Şili'de Deprem

Şili'de Deprem

(Jeronimo ve Josephe)

 

Şili krallığının başkenti St. Jago'da, 1647 yılında meydana gelen ve binlerce kişinin ölümüne yol açan büyük deprem sırasında Jeronimo Rugera adında genç bir İspanyol, işlediği bir suçtan dolayı atıldığı hapishanenin hücrelerinden birinde bir kolonun yanında duruyordu. Kendini asmak üzereydi. Aşağı yukarı bir yıl önce kentin en zengin soylularından biri olan Don Enrico Asteron onu tek kızı Donna Josephe'yle samimiyeti fazla ilerlettiği için öğretmenlik yaptığı evinden kovmuştu. Yaşlı baba kızını da sertçe uyardığı halde, Jeronimo'yla gizli bir haberleşmesi kibirli kardeşinin kötü niyetli çabalarıyla eline geçince çok öfkelenip onu Karmel Dağı Aziz Kadınları tarikatının Karmelit Manastırı'na kapattı. Mutlu bir rastlantı sayesinde Jeronimo sevgilisiyle ilişkisini orada da sürdürebildi ve sakin bir gecede manastırın bahçesi tüm mutluluğun sahnelendiği yer oldu. Corpus Christi günüydü, kutlamalar için ciddi görünümlü rahibeler ve onları izleyen rahibe adayları alayı yürüyüşe geçmek üzereyken, çanlar çalmaya başladığında talihsiz Josephe doğum sancıları içinde kıvranarak katedralin merdivenlerine yığıldı kaldı. Bu olay olağanüstü bir tepkiye yol açtı, günahkâr genç kız durumu göz önünde bulundurulmadan hemen bir hapishaneye götürüldü ve loğusa yatağından çıkar çıkmaz başpiskoposun emriyle en acımasız dava başlatıldı. Skandal kentte öylesine büyük bir öfkeyle konuşuldu ve olayın geçtiği yer olan manastıra herkes öylesine dil uzattı ki, ne Asteron ailesinin araya girmesi ne de bu hadise dışında her açıdan kusursuz davranışları nedeniyle kıza yakınlık duyan başrahibenin ricası manastır kurallarına göre verilmesi gereken ağır cezayı hafifletebildi. Yapılabilen tek şey, verilen yakılarak ölüm cezasını genel valinin St. Jago'da kadınların ve bakirelerin öfkeden deliye dönmelerine neden olan kafası kesilerek ölüm cezasına çevirmesi oldu. İdama götürülen suçlunun geçeceği yollarda pencereler kiralandı, evlerin çatıları açıldı, kentin dindar kızları yüce intikama sunulacak olan bu gösteriyi kardeş kardeş izleyebilmek için kız arkadaşlarını evlerine davet ettiler. Bu arada hapiste olan Jeronimo olayların böylesine kötü bir biçimde geliştiğini haber aldığında neredeyse aklını kaçıracaktı. Boş yere kaçma planları yapmaya başladı, ama cüretli düş gücünün kanatları onu nereye taşırsa taşısın karşısında sürgüler ve duvarlar buluyordu, pencerenin parmaklığını eğeyle kesmeye kalkışıp yakalanınca da üzerine kilit üstüne kilit vurulmuştu. Kurtuluşun yalnızca Meryem Ana'dan geleceğine inanarak onun tasviri önünde diz çöküp bitip tükenmez bir coşkuyla dua ediyordu. Ama korkulan günün gelmesiyle durumunun ne denli umarsız olduğuna inancı da kesinleşti. Josephe idam edileceği yere götürülürken ona eşlik edecek çanlar çalmaya başladığında ümitsizliğe kapıldı. Yaşam ona tiksindirici geliyordu, hücresinde tesadüfen unutulmuş olan bir halatla yaşamına son vermeye karar verdi. Belirtildiği gibi az önce kolonun yanında duruyor ve kendisini bu berbat dünyadan kurtaracak olan halatı kolonun demir çıkıntılarından birine geçiriyordu ki aniden tüm gökyüzü çöküyormuşçasına büyük bir gürültüyle kentin büyük bir bölümü tüm canlıları enkaz altına gömerek yıkıldı. Jeronimo Rugera korkudan donup kaldı. Bilincini kaybetmiş gibiydi; yalnızca kendini asmak istediği kolona sıkıca tutunarak düşmemeye çalışıyordu. Ayaklarının altında zemin sallanıyor, hapishanenin duvarları çatlıyordu. Bina yana yatmış sokağa doğru devrilmek üzereydi ki, ağır ağır çöken karşı taraftaki yapının meyillenerek üzerine gelmesiyle aralarında tesadüfen oluşan