YILANLI VADİ

YILANLI  VADİ

Yıl 1966, yer Siirt. Nurtekin astsubay, hafif silah teknisyeni olarak göreve başlayalı bir yıl olmuştu. Alay komutanı, makamına çağırarak; Şırnak İlçe Jandarma Komutanlığı’nda arızalı silahların bulunduğunu, bu silahların  onarımının acilen yapılması gerektiğini söyledi. Çünkü, o günkü koşullarda; bölgede yol kesip köylüleri soyan namlı eşkiyalar, ortalıkta cirit atıyordu. Komutan derhal yola çıkılmasını emretmişti. Eruh’tan  sonra gelen kestirme yol; toprak olduğu için, aksi gibi ağustos ayı olmasına rağmen havanın da yağışlı olması nedeniyle, ulaşıma kapalıydı. Çaresiz Mardin üzerinden gidilecekti. Siirt merkez jandarmadan bir araçla yola çıkıldı. Önce Kurtalan, Beşiri, Batman ve Hasankeyf olmak üzere; Siirt il sınırı, bir buçuk iki saatlik zaman zarfında geçildi. Mardin il sınırına girildi. Tam 300 km araçla gidildikten sonra, Cizre’ye varıldı. Cizre-Şırnak arasındaki 60 km’lik yol, inşaat halinde olduğundan araç trafiğine kapalıydı. Şırnak’a kadar at ile gidilmesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Dört beş kişilik bir jandarma süvari grubu; başlarında esmer karakol komutanı bir başçavuş, gülümseyerek: “Hoşgeldin astsubayım, sen mi Şırnak’a gideceksin?” dedi ve Nurtekin astsubayı karşıladı. Nurtekin astsubay: “Başçavuşum ben köylü çocuğu değilim. Ata bindim bir iki defa, o da kısa mesafelerde… Onun için bana mümkünse acar at değil de daha yavaş ve iyi huylu bir at verirsen memnun olurum”dedi. Başçavuş: “Tamam astsubayım sana uygun bir at getirdim. Bundan memnun kalacağın kanısındayım” dedi ve bıyık altından hafifçe gülümsedi. Beraber yola koyuldular. Ama bir müddet aynı hızla gidildikten sonra; ekip, genç astsubayın atıyla arayı açtı ve hava kararmak üzereyken; dağ başında, gözden kayboldular. Gece karanlığı da bastırınca; genç astsubay, yolu bilmediği için: “At akıllı hayvandır yolu kendisi bulur” diyerek, atın dizginlerini serbest bıraktı. Bir süre yola böyle devam ettiler… Dağda ince patikalardan oluşan yolda ilerlerken; at öyle bir yere geldi ki, önündeki dik tepeye çıkamadı. Genç astsubay;  aşağıya inip, arkadan iki eliyle atı itmesine rağmen at: “ııııhh” diye zorlandı yine çıkamadı. Bu defa atı sevdi: “hadi oğlum ha gayret” diyerek; atın dizgininden tutup çekti ve atı güçbela yukarı çıkarmayı başardı. Kendi kendine söylenerek: “Alacağın olsun başçavuşum” dedi ve böylece yola devam ettiler. Nihayet 2000 civarında nüfuslu Şırnak’ın ışıkları göründüğünde yatsı ezanı okunuyordu. Şırnak’ın varolan tek caddesine girildiğinde, hem at hem de Nurtekin astsubay sevinçten deliye dönmüştü. Biri gece dağda kaybolmaktan kurtulmuştu, diğeri ise karnı doyacağı için çoştukça çoşmuş dörtnala koşmaya başlamıştı. Caddenin sonundaki merkez karakoluna varıldığında; bu dörtnala gelişi, başçavuş alkışlarla karşılamıştı. Sonradan şakacı ve muzip bir kişiliği olduğu anlaşılan bu kişi, genç astsubayın sitemine karşılık: “Senin için özel yemek hazırlattım, gel barışalım” dedi. Askeri hiyerarşiye rağmen; abi kardeş gibi görev yapan bu insanlar, Anadolu insanı değiller miydi? Genç astsubayımız güzel bir yemeğin ardından dinlenmeyi hak etmişti. O gece deliksiz bir uyku çekti. Ertesi gün, silah bakım ve onarım işini yaptı. Sıra, dış karakola gelmişti.

