GÖKKUŞAĞININ ALTINDAN GEÇENLER - Öykü -

GÖKKUŞAĞININ ALTINDAN GEÇENLER - Öykü -

Derviş Çağlayan o sabah erken kalktı. Her zamanki ılık su banyosundan sonra kıvırcık saçlarını kuruttu. Pencere kenarındaki masaya kahvaltı hazırladı. Dışarıya baktı mahmur gözleriyle. Şu boğaz manzarası olmasa ne yapardım diye düşündü. Kendisi küçük, manzarası muhteşem evi meşhurluk yıllarında almıştı. Şimdi ise orada burada şarkı söyleyerek temin ediyordu geçimliğini. Emekli maaşı da vardı. İç güveyisinden halliceydi durumu. Ve fakat. Bir iç sıkıntısının pençesindeydi bugün nedense. Bardağa çayını doldururken radyoyu açtı. “Hayat sen ne çabuk harcadın beni” şarkısını söylüyordu ince sesiyle Hayri Şahin. Bu da ne böyle dedi Derviş Çağlayan. Ruhuma kurulmuş bir kumpas mı? Kapatmadı radyoyu, sonuna kadar dinledi şarkıyı. Hayatla yüzleşmek istemesine rağmen şarkının sözlerini mırıldanırken hüzünlendi. Vaz geçti cebelleşmekten. Boğazın mavi sularında gezindirdi yorgun gözlerini yeniden. Çayını yudumladı. Derin bir of çekti, rahatlayamadı. Babam neden evlatlıktan reddetti beni diye sorguladı kimi sorguladığını bilmeden. “Neden” kelimesiyle başlayan birkaç cümle daha peşi sıra: Babacığım neden? Oğlu olduğumu saklayabilirdi, buna diyecek bir lafım yok, içinde yaşadığımız toplumun geleneklerini düşünürsek, bu en doğal hakkıydı. Ama işte. “Gizli gizli görüşemez miydi benimle pekâlâ” derken duraksadı ve zihni bu cümleyi yeni bir soru olarak tekrarladı: Babacığım ama neden?

Cevabı olmayan sorularla çevrili bir vicdan muhasebesinin tam ortasına düşmüştü. Kurtulması pek mümkün gözükmüyordu. Bütün kaçış planlarının önüne mantığı aşılmaz setler çekiyordu. Bocalıyordu Derviş Çağlayan yalanlar üzerine kurulmuş bir dünyada, hakikatin, üstüne insafsızca abanmasıyla. Bocalıyor ve kahroluyordu. Var oluşun bütün zıtlıklarından bir çırpıda sıyrılıp zihnini toparlayarak bu hafakandan kurtulmayı denedi. Gözlerini yumarak kendi kendine konuştu. Adnanların Eda’ya, Cengâverlerin Cerene dönüştürüldüğü bu şehirde dedi ve fakat cümlenin sonunu getiremedi. Oysaki ne kıvrak konuşması, telaffuzu vardı. Herkesin beğenisini kazanmıştı bu kabiliyetiyle. Bunları düşünüp oyalanacak vakti de yoktu işin aslı. Neye yarardı ki. Hemencecik diğer şüphelerine geçmeliydi. Peşi sıra gelen o kallavi suale. Zihnini bu çetin soruya hazırladı. Kendi evladının böyle olduğunu düşündü, ne yapardı acaba. Bu suali hemen cevaplayamadı. Derin düşüncelerden sıyrılmaya yakın babasını haklı buldu. Ruhunun bir kenarında sarıp sarmaladı bu çelişkiyi daha sonra hatırlanmak üzere. Ama bu sefer kendisi için bir çıkış kapısı buldu ve ağırlaşmış başını o kapıdan dışarı uzattı. Dili çözüldü. Temcit pilavı gibi ardı ardına geveleyip durdu güya kalbini ferahlatan cümleleri. Erkek egemen bir kültürde yetişmişti babası. Bırakın bir transseksüeli kadının bile aşağılandığı bir toplumun ferdiydi. Devam edebilirdi ama konuşmasını burada kesti. Kalbini kemiren vesveseden kurtulmaya yeter diye düşündü.  Düşündüğü gibi olmadı. Aldatamamıştı benliğini. Kendini kandırmak en kolayıydı oysa. Bunu bile başaramadı Derviş Çağlayan. Boş ver dedi ikinci çayını yudumlarken, boş ver.

