Godel, Escher, Bach ve Müslüm

Godel, Escher, Bach ve Müslüm

Bu yazıyı yazmayı aklımdan geçirdiğim zaman askerliğime denk gelir. Uzun zamandır okumayı ertelediğim Gödel, Escher, Bach: Ebedi Gökçe Belik kitabını okumak için bol zamanımın olduğu ve sıklıkla Müslüm Gürses’in, Bilmeden Gitti şarkısına, şikayetçi olmadan maruz kaldığım zamanlardı. Benim için sanat kuramcılığı adına çok önemli olan bu tuğla gibi kitap ile bir Müslüm Gürses şarkısını ilişkilendirmem yazının devamı hakkında fikir verecektir.

 

Başlıklara ayırarak dört kuramsal kitap hakkında yüzeysel denecek kadar özet bilgiler vereceğim ve bu kitaplardaki teorileri bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak ‘’hepimizin’’ aşina olduğunu umduğum örneklerle anlatmaya çalışacağım.

 

1/ EPİK TİYATRO – Bertolt Brecht

 

Öncelikle belirtmem gerekir ki, sonraki üç başlıktan farklı olarak bu bir kitap ismi değil bir hareket ismi. Tartışılan benzer kuramlardan etkilenerek, kavramı iyi bir teori ile bir de sanat hareketi haline getiren Brecht’in adı ile biliniyor Epik Tiyatro kuramı. Devrim sonrası sosyalist ideolojiyi yaymak amacıyla ortaya çıkmış olması ve siyasi olmasa da tüm artistik alanda devrim yapmış olması ilginçtir.

 

Epik Tiyatro Türkçe olarak ‘’yabancılaştırma efekti’’ kavramını ortaya koyar, İngilizcesi ‘’alienation’’, ama bence Almanca orijinali olan ‘’verfremdungs’’un ‘’konuyla bağlantılı’’ doğru çevirisi ‘’mesafe koymak’’tır. Nadir de olsa İngilizce ‘’distancing’’, Türkçe ise ‘’uzaklaştırma’’ kavramlarının kullanıldığını da gördüm. Bilinen kullanımıyla ‘’yabancılaştırma’’ ile devam edeceğiz.

Yabancılaştırma efekti Tiyatro’da dekor, ışıklar, kostümler ve oyuncularıyla sahneyi bir tarafa, seyircileri de diğer tarafa ayırır ve ama aslında ayırmaz. Ayırır çünkü tiyatro oyununun seyircisiyle var olduğunun farkındadır ve seyirci kavramını ortaya koyar. Ayırmaz çünkü seyirci bunun bir oyun olduğunu bilir, oyuncu da seyirciyle aynı mekan ve aynı bağlamda birlikte olduğunu bilir ve seyirci oyundan ayrı görülmez.

 

Epik Tiyatro devamlı bunun bir oyun olduğunun vurgusunu yapar, seyirciye bir simülasyon sunmaz. Oyuncunun üzerinde ismi yazıyor olabilir, rolünü kağıttan okuyor olabilir, rolden çıkıp birden seyirciye narasyon yapabilir, aynı rolde bir süre sonra başkası gözükebilir, seyircinin sahnede bir gerçeklik algılamasına, empati geliştirmesine izin verilmez, çeşitli şekillerde oyun olduğu vurgulanır ve ‘’siz, biz, hepimiz buradayız’’ denir. Brecht’in deyimiyle aktör Lear olmaz, Lear’ı gösterir.