            Nurtekin astsubay, Irak ile sınır olması nedeniyle; önemli bir karakol olan, Milli Karakolu’na gitti. Bu karakol; yerleşim yerlerinden uzak, ıssız bir yerde tek bir binadan oluşuyordu. Buranın komutanı astsubay üstçavuş; insansızlıktan sıkılmış bir halde: “Astsubayım hoş geldin! Seni buraya Allah mı gönderdi?” sözleriyle karşıladı. Oradaki görev de birkaç saatte tamamlandıktan sonra, geri dönmek icap ediyordu. Ancak karakol komutanı, Uşak’lı hemşerisini  bırakmadı. O gece; akşam yemeğini ve bahçedeki kaynak suda soğutulan karpuzu yedikten sonra, karakolun önündeki bahçede, konuğumuzu bir sürpriz bekliyordu… Önce, elindeki bağlamayla bir er göründü. Komutanı ere sandalyeye oturmasını söyledi. Er bağlamayı çalmaya başladı. Çalınan parça Ege yöresine ait bir Harmandalı Zeybeğiydi. Zeybek çalarken; asker kıyafetinden bozma, efe kıyafetli iki jandarma eri kapıda göründü. Bellerinde, efelere özgü kama yerine, piyade tüfeği süngüsü çapraz şekilde takılı idi. Zeybek çalarken bir yandan da askerler Zeybek oyunu oynuyordu. Eğlence bu şekilde devam ederken; bir ara Egeli konuğumuz, bağlamayı eline alarak askerden daha yetkin bir biçimde; çocukluğundan bu yana öğrendiği Zeybeklerden; sırasıyla İslâmoğlu, Sepetçioğlu, Köroğlu, Kerimoğlu, Tavas ve Muğla Zeybeklerini çaldı. Kaşık havalarını çalarken de, İç Anadolu bölgesinden askerler oynadı. Bu arada eğlence bitiminde, saat gece biri bulmuştu. Ertesi gün, askeri bir araçla Şırnak’a dönüldü. Artık görev tamamlanmıştı. Ancak, geri dönülecek yolun uzunluğu nedeniyle; yaya yürüme göze alınarak, alternatif bir yol güzergahı düşünüldü. Bu yol Şırnak-Eruh arasındaki onlarca dağ ve tepeden oluşan zor, ancak kestirme bir yoldu. Gelirken 360 km gidilmişti, dönüşte ise 130 km civarında bir yolculuk planlanıyordu. Bu yolun, 60 km’si yaya olarak katedilecekti. Yol planlamasını, Şırnak Jandarma Komutanı bir yüzbaşı yaptı. Bu yol, çeşitli tehlikelerle dolu olduğu için; biri onbaşı olmak üzere, dokuz tane muhafız er görevlendirildi. Silah parçaları ile avadanlıkları taşımak üzere; bir katır ile o yörenin insanı bir rehber de, beraberinde verildi. Ancak, yanlarına yiyecek vermeyi unutmuşlardı ya da genç astsubayın deneyimsizliğinin bir sonucuydu bu durum…

