MUSTAFA OKAN IŞIK OLDU

MUSTAFA OKAN IŞIK OLDU

Uzak dostumuz, yakın okurumuz, değerli ressam - öğretim üyesi Mustafa Okan kardeşimizi geçtiğimiz günlerde kaybettik. Sağ olsun Mehmet Yılmaz dostumuz - yazarımız, Okan hakkında yazdı, bize gönderdi. Sunuyoruz:


1 Temmuz Cuma günü işliğimde çalışırken, Mustafa Okan’ı (1963-2016) kaybettiğimizi öğrendim sosyal medyadan. Dört yıldır beyin kanseriyle mücadele ediyordu.

 

1983’te Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümünde okumaya başladığımda o üçüncü sınıftaydı ama henüz birbirimizi bilmiyorduk. Okulun parlak öğrencilerinden olduğunu o mezun olduktan sonra öğrendim. Kendisiyle 1990 ortalarında Adana’dan Ankara’ya zaman zaman geldiği günlerin birinde tanıştık. O yıllarda bir yandan Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde öğretim elemanı olarak çalışıyor, bir yandan da Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda lisansüstü eğitimini sürdürüyordu. Zihnime takılan ilk resimleri, kocaman suntalar üzerine yaptığı dışavurumcu havadaki ağaç soyutlamaları oldu. Uzunca bir süre Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü koridorlarında asılı kaldı o resimler.

 

Tanışıklıktan samimiyet aşamasına geçişimiz ise 2003’te başladı. O tarihte ODTÜ Güzel Sanatlar ve Müzik Bölümünden ayrılıp Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde çalışmaya başlayınca, fırsat buldukça Adana’daki arkadaşları ziyarete gidiyor, Mustafa ile de mutlaka oturup söyleşiyorduk. Dostluğumuz o süreçte gelişti. Okuyup yazmaya merakı ve bilgi birikimi açısından, bizim camiadaki ender sanatçılardandı Mustafa. Aydın, tutarlı, yeniliklere açık ama eleştirel, öğrencileri tarafından sevilen bir hocaydı. Ben 2006’da Mersin’den Ankara’ya tekrar taşınınca görüşmelerimiz seyrekleşti; ancak internet ve telefon aracılığıyla irtibatımız hep sürdü.

 

Sanatının oluşum sürecine bakacak olursak: 1979’da, Marksizm’den etkilenmiş bir genç olarak başlamıştı resim bölümüne. Okuduklarının etkisiyle, toplumcu gerçekçiliğe eğilim duymaktaydı. Ancak hocaların derslerde söyledikleriyle Mustafa’nın okudukları çelişmekteydi.

 

O yıllarda görsel sanatlardaki ana tartışma figür/soyut ikilemi üzerinden yürütülmekteydi. Toplumsal meselelere ilgi duyanlar, mümkün mertebe iletisi açıkça okunan figüratif anlatımı tercih ediyorlardı. Figür, ‘insan’la eşanlamlıydı. Bu görüş yanlılarına göre, sanatın ideolojik ve toplumsal sorunların dile getirilmesinde, karşı tarafın eleştirilmesinde bir araç olarak kullanılmasında sakınca yoktu. Modern (soyut) sanat diye sunulan örneklerse içi boş, biçimsel çarpıtmalardı. Zaten bunları burjuvalar desteklemekteydi. O tarihlerde henüz ayakta olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Komünist Partisi ile ilişkide olan çevreler yaymaktaydı bu görüşü. Bunlar, soyut sanata karşı toplumcu gerçekçiliği öne çıkarıyorlardı. Soyut sanat o yıllarda modern sanat ile eşanlamlıydı. Öte yandan soyut sanat yanlıları da figüratif anlatımı geleneksel (modası geçmiş) buluyor, sanatta asıl önemli olanın toplumsal meselelerden ziyade kendi varlık soruna eğilmesi gerektiğini iddia ediyorlardı. Onlara göre, resim, ‘sanat olmayan’ şeylerden (dinden, mitolojiden, her türlü siyasal ideolojiden vs) yakasını kurtarmalı, yani öykü anlatmamalı, olabilecek en saf hale gelmeliydi; modern resmin başlıca görevi bizzat kendi neliğini sorgulamak olmalıydı – özetle, ‘sanat, sanat için’di – bu, sanatsal özerklik denen şeydi. Batı’da, dolayısıyla bizde tartışma bu bağlamdaydı.