Bugün her şey bütün eşya aleyhinde ittifak etmiş gibiydi. Boğaz bile isteksiz durgun akıyordu. Yalan yok eski çığırtkanlıklarında değillerdi martılar. Tekneler mavnalar demir atmış öylesine beklemekteydiler. Dar odasının duvarları üzerine üzerine gelmekteydi. Çayı tatsız, sigarası zehirdi. Sandalyesi üzerinde oturmasını istemiyormuşçasına gıcırdıyordu. Sıkıldığını, göğsünün sıkıştığını hissetti. Yolun düşer meyhaneler üstüne, içtikçe aklına sevgilin gelir şarkısına geçmişti Hayri Şahin. Bu kıvamda bir iki şarkı daha dinlese silahı kafasına dayayıp hiç düşünmeden tetiği çekecekti. İstediği de oydu aslında. Yaşamaktan çok ölüme dönmüştü yönünü. Nasıl dönmesindi ki. Yüz çevirmişti herkes ona, başta babası olmak üzere, kardeşi. Annesi yaşasaydı belki o da. Hayat anlamını yitirmiş bir kelimeydi dağarcığında. Zaman kırıntılarının sonsuzluk gemilerine yüklendiği bir limandı oysa ölüm.

Şarkının sözlerini, dahası şarkıyı söyleyeni düşündü. Bu adam da benim gibi harcanmış,  esamisi bile okunmuyor artık, hatırlayan varsa beri gelsin dedi. İç çekti. Bu iç çekiş bir mancınık gibi fırlattı onu geçmişe, mazinin kucağına. Derinlere daldıkça tek tek aralandı sayfalar. Ne güzel günlerdi. Babası onu memleketin uzak bir köşesindeki köyüne götürmüştü. Kahvede beyler işte benim pehlivan huzurlarınızda demişti göğsünü gere gere. Amcalar yanaklarını sıkmışlar, gazoz ısmarlamışlardı. Şimdi köye gitseler ne diyecekti babası. Beyler işte benim gelinlik kızım, evlenme çağındadır haberiniz olsun. Güldü. Neden bu yolu tercih etmişti suali ruhunda yarım kaldı. Köylerinin önünden geçen o haşin nehri hatırladı. Kayalara çarpan suların buharlaşırken gökkuşağına dönüşü ne muhteşemdi. Defalarca geçmişti altından o gökkuşağının. Belki de bu yüzdendi. Hayır dedi. Tadına doyumsuz o manzaranın ne suçu vardı. Suçluyu kendi ruhunun mağaralarında aramaya karar verdi.  Yıllardır saklanıyordu karanlık dehlizlerinde o mücrim. Vicdanı ruhundaki kaçağı yakalamaya çabalarken, egosu saklıyordu onu her seferinde. Ve zihni, suçlunun bir türlü yakalanamadığı bu kovalamacadan memnun, aseksüel dünyalar üretiyordu. Bu cinsiyetsiz âlemin bir ferdi olarak tasavvur ediyordu kendini sonra. Başka bir şey değil, koca bir aldanışın mukaddimesiydi bu. Koca bir aldanış sadece! Sizi erkek ve kadın olarak yarattık diyordu yüce yaratıcı kutsal kitabında oysa. Sizi erkek ve kadın olarak… Defalarca okumuştu bu ayeti. Lut kavminin helak oluşlarını bir de.

