MÜNEVVER’İN ACILARI

MÜNEVVER’İN ACILARI

Buğulu vitrin camının ardından yeni gelen kitaplara bakarken, ben dükkânın içinde kitap yığınlarını ayırır, gazete ve dergi tomarlarını toparlar, siparişleri hazırlar, çok geçmeden üşüdüğünü fark edip elimle “içeri gel” işareti yapardım O’na.

Bu her zaman böyle olurdu. O ilk başta dükkâna girmez, kaçamak bakışlarla içeriyi süzerdi. Ben de başta O’na meraklı bir kitap kurdu ya da hevesli bir müşteriymiş gibi davranır, rahatsız etmek istemezdim ve kısa bir süre sonra kayıtsızlığımdan arınıp içeri davet ederdim O’nu.

O her zamanki gibi dükkân kapısını güçlükle aralar, tedirgin ve küçük adımlarla çelimsiz bedenini içeri bırakır, sağa sola saçılmış kitapların üstüne basmamaya çalışarak konuşurdu.

“Yeni kitaplar gelmiş.”

Ben önce yanımdaki tabureyi işaret ederek, “Otur, biraz ısın” der ve O’na yeni demlediğim çayı ikram ederdim. Çekingen bir tavırla tabureye ilişirdi. Gözleri raflardaki kitaplarda olurdu her zaman. İlgisini çekebilecek kitapları tek tek seçip, “Bu hafta bunlar geldi” derdim ben ve O elindeki bardağı koyabileceği bir yer arardı tıkış tıkış dükkânın içinde.

Pek konuşmazdı. Ben sohbet açmak istesem sorularıma geç cevap verirdi. Böylece sonraki soruların önüne kendince set çekerdi. Türk yazarlarına meraklıydı. Orhan Kemal tutkunuydu. Sait Faik, Yaşar Kemal, Erdal Öz ve Çetin Altan’ı da severdi. Kitapların özellikle ilk baskılarını edinmeye çalışıyordu. Kendisinde olmayan bir kitabı bulduğunda heyecanla ilk sayfasını açar, eğer kitap ilk baskı değilse hüzünle uzatırdı bana kitabı.

“Bu ilk baskısı değil, yoksa alırdım.”

Ders saatine kadar dükkânımda zaman geçirirdi. Eski gazeteleri ve dergileri inceler, burnunun üzerine düşen gözlüğünü kaldırıp düşünceli bir halde sayfalar arasında gezinirdi. O dükkândayken başka bir müşteri içeri girdiğinde ise huzursuz olduğunu hissettiren bir ses tonuyla, “Neyse, yine gelirim” diyerek uzaklaşırdı.

Bir keresinde O’na neden eski kitapları daha çok tercih ettiğini sorduğumda, “Eski kitapları okuyan insanların kendilerine ait hikâyeleri olduğunu” söylemişti.

“Anlamadım” dediğimde ise şöyle açıklamıştı.

“O sarı sayfaların içinden birçok hikâye biriktirebilir insan. Örneğin geçenlerde aldığım bir romanın içinden yıllar önce yazılmış bir aşk mektubu çıktı. Yemek tarifleri, gazete kupürleri, resmi evraklar, hatta evlilik cüzdanı çıkanı bile oldu.”

Hikâyeler biriktirmeyi ve yeni hikâyeler öğrenmeyi seviyordu ama kendi hikâyesini anlatmıyordu. Ben dükkânın tarihinden, sahaflığa ne zaman başladığımdan, bu merakın zorlu ve keyifli yanlarından söz açtığımda heyecanla dinliyor ama bu heyecanın sonunda konuşmak yerine susmayı tercih ediyordu.

Bir gün “Sahi senin adın ne?” dedim.

Adını önemsemiyormuşçasına zor duyulur bir sesle “Münevver” dedi.

“Öğrenci misin?”

“Evet. Hukuk son sınıftayım, ama yazar olmak arzusundayım. Hukukçu değil.”

“Ne güzel” demiştim. “Hukuk eğitimi muhakeme yeteneğini geliştirir ve olaylara tek pencereden değil geniş kapsamlı bakmanı sağlar. Bunun da yazı uğraşına katkısı olur.”

Söylediklerimi dikkatle dinledikten sonra aniden heyecanlanarak, “Sahi” demişti, “Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını göremiyorum.”

“Hepsi satılmış olmalı.’’ Dudağını büküp üzüldüğünü anımsıyorum.

Kış boyunca dükkâna belli aralıklarla gelmeyi sürdürdü. Sevdiği yazarların kitaplarını aldı. Sırt çantasına yerleştirdi ve okuluna gitti. Kimi zaman O’na küçük jestler yapardım. Parasının yetmediği kitapları “O kitap indirimde zaten” diyerek almasını sağlardım, hediye etmek istesem kabul etmeyeceğini hissettirmişti çünkü bana ya da birden çok kitap alacağı zamanlar “Bu hafta kampanya var, dört kitap alana beşince kitap bedava” diyordum. Böyle zamanlarda o küçük dükkânda sevinçten zıplamamak için kendisini zor tuttuğunu fark ediyordum.

Zamanla neden yaptığıma halen anlam veremediğim bazı çocukluklar yaptığımı biliyorum. Sırf dükkânıma daha çok gelsin diye ilgisini çekecek türden kitapların arasına başkalarının ağzından mektuplar, eski tarihli gazetelerden kupürler, takvim yaprakları ve daktilo ile yazılmış şiirler koyuyordum. Böyle durumlarda merakı iyiden iyiye artıyor, ertesi gün bana kitapların arasından çıkanları heyecanlı bazen de hüzünlü bir tonda anlatıyordu. Ayrılık acısıyla yazılmış mektuplar, bir mucize haberi, hasret kokan şiirler, tarihi vesikalar, evraklar O’nu dükkâna daha çok bağlıyordu.

Bir gün “Sınavlarım başlıyor, okulu uzatmadan bitirmem gerek” dedi.

“Okul bitince burada mı kalacaksın yoksa memleketine mi döneceksin?” dedim.

“Ailemin yanında olmalıyım. Anneme ve kardeşlerime bakacağım. Benden başka kimseleri yok.”

Boğazıma oturan yumruğun sertliği halen aklımda…

“Yazar olana kadar avukatlık yapacağım mecburen” diye devam etti.

“Anlıyorum” dedim.

“Ama sizden kitap almaya devam edeceğim. İstediğim kitapları bana gönderirsiniz değil mi? Mektuplaşabiliriz.”

Gözlerim yerde, hafifçe güldüm.

“Memnuniyetle.”

Yaz geldi, şehir boşaldı. Öğrenciler gitti. O kitap istedikçe ben gönderdiğim kitapların içine mektuplar koymaya devam ediyorum.

 

Erkan Öztürk


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Murat Dicle

    Murat Dicle 29.06.2017

    Erkan Bey'in kalemine sağlık. Hoş bir öykü.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.