 

Peki, bir Marksist olarak modern sanat ile ilişkisi nasıl olmalıydı Mustafa’nın? Bir yanda soyut (modern) sanatı aşağılayan bazı Marksist estetikçiler (ya da parti ideologları), bir yanda modern sanatı yücelten çok sevdiği sanatçı hocalar... Hocaları genelde saf plastik (resimsel) değerlere ağırlık veriyorlar, öğrencilere de açıkça okunan siyasal mesajların resme zarar vereceğini söylüyorlardı. Yıllar sonra yazışırken, bu çelişkiyle nasıl başa çıktığını sorduğumda, resmin temel gramerini öğrenme konusunda ‘belki bu telkinler gerekliydi’ dedi Mustafa. Ancak siyasal düşüncelerini dışavurmayı da hep arzulamıştı. Karikatür, işte bu olanağı vermişti ona. Okulda saf (tarafsız) resimsel teknik ve eğilimleri öğrenirken, dışarıda çeşitli kültür-sanat dergilerine karikatürler çizmekte; bu arada da gerçekçilik geleneği içinde kendine bir yol bulmaya çalışmaktaydı. Ona göre, gerçekçiliğin (ve onun uzantılarından biri olan toplumcu gerçekçiliğin) bir dış görünüş ressamlığına indirgenmesi hataydı:

 

“Dış görünümleri esas alan görme alışkanlıklarının körleştirici pratiğine eklenmemek için, tartışmayı, hem genel olarak bilginin alanında hem de özel olarak sanatın alanında bir iktidar meselesi olarak kavrayabilmek gerekir. Yalnızca bireysel anlamda değil toplumsal boyutta bir körleşmeye neden olan dış görünüm, iktidar için kusursuz bir meşrulaşma alanıdır çünkü. Şeylerin dış görünümlerini esas alan görme, gözün mekanik eylemi ile zihnin eylemi arasındaki ilişkiyi dolaysız hale getirmek demektir.”

 

Sanatçı bu düşünceye bir süre dışavurumculuk ve gerçekçilik arasında boyasal araştırmalar yaptıktan sonra ulaştı. Çizgiye ve karikatüre olan eski ilgisi depreşerek, onu 1990’ların ortalarında siyah-beyaz resimler yapmaya yöneltti. Sonunda, bir tür çizgi roman tadında, fantastik, güçlü bir kara mizah içeren, güncele göndermeler yapan öykü dizileri çıkardı sanatçı. Sanat dünyasında bazılarınca dillendirilen ‘resim öykü anlatmamalı’ anlayışına bir tür itirazdı bu resimler. Bunların ilk dizisi olan Uzak Ülke Resimleri’ni Ankara’da, Çağdaş Sanatlar Merkezinde sergilediğinde hepimiz çok sevmiştik. Kendi adıma söylersem, hem imrenmiş hem gurur duymuştum. Tam bir sentez çıkarmıştı ortaya. Modernizmin safçı eğilimiyle öykülemeyi ustaca buluşturmuş, ülkemizin güncel gerçekleri üzerinden çok çarpıcı, akılda kalıcı işler yapmıştı. Kocaman suntalara geçirilmiş beyaz tuvallerde, renksiz, sadece siyah lekelerden, çizgilerden oluşmaktaydı o resimler. Teknik açıdan, geleneksel derinlik (perspektif) yanılsamasından vaz geçilmiş, her şey yüzeye yayılmış olsa da resimler insanı içine çekiyordu; çünkü derindi. Anlamdaydı derninlik. Bay A Kimin İçin Çalıştı?, İş Bölümü, Piyasalar, Kuvvetler Dengesi gibi isimler göze çarpmaktaydı. Dokulu kalın beyaz zeminler üzerine yerleştirdiği siyah gölgelerin arasında kalan beyaz boşlukların da birer biçimi vardı. Tuval yüzeyi sadece üzerine belli biçimler kondurulacak zemin değil, aynı zamanda o biçimin varlık nedeniydi – ‘mekân’dı. Mekân, ‘vareden’di.  Ellerinde silahlar, kılıçlar, bayraklar, şemsiyeler taşıyan ve birbirlerine ölüm tehditleriyle bakan; gövdeleri koparılmış, binaların tepesinden birbirlerini aşağı atmaya çalışan, siyahlar giymiş, başlarına taçlar takmış kravatlı adamlar, kurt başlı yaratıklar, idam edilmiş köpekler vardı bu mekânlarda. Simgeler, imgelere dönüşmüştü.

