Bizim Yolumuz

Bizim Yolumuz

Bu dünyada herkes misafir. Ölüm fikrinin bizi çıldırtmıyor oluşu, misafirliğin ne zaman son bulacağını bilmeyişimizden. Hakikatin insafsız rüzgarı kulağınıza bedenen iflas edeceğiniz tarihi fısıldarsa? İşte, bir damla gözyaşı ile içinden çıkılmaz korkunç anaforun başladığı yerdir burası.

Tabiatın gölge ve serinliğe dair bütün kuvvetleri Gönen parkında mevcuttur. Yazın en keskin sıcağında heybetli, kat kat ağaçlar güneşin yakıcılığına zırh olur, sokmaz bu nazenin parka; sadece aydınlığından bir parça alır. Bu parkın cazibesi ve otantik havası çokça buradan gelir.

 

Yine bir gün bisikletimle Gönen parkında gezerken 30 yaşlarında bir adam, daha doğrusu bir bilge tanıdım. Günlerdir yarı dolu bir limonata bardağıyla süs havuzunun kıyısında oturuyor... Dikkatli bir gözlemciyseniz bin kişi arasında bile dikkatinizi çekecektir. Ne geçen zamanın farkında olmayan cevval gençlere benziyordu ne de burnundan soluyan ihtiyarlara. Çarmıhını omzunda taşıyor derler ya... Yanıbaşında kuğulara yem attığı süs havuzuna değil, bir dökse derdini ırmaklar dahi solup kararacak. Gönen parkının modern fatihi gibiydi, hareketleri ölçülü, asude bir limandı, bu gölgeli limanın kıyısına ilk kez yanaştım.

 

Tanışma fasıllarını, girizgah bölümlerini geçelim. İlk günlerde politika ağırlıklı konuştuk. Kendisini, bu ülkenin gözüne batmış diken olarak tarif ediyordu. Dizginleyemediği bir hırsı vardı, güçlü olanın hukuk adlı entrika komedisini ayan beyan birinci perdeden seyrediyordu; bütün televizyonların saray meddahlığı yapmasından tiksiniyordu, bu insanlara hipnoz sırasında soylu duyguları telkin edeceksin, sonra banttan konuşmalarını, yazdıklarını izleteceksin, işte o zaman kendi rezilliklerinden kendileri utanacaklar diyordu. Bu haksızlık karşısında da ispata muhtaç hissediyordu kendini, mesele yenilmek değildi asla, asıl mesele haklı olduğunu ispat edememek... Fakat gelin görün ki doğa, hünerini göstereceği bütün sanatsal yeteneklerden mahrum, yapayalnız bırakmıştı onu. Dilinin ayarı yoktu, kendi çığlığını çevredeki üç beş kişiden başka kimseye duyuramadığından yakınıyordu.

Tanıştıktan iki hafta sonraydı:

—Bak dedi, bu kuğu var ya, en sadık kuşlardan biri. Dinle, hafif kavisli tuttuğu kanatlarından derin, müzikal bir ses yükseliyor...

İyi de o ses projektörün altında bulunan iki hoparlörden geliyor, enstrümantal müzik: Bir Demet Yasemen... (Daha sonraları elime bir kitap geçti, kuğulardan hakikaten müzikal, ritmik bir ses yükselirmiş)

Beni duymazlıktan gelerek devam etti:

—Yüzerken bile gagasını aşağı eğip başı daima dik yüzer, çünkü utanılacak bir şey yapmadığının bilincindedir, bembeyaz derisinde günahsızlığın vakurluğu vardır; acaba ben de bu kadar günahsız mı gideceğim, derken ilk defa yüzüme baktı.

Alayla karışık bir korkuyla sordum:

—Nereye gidiyorsun?

Acısını şakayla yenmeye çalışan bir ses tonuyla:

—Öteye gidiyorum, başını yeniden kuğuya çevirdi: Altı aya kalmaz...

Gülümsedim, şaka mı yapıyorsun diyerek tepki verdim.

Bir kez daha baktı, tarihin en acıklı bakışını gördüm. Böyle pırıl pırıl gözlerde ölümün donuklaştırdığı biri böyle bakabilirdi ancak. Dilim lâl oldu, duygularımın eli kolu bağlandı, söyledikleri beynime mızrak gibi saplandı, ne desem? Ne kadar aksini göstermek istesem de onun yanında beceriksiz, şımarık bir çocuk gibi gözüküyordum. Bir kez daha ters bir şey söylersem kulağımdan gebe eder beni. Yapılacak tek şey vardı: Susmak...