kemer binanın tümüyle yerle bir olmasını engelledi. Jeronimo tir tir titreyerek, saçları diken diken olmuş, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde iki binanın çarpışmasıyla hapishanenin ön duvarında açılmış olan deliğe doğru, yan yatmış zeminin üzerinden kaydı. Dışarı çıkar çıkmaz zaten sarsılmış olan cadde ikinci bir sarsıntıyla yerle bir oldu. Bu genel felaketten nasıl kurtulacağını bilemeden, ölüm ona dört bir yandan saldırırken enkazın ve düşmüş kalasların üzerinden kentin yakındaki giriş kapılarından birine doğru panik içinde koştu. Orada bir ev daha enkazını geniş bir alana saçarak ve onu yan sokaklardan birine sapmaya zorlayarak çöktü, burada da duman bulutlarının arasından çakan alevler her bir damı yalıyor ve onu dehşet içinde bir başka eve doğru kovalıyordu. Derken taşan Mapocho Nehri ona doğru gürleyerek akmaya başlıyor ve onu üçüncü bir sokağa doğru sürüklüyordu. Oraya vardığında bir ceset kümesiyle karşılaşıyor, başka bir yerde enkazın altından bir inleme sesi duyuluyor, ötede insanlar alev almış damlarda çığlıklar atıyorlar, sel sularına kapılmış insanlar ve hayvanlar kurtulmak için çabalıyorlar, başka bir yerde de cesur bir kurtarıcı birilerine yardım etmeye çalışıyor, diğer tarafta ölü gibi bembeyaz kesilmiş bir adam titreyen ellerini hiçbir şey söylemeden gökyüzüne doğru uzatmış öylece duruyordu. Jeronimo kentin ana kapısına varıp ilerideki bir tepeye tırmandıktan sonra düşüp bilincini yitirdi. Büyük bir olasılıkla, bir çeyrek saat kadar orada bilincini yitirmiş olarak yattıktan sonra kendine geldi ve sırtı kente dönük, kalkmaya davrandı. Ne durumda olduğunu bilmediği için alnını ve göğsünü yokladı. Denizden esen batı rüzgârı yaşama dönüşünü yelpazeledi ve gözlerini St. Jago'nun çiçeklerle dolu çevresinde gezdirirken içi tanımlanamaz bir sevinçle doldu, ama perişan insan kalabalıklarını görmek kalbini sıkıştırıyor, kendisini ve onları buraya neyin getirdiğini anlayamıyordu; ancak başını çevirip arkasında yerle bir olmuş kenti gördüğünde yaşadığı o korkunç anı anımsadı. Alnı toprağa değene dek başını eğerek Tanrı'ya bu mucizevi kaçış için minnetlerini sundu ve zihnine işlemiş bu ürkünç olay öbür anıların tümünü silmişçesine, tüm zenginliği ve çeşitliliğiyle yansıyan yaşamdan hâlâ zevk alabileceği için sevinç gözyaşlarına boğuldu. Ama sonra gözü parmağındaki yüzüğe takılınca birdenbire Josephe, onunla birlikte hapishane, duymuş olduğu çan sesleri ve hapishane çökmeden önceki an aklına geldi. Yüreği yeniden derin bir hüzünle doldu; dua ettiği için pişman olmaya başladı, bulutların üzerinden hükmeden varlık ona ürkütücü geldi. Sonra eşyalarını kurtarmaya çalışarak kentin tüm kapılarından sel gibi akan insanların arasına karıştı ve çekinerek bazılarına Asteron'un kızı ve cezasının yerine getirilip getirilmediğiyle ilgili birkaç soru sordu, ama hiç kimseden doğru dürüst bir bilgi alamadı. Oradan geçen, göğsüne yapışmış iki çocuğuyla sırtındaki alet edevat takımının ağır yükü altında iki büklüm bir kadın sanki olaya tanıklık etmişçesine Josephe'nin kellesinin uçurulmuş olduğunu söyledi. Jeronimo geriye döndü ve zamanı hesap ettiğinde infazın yerine getirildiğine kuşkusu kalmadığı için ıssız bir ormanda oturup kendini tümüyle acısına verdi. Doğanın yıkıcı öfkesinin onu bir kez daha vurmasını arzu ediyor, acı dolu ruhunun onca aradığı ölümden, kendisine her bakımdan kurtarıcı gibi görünen bu anlarda nasıl kurtulduğunu anlayamıyordu. Meşe ağaçları yerlerinden sökülüp, tepe üstü düşüp onu ezseler de hiç kımıldamamaya karar verdi. Bir süre sonra ağlaması dindi; sıcak gözyaşları dökerken bile yeniden umutlandığı için ayağa