Dal Dal Dal!

Dal Dal Dal!

Denize çakılmış beton kazıkların üstüne tünemiş bir kıyı meyhanesindeyim. Bu meyhaneler şu sıra pek gözde. Kimilerine, ‘Entel Bar’ diye, ad yakıştıranlar bile var. Bana sorarsanız ne meyhaneye ne de bara benziyor. Duvarları ahşapla kaplanmış, pencereleri oldukça geniş. Masalar, sandalyeler, denizi en iyi gören köşelere kurulmuş bar, üstüne bastığım döşeme, her şey, hangi ağaçtan olduğunu bilmediğim açık renk ahşap. İçeride, reçine, balık, rakı, deniz ve tütün kokusu var.

 

     Barda benden başka kimse yoktu. Yarım saattir, karşıma düşen pencereden, mavisi koyulaşarak kirlenmiş denize iniş yapan martıları izliyordum. İkinci votka bardağını dudaklarıma götürdüğüm anda, iki genç kızla, iki delikanlı geldi, tam karşıma oturdular. Denize bakan pencerem kapanmıştı. Yana dönüp uzaktaki pencereye doğru çevirdim gözlerimi. Yorgunluklarını, yaptıkları gürültüyle belirttiler.

 

     Nal biçimindeki barın içinde içki hazırlayan barmene, bir limonlu votka daha ısmarlayıp yeşil eriği unutmamasını söyledim. Futbol maçından geliyorlarmış. “Üç çektik! Geçirdik!” gibi sözlerle seviniyor, birbirlerini kutluyorlardı. Konuştuklarını duyduğumu belli edercesine, kızlarla göz göze gelip gülümsedim. Onlar da bana kaçamak bakışlar atıp gülümsediler. Erkekler viski, kızlar cin tonik ısmarladı. Delikanlılardan deri montlu olanı, arkadaşıyla yaptığı maç yorumunu yarıda kesip kızlara döndü.

 

     “Fıkırdamayı bırakın! Bakın size ne anlatacağım. Dünyanın en yeni, en komik maç hikâyesini, benden duyma mutluluğuna ereceksiniz.”

 

       Arkadaşı, bu açış konuşmasını kıskanırcasına:

 

      “Caaarrt!” diyerek, ondan aşağı kalmadığını belirtmek istedi.

 

     Kızlar, yüksek sesle bastılar kahkahayı. Elimde votka, bardağı ben bile kendimi tutamayıp onlara baktım. Pişkin delikanlı hiç bozuntuya vermeyip diklendi: “İsteseniz de istemeseniz de anlatacağım. Önce efendi gibi dinleyin, sonra dişinizi sıkıp gülmeyin!”

 

    Anlatmakta, güldürerek göze girme yarışında ısrarlıydı. Bana da yan gözle, “Sen de dinle” dercesine bakıp göz kırparak, kurnazca gülümsedi. Bu türlü cıvıklıkları yozluk sayıp hiç sevmeyişime karşın, bu genç ilgimi çekmişti. Hem yapışkan, hem de sevimliydi. Hemen anlatmaya başladı:

 

       Biliyorsunuz bizim siyah beyazlıların geçen hafta, başkentte maçı vardı. Her dış maçta olduğu gibi, takımımızı desteklemek için yaptığımız uzun bir yolculuktan sonra, gidip şeref tribününün altındaki yerimize oturduk. İki takım da korkunç bir tezahürat altında sahaya çıktılar. On dakikalık bir ısınma çalışmasından sonra hakem para atışını yaptı. Şansa bak, bizimkiler uğurlu saydıkları Gençlik Parkı tarafındaki kaleyi seçme hakkını elde ettiler. Gökyüzünde küçük bir bulut parçası bile yoktu. Saha halı gibiydi. Kale arkası bizim seyircilerin siyah-beyazlı bayraklarıyla donatılmıştı. Açık tribün ve karşı kale arkası da sarı-lacivertli bayraklardan geçilmiyordu. Hakemin düdüğü ile maç başladı. İki takımın seyircisi de saniye sektirmeden, beş bin kişilik korolar halinde, karşılıklı iltifatlarla seslerini yükseltmeye başladılar. İlkin, başkentliler:

 

         “Olmaz olmaz, bu iş olamaaaz!”

 

         Bizimkiler:

 

         “Olur oluuur, bal gibi oluuur!”

 

         Başkentliler:

 

    "Fincanı taştan oooyarlar, size de böylee kooyarlar” şarkısını söyleyince, bizim takım taraftarları, beş bin kişilik bir gürültüyle önce, “Yuuuuhh!” çekiyor, sonra hemen karşılık veriyordu:

 

         “Başkent Ovası, Güzeller Yuvası! Başkent Ovası, Güzeller Yuvası!”

 

         Altta kalırlar mı, onlar da davullar eşliğinde yaptıkları gürültüyle:

 

      “İstanbul’da dikilitaş! İstanbul’da dikilitaş!...” diye bağırıp duruyorlardı. "Şimdiden fıkırdamaya başlamayın, efendi gibi dinleyin. Neyse... koro halindeki tezahürat, “Dal, dal, dal! Al, al, al!” gibi, sağ kol ve bilekli devinimlerle, şifreli şarkı sözleriyle sürüp giderken ansızın, stadyum hoparlörlerinden gayet erkeksi, sert bir ses, maçı yarıda kesercesine konuşmaya başladı:

 

         “Dikkat, dikkat! Dikkat, dikkat! Sayın futbolseverler! Sizleri sukünete davet ediyoruz! Dikkat, dikkat! Şu anda sayın hanımefendileri şeref tribünündeki yerlerini almış bulunuyorlar! Bundan sonraki tezahüratlarınızda, sizleri saygılı ve terbiyeli olmaya davet ediyoruz! Aranızda oturmakta olan güvenlik kuvvetlerimiz, bu konuda çok hassastır! Her zamanki gibi, çok uyanık davranacaklardır! 