 

Hikayeyi anlattı: Kasım 2009’da epileptik nöbet geçirmiş, yapılan tetkikler sonucunda beyinde 3 cm. kanamalı metastatik lezyon saptanmış, daha önce akciğerde görülmüş, dört kür, geçmeyince bir dört kür daha kemoterapi verilmiş, inatçı kanser hücreleri bu kez beyne göç etmiş, öncesinde akciğere daha sonra beyne cerrahi müdahaleler yapılarak orası temizlenmiş ve hasta takibe alınmış. Fakat neşter bir kere beyne temas ettiğinden epilepsi ortaya çıkmış. Verilen epilepsi ilaçları nöbetleri azaltmış fakat bir türlü tam olarak önüne geçememiş. Bir yaz gecesi yürüyüş yaparken fenalaşmış, alelacele Bursa’ya sevk edilmiş, sıkı takibe alınması gereken hasta iki yıldır beyin MR’ı çektirmediğinden, bulgular erken teşhis edilememiş ve hastalık nüksetmiş... Raporlar ve anlattıkları kısaca böyle. Kesin bir dille o cehennemi ortama yeniden girmeyi reddetmişti. İkna etme çabaları, yalvaran gözlerdeki çaresiz bakışlar, annesinin geçirdiği histeri krizleri, kasvetli hüzünler, hepsi bu “sakin güç” karşısında teslim olmak zorunda kalmıştı.

 

Ben, karşısında silik bir yazıcı gibi duruyordum, hayat felsefesi üzerine söylediklerini onaylayıp geçiyordum fakat beni tek şeye ikna edememişti: Tedaviyi reddetmesinde takındığı inatçı tavır... İçinde neler oluyor, hastanede neler yaşadı bilmiyorum ama belli ki ince ruhu üzüntünün örsünde hırpalana dövüle sertleşmiş, derisi kösele kıvamına gelmişti. Belli ki ölüm, doğanın sükun bulması demekti ona göre; hayatındaki tufanların, iç sıkıntılar dinmesi...

Yenilgide olduğu gibi, mesele ölmek de değil diyordu. Manevi sıkıntılar tamamıyla dinmezse, sonsuza kadar diplerde sürekli rahatsız eden bir tortu kalırsa?

Söylememişti ama başında bir ağrı vardı sanki, bazen birden susuyor, eliyle başının sol tarafını, ameliyat yerini ovalıyordu. “Rahatsız eden sürekli bir tortu” endişesinden kesik kesik ve dayanılmaz bir baş ağrısının olduğunu seziyordum.

 

Tanışalı iki buçuk ayı geçti, gözle görülür ölçüde zayıfladı, avurtları çöktü, elmacık kemikleri çıktı, hareketleri ağır ve ızdıraplıydı, yürüyüşü de öyle. Ama burada, mutluluktan yürek çatlatan bu huzurlu parkta, benimle vakit geçirmeyi seviyordu. Karşısında konuşmaya çekinmeme rağmen bu kez sazı eline alan bendim. Arkadaşımın yüzünde bir parça gülümseme görmek için kitapları talan ediyor; güzel, komik, kısa anekdotlar bulmaya çalışıyordum, çünkü uzun konuşmaları dinleyecek güce sahip olmadığını görüyordum artık, çabuk sıkılmaya başlamıştı her şeyden, bir virtüözmüşüm gibi oturduğumuz masanın her ritmini ona göre ayarlıyordum.

Bir sonbahar günü, işaret parmağıyla, solan, ağır ağır düşen yaprakları işaret etti, daha kısık sesle ama coşkulu:

— İlkbahar için yenilenmeleri gerekiyor, kurumuşlar gider, tazeler gelir, tıpkı bizdeki döngü gibi, yaşlılar giderken bebekler gelir... Bak şu meşe ağacındaki köke, çift damarlı gövdeye, boydaki heybete, yerde gökte kıran olsa, bir adım geri atarlar mı?

Bir yazarın şu sözünü çok sever, sık sık kullanırdı: Hep o meşenin eğilmeyen sağlamlığı ona bu sükutu veriyor, onu keserseniz, yakarsınız fakat eğemezsiniz...

Rüzgâr saçlarımızı savururken keyfi yerine geldi, bir de şiir patlattı:

“Atımı bağladım aman meşeye, meşeye; benden selam söyleyin gara gözlü Ayşe’ye...”