Kafasını kurcalayan ikinci mesele Divane Erdensoy’du. Şarkıcılık kariyerini sekteye uğratan dahası bitiren Divane Erdensoy. Neden bu kadar meşhurdu ilk sorusu. Toplum kendisi gibi bir sürü adamı dışlamışken neden onu el üstünde tutmuştu. Leopar kürkü mantolar giyiyor, timsah derisi ayakkabılarla davetlerde boy gösteriyor, saraylara, külliyelere davet ediliyor, hürmet üstüne hürmet görüyordu. Kazandığı paralar da cabasıydı. Zenginliğinden çok gördüğü itibar şaşırtıyordu Derviş Çağlayan’ı. Bu soruların hiçbirisini cevaplayamamışken peş peşe sorular dökülüyordu zihin şelalesinden biçare ruhuna. Ve vicdan denen cendere sıkıştırıyordu kemik kabında ruhunu. Neden neden neden… Kulağını sağır edercesine tekrarlanan sorular. Ama sorular bitecek gibi değildi. Yaptığı evliliği akılla mantıkla bağdaştıramıyordu mesela. Muhafazakâr bir toplumda buna nasıl cüret edebilirdi. Dahası onunla evlenecek bir erkeği nasıl bulabilirdi. Boşuna tüketiyordu nefesini Derviş Çağlayan, boşuna. Bulmuştu. Bulmakla kalsa iyiydi. Yedi düvele duyurmuştu anlı şanlı düğününü.  Ve ardından talakıselase ile boşamıştı bir çırpıda kocasını.  O koskoca Divane Erdensoy’du. Cevap yalnız ve yalnız buydu.

Arkadaşı papağan Aycan, o, ben anlı şanlı bir kadınım diyerek net ifade etmişti kendini, toplumdaki kabulün ana sebebi bu diye söylemişti. Hayır diye araya girmişti Fethi Yürekli. El üstünde tutulmasının, değer görmesinin sebebi kendini net ifade etmesi değil, hangi yolla kazanırsa kazansın parasıydı. “Öyle mi” diye dudak bükmüştü Yıldıray Kırmızısalkım. Demek parası ha! Evet demişti Fethi Yürekli, parası. Bizim bedenlerimizde yaşadığımız başkalaşımı, toplum ruhunda yaşamış diye devam etmişti konuşmasına. Bizden geri kalır tarafları yok aslında. Tencere dibin kara, seninki benden kara misali. Bir müddet durakladıktan sonra bir iç çekişle konuşmasını sürdürmüştü. Yıllardır yüzüme bakmayan babam, para göndermeye başlayınca hemencecik tavrı değişti.  Bu kadarını söyleyeyim sadece, varın gerisini siz düşünün. Gözleri dolmuştu, devam edememişti konuşmasına Fethi Yürekli, neyse deyip lafını kısa keserek, çetin bir iç hesaplaşmanın insafına bırakmıştı kendini.

Paranın ne önemi var mühim olan insanlık şarkısını hatırladığında Derviş Çağlayan acı acı gülümsedi. Ama bu hüzünlü gülümsemeye zıt bir Ali Cengiz oyununu düşünürken buldu kendini. Babamı satın alabilir miyim diye sordu kendine. Ne kadar iğrenç bir fikir dedi sonra. Ne kendisine ne babasına yakıştırabildi bu arazı. Ama o iğrenç sorular hemencecik bırakmadı peşini Derviş Çağlayan’ın. Parayla satın alınamayan kaç kişi var diye ısrarcı oldu. Çaldığı malı ucundan köşesinden üleştiren bir hırsız bile saygı görmüyor muydu? Cevaplamak suçtu, sustu. Divane Erdensoy şanı, şöhreti, itibarı parayla mı elde etmişti. Evet, cevabıyla rahatladığını hissetti. Peki ya egosu. Fethi yürekliye göre bedeni farklılığını ıskalamak için ego kabarmalıydı. O yöndeki eksikliğini ancak böyle giderebiliyordu duygusal yazılımımız. Kafasına yattı bu teori Derviş Çağlayan’ın. Bu teoriden esinlenerek yeni bir tabir üretti ego dikleşmesi diye. “Egosu dikleşen fertlerin” dedi ve müstehcenliğin sınırlarını zorladığını hissedip konuşmadı.