            Ertesi gün, altı sularında erkenden yola çıkıldı. Yol çok dik ve sarp tepelerden oluştuğundan; ancak, güçlükle ilerlenebiliyordu. Bir tepeye çıkış, bir buçuk iki saat sürüyordu. O tepeden inişe geçildiğinde; ilk beş dakika, çok rahat ve dinlendirici oluyordu. Sonrasında; diz bağlarında çözülme olduğundan, iniş insana ızdırap veriyordu. Yürüyüş sırasında, ekip komutanı olarak; Nurtekin astsubayın en önde yürümesi gerekiyordu. Askeri hiyerarşiye göre; onbaşı ve arkasından kıdem sırasına göre erler, tek sıra halinde geliyordu. Yürüyüş hızı saatte 5 km civarındaydı. Fakat, her gün yaya devriye olarak çıkan; yürüyüşte deneyimli onbaşı, antremanlı olmasından gelen üstünlükle; kendisinden iki yaş küçük astsubayı sıkıştırarak, öne geçmeye çalışıyordu. Adeta bir yarış başlamıştı. Yürüyüş hızı, saatte 6 km’ye çıkmıştı. Bu sinir harbi, mola vermeden dört saat sürdü. Geçemeyeceğini anlayan onbaşı, daha kestirme bir yol önerdi. Üstüne üstlük “şayet kendinize güveniyorsanız” diyerek rakibini tahrik etti. Rehber katırın önerilen yoldan gitmesinin imkansız olduğunu söyleyince ekip ikiye ayrıldı. Ayrı ayrı yollardan ekipler tekrar yürümeye başladı. Genç astsubay, oyuna geldiğini anlamakta gecikmedi. Çünkü; önerilen yolun patikası dahi olmayan, sarp dağlardan oluştuğunu gördü. Ortalıkta yol denen bir şey yoktu. Kayaların üzerinden bir keçi gibi hoplaya zıplaya ilerleniyordu. Bu bir süre devam etti. Öyle bir yere gelindi ki; tahminen yüz metre derinliğinde, bir uçurum çıktı karşılarına. Ya bu uçurumdan aşağıya kademe kademe atlayarak inilecek ya da gerisin geri dönülecekti. Genç astsubay geri dönmeyi göze alamamıştı. Sorumluluk gereği olarak beraberindekilere sordu: “İnebilecek misiniz?” Onbaşı: “İnebilirim” dedi. Diğer askerler tereddüt ettiler. Tereddüt etmekte haklıydılar, çünkü iniş çok riskliydi. Yaralanma ya da ölme tehlikesi vardı… Erler: “Eğer inemezsek geriye döneriz” dediler. Bunun üzerine; önce genç astsubay, kayalardan bir dağcı gibi sarkarak; üç dört metrelik yüksekliklerden, bir metre genişliğindeki kaya parçalarının üzerine, kademe kademe inerek atlamaya başladı. Diğerleri de peşinden, birbirlerine tutunarak gelmeye başladılar. Bu işlemler on beş dakika kadar sürdü. Önlerine çıkan cılız bir dereyi geçtiler, bu arada ayakları ıslanmıştı. Daha sonra, çalı ve zayıf ağaçlardan oluşan, toprak dağa tırmanmaya başladılar. Beş dakika sonra, dağın eteğindeki toprak yola ulaştılar. Geriye dönüp baktıklarında, bir de ne görsünler? Rehber Hamit önde askerler arkada, diğer ekiple aynı yerde birleşiyorlardı. Yani onbaşının kestirme dediği yol hiç de kestirme çıkmamıştı. Aksine diğer ekipten daha çok efor sarfedilmişti. Yorgunluk had safhaya ulaşmıştı. Öğlen onikide 10 dakikalık dinlenme molası verildi. Mola bittikten sonra kasların soğuması durumunu düşünerek, Nurtekin astsubay ekibin kalkmasını emretti. Ancak onbaşı dahil diğer dört er; güya kestirme yoldan gittikleri için, ayağa kalkamadı. Genç astsubay, onbaşıya kızarak: “Sen beni yolda madara etmeye çalıştın ama ben 10.000 metre yarışlarına katılan ve Türkiye’de dereceye giren bir atletim. Aynı zamanda Jandarma Gücü’nde futbol oynayan amatör bir sporcuyum” dedi. Tekrar ve bağırarak kalkmasını söylediğinde, onbaşı: “Kalkmak istiyorum ama bir türlü kalkamıyorum”dedi. Bunun üzerine, etrafına bakınan Nurtekin astsubay 1-2 km ileride bir köy gördü. Ve kalkamayan askerlere şu emri verdi: “Siz bu gece karşıki köyde yatın, ertesi gün dinlendikten sonra Şırnak’a geri dönersiniz. Onbaşı! Ekip komutanı sensin. Sorumluluk sende, dikkat edin pusuya düşmeyin” dedi. 

               Rehber Hamit, silah parçası yüklü katır ve diğer askerlerle yola devam ederlerken; 45-50 yaşlarındaki rehbere genç astsubay: “Hamit Ağa istersen katıra binebilirsin, yolumuz daha var, çok yoruldun” dedi. Hamit: “Hayır kumandan, ben katıra binersem size saygısızlık olur, siz binin” dedi. Genç astsubay, yaşının diğer erlerden küçük olmasının verdiği utançla yürümeyi tercih etti. Bu rehberin tavırları, yöre insanının devlete ne kadar saygılı olduğunun bir göstergesiydi… Bir asker, tepede silahlı adamlar gördüğünü,  bunların eşkıya olabileceğini söylemesi üzerine, Nurtekin astsubay: “Görmemezliğe gelin, uygun bir yere gelince bir kayanın arkasına yatıp mevzilenelim” dedi. Mevzilendiler. Eşkiyalar görünmez oluncaya dek, mevzide kalındı. Tehlike geçtikten sonra, tekrar yürüyüşe devam edildi.