kalkıp çevreye bakınmaya başladı. İnsanların toplandığı her bir tepeyi dolaştı, kaçanların akın akın döküldüğü yollarda onlarla karşılaştı, her nerede rüzgârda uçuşan bir kadın giysisine gözü takılsa titreyen dizleriyle oraya koştu, ama bu giysileri giyenlerin hiçbiri Asteron'un sevgili kızı çıkmadı. Batan güneşle birlikte yeniden umutlarını yitirmişti ki, vardığı bir uçurumun kenarından çok az kişinin toplanmış olduğu geniş bir vadi gözler önüne serildi. Ne yapacağını bilemeden grupların her birine baktıktan sonra geri döneceği sırada dar bir boğazdan akan bir kaynakta genç bir kadının çocuğunu yıkadığını fark etti. Bunu gördüğünde yüreği deli gibi çarparak büyük umutlar içinde "Ah Tanrım!" diye kayaların üzerinden atlayarak inmeye başladı ve birinin yaklaştığını duyup çekinerek çevresine bakan Josephe'yi tanıdı. Yüce bir mucizeyle kurtulan mutsuz çift birbirlerini öyle büyük bir coşkuyla kucakladılar ki! Josephe neredeyse idam edileceği yere varmak üzereyken binalar birdenbire yıkılmaya başlamış ve onu götüren alaydaki insanları darmadağın etmişti. Bunun üzerine korkuyla attığı ilk adımlar onu kentin en yakın kapısına doğru sürüklemiş, ama aklı başına gelince hemen geri dönüp biçare küçük oğlunu bıraktığı manastıra koşmuştu. Tüm binanın alevler içinde olduğunu görmüş, son anlarında oğluna bakmaya söz vermiş olan başrahibeyi girişte çocuğu kurtarabilmek için bağırarak yardım isterken bulmuştu. Josephe ona doğru dalga dalga gelen dumanlara aldırmadan dört bir yandan çökmeye başlamış olan manastıra dalıp cennetteki tüm melekler onu koruyormuşçasına çocuğunu kucağında taşıyarak manastırın kapısından çıkmıştı. Tam başrahibeyi kucaklayacakken ellerini onu takdis etmek için kavuşturmuş olan başrahibe düşen bir kalasın altında kalarak neredeyse rahibelerin tümüyle birlikte can vermişti. Josephe bu dehşet verici görüntü karşısında dehşet içinde geri çekilmiş, başrahibenin gözlerini kapattıktan sonra büyük bir korku içinde Tanrı'nın ona yeniden bağışladığı sevgili oğlunu güvenceye alabilmek için oradan kaçmıştı. Josephe birkaç adım atmadan katedralin enkazı altından sürüklenerek çıkarılan başpiskoposun paramparça olmuş cesediyle karşılaşmıştı. Genel valinin sarayı çökmüştü, mahkûm olduğu adliye binası alevler içindeydi, babasının evinin olduğu yerde de kırmızımsı dumanların tüttüğü bir göl oluşmuştu. Bu ürkünç görüntülere dayanabilmek için tüm gücünü toplamıştı. Yüreğindeki feryadı söküp atmış, yeniden elde ettiği hazinesiyle birlikte cesurca bir sokaktan diğer sokağa geçerek yürümeye başlamıştı. Jeronimo'un tutsak olduğu hapishaneyi gördüğünde neredeyse kentin çıkış kapılarından birine varmıştı. Hapishane de enkaza dönüşmüştü. Bunu gördüğünde sersemlemiş ve bir köşede neredeyse düşüp bayılacakken, sarsıntılardan temeli gevşemiş olan arkasındaki binanın çökmesi onu bu korkudan güç alarak yeniden harekete geçmeye zorlamıştı. Çocuğunu öpmüş, gözyaşlarını silerek çevresini saran bu ürkünç görüntülere artık aldırmaksızın kapıya varmış ve kendini açık arazide bulduğunda, yıkılmış binalardaki insanların tümünün enkaz altında kalmamış olduklarının farkına varmıştı. Bir sonraki kavşakta durup küçük Philipp'inden sonra dünyada en çok sevdiği insanın ortaya çıkıp çıkmayacağını beklemeye koyulmuştu. Önünden pek çok insan geçip de kimse gelmeyince yoluna devam etmiş, bir kez daha geriye dönüp beklemiş, sonra gözyaşı dökerek yavaş yavaş onun göçüp gitmiş olduğuna inandığı ruhu için dua etmek üzere çamların gölgelediği karanlık bir vadiye girmişti, orada sevgilisini ve öylesine derin bir mutluluğu bulmuştu ki vadi ona cennet gibi gelmişti. Duygu yüklü bir sesle