 

İbrahim Tatlıses’in her zaman ilginç bir adam olduğunu düşündüm. Garip bir şekilde yabancılaştırma efektini de en ilginç şekilde kullanan kişi olduğuna tanık oldum memleket sınırlarında. Fosforlu (1) diye kendisinin yönettiği bir filmi var, bahsedeceğim mesele senaristin mi yoksa kendisinin mi katkısı bilemiyorum, kendisinin olduğunu tahmin ediyorum. İkisi de aynı deri ceket ve şapka ve beyaz atkı giyen (Bence yine bir Tatlıses katkısı), birbirlerine aşık ama sadece arkadaş olan,‘’ahlaklı hırsızlar’’ olarak İbrahim Tatlıses ve Sevtap Parman başrolde. Bir sahnede, ikisi sokakta yürürlerken karşılarından Türk filmlerinde hep dayak yiyen kişileri oynayan dört kişilik bir grup geliyor. İlginç olan şu ki gelen bu dört kişiyi görünce Fosforlu ‘’Bunlar filmlerde kavga eden adamlar değil mi?’’ diye soruyor, Şahin ‘’Evet, hep dayak yerler’’ diyor ve gülüşüyorlar. Bu dörtlü, kahramanlarımızın yanından geçerken sataşınca da yine kahramanlarımızdan bir güzel dayak yiyorlar. Filmlerde dayak yediğini bildiğimiz adamların bu durumları ‘’filmin içinde’’ vurgulanıyor, üstelik bir de hayali kahramanlarımızdan dayak yiyorlar. İşte bu anda bunun bir film olduğunun farkına varıyoruz, kahramanlarla kurduğumuz empati, bütün bir simülasyon, gösteren gösterilen üzerinden temsil değerleri yerle bir oluyor. İşte katıksız bir yabancılaştırma efekti. Niyet ve bilinç ne eksendedir bilemiyorum ama benim için Lars Von Trier’in, Dogville’inden daha incelenesi bir yapıt. Çünkü hem üretici hem de izleyici için mekaniği çözemiyorum. Üreticinin dışarıdan bakma ve bir çeşit soyutlama kabiliyeti beni şaşırttığı kadar, izleyicinin bu dayak yiyen kötü adamları sokakta gördüğünde kötü adam diye dövmeye kalkacaklarını ya da en hafifinden sataşacaklarını bilmek beni şaşırtmıyor.

 

İbrahim Tatlıses’in Fosforlu filmini özel yapan bir durum daha var. Dünyada yabancılaştırma efektinin, eğer filmin efekti kullanırken artistik bir amacı yoksa, kullanıldığı tek mecra kesinlikle komedi filmleri oluyor. Monty Phyton bunlara birçok sahneyle çok iyi örnektir. Memlekete dönersek yine Sadri Alışık’ın Balıkçı Osman filminde Osman’ı silahla tehdit eden adamın arkasından Osman ‘’O tabancayla ben sana bi’ şey yapardım ama, o film bu film değil’’ diyor. Ve Cem Yılmaz filmlerinin dramatik yanı bulunmayan saf komedi filmlerinde bu efekt sıklıkla kullanılıyor. Kovboyların konuştuğu İngilizce’nin ekranda filmin kendisine eklemlenmiş DVD ayarları çıkarak Türkçe’ye çevrilmesi gibi. Üzerinde tekrar durulması gereken konu şu ki bu filmlerde yabancılaştırma efekti, artistik bir unsur olarak değil, komediye katkı sağlayan unsurlar olarak kullanılıyor. Ama İbrahim Tatlıses’in Fosforlu filminin türü tartışılırsa, komediden çok dram, aşk ve veya macera denecektir. Bu da benim için bu filmi bu bağlamda özel ve ‘’niyetli’’ kılıyor.

 

 

2/ AÇIK YAPIT – UMBERTO ECO

 