            Ekip yarım saat kadar daha yürüdükten sonra; sağ tarafı büyük kaya parçalarından oluşan bir tepe, sol tarafı ise dik ve derin bir uçurum olan; güneşin ısıttığı çok sıcak bir bölgeye vardığında, Rehber Hamit’in sesi duyuldu: “Kumandan bey! Buraya Yılanlı Vadi derler. Burada çok zehirli, daha öncede birkaç köylünün ölmesine neden olan, karayılanlar yaşar. Buradan çok daha dikkatli geçmeliyiz. Toplu olarak geçemeyiz. Teker teker ve koşar adım geçmemiz lazım” dedi. Bunun üzerine; elindeki İngiliz Sten makineli tabancasını çıkaran Nurtekin astsubay: “Önce ben geçeyim” dedi ve kayalara yaklaştı. Tam o sırada, kayaların arasında bir kıpırtı fark etti. Bu, bilek kalınlığında, koyu siyah renkli karayılandan başkası değildi. Rehberin anlatımına göre; bu yılanın zehiri, insanı beş dakika içinde öldürürdü. Muhtemelen bu ıssız ve sessiz vadideki gürültüyü duymuştu. Astsubayımız elindeki silah hedefe hassas olmadığı için erlerden Kırıkkale yapımı Türk piyade tüfeğini istedi. Diz çöküp yılanın kafasına nişan aldı: içinden, “keşke yılan geri çekilip yuvasına girse de onu öldürmeye gerek kalmasa” diye düşündü. Bu sırada  Hamit seslendi: “Kumandan bey! Eğer vuramazsan bu yılan hepimizi sokar, izin verirsen önce ben kendi yöntemimi deneyeyim, eğer başarılı olamazsam o zaman silahını kullanırsın” Nurtekin astsubay, erleri güvenli bir yere çektikten sonra harekete geçildi. Hamit, yol kenarında bulunan iki tane düz kayrak parçasını, iki eline alarak; yavaş adımlarla, yılana sokulmaya başladı. İki eli yan tarafta, 40-50 cm açıklıkta yürüyerek; yılanla, burun buruna geldi. Yılan da bu arada, 30-35 cm dikine çıkarak, çatallı dilini gösteriyordu. Rehber, iki elindeki kaya parçalarını, ani bir hareketle yılanın kafasına vurdu. İki taşın arasında ezilen yılanın başı hayvanın çırpınmasına ve kıvranmasına neden oluyordu. Hamit “Çabuk! Buradan kaçalım! Yılanın eşi vardır, fark ederse hepimizi öldürür” diyerek telaşla bağırdı. Nurtekin astsubay erlere kaçmaları talimatını verdi. Ve hep beraber yorgun halde koşarak, belirli bir güvenlik mesafesine gelinceye dek oradan uzaklaştılar. Yürüyüşe tekrar devam ettiler. Mola verme zamanı geldi de geçiyordu bile…

            Sol tarafta, güzel bir akarsuyun yanına varmışlardı. Bu akarsuyun kıyısında, yaklaşık 500 kişilik bir göçer grubu koyun ve keçileri ile birlikte konaklamıştı. Zaten aç olan, askerlerden bir tanesi: “İzin verirsen göçerlerin yanında dinlenme molası verelim komutanım” dedi. Öneri uygun bulunarak, göçerlerin yanına yaklaşıldı; ancak her ihtimale karşılık, gerekli güvenlik önlemleriyle birlikte tüfekler doldurulup emniyete alındı. Ve askerlere şu uyarıda bulunuldu: “Arkadaşlar bu mola tehlikeli olabilir, tüfeğinizi otururken kucağınıza alın” Göçerlerin yanına varıldığında, aşiret reisi koşarak ekibi karşıladı: “Hoş geldiniz” dedi. Kısa bir selamlaşmadan sonra yere oturuldu. Birkaç dakika sonra ayranla bulgur pilavı ikram edildi. Bu konukseverlik güzel bir gelenekti güneydoğuda. Ayranlar içildi, pilavlar tam bitmek üzereyken bir grup yaşlı ile bir grup genç aşiret mensubu arasında hararetli bir tartışma başladı. Genç astsubay, hal ve tavırlarından bu tartışmayı hayra yormadı. Öte yandan dillerini bilmediği için ne konuştuklarını anlayamıyordu. Erlere seslenerek: “İçinizde kürtçe bilen var mı?” diye sordu. Bir asker: “Evet. Ben Ağrılıyım, kürtçe biliyorum. Durum çok kötü. Bir grup katır üzerinde bağlı bulunan tüfek parçalarını; sandıktan dolayı,  tüfek mermisi  sanıyor. Hem tüfekleri hem mermileri ele geçirip askerleri öldürdükten sonra nehre atalım” diyor, diğer yaşlı grup ise: “Olmaz, onlar misafir… Hem hükümetin adamı, eğer öldürürseniz hükümetin kolu uzun, sizi Hakkari’de de olsa bulur cezalandırır diye söyleniyorlar” şeklinde bir tercüme yaptı. Hamit’te: “Tam da ben söyleyecekken, benden atik davranıp askerlere sordunuz. Dedikleri tamamen doğrudur” diyerek o da yardımcı oldu. O dönemde bir tüfek ve bir fişek sahibi olmak servet değerindeydi. Bunun bilincinde olan genç astsubayımız aniden kalkılması emrini verdi. Aşiret reisinin koşarak: “Daha çay demletiyorum. Çayınızı için öyle gidin” teklifini kibarca reddetti ve teşekkür ederek oradan hızla uzaklaşılmasını sağladı.