 

Mustafa Okan bu tavrını sonraki dizilerinde de sürdürdü. 2003 tarihli Büyükler İçin Yirmi Küçük Öykü dizisi bunlardandır. Yine, beyaz zemin üzerinde siyah imgeler göze çarpar. Sanatçı, bu ve daha sonraki resimlerine verdiği düşsel isimlerle ‘öykü anlatıcısı’ rolünü daha da öne çıkardı. Bunların arasında Asker ile Cennetin Kapısındaki Melek, Deve Terbiyecisi ile Terbiyeli Deve ve Uçurum Yapan Ustalar ile Büyük Makine gibi fantastik isimlerin yanı sıra Kargalar ile Tilkiler gibi çok bilindik öykülere gönderme yapanlar da vardır. Bu arada resimlerinde yer vermeye başladığı ‘kral ve kötürüm kral’ imgeleri ile yaptığı Kötürüm Kral ve Grip Kuşu, Kötürüm Kralın Ekonomistleri ile Televizyonda Sermaye İçin Ayin, Kral, Köpeği, Soytarısı ve Danışmanları gibi resimleriyle Bay B’nin Doğu Seferi ve Petrole Bulanmış Zaman Makinesi ve Bir Doğu Çölü İçin Batılı Kervan adlı resimlerinin yer aldığı Kısa Kara Öyküler ve Yangın Öyküleri dizilerinde, doğrudan güncel siyasal göndermeleri olan, güçlü kara mizah unsurları göze çarpar.

 

Mustafa Okan sanatsal dilini, sınıfsal karşıtlarıyla eleştirel bir diyaloga girmekten çok, kendi toplumsal varlığını esas alarak oluşturduğunu belirtmiştir. Yaşantımızı biçimlendirmekte olan egemenlik ilişkilerini tartışmayı önermiştir bizlere. Karakterleri kurgulamaktan ziyade, onları yaygın algılama düzeneği dışında bir başka düşünme biçimi içinde ele almaya özen göstermiştir.

 

Kendisiyle yazıştığımız sırada, resimleri hakkında daha çok bilgi vermesi için ısrar ettim, kışkırttım. Birinci ağızdan çıkan sözlerin çok önemli olduğunu söyledim. Ancak açıklama konusunda bir hayli ketum olduğunu belirtmeliyim. Tüm şifreleri verirse, kimbilir, bunun belki de resminin büyüsünü bozacağını düşünüyordu.  Belki de düşünmesi için izleyiciyi zorlamak istiyordu. Yine de güç bela, hani ‘kerpetenle’ derler ya, birkaç tümce koparabildim ağzından! Yangın Öyküleri dizisini, “tüm yalan makinelerinin ülkede her şeyin yolunda gittiğini gece gündüz söylediği günlerde” hazırlamış; bu dizideki tüm mekânları bir yangın yerinde yapmıştı sanatçı. Öykünün kahramanları, yakanlar ve yananlardı. Hepsi 2007 tarihli Düşmez, Kalkmaz, Yanmaz, Kundakçılar, Temmuz Yangını ve Yangından İlk Kurtarılacak adlı çalışmaları bu dizidendi. Bir yangın koca ülkeyi kasıp kavurmakta; ama ülkenin kültürü bunu şenlik ateşleriyle karıştırmaktaydı. Özetle, “Bu kültürün konuştuğu dilin kendisine yalan söylediğinin” resimleriydi Yangın Öyküleri.

 

Bu resimlerin hepsini Adana’da yaptı Mustafa. Keşke daha sık görüşebilseydik. Başbaşa, samimi bir ortamda insanın daha çok şey öğrenme şansı olur. Boyasal anlatımdan siyah beyaz sade resimlere geçiş düşüncesi nasıl doğmuştu? Küçük kağıtlara bir takım ön çizimler, araştırmalar yapıyor muydu, yoksa doğrudan boyamaya mı başlıyordu? Çalışırken yalnız mıydı? Yanında kimler vardı, ne tüyolar veriyordu acaba? Bu konuda oradaki yakın dostları ve öğrencilerine çok iş düşüyor. Temel belgeler, elbette resimleridir. Her biri, çok uzaktan şak diye tanınan, “işte Mustafa Okan” detirten imgeler. Bu büyük bir başarı. Ancak, varsa eğer, onlara ilişkin verdiği minik ipuçlarının da ihmal edilmemesi gerekiyor. Daha sakin bir kafayla, okunmalı o resimler. Bunu kesinlikle hak ediyorlar. Bir diğer beklentimiz de onun tüm dönemlerini, özellikle de 2002’den itibaren yaptıklarını kapsayan büyük bir sergi açılması. Dostları ve öğrencilerinin bu konuda ellerinden geleni yapacağına inanıyorum.