Geçen sene hep beraber aşındırmışlardı kapısını Divane Erdensoy’un. Transseksüellerin ıslahıyla ilgili bir proje sunmuşlardı kendisine. Derviş Çağlayan’a göre transseksüellerin çoğu parasızlıktan bu çarkın içine düşmüşlerdi. Çocukluk çağında yaşadıkları seksüel travmaları inkâr edecek değildi. Ama bedenlerini para karşılığı satmalarını bu travmaya bağlamak abesle iştigaldi. Kadınsı olmak fahişe olmayı gerektirmiyordu. Buraya kadar her şey iyi gitmişti. Can kulağıyla dinlemişti anlatılanları Divane Erdensoy. Ama iş dönüp dolaşıp para işine gelince Divane Erdensoy sinirinden olsa gerek yüksek sesle ezan okumaya başlamıştı. Daha sonra geceler nakaratlı şarkıyı icra etmişlerdi zatıâlileri. Derviş Çağlayan, Fethi Yürekli, Papağan Aycan ve Yıldıray Kırmızısalkım merak ve huşu içinde beklemekteydiler. Bu suskunluğun ardı sıra… Sonrasını hatırlamak bile istemiyordu Derviş Çağlayan. Divane Erdensoy’un korumaları sünnetçi Cengo,  Ekzozcu Fermis ve dul bırakan Gazanfer hastanelik edene kadar dövmüşlerdi onları. Divane Erdensoy çığlıkları hala daha kulağında çınlıyordu. O parayı nasıl kazandığımı biliyor musunuz benim, neler çektiğimi, kimlere kafa tuttuğumu, kaybettiklerimi. Tüm bu sözlerin üzerine bilmedikleri bir şairden duymadıkları bir şiiri okumaya başlamıştı kanepenin üstünde ayakta dikelerek.

Bozkır güneşlerinde yanmış alnımı sana getiriyorum

O bir bayrak gibi hür yaşamak için dalgalandı

Tek başına çetin davaların cehenneminde yandı…

Diye devam ediyordu.

Dayağın keskinleştirdiği zekâsıyla Derviş Çağlayan bu şiirin devrimci bir şiir olduğunu anlamıştı. Cinsiyetini kapitalizme satmış birinin ağzından bu şiiri dinlemesi bedeni acılarını unutturup vicdan azabına gark ettirmişti kendisini. Birde Milva’dan Bella Ciao şarkısını orijinal haliyle dinlettirseydi kendilerine, oracıkta canına kıyacaktı Derviş Çağlayan. Yemin ediyordu hemen oracıkta... Papağan Aycan apış arasını, Yıldıray Kırmızısalkım poposunu tutmuş kıvranıyorken, Fethi Yürekli boylu boyuna uzandığı halının üstünde yılan dansı yaparak dikelmeye çalışmıştı.

Uzun uzun oturdu masada Derviş Çağlayan.  Peynir kırıntılarına ekmek bastı. Zeytin çekirdeklerini emdi. Çayına şeker katmazdı, bol şekerli bir çay içti. Boğazdaki gemileri tekneleri seyretti. Martıların çığlıklarını dinledi can kulağıyla. Sigara yaktı, bir iki çekmeden sonra kül tablasında söndürdü. İçinde garip bir his vardı yaşamakla ölmek arasında bocalayan. Fethi Yürekli doğru söylüyor dedi. Bedeni arazını ego kabarmasıyla bastırmazsan intiharın kıyılarında dolaşırsın. Masadan kalmak istemiyordu. Günlerce, haftalarca, aylarca oturmak azmindeydi. Hücre hapsi çeken bir mahkûm gibi bedenini hapsetmişti o dar alana.  Bu tavır ne içindi, bilmiyordu. Köpeğinin havlamasını duydu, umursamadı. Cebinden sakinleştirici bir ilaç çıkarıp içti. Çok değil üç beş saatliğine beynimi uyuştursa bütün servetimi bu ilaca bağışlarım dedi. Boğazı seyrederken köydeki coşkun nehre kaydı yine hayali. Kayalığın üzerinden nehre bakar buldu kendini. Kulakları sağır eden bir uğultuyla nasıl da çarpıyordu taşlara sular. Köpük köpük çimenliğe taşıyordu sonra mümbit memelerden fışkıran süt gibi. Gökkuşağı beliriyordu güneş yamaçtan az biraz uzaklaştıkça. Gökkuşağının altından geç diyordu içindeki yabanıl bir ses. Tadına doyumsuz bu manzara kendini çağırıyorken o arzuya nasıl karşı koyabilirdi. Düşme pahasına kayalıklardan iniyordu. Kenardaki çıkıntılardan tutarak ilerliyordu o renk cümbüşüne. Bu hayalden irkilerek uyandığında akşam olmuştu ve uyuşmuş bedeni hala daha sandalyenin üzerindeydi. İki elinin arasına aldı kafasını. Boş tabaklarda gölgesini aradı. Eliyle şarap şişesine uzandı, bitmişti. Derin bir nefes alıp verdi. Eskimiş eşyalar üzerinde gezindirdi bakışlarını. Kül tablasındaki sigarayı eliyle ufalayarak tütünlerini masaya döktü. Sırtını sandalyeye yapıştırarak dikeldi. Masanın önündeki perdeyi çekiştirdi. Yapacak bir şey kalmamıştı, bunu kabullendi.  Sıra en çetin suali sormaya gelmişti. Duraksamadan sordu. Neden misillemede bulunmamıştı Divane Erdensoy. Boğaz sırtındaki köşkünü kundaklamışlardı oysa. Bir kız çocuğu gibi hüngür hüngür ağladığını seyretmişlerdi televizyonda. Cevabını bulamadıkça bu sualin, evhamı ziyadeleşiyordu. Affedilir bir cürüm müydü işledikleri suç. Koskoca Divane Erdensoy affeder miydi hem? Akla yatkın gözükmüyordu bu ihtimal.  Hem de hiç. Peki ya o zaman neyin nesiydi bu suskunluk.