Sanat ve tasarım üretimini iki zaman bölümüne ayırabiliriz. Rönesans’a kadar olan klasik üretim, Rönesans ve sonrasında Modernizm ve Postmodernizm’i kapsayan üretim. Rönesans’a gelene kadar olan klasik üretimde kişisel niyet yoktur, yorumlama yoktur, soyutlama anlayışı uzlaşılmış anlamlarla sınırlıdır, yani yoktur. Eserin parçalarının simgesel anlamları vardır, kendi dışında bir anlama gelir ve sadece ve sadece o anlama gelir. Geleneksel her sanatta bunu görebiliriz. Çinilerden mozaiklere, minyatürden halılara kadar. Ya da bir köylünün ördüğü geleneksel çorapta. Yüzlerce binlerce yıl o çorap nasıl örülüyorsa, üzerine hangi motifler çiziliyor, hangi renkler kullanılıyorsa yine öyle yapılacaktır. Sorgulanamaz, değiştirilemez, yorum katılamaz. Gelenekle aktarılır. Böyle yapılıyor ama ben böyle yapmak istiyorum denemez, çünkü zaten böyle bir bilinç ve istek yoktur. Geleneksel sanatı isteyerek ve bağlı kalarak hala sürdürenleri bir kenara bırakırsak, bu Rönesans’a kadar böyle olmuştur. Rönesans’la insanlar doğayı incelemeye başlamış, matematize ve rasyonalize etmiş, kazanımlarını eserlerinde kullanmaya başlamıştır. Bildiğimiz anlamda perspektifin farkına varmış, örneğin renkleri geleneğin emrettiği gibi değil doğada gördüğü gibi kullanmıştır, ya da daha sonrasında sadece kullanmak istediği gibi. Bireysel niyet ortaya çıkmıştır yani. Ben bunu çizeceğim, ben bu şekilde çizeceğim demek özgürlüğü kendini göstermiştir. Artık yapıt açıktır. Sorgulanabilir, yorumlanabilir, bir başka üreticinin etkisiyle değiştirilebilir ve yeni bir anlam kazanabilir. Artık ‘’niye öyle yaptın’’ sorusunu anlamlı kılabilecek bir ortam vardır. Yapıtın ‘’artık açık’’ olması durumunda karşımıza iki yol çıkar. İlkinde ardıl yorumlama üreticinin böyle bir niyet göstermesi ile olabilir. Yani üretici eserinin ucunu açık bırakır. Örneğin yazdığı ve notasyona döktüğü müzik eserinin nasıl icra edileceği, hangi enstrümanların kullanılacağı gibi durumları bilerek öngörmez ve icracının düzenlemesi ile yapıtın tamamlanacağını söyler. Ve tabii ki bu birçok tamamlamadan sadece bir tanesi olacaktır. Ya da bu yorumlama ilk üreticiden bir niyet veya çağrı beklemeden olabilir ki Rönesans’dan sonra her eser bu seçeneğe dahil olabilir. Yorumlayan da ikiye ayrılır: Birincisi eseri icra eden, diğeri de eseri algılayan, dinleyen, seyreden, okuyan yani tüketen kişi. Tüketici yorumlamasında da açıklık bağlamında iki durum gelişebilir. Farklı izleyicilerin farklı yorumlamaları, aynı izleyicinin farklı izleyişlerde farklı yorumlaması.

 

Dünyayı Kurtaran Adam (DKA) gerçekten ilginç bir filmdir. Eser olarak kendisi ilginç olduğundan değil, bir kültürün değişimine net bir gösterge olduğundan. Bu filmin ikinci ve aslında ilk patlaması, Ümit Besen, Müslüm Gürses, Orhan Gencebay gibi adamların o zamanlar belli bir kitleyi simgeleyen tükaka imajlarının, beyaz kolej çocukları için de evcilleşmesi ve bu gençlerin normalde bunu söyleyen kişiden kaçacak delik ararken kendilerinin ‘’eyvallah’’ demeye başlamaları ile aynı tarihe rastlar. DKA ilk çıktığında seyredenler için belli milliyetçi (biraz da dünyacı ve belki İslamcı) unsurları ile kendince bir bilimkurgu filmi idi. Bu bağlamda seyredildi ve ciddiye alındı. Ama bu kültürel değişim sonrası bu film artık saçmalığıyla fenomen haline gelmiş, bu yüzden gülerek izlenen bir komedi filmine dönüşmüştü. Bir klasik dönem ürünü hakkında böyle bir algı değişimi düşünebilir misiniz? Mümkün değil, çünkü DKA bir açık yapıttır. İzleyici aynı ama yapıt artık başka bir hissi, felsefeyi konuşuyor. Cüneyt Arkın bile oluşan bu büyük etki ve algı karşısında filmin saçmalığından ve zamanın şartlarından bahsetme yalancılığına düşmek zorunda kaldı. Yalancılık diyorum çünkü ben kendisi kadar kendi filminde gördüğüne inanan ve içinde kaybolan bir oyuncu bilmiyorum.