 

Bu metni yazarken, Mustafa ile çekilmiş bir fotoğrafımızın olmadığı geldi aklıma. Onunla samimiyete adım attığımızda, cebimizdeki telefonlar henüz görüntü çekemiyordu. Demek yanımızda bir makine de yokmuş. Bereket, başka ortamlarda yan yana geldik. Yazılı ortamlardan söz ediyorum. İki kitabıma çok değerli katkılarda bulundu. Sanatçıları Okumak ya da Postmodern Söyleşiler’i ikinci baskıya hazırlarken, ortak arkadaşımız olan Turan Aksoy’un da katılımıyla internet üzerinden 1980 sonrası sanatımız hakkında yazılı olarak söyleştik, bastık. Ardından Sanatın Günceli, Güncelin Sanatı (2012) kitabım için “Gerçekçilik Kültürü İçin Notlar” adlı metnini gönderdi.  O metin de aynı kitap içindeki bir başka metne ilham verdi. Orada ikimize ek olarak Kaan Arslanoğlu ve Cebrail Ötgün’ün de katılımıyla “Gerçekçiliğin İkinci Baharı” adlı, yine internet üzerinden uzunca bir söyleşi gerçekleştirdik, tarihsel ve güncel meseleleri tartıştık. Onun zihninin nasıl çalıştığını, Marksizm, gerçekçilik, modernizm, postmodernizm ve güncellik gibi konularda neler düşündüğünü görmek mümkün o metinlerde.

 

Çelişkilerinden kurtulmuş muydu? Ne gezer! Bağlam dışı kaldığı için bazılarından kurtulmuştu ama yenileri peydah olmuştu. Bir Marksistti, yurtseverdi, eleştireldi, modernizm yanlısıydı; ancak sevdiği, örnek aldığı postmodern sanatçılar vardı. Bundan rahatsız falan da değildi. Ee, ne de olsa “çelişki gelişmenin motorudur” diyen bir düşüncenin çocuğuydu.

 

Bir sanatçı ve hoca olarak gerçekten çok değerliydi, yeri ayrıksıydı. Bedeni göçtü; ışıldayan resim ve metinleri kaldı geriye.

 

Mustafa Okan artık ışıktır.    

 

Mehmet Yılmaz

 

Kaynakça:

OKAN, Mustafa – Turan Aksoy – Mehmet Yılmaz. “1980 Sonrasına Genel Bakış”, Sanatçıları Okumak ya da Postmodern Söyleşiler, Mehmet Yılmaz, Ütopya Yayınevi, 2009: 291-354.

OKAN, Mustafa. “Gerçekçilik Kültürü İçin Notlar”, Sanatın Günceli, Güncelin Sanatı, Haz. Mehmet Yılmaz, Ütopya Yayınevi, 2012: 347-362.

OKAN, Mustafa – Kaan Arslanoğlu – Cebrail Ötgün – Temhem Zamlıy. “Gerçekçiliğin İkinci Baharı”, Sanatın Günceli, Güncelin Sanatı, Haz. Mehmet Yılmaz, Ütopya Yayınevi, 2012: 363 -422.

OKAN, Mustafa. http://turkishpaintings.com/index.php?p=34&l=1&modPainters_artistDetailID=1851

OKAN, Mustafa. http://www.millireasuranssanatgalerisi.com/sergiler/mustafa-okan-kara-uykular-kralligi

ÖZGÜR, Ferhat. “Mustafa Okan: Uzak Ülke Resimleri”, 2003 - Türkiye Sanat Yıllığı; https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10153961316498929&set=a.10150998740818929.440306.659453928&type=3&theater

YILMAZ, Ayşe Nahide. 1980 Sonrası Türkiye’de Sanat ve Siyaset, Ütopya Yayınevi, 2015.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • RET

    RET 08.08.2017

    BAZILARI NUR YÜZLÜ DER.İÇİN GÜZELLİĞİ YÜZÜNE VURMUŞ.ÇALIŞMALARINI GÖRMEK İSTERDİM.

  • Nihal canatar

    Nihal canatar 05.07.2016

    Degerli Mustafa Okan hocamizi yazi ve gorselleri ile hatirlattiginiz icin cok tesekkurlr. Isiklar icinde olsun.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.