 

Kafamda her gün daha kötüye gideceğini programladığımdan omuzdaşımdaki bu geçici ilkbahar havası mutluluktan neredeyse ağlatacaktı beni. Kaybolan çocuğumu bulmuşum gibi. Bazen böyle tanrısal bir kuvvet geliyordu. Öyle zamanlarda gözlerine yüce bir aslan parıltısı geliyor, daha sonra bir okyanus sessizliğinde derin düşüncelere dalıyordu... Belli etmemeye çalıştım fakat benim de duygularım allak bullak oldu, her gün nevrotik krizlerin eşiğinden dönüyordum. Ne olurdu tedaviye gitse? Onu her gün sırtımda taşımaya yemin edebilirdim. Bir adam, ölümün gelişini nasıl bu kadar kolay kabul edebilir, nasıl çıldıracak kadar hiddetlenmez, masaları kırıp dökse ben de rahatlayacağım, bu genç yaşta nefis, nasıl böylesine ümitsizliğe terk edilebilir?

 

Depresif insanlar cesaretsizliğe her zaman hazırdır fakat büyük bir sükunla verdiği bu karar, bir cesaret örneği değil mi? Kendimi onun yerine koyuyorum, zaten büyük hayal kırıklığıyla karanlık dehlizin içine girmişim, karşı koyma gücünü kendimde nasıl bulabilirdim? Mağlup olacaksam da kimseyi üzmeyen miskin bir teslimiyetle mağlup olurdum.

 

Henüz kötüleşmeden destansı bir konuşma yaptığını hatırlıyorum:

—Şurada seninle sohbeti kesip arkamı dönerim, parkta bisikletle gezen gençlere bakarım ya da birbirleri için yaratıldığını düşünen ve aşkla yoğrulan şu sarmaşık güllerine. Nihat Genç’in dediği gibi: Doğuda herkesin içinde bir Leyla var ve herkesin Leylası birbirinden farklı... Hiç değilse garsondan bir limonata daha isteyebilirim. İletişim olmasa bile etkileşim durmaz gündüzleri. Ama gece öyle değil. Geceleri, hayal gücünün dizginlerini tutacak kimse yok, acımasız gerçekliğin sert tokadı var. 17 Ağustos depreminde birkaç gün dışarıya kilim serip açık havada, uğuldayan kuşların seremonisi eşliğinde yatmıştık; karanlık, üstümüzü örten kirli bir yorgan gibi güneşi her seferinde katlediyordu. O zaman düşündüm, sabahın ışığında gün doğumunun umudu var, mezarlıklarda bu yok. Aradaki tek fark bence bu. Fakat bir taraftan geceleri, düş gücü olanlar için harika, yatağına uzanıp gözlerini kapatıyorsun, yedi renkli gökkuşağı üzerinde çocuklar gibi kaydığını düşün. Ama hayalleri, hayatı bitmek üzere olan birine sorarsan gecelerin tatlı bir tarafı yok; zifiri karanlıkta ölüm bir milden daha yakın, dolunay halesi, yıldız parlaklığı olsa bile... Sabahları, sıcacık tutan kitlelerin içinde eridiğin için hiçbir şeyin sonunu düşünecek vaktin olmuyor. Bu yüzden akşam olduğu zaman perdeleri çekip lambayı yakıyorum, televizyon açık uyuyorum ki sürekli vızıldayan bir ses olsun...

 

Apartmanı parka yakındı, dolaşmak bahanesiyle onu evine kadar götürüyordum ama bir türlü evine girecek cesareti kendimde bulamıyordum. Üçüncü kattaki küçük odası sadece onun sırdaşı olsun, benim girmeye hakkım yok. Parka gidemiyorduk eskisi gibi ama kapının önünde ona yine kısa, gülünç hikayeler anlatıyordum, zayıflıktan mavi gözleri dışarıya fışkırıyor, silueti değişmeye başlıyordu. Yanağındaki kırışık gülümsemeyi de fark etmiştim...

 

Arkadaşımın annesini bir kez gördüm. O histeri krizleri geçiren kadın bu değildi sanki. Hayatın trajedisiydi bu durum. Bu, birden değil güve gibi küçük küçük yerdi insanları. Sonunda, vücudun kendi kendine geliştirdiği bir zırh, bir avuntu sistemi vardı, en derin bunalımlarda dahi er geç devreye giriyordu, biz buna alışkanlık diyorduk. Şimdi daha az sancılı olan alışma evresindeydi annesi. Alışacaktı da, yarası geçmeyecekti belki, kabuk bağlayacaktı, o kabuk kaşınmadıkça kuytu bir köşede bitkin duracak ama zamanla kabullenecekti...  Kabullenecektik.

