ZEKİ

ZEKİ

Buyrun efendim:

Şimdi. Şöyle ki. Yani demem o ki…Yanıyor. Ben her sabah bu yangından kaçıyorum. Ter içinde, nefes nefese, korkumdan geberesiye. Özür dilerim; ölesiye. Bu arada buna izin verdiğin için sağol. Anlatmak bir nevi O’ndan kurtulmak gibi. Tekrar dolana kadar idare ettiriyor bana. Karışık oldu. Yeniden başlıyorum. Uçsuz bucaksız bir bozkırda. Beyaz badanalı bir ev. Aslında sahiden de ev mi? Sadece dört duvar, bir de çatısı. Her gece; duvarlar yanıyor, çatı yanıyor. Bozkır ise alabildiğine ıssız! Kapıyı unuttum. Her duvarda bir kapı mı var? Yoksa her gece sırayla; bozkırın hangi tarafı olduğunu bilmediğim; farklı yöne açılıp sonra kapanan tek bir kapıdan mı koşarak çıkıyorum? Bilmiyorum. Duvarlar aynı ama sanki kapı ya da kapılar mı desem; farklı. Ben anlatırken, sen yazarken, siz de dinler ya da okurken ne kolay değil mi? Hissettin mi? Ne var bunda! Yaşayan benim tabii. Her gece yaşıyorum. Belki de ölüyorum da yeniden tekrar tekrar diriliyorum. Ev korkunç; alevler, kapı, bozkır. Uyanıyorum. Hayata, anlamaya, yaşamaya uyanıyorum. Zannettiğim bu. Uyanmıyor da olabilirim. Ama ister öyle, ister böyle; tek gerçek yandığımdır. Alev alev yanıyor beyaz badanalı dört duvar. Galiba ev değil.

Hiç olur mu siz buyrun:

Bırak bu bozkır palavralarını Zeki efendi. Seni gördük, yazdık, okuduk. En kötüsü de inandık sana. Çünkü zekisin. O koca kafanın içinde ot bitmiyor. Bilemedik neyin ne olduğunu. Keşke içinde ot bitseydi de zehirlemeseydi bizi; belki seni de. Zehir gibi Zeki. Küçümsüyorum Efendi! Birinci tekil şahısa dönüşüm yanıltmasın seni. Ben sadece bir hiç’im. Biz olan kısmı önemli. Zaten ben, bizi anlatıyorum. Ne gerek varsa tabii. Çünkü sen her şeyi bilirsin. Renkleri sayıları, kokuyu kokanı, olanı olmayanı, azı çoğu, varı yoğu, dağı taşı, börtü böceği, hayatı doğayı. Renkler ayırır değil mi? Sayılar kazandırır; hı? Sadece ölen mi çürür; kokar? Azdan çoktan, dağdan taştan, böcekten doğadan; yaşamaktan, en çok da ya-şa-mak-tan haberin var Zeki. Hani anlamı olan yaşamak! Anlam senin oldu. Çünkü akıllısın. Acı da bizim. Dilim varmıyor söylemeye ama; çünkü biz bir yığın hiç’iz. Ama sana inandığımız için önemli bir hiç! Önemliydik. Sen yandığını zannedene kadar tabii.

Şimdi sıra kimde:

Şarap içiliyordu. Kırmızısında, olabildiğince ayık kalarak hem de. Ciddi olmak üzere yaratılmıştı O. Sarhoşluk kopuştu. Ciddi mi? Önünde ceket iliklenir, bacak bacak üstünden çekilir, bey denir hanım denir, olmadı yüce mi yücedir, aslında ne olmadığını bilen bilir. Ey O; ey şarapsız! Daha kendinden bile geçemiyorsun da;  tanımlardan isimlerden anlamlardan azade o muhteşem gücün, o bereketin, o kusursuz döngünün sahibi olmaya, ona hükmetmeye kalkıyorsun. Doğa! Önce vazgeç de bilsin seni. O. Sen bir çiçeğin yaprağından; sence, senin büyüklüğünce işe yaramaz bir böcekten, katman katman yerden gökten daha kıymetlisin de bu yüzden vazgeçmez, geçemezsin varlığından; doğaya bir tuttuğun varoluşundan. Neyse! Sıkıştıkça, sıkıldıkça şarap içelim. İçiyorduk. O’nu sorguluyorduk. Sorgularken yine ciddiydik ciddi olmasına ama içimizden olmayan biri; adı Zeki miydi neydi; mutluluğumuza lanet getirdi. Mutlu muyduk ki? Lanet de sendin sen. Sonra şöyle bir şey oldu. Herkes kendinden vazgeçtiği ölçüde; ki yapılana bakılırsa iğne ucu büyüklüğünde; yerini bildirdik Zeki’ye. Bildirilmeliydi. Hatta O’na bu kadar güvenmenin cezası verilmeliydi. Neyse ki ceza işinde kendi göbeğini kendi kesti Zeki. Yani öyleymiş. Yerin şu Zeki; sen sadece bir ömürsün. O ise doğanın evladı; çiçek kadar, böcek değerinde. Yürüyen çarkını diyesiydi de gırtlağına döküverdik şarabı. Paslı çark. Kırılmaz mı bir gün? İşte o kıyamet gününde bir Zeki olarak yapayalnızsın, hem de O’nunla. Ey O; sular altında kalmışsın. Yeniden nasıl başlarsın? Güldük; O’nun doğaya kafa tutup yarattığı şeyin aczine katıla katıla hem de. Medeniyet. Şimdi mutluyuz işte. Güle güle; güle güleeeee.

Özetle:

Bir sabah uyanmış. Uyandığının farkına varmış. Böyle olunca, yani bakışı uçsuz bucaksız bozkırın ufkuna varınca, kendinde O’ndan başka bir şeyin daha var olduğunu anlamış. Dört duvar arasında yanmaktaymış. Her gece. Keşke sonu iyi olaymış. Derken; çok ayıp olacak ama; yanmakta olan vicdanmış, O da akıl. Peki Zeki?   

Miyase Aytaç Yılmaz


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • mete demirtürk

    mete demirtürk 17.01.2019

    Değerli dostlar, gez-göz-arpacık düzlemindeki öykülerden mi keyif alıyorsunuz? Bâzen fırtına harikadır! Saygılar...

  • Özgür Coşar

    Özgür Coşar 16.01.2019

    bir kaç kez okudum ve olmadı... kapalı yazmaya tamam ama bu kadar kapalı olunca ben anlayamıyorum.

  • Fahri Kumbul

    Fahri Kumbul 16.01.2019

    Tek sözcüklü, kesik kesik cümleleriyle; hızlı okumaya uygun olmasıyla özgün mü özgün bir öykü. Ancak içtenlikle açıklıyorum ki; benim kafam bu öyküye tam basmadı. Son cümleni (sorunun) yanıtını bulduğumdan da kuşkuluyum.

  • mete demirtürk

    mete demirtürk 15.01.2019

    Nefis bir dil. Sözcükler bale yapıyor, parmak uçlarında uçan bir bir balerinin çok kolaymış hissini veren ustalığında. Daha önceki öykülerinizden, kaleminizin ince işçiliği dikkatimi çekiyordu. Ama bir yerde bir çatallaşma oluyor, bende yorumdan kaçıyordum. Dur bakalım diyordum. Bence bu öykü, bambaşka bir kapıyı açacakmış gibi duruyor. Sanırım ayni mükemmellikte ardı gelecek. Sevgiler...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.