Kapı zili çaldı.

Akşamın bu uğursuz vaktinde kim çalardı kapısını. Açıp açmama konusunda tereddüt etti. Korkusuyla yüzleşmeye karar verdi ve köpeğinin refakatinde kapıya doğru yürüdü. Kapı aralanır aralanmaz karşısında babasını gördü. “Babacığım hoş geldin” dedi. Yüzü asıktı babasının, konuşmadan içeri girdi. Babasının peşinden Divane Erdensoy’un korumaları. İşin rengi değişmişti. Beklediği hesaplaşma gününün geldiğini, dahası bu an olduğunu duyumsadı. Ne olacaksa olsun dedi içinden, korkmadı. Korumalar iki kolundan tuttular Derviş Çağlayan’ı. Duvara yasladılar. Karşısına geçti babası. Ulan cibilliyetsiz herif dedi, sağda solda, mazimim müsebbibi babamdır, oğlancının sübyancının önde gidenidir diyormuşsun. İnanma babacığım yalan. Divane hanım diyor, arkadaşların da teyit etti, diye ısrar etti babası. Hangi arkadaşlarım, diye sordu Derviş Çağlayan. Aycan ve Yıldıray dedi babası. Paranın gücü konusunda şüphesi kalmamıştı Derviş Çağlayan’ın. Kalbine demir bir gülle gibi oturmuştu bu kabulleniş. Konuşmaya takati yoktu. Yalan diyebildi sadece, yalan. Korumalar harekete geçtiler. Dudaklarını bantla kapatıp, elleri ve kollarını iple bağladılar. Büyük bir çuval geçirdiler başından. Apartman kapısına park etmiş cipe doğru sürüklediler Derviş Çağlayan’ın sıkıca ambalajlanmış halini. Apartmandakiler sağırlaşmış ve hatta körleşmişlerdi. Hiç kimse duymadı Derviş Çağlayan’ın çığlıklarını. Ölüme yürüyen bedenini kimsecikler görmedi.

Aralıksız süren on sekiz saat yolculuktan sonra köye vardılar. Nehrin kenarına vardıklarında öğle sularıydı. Nehri dik gören kayanın üstüne getirdiler Derviş Çağlayan’ı. Ağzındaki bandı çıkardılar. Ellerini ise çözmediler. Derviş çağlayan öldürüleceğini anladığında kayanın üstünden bir gökkuşağı belirdi. Gülümseyerek baktı gökkuşağına. Fırsatı olsaydı da son kez geçseydi altından. Erkek olamamanın mahcupluğuyla söyledi bunu. Gülümsedi. Babacığım, evlat katili olma, kayanın üstünden nehre atayım kendimi dedi. Bu teklif üzerine afalladı babası. İşleyeceği cürümle ilgili tereddüt etti. Ona söz hakkı tanımadan araya girdi korumalar. Hep bir ağızdan “hayır!” çektiler. Babası konuşmadı, sustu. Sünnetçi Cengo ve ekzozcu Fermis mezarı kazarlarken, dul bırakan Gazanfer Derviş Çağlayan’ın bedenini kefenle sarıp sarmaladı. Hiç mi hiç direnmedi Derviş Çağlayan. İdama götürülen bir mahkûm sükûnetindeydi. Ölüme sebebi belirsiz bir iştiyak duyuyordu.  Doğruyla yanlışın ayrılacağı hesap gününe de. Allah günahlarımı affetsin derken çocukluk günlerini hatırladı. Gözlerinde bir iki damla yaş birikti kahvedeki amcaların gazoz ısmarladığı anı düşlediğinde. Nehir azgın sularına baktı son kez. Gökkuşağını gözleriyle öptü. Şahadet getirir getirmez çukura boylu boyuna uzattılar Derviş Çağlayan’ı. Üstüne ıslak toprak attılar. Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmesi gibi diri diri gömdüler Derviş Çağlayan’ı gökkuşağının altına.