 

Ben de alıştığımı düşünüyordum ta ki havaların yavaş yavaş serinlemeye başladığı bir sonbahar gününe kadar... Aşağı kattan apartmanın ziline bastım. Söylediğim gibi, giremiyorum mabedlerine. Dışarıda bekledim o gün. Geleceğim diye söz vermese beklemezdim belki. Güneşi kaybedene kadar dolandım. Bir anda hava koyu kurşuni renge döndü. Sonra gökyüzü kara bir bayrak biçimini aldı. Göğsü yarılan bulutlar, inanılmaz bir yağmur boca etti üzerime. Çoraplarımın içine kadar nüfuz eden bir borandı adeta. Bu geçici gibi görünmeyen siyah bulutlar, bütün sirenlerini açıp kötü bir haber mi verecek? Hava gibi aniden kararmış olan ruhum harabeye döndü, alt üst oldu, kuvvetli esen yel beni de alıp sonsuza götürse? Ya da Hamlet’ten bir dize: Bir ceviz kabuğunda ebediyete kadar hapsolabilsem? Kalp atışım hızlandı, ayaklarımda pranga, aniden yere çöktüm, sürünerek bir tentenin altına girdim, başımı dizlerimin üstüne koydum, ayağa kalkamıyordum, Picasso’nun saatlerce boş tuvale bakması gibi, öylece, bomboş ne kadar baktığımı hatırlamıyorum, sonra ufuktan bir kızıllık büyüdüğünü hatırlıyorum, son nefesi veriyormuş gibi beş harften oluşan ihtişamlı bir çığlıktı beni kendime getiren: Kerem... Kafamı çevirdim. Azametli adımlarla ağır ağır yaklaştı. Beyin ve bacak damarlarımda kanın yeniden dolaşıma girdiğini duydum. Sarılmak için ayağa kalktım, bir kez daha yere düştüm. Göz pınarlarımı sonuna kadar salıveriyordum artık, hüngür hüngür... Aramızdaki resmiyetin bağı tümüyle çözülmüştü. Bütün çabalarıma rağmen kalkamayınca o, kemikleri sayılan cılız kollarıyla boynuma bir hamlede “kardeşim” diyerek sarıldı... Dilinden özür diler gibi cansiparane neden geciktiğini anlatmaya çalışıyordu, çeviklikten çok uzaklaşmış mavi gözleri yeni uyanmış gibi uyku mahmuruydu... Dinlemiyordum mazereti, o buradaydı, önemi yoktu...

 

Son, o gün değildi... O gün, yaşamda maneviyata eriştiğim gündü. On iki gün sonra hayat, minicik alevi titrek yanan arkadaşımın ruhunu usulca söndürdü. Tabiat kanunlarına göre nefes alan herkes için hayat bir yerde sona ermek durumundadır.

 

—İsmimi verme olur mu, dedi. Beni sen yaşatacaksın...

Öyle bir formül bilmediğimi söyledim. Tuttuğum notları gözüyle işaret etti. Not aldığımı hiç gizlemezdim, daha önce sormuştu, cevabım hazırdı: Süs havuzunda yüzen kuşların hareketlerini, tabiatın yeşilden kahveye nasıl dönüştüğünü gözlemlemek amacıyla... Akıllıca bir yalan değildi, olsa bile yutmayacağını bildiğimden akıllıca bir yalan uydurmak mantıklı değildi. Derdi ki: Saman kokulu yapraklarda bu hikâye sonsuza kadar yaşayacak, ben de yaşayacağım... Oğuz Atay demişti: Bu sayfalarda yaşadığını görüp, öldüğüne nasıl katlanacağım? Sana söz: Sümer tabletlerindeki çivi yazısı gibi her kelimesini özel bir teknikle çakacağım, sonra, ete kemiğe bürünmüş kadife yumuşaklığında okuyucuya sunacağım...

 

Kerem Han


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Fahri Kumbul

    Fahri Kumbul 04.09.2018

    Gönen Parkı'nın havasını soludum, görselinden faydalandım. Çok etkileyici bir park. Öykü de gayet güzel. "Cumhuriyet dönemi" havası var.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.