Jeronimo'ya bunları anlattıktan sonra öpmesi için çocuğu ona verdi, Jeronimo baba olmanın tanımlanamaz sevinciyle, tanımadığı bu yüze bakıp çocuk ağlamayı kesene dek onu sevip okşadı. Bu sırada ancak bir ozanın düşleyebileceği güzellikte, hoş kokular saçan, gümüş pırıltılı, sakin ve ılık bir gece bastırdı. Ay ışığında derenin kenarına yerleşmiş olan insanlar o yıpratıcı günden sonra yosun ve yapraklardan yumuşak yataklar yapmaya çalışıyorlardı. Kimi evini, kimi karısını ve çocuğunu, kimi de her şeyini kaybetmiş olan bu felaket kurbanları hâlâ yasta oldukları için, Jeronimo ve Josephe kalplerindeki gizli coşku onları incitmesin diye korunun sık olduğu bir yere çekildiler, orada yayılmış dalları mis kokulu meyvelerle dolu, yüksek tepesinde bülbülün coşkulu şarkısını seslendirdiği harika bir nar ağacı buldular. Jeronimo dinlenmek için sırtını ağacın gövdesine dayayarak oturdu, Josephe kucağında Philipp'le onun kucağına yerleşti, Jeronimo onları peleriniyle sardı. Ağacın gölgesi parlaklığında yitmek üzereydi. Çünkü manastırın bahçesinden hapishanelere ve birbirleri uğruna çektikleri acılara kadar konuşacakları pek çok şey vardı. Mutluluklarının gerçekleşmesi için dünyanın büyük acılarla karşılaşmak zorunda kaldığını düşünmek onları çok duygulandırdı. Sarsıntılar diner dinmez La Conception'a gitmeye karar verdiler, çünkü Josephe'nin orada yakın bir arkadaşı vardı; ondan biraz borç alarak oradan Jeronimo'nun anne tarafından akrabalarının olduğu İspanya'ya gidebilirlerdi ve orada ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşayabilirlerdi. Bu düşünceyle, öpücükler arasında uykuya daldılar.