Ahmet Cemal Çobandede


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 27.04.2016

    Sayın Şule Süzük, maalesef çok şey kaçırmışsınız. Başta soyadımı... a.y.a. kıs kıs kısss

  • Şule Süzük Toker

    Şule Süzük Toker 26.04.2016

    Güzel bir öykü okudum, teşekkürler. Ancak alttaki Arif Yavuz'un yazdığı yorumlara bir anlam veremedim. Galiba çok şey kaçırdım. :))

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 21.04.2016

    bi de tabii naapmıyoruz? önce BİR yazıp sonra madde sıralamasında rakamla 1 koymuyoruz ki a.y.a. bunu da makara konusu yapmasın! örnek: "...Çalıştım az. Bir 1)...". yaaa işte sevgili, sayın ve kayın cinolmadanadamçarpıcısevenlerim... benimle aşık atmaya gelirken az daha dikkatli olun ki ütülmeyesiniz. a.y.a. ütsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 21.04.2016

    polemik istemiyOLLarmış ya... buRDan yaziYM. 1. jack london'ın martin eden'ını okumayan var mı? 2. okuyanlar okumayanlara Bİ zaAmet anlatsın. 3. oRDa zengin kız genç martin eden'ı niye düzeltir? basit gramatik-dramatik hatalar yaptığı için!.. 4. ben "bi" de yazarım, "hopss" da yazarım. 5. çünkü bu Bİ stildir. ama bu Bİ bubi tuzağı değildir. 6. oysa "de" ve "ki" meselesi stilden çok daha bağımsızdır (bakmayınız: de, ki, işte by aruoba). 7. onları yanNış yazıyOsanız bu adi suç kategorisine girmese de fahiş hata olarak tasnif edilir. 8. majiskül'ü ATA'nız bile kullanmazdı (bkz: imzası). noktalama işaretleri niye var? 9. apostrofu, üç noktayı, ünlemi benden daha doğru kullandığını da iddia etmez sanırım bana hırs etmiş sahte düzeltmenler. 10. a.y.a. kapak sanayii gururla sunar! PS: devran'ın sahte sevgililer diye damar şarkısı vardır. ACÇ kesin onu da çok dinlemiştir. sayın çobandede, siz de gelin. vallahi sizin için müslüm & devran nayt yapıcam! a.y.a. partisss hatta potlaçsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 20.04.2016

    dün bunu okudum. yorum gönderdim. ama saybır ortamın dijital dehlizlerinde gaybolmuştur o. ses 1-2-3 deneme öncesiydi. neyse. ACÇ çok önemli bi motiv oldu benim için. kaan arslanoğlu vaktinde kendisi için "iyi bi öykücü damarı var" mealinde bişe demişti. adam gittikçe matüre oluyo. ve harbi ben de o cevheri şimdi sezmeye başladım. gerçi biraz da kıvanmadım değil. bana bozuk attıydı o zamanlar. hani ben "bu ne gramersizlik böyle" minvalli tabanzinyo yorumlarla kendisini eleştirirken... ama bakın, nooldu? artık okunabilir metinlerle karşı karşıyayız. ve ben de o öykücü damarından istifade edebiliyorum. nays! veri nays! a.y.a. lalalalavsss dis geym. PS: Devran Çağlar harbi o sektörün en mazlum figürüdür. tespit de hojj olmuş! de şimdi bunu da antolojiye katmam gerekecek. hufsss

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.