 

         Eyvaaah... bütün seyircinin sanki bir anda dili tutulmuştu. Stada doluşmuş otuz bin kişiden, çıt yoktu. Oturma sıralarının her birinde, yukardan aşağı dizilerek oturmuş güvenlik güçleri, uzaktan bakınca, ordu yeşili üniformalarıyla yazısız pankartları andırıyordu. Her sırada, her on kişinin yanında bir güvenlik görevlisi oturuyordu. Bunlara ek olarak, o gün stadyumda ne kadar sivil güvenlik görevlisi vardı, bir Allah bilir. Futbol sahasının çevresini üçer adımlık arayla, ikişer sıra sarmış olan komando erlerinin, her yirmi tanesinden birinde, Almanya’dan getirilmiş hakiki kurt köpekleri vardı. Stadyuma sessizlik, birden bire bir sis gibi inmişti. Bir kibrit çıtırtısı, tek bir çakmak çakması bile yoktu.

 

 

 

Edepsiz tezahüratlarla top oynamaya alışkın futbolcular, “Dikkat, dikkat!” anonsuyla bıçak gibi kesilen gürültüden sonraki sessizlikle, bir anda sersemlediler. Beklerden birisi, soğukkanlılık gösterip topu dışarı atarak, oyunu uyutmayı akıl etti.. Ya hakemler ne yapıyordu derseniz? “Dikkat, Dikkat!” emri gelir gelmez, orta hakem ağzında düdük, orta yuvarlağın ortasında ellerini iki yanına yapıştırıp askerce hazır ol vaziyetine geçti. Onu izleyen yan hakemler de saha dışı çizgisinde, ellerinde uyarı bayrağıyla kımıldamadan dikildiler. Topu dışardan getiren oyuncu, taç atışını yapmak için topu elleriyle başının üstünde tutarak, hakemden atış emri bekliyordu. Bu böyle kaç dakika sürdü bilmiyorum. Neyse ki bizimkilerin kaptanı, hakemi sarsarak uyandırdı. Hakem uyanır uyanmaz, trene yetişecek firari mahkûm gibi topsuz kaleye doğru koşmaya başladı. Sözde bozuntuya vermeyecekti. Oysa top öteki kaledeydi. Seyircilerden yine çıt çıkmıyordu. Adam yeniden uyandı, pırrr, bu kez sanki oyun sürüyormuş gibi aksi istikamete, topun olduğu kaleye doğru koşup, düdüğünü acı bir şekilde çaldı.

 

         Ben görmedim ama şeref tribününde oturanlardan duydum, o sırada, hasta derecede bizim takımı tuttuğu herkesçe bilinen hanımefendi, “Beni neden alkışlamıyor bu terbiyesiz seyirciler” diyerek, çift pırlantalı altın çerçeveli gözlüğüyle sık sık sinirlice oynuyor, düşkünü olduğu ince Havana purosunu dişliyormuş. Dedim ya, hem bizim siyah beyazlılar, hem de başkent oyuncuları, o sessizlik karşısında iyice manyaklaşmışlardı. Top kalecideyken, kalecinin yanında, köşe topu atılacağı zaman orta yuvarlakta koşturup duruyorlardı. Neden sonra, biraz silkinip kendilerine dönerek, açıldılar. Top kimin ayağına gelirse, ha babam deyip karşı kaleye abanıyordu. Tam o sırada, muzır tezahürattan en az etkilenen bizim takımın Yugo’su, topu göğsüyle havada yumuşatıp kalçadan bir vole çıkartarak, tam otuz beş metreden topa çaktı. Top başkentlilerin kalesinin doksanına, lamba gibi takıldı. Gooll!... Hayrettir, seyirciden yine çıt yoktu...

 

         Seyircilerden, güvenlik güçlerinden, polislerden, sivil polislerden, komando erlerinden, kurt köpeklerinden, havada uçan kuşlardan, kanat sesi bile yoktu... Şeref tribününde oturanların yalancısıyım, aynı saniyelerde, seyirciden önce davranma başarısını gösteren, bizim takımın şeref üyesi hanımefendi, o tostoparlak şişman gövdesini taşıyan kalın ayak bileklerinden umulmayan bir çeviklikle, iki karış zıplayarak, ‘Geçirdiiiik!’ diye haykırmış.”

 

         Kendimizi tutup gülmemek ne söz. Onlarla birlikte ben de kendimi tutamayıp gülüyor, öyküyü anlatan gencin gözlerindeki zafer ışıltılarını görüp yeniden gülüyordum.

 

         Biliyorum, siz bu yazdıklarıma gülemeyeceksiniz.

Özgen Ergin

Editör Notu: 70’li yıllarda Ankara polisi siyasi şube işkencehanesine kısaltılmış ismiyle DAL denirdi. Öykünün başlığı şimdi pek kullanılmayan eski bir futbol taraftar tezahüratına (Cim cim cim dal dal dal cimdal cimdal cim..) ve de bir de bu DAL’a gönderme.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...