 

Uyandıklarında güneş iyice yükselmişti. Onlara yakın bir yerde birçok ailenin ateş yakıp kahvaltı yapmaya hazırlandığını gördüler. Jeronimo ailesine nereden biraz yiyecek bulacağını düşünürken kucağında bebek taşıyan iyi giyimli genç biri Josephe'nin yanına gelip kibarca annesi ağaçların arasında yaralı yatan zavallı küçük yaratığı kısa bir süre emzirip emziremeyeceğini sordu. Josephe onu tanıdığı için biraz şaşırdı, ama genç onun duraksamasını yanlış algılayarak, "Birkaç dakika bile sürmez Donna Josephe. Bu çocuk başımıza gelen felaketten beri emzirilmedi." diye konuşmayı sürdürdü. "Yanıt vermememin başka bir nedeni var Don Fernando, böylesine ürkünç bir durumda hiç kimse elindekileri paylaşmazlık edemez" dedi Josephe, çocuğunu babasına verdi, küçük yabancıyı kucağına aldı ve ona meme vermeye başladı. Anlayışlı davrandığı için minnet duyan Don Fernando onları ateş başında kahvaltı hazırlayan kendi grubuna katılmaya davet etti. Josephe daveti sevinerek kabul edeceğini söyledi ve Jeronimo karşı çıkmadığı için Don Fernando'yla birlikte ailesinin yanına gitti, orada onu onurlu insanlar olduklarını bildiği Don Fernando'nun iki baldızı çok candan karşıladılar. Don Fernando'nun karısı Donna Elvire ayağından ciddi bir biçimde yaralanmış, yerde yatıyordu; hasta bebeği Josephe'nin göğsünde görünce onu sevgiyle kendine doğru çekti. Omzundan yaralanmış olan Don Fernando 'nun kayınpederi Don Pedro da onu başıyla çok dostça selamladı. Jeronimo ve Josephe'nin kafasında rahatsız edici düşünceler oluşmaya başlamıştı. Onlara bu denli dostça ve iyi davranıldığını gördükçe yakın geçmişte olanlar, idamın yapılacağı yer, hapishane ve çanlarla ilgili ne düşüneceklerini bilemiyorlardı. Yoksa bunların hepsi yalnızca bir düş müydü? Anlaşılan onları bu denli sarsan bu ağır darbeden sonra herkeste barışmaya yönelik bir ruh doğmuştu. Bellekleri felaketten öncesine ulaşamıyor gibiydi. Yalnızca bir gün önceki görüntüyü izlemek üzere bir arkadaşı tarafından davet edilmiş, fakat daveti geri çevirmiş olan Donna Elizabeth arada sırada düşünceli bakışlarını Josephe'nin üzerinde gezdiriyor, ama bir anlığına geçmişe kayan belleği, ürkünç yeni olayları duyduğunda hemen o ana dönmek zorunda kalıyordu. Kentin ilk büyük sarsıntıdan hemen sonra nasıl erkeklerin gözleri önünde doğum yapan kadınlarla dolduğu, rahiplerin ellerinde haçlarla dünyanın sonunun geldiğini haykırarak nasıl oraya buraya koşuştukları, genel valinin emriyle bir görevlinin insanları kiliseden çıkarmaya çalıştığı, ama ona Şili'nin artık bir genel valisinin olmadığının söylendiği, felaketin en kötü anlarında genel valinin yağmacıları engellemek için nasıl darağaçları kurdurmak zorunda kaldığı, suçsuz birinin alevler içindeki bir evin arka kapısından kaçarken ev sahibinin onu nasıl işgüzarlık ederek yakaladığı ve adamın hemen orada nasıl asıldığı gibi olaylar anlatılıyordu. Bu söylentilerin heyecanla anlatıldığı anlarda Donna Elvire yaralarını temizlemekle meşgul olan Josephe'ye o gün onun başından neler geçtiğini sorma fırsatını buldu, yüreği kaygıyla dolan Josephe öyküsünü ana hatlarıyla anlattığında hanımefendinin gözlerinin yaşlarla dolduğunu görüp sevindi. Donna Elvire elini tutup sıktı ve daha fazla konuşmamasını işaret etti. Josephe kendini cennette sandı, bir gün öncenin dünyaya getirdiği acılara karşın Tanrı'nın ona o güne dek bahşetmediği bir merhamet gösterdiğini düşünerek bastıramadığı bir duyguya kapıldı. Gerçekten de insanların dünyada sahip oldukları mallar yitip giderken ve tüm doğa mahvolma tehlikesiyle karşı karşıyayken insan ruhu güzel bir çiçek gibi açmaya başlamıştı. Her yeri kapsayan bu felaket onları bir aileye dönüştürmüş gibi tarlalarda göz görebildiğince toplumun her kesiminden insanlar, kadınlar ve erkekler, prensler ve dilenciler, hanımefendiler ve köylü kadınlar, memurlar ve işçiler, rahipler ve rahibeler yan yana yatıyorlar, birbirlerinin haline acıyor, birbirlerine yardım ediyor ve sağ kalabilmek için kurtardıkları her şeyi severek paylaşıyorlardı. Her zaman çay masalarında konuşulan gündelik dedikoduların yerini olağanüstü kahramanlık öyküleri almıştı. O güne dek toplumda fazla değeri olmayan insanlar Romalılara taş çıkartan yücelikte kişilikler sergilemişlerdi; cesaretle dolu sayısız anlar, tehlikeyi umursamama, varlığını hiçe sayıp kendini olmayacak ölçüde feda etmeler ve sanki yeniden sahiplenebilecek kadar önemsiz bir şeymişçesine hiç düşünmeden yaşamlarını ortaya koymakla ilgili sayısız anlar olmuştu. Gerçekten o gün bir iyiliği tatmamış ya da kendisi iyilik dolu bir eylemde bulunmamış hiç kimse olmadığı için, her yürekteki acı öylesine tatlılıkla ve coşkuyla karışmıştı ki Josephe iyiliğin bir yandan azalırken bir yandan da artmadığını söylemenin zor olduğunu düşünmeye başladı. Her ikisi de sessizce bunları düşündükten sonra Jeronimo, Josephe'nin koluna girdi ve onu nar ağaçlarının gölgesinde tanımlanamaz bir mutlulukla bir aşağı bir yukarı dolaştırmaya başladı. İnsanların ruh hali böyle değiştiği ve eski düzen altüst olduğu için Avrupa'ya gitme düşüncesinden vazgeçtiğini, genel vali her zaman durumuyla ilgilendiği için eğer sağ kaldıysa önünde diz çökmeyi deneyeceğini ve böylece onunla Şili'de kalma umudunda olduğunu (bir öpücük kondurarak) söyledi. Josephe kendisinin de aynı düşünceler içinde olduğunu, babasının sağ olsaydı kendisini bağışlamaya hazır olacağından kuşku duymadığını, ama La Conception'a gidip oradan genel valiye yazılı olarak başvurmasının Jeronimo'nun önerisinden daha iyi bir yol olacağını belirtti. Limana yakın olacaklar ve konuşmalar arzu ettikleri sonucu verirse St. Jago'ya kolayca dönebileceklerdi. Jeronimo bir an düşündükten sonra bu önlemi akılcı bulduğunu söyledi, gelecekteki mutluluklarını düşünerek ağaçların arasındaki yollarda biraz daha dolaştıktan sonra öbürlerine katıldılar.

 