            Belirli bir süre yüründükten sonra, nihayet 1500 nüfuslu Eruh ilçesi göründü. Nurtekin astsubay, saatine baktı. Yola çıkalı tam dokuz saat olmuştu. Hesabına göre ortalama saatte 6,5 km hızla yol aldıklarını, bunun da ekip için büyük bir başarı olduğunu düşündü. Eruh İlçe Jandarma Komutanlığı’nın bahçesi, uzaktan çiçeklerle bezeli bir park görünümündeydi. Bahçede; Jandarma komutanı Yüzbaşıyla, Eruh kaymakamı birlikte kamelyada oturuyorlardı. Genç astsubay, üstlerini selamladı. Kaymakam: “Hayrola astsubayım nerden geliyorsunuz böyle ?” dedi. Genç astsubayımız da: “Sabah altıda Şırnak’tan yaya olarak yola çıktık, dokuz saattir yoldayız” dedi. Kaymakam: “Belli ki çok yorulmuşsunuz. Buyrun şu koltuğa oturun” dedi. Genç astsubay, onun buyur ettiği koltuğa artık nasıl oturmuşsa, arka üstü çiçeklerin üzerine yuvarlandı. Debelenerek, tıpkı o onbaşı gibi kalkmak istiyor ama bir türlü başaramıyordu. Kaymakam: “Astsubayım kendini mahfetmişsin, bu kadar hızlı gelinir mi?” dedi. Kaymakam ile yüzbaşı iki koluna girerek ayağa kaldırdılar. Yüzbaşı askerlere şöyle seslendi: “Oğlum! astsubayınızı alın bir yatağa yatırın dinlensin. Gece devriyesini çağırın gelsin”. Askerler koluna girerek koğuşa götürdüler. Koğuşta, Nurtekin astsubay postalını çıkardığında, ayağındaki siyah renkli çorabın, kıpkırmızı kan olduğunu fark etti. Çorabı çıkardığında; parmak aralarının, sürtünmeden dolayı delindiğini ve ayağında yaralar oluştuğunu gördü. Ayağı sızlamasına rağmen yorgunluktan derin bir uykuya daldı. Uyandığında yatsı ezanı okunuyordu. Nurtekin astsubay, askerlerin tekrar devriye arabasına kadar koluna girmesiyle; topallayarak yürüdü ve böylece, Şırnak-Eruh yolculuğu; Siirt’e gitmek üzere devriye arabasında sona erdi.

 

Nurtekin Karslı                  

Editörün Notu: Yazarın, mesleğinin ilk yıllarındaki bir anısını aktaran anı-öyküdür.                                                                                        


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Nurtekin KARSLI

    Nurtekin KARSLI 18.02.2018

    “Keşke yılan öldürülmeseydi” diye, güya insancıl olduğu izlenimi veren, Yusuf TAŞ adlı şahıs; dedesi yaşındaki bana yumruktan büyük taşlarla saldıran ve Turgutlu 1.Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, hapis cezası alıp cezası ertelenen beş kişiden birisi midir? Yasal savunma sınırları içerisinde değerlendirilen eylemim beraatle sonuçlanmıştır.

  • Yusuf Taş

    Yusuf Taş 18.02.2018

    Keşke yılan öldürülmeseydi. Nurettin Karslı, Manisa'da yaşayan emekli astsubay mıdır? Şu haberde bahsedilen kişi mi yazmış bu anıyı? http://arsiv.dha.com.tr/bahcesine-izinsiz-giren-cocugu-ayagindan-vurdu_147790.html

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.