sundunuz bize. Teşekkürler..

  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 07.03.2017

    İyi günler efendim. Sayın Gül T. keşke gidebilsek. Hem de dönmemek üzere. İlginiz için teşekkür ederim. Panelde tanışamadık sizinle. Oysa merak ettiğim kişilerden biriydiniz. Umarım bir başka bahara... Saygılarımla.

  • Gül T.

    Gül T. 04.03.2017

    İyi akşamlar:) Sayın Miyase Aytaç Yılmaz öykülerinizi beğenerek okuyorum. Bekir'ler o demir kapılardan çıkıp bir daha dönmemek üzere gitseler sır mır olmasa. Saygılar.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.