Bu arada öğleden sonra olmuştu ve sarsıntılar durduğu için göç edenlerin korkuları diner gibiydi. Manastırın başrahibinin depremin yıkmadığı tek kilise olan Dominiken kilisesinde başka felaketlerin olmaması için Tanrı'ya yakarış ayini düzenleyeceği haberi yayıldı. Dört bir yandan insanlar kalkıp kente doğru akın etmeye başladılar. Don Fernando'nun grubunda onlara katılıp bu etkinlikte yer alıp almama sorusu ortaya atıldı. Donna Elizabeth üzüntü içinde bir gün önce kilisenin uğradığı kayıpları anımsattı; bu tür şükran ayinlerinin sıkça yineleneceğinin kesin olduğunu ve tehlike azalacağı için şükranlarını daha sonra huzur ve sükûnet içinde belirtebileceklerini söyledi. Hevesle hemen ayağa kalkan Josephe, akıl almaz ve yüce gücünü bu kadar belirgin ortaya koymuş olan Tanrı'nın önünde diz çökmek için hiç bu kadar çok büyük bir istek duymadığını söyledi. Donna Elvire de onu içtenlikle destekleyerek ayine katılmalarında ısrar etti ve Don Fernando'yu gruba öncülük etmeye çağırdı. Bunun üzerine Donna Elizabeth dahil herkes yerinden kalktı, ama Donna Elizabeth'in göğsü inip kalkıyordu, gitmek üzere yaptığı hazırlıkları ağırdan aldığı belliydi. Nesi olduğu sorulduğunda içinde ne olduğunu bilmediği kötü bir duygunun varlığından söz etti. Donna Elvire onu sakinleştirdi, onunla ve hasta babasıyla kalmayı önerdi. "Öyleyse," dedi Josephe, "beni yeniden bulan bu küçük sevgilimi yanınızda bırakabilirim miyim?" "Tabii, memnuniyetle." diye yanıt verdi Donna Elizabeth, ama hakkının yendiğini anlayan bebek avazı çıktığı kadar bağırarak razı olmayınca, Josephe gülümseyerek onu bırakamayacağını söyledi ve yatıştırana dek küçüğü öpücüklere boğdu. Soylu ve incelikli davranışını çok beğenen Don Fernando ona kolunu verdi. Küçük Philipp'i taşıyan Jeronimo da Donna Constanza'ya eşlik etti. Gruptan onları izleyenlerle birlikte kente doğru yola çıktılar. Henüz elli adım atmadan, Donna Elvire'yle hararetli hararetli bir şeyler konuşan Donna Elizabeth, "Don Fernando!" diye seslenerek onlara yetişmek için koşmaya başladı, sıkıntılı olduğu belliydi. Don Fernando Josephe'nin kolunu bırakmadan durup onun gelmesini beklemeye başladı, ama Donna Elizabeth onun gelmesini beklercesine biraz uzakta durunca ne olduğunu sordu. Donna Elizabeth istemeye istemeye onlara yaklaştı ve çekinerek Josephe'nin duyamayacağı biçimde kulağına bir şeyler fısıldadı. "Peki bundan ne zarar gelir?" diye sordu Don Fernando. Çok gergin olduğu anlaşılan Donna Elizabeth, Don Fernando'nun kulağına bir şeyler fısıldamayı sürdürdü. Don Fernando sinirlendi ve "Peki ne var bunda? Donna Elvire'ye bunu dert etmemesini söyleyin" diyerek Josephe'ye eşlik etmeyi sürdürdü. Dominiken kilisesine vardıklarında org onları olağanüstü bir müzikle karşıladı, içeride büyük bir izdiham vardı. Kalabalık, kilisenin kapısından öndeki meydana taşmıştı, içeride de küçük çocuklar duvarlardaki tablo oyuklarına tırmanmış, ellerinde kepleri, beklenti dolu gözlerle çevreye bakıyorlardı. Bütün kandiller ışıl ışıldı, sütunlar çökmekte olan alacakaranlıkta çevrelerine gizemli gölgeler dağıtıyorlardı; daha arkada vitray penceredeki gül üzerine vuran akşamüstü güneşi gibi alev alevdi. Org sustuğu ve topluluktan çıt çıkmadığı için kiliseyi ansızın derin bir sessizlik kapladı. O güne dek hiçbir kiliseden Tanrı'ya o anda St. Jago'daki bu kilisede olduğu kadar güçlü bir coşku alevi yükselmemiş ve hiçbir yürek onu Jeronimo ve Josephe kadar sıcak duygularla beslememişti.

 

Ayin, tören giysileri içindeki yaşlı vaizlerden birinin mihrapta verdiği vaazla başladı. Konuşmasına titreyen ellerini cübbesinin dalgalanan kıvrımları arasından gökyüzüne doğru uzatarak dünyanın harabeye dönmüş bu kesiminde hâlâ titrek seslerini Tanrı'ya ulaştırmaya çalışan erkekler ve kadınlar olmasına şükredip onları övmekle başladı. Tanrı'nın takdiriyle kıyamet gününden aşağı kalmayan bir olayın gerçekleştiğini söyledi. Kilisenin duvarlarından birinde oluşmuş bir çatlağı göstererek bir gün önceki felaketin kıyamet gününün bir habercisi olduğunu söylediğinde tüm cemaat titredi. Bundan sonra rahipliğin verdiği belagatin akıcılığı onu kentin ahlaktan yoksun oluşuna sürükledi. Sodom ve Gomore'ye taş çıkaran iğrençlikler yüzünden onları bir güzel azarladı ve Tanrı'nın onları cezalandırmasına karşın sonsuz merhameti sayesinde St. Jago'nun tümüyle yerle bir olmaktan kurtulduğunu söyledi. Rahibin sözleriyle yaralanmış iki dostumuzun yüreğine Karmelit Manastırı'nın bahçesinde işlenen günahtan söz etmeye başlaması bir bıçak gibi saplandı. Toplumun bunu kabul etmesini dinsizlik olarak lanetliyor, konunun dışına çıkarak türlü hakaretle günahkârların adlarını veriyor ve onların ruhlarını cehennem zebanilerine teslim ediyordu. Donna Constanza Jeronimo'nun kolunu çekiştirerek, "Don Fernando!" diye bağırdı, ama o belli etmemeye çalışarak aynı sertlikte bir tepki gösterdi. "Tek bir söz bile söyleme Donna, gözlerini bile kıpırdatma, yalnızca bayılacakmış gibi yap ki kiliseden çıkabilelim." dedi. Ama Donna Constanza kaçabilmeleri için gerekli olan bu davranışta bulunamadan rahibin vaazını bastıran bir ses duyuldu. "Santiago'nun sakinleri, iki dinsiz günahkâr aramızda! Açılın, onlardan uzak durun!" Bir sürü insan dehşet içinde geriye çekilince, korku içinde başka bir ses , "Neredeler?" diye bağırdı. Üçüncüsü, "Buradalar!" diye haykırarak Josephe'nin saçına öyle güçlü asıldı ki Don Fernando Josephe'yi tutmasaydı Don Fernando'nun oğluyla birlikte onu yere düşürecekti. Genç adam, Josephe'yi kollarıyla sararak, "Çıldırdınız mı?" diye haykırdı, "Ben hepinizin tanıdığı kent kumandanının oğlu Don Fernando Ormezim." "Don Fernando Ormez mi?" diye bağırdı biri, gelip önüne dikilerek. Josephe'nin müşterisi olduğu bir ayakkabı tamircisiydi bu ve Josephe'yi küçük ayakları kadar iyi tanıyordu Asteron'un kızına dönerek utanmaz bir arsızlıkla, "Bu çocuğun babası kim?" diye sordu. Bu soru karşısında Don Fernando sarardı. Belli etmeden Jeronimo'ya baktı ve onu tanıyan birileri olup olmadığını anlamak için gözleriyle cemaati taradı. Bu dehşet verici durum karşısında Josephe, "Sandığınız gibi o benim çocuğum değil Pedrillo Usta" diye bağırdı ve büyük bir kaygıyla Don Fernando'ya bakarak, "Bu genç bey hepinizin tanıdığı kent kumandanının oğlu Don Fernando Ormez!" diye ekledi. Ayakkabı tamircisi, "Kentliler, bu genç adamı tanıyan var mı?" diye sordu. Birkaç kişi, "Jeronimo Rugera'yı kim tanıyorsa öne çıksın!" diye onu desteklediler. O anda bağrışmalardan korkan Juan, Josephe'nin kollarından kurtulmaya çalışarak Don Fernando'ya doğru uzandı. Bir ses, "İşte babası o!" diye bağırdı. Başka biri de, "Jeronimo Rugera o!" diye. Üçüncü bir ses de, "İşte günahkârlar bunlar" diye bağırınca İsa'nın tapınağında toplanmış Hıristiyan âlemi, "Taşlayın onları! Taşlayın onları!" diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine Jeronimo, "Durun canavarlar! Jeronimo Rugera'yı arıyorsanız burada. O masum adamı bırakın!" diye araya girdi. Jeronimo'nun sözleriyle kafası karışan öfkeli kalabalık duraksadı ve çoğu Don Fernando'yu bıraktı. O sırada yüksek rütbeli bir deniz subayı aceleyle yaklaştı ve kendine kalabalığın arasından yol açarak, "Don Fernando Ormez! Ne oldu size böyle" diye sordu. Serbest kalan Don Fernando Ormez gerçek bir kahraman tavrıyla, "Bunların ne canavar olduklarını görün! Bu beyefendi Jeronimo Rugera olduğunu söyleyip bu saldırgan topluluğu sakinleştirmeseydi şimdiye kadar ölmüştüm. Bir iyilik yapmak istiyorsanız her ikisinin güvenliği için onu ve bu genç kadını tutuklayın" dedi. Pedrillo Usta'yı tutarak, "Bu alçağı da tutuklayın, çünkü tüm bu karışıklığı o başlattı!" diye de ekledi. Bunun üzerine ayakkabı tamircisi, "Don Alonzo Onoreja, elinizi vicdanınıza koyun, bu kız Josephe Asteron değil mi?" diye bağırdı. Josephe'yi iyi tanıyan Don Alonzo duraksayınca, yanıt vermesine fırsat kalmadan öfkeleri yeniden kabaran bazıları, "Evet o! Bu o! Öldürün onu! Öldürün onu!" diye bağırmaya başladılar. Josephe o ana dek Jeronimo'nun taşıdığı küçük Philipp'i ve küçük Juan'ı Don Fernando'ya verip, "Gidin Don Fernando, iki çocuğunuzu kurtarın ve bizi kaderimizle baş başa bırakın!" dedi. Don Fernando çocukları aldı ve yanındakilere zarar geleceğine ölmeyi yeğ tuttuğunu söyledi. Deniz subayından kılıcını istedi, Josephe'nin koluna girdi ve arkasında duran çifte kendisini izlemelerini söyledi. Bu durumda çevresindekiler oldukça saygılı bir biçimde onlara yol açtığı için kilisenin kapısına vardılar ve kurtulduklarını sandılar. Ama aynı derecede kalabalık olan avluya çıktıklarında onları izleyen deliye dönmüş topluluktan biri, "Kentliler, bu adam Jeronimo Rugera, çünkü ben onun öz babasıyım!" diye haykırıp elindeki sopayla Jeronimo'ya öyle güçlü bir darbe indirdi ki Jeronimo, Donna Constanza'nın dizinin dibinde yere yığıldı. "Tanrım!" diye bağırdı Donna Costanza ve eniştesinin yanına kaçtı. O sırada, "Manastır orospusu!" diye haykıran bir ses duyuldu ve başka bir yönden gelen bir darbeyle Donna Constanza, Jeronimo'nun yanına cansız yığılıp kaldı. "Canavarlar!" diye bağırdı tanınmayan bir ses, "Bu kadın Donna Constanza Xares!" "Bize neden yalan söylediler?" diye bağırdı ayakkabı tamircisi, "Doğru kişiyi bulup öldürün!" Yanında cansız yatan Donna Constanza'yı gören Don Fernando öfkeden deliye döndü ve kılıcını çekerek bu dehşete neden olan fanatik katile öyle bir savurdu ki adam yana kaçmasa onu ikiye bölecekti. Ama onu sıkıştıran kalabalıkla başa çıkamadığı için Josephe, "Hoşça kal Don Fernando!" diye bağırdı ve kavgayı önlemek için, "İşte buradayım, beni öldürün kana susamış canavarlar!" diyerek kendini kalabalığın ortasına attığında Pedrillo Usta sopasıyla ona ölümcül bir darbe indirdi. Josephe'nin kanına bulanmış olarak öne fırlayıp, "Piçini de cehenneme yollayın!" diye haykırdı, öldürme isteği hâlâ dinmemişti. Don Fernando insanüstü bir yüreklilikle arkasını kilisenin kapısına vermiş, sol koluyla çocukları tutarken sağ elinde yıldırım gibi ışıltılar saçan kılıcıyla, her hamlede saldırganlardan birini yere seriyordu; bir aslan bile kendini bu denli iyi savunamazdı. Kasaplardan yedisi önünde cansız yatıyordu, bu şeytani saldırının başı da yaralanmıştı, ama çocuklardan birini bacağından yakalayıp Don Fernando'nun kolundan çekerek aldı ve başının üzerinde çevirdikten sonra sütunlardan birine doğru savurmadan pes etmedi. Bu olaydan sonra bir sessizlik oldu ve kalabalık dağılmaya başladı. Beyni dışarıya fırlamış küçük Juan'ın ayaklarının dibinde yattığını gören Don Fernando gözlerini inanılmaz bir acıyla göğe doğru kaldırdı. Yanına gelen deniz subayı onu avutmaya çalıştı ve her ne kadar durum kendisini haklı çıkarıyorsa da bu korkunç olaya seyirci kalmaktan pişman olduğuna inandırmaya çalıştı. Don Fernando onu kınamak için bir nedeni olmadığını, yalnızca cesetleri kaldırmasına yardım etmesini istedi. Gece olmak üzereydi, karanlıkta cesetleri Don Alonzo'nun evine taşıdılar. Don Fernando kucağındaki küçük Philipp'in yüzünü gözyaşlarıyla ıslatarak onları takip ediyordu. Geceyi Don Alonzo'yla geçirdi ve bir süre bazı şeyler uydurarak karısını bu felaketin ürkünçlüğünden uzak tutmaya çalıştı. Bunun birinci nedeni karısının hasta oluşu, ikinci nedeni de olaylar karşısındaki davranışını karısının nasıl değerlendireceğini bilmemesiydi. Ama kısa bir süre sonra bir ziyaretçiden olup biteni öğrenen karısı analık acısıyla sessizce sıcak gözyaşları döktü ve bir sabah gözleri hâlâ yaşlı, kocasının boynuna sarılıp onu öptü. Don Fernando ve Donna Elvire küçük yabancıyı evlat edindiler; Don Fernando ne zaman Juan ile Philipp arasında benzerlikler bulsa ve ikisine nasıl sahip olduğunu düşünse, sevinmek için sanki bir nedeni varmış gibi geldi.

 

Heinrich von Kleist

Almancadan çeviren: İris Kantemir


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Tarık Baysal

    Tarık Baysal 01.07.2017

    Mükemmel...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.