 

80 ve 90’ların özellikle fantezi ve arabesk şarkıcı filmleri icracılar bağlamında açık yapıta örnek olabilir. Örneğin Orhan Gencebay’ın oynadığı Aşkı Ben mi Yarattım (1979) filminin senaryosu farklı bir ekip ve yönetmen tarafından Ümit Besen’in Dostlar Sağolsun (1983) filminde icra edilmiştir. Bu iki filmin yazarı da Erdoğan Tünaş olarak gözükmektedir (Önceki başlıkta bahsettiğim Fosforlu filminin yazarının da aynı kişi olması tamamen tesadüf). Yine Ümit Besen’in filmi Nikah Masası (1982) senaryosu tam 15 yıl sonra İbrahim Erkal’ın Canısı (1997) filminde tekrar çekilmiştir. Yine ilk senaryo Erdoğan Tünaş’ın ama Canısı filmi senaryosu Arda Uskan adlı kişinin olarak gözüküyor. Sadri Alışık’ın Muhabbet Kuşu filminin senaryosunun yine bir arabeskçi için yeniden çekilmişini de seyrettiğime eminim ama hatırlayamadım ve bulamadım (Hakan Taşıyan olabilir). Belli filmlerin sadece ve sadece bu kültür içinde yeni uyarlamaları bence ilginç ve yeni bir bağlam doğuruyor açık yapıt kavramı içinde. Ve yine bu yorumlamayı klasik dönem üretiminde görmemiz mümkün değil.

 

Rönesans’tan sonra her ürün açık yapıt olduğuna göre özellikle ‘’bu açık yapıttır’’ diyebileceğimiz örnekleri ayırmamız lazım ama verdiğim örnekler gibi bir örneğim yok bunun için.  Bu yazıyı okuyan birisi bu bölüm için yazıdaki örneklerle eş örneği bulur ve bu yazıyı bu örnekle yeniden yazarsa bu yazının tamamlanmış hallerinden bir tanesini görebiliriz. İşte şimdi bu yazı adlı adınca ‘’açık yapıt’’ oldu. Çünkü yeni icracının yazıyı tamamlamasına ‘’kasten’’ açık kapı bıraktım. Buradaki ‘’kasten’’ kavramı açık yapıt adlandırması için esastır.

 

Peki klasik dönem üretimini yani kapalı yapıtı bağlamından koparıp farklı yorumlamaya kalkarsak başımıza neler gelebilir? Mesela Erich Van Daniken gelebilir, ya da Ancient Aliens belgeseli. Mısır’da bir şeyleri ve sadece o şeyleri simgeleyen ve her yerde kullanılan laleyi modern ampul olarak algılayabiliriz, Güney Amerika’da belli anlamlar ve ritüelleri işaret eden oturan adamları uzay gemisi astronotu olarak yorumlayabiliriz. Ya o ‘’geleneksel’’ Bizans resimlerinde üzerlerindeki suratlarla insanlaştırılan ay ve güneşi Ufo zannetme hikayesi? Aman dikkat!

 

3/ MECRA MESAJDIR – MARSHALL MCLUHAN

 

Bu konuya açıklayıcı bir örnekle başlamak istiyorum. Gündüz, bir ortamdasınız ve birinden hoşlandınız ve bu kişiden e-posta adresini, Facebook adını ve telefon numarasını aldınız. Akşam eve gittiniz ve bu kişiyle ‘’yazılı’’ iletişim kurmak ve sadece ‘’Merhaba’’ demek istiyorsunuz. Dört seçeneğiniz var; e-posta atmak, Facebook mesajı atmak, kısa mesaj atmak ve Whatsapp mesajı atmak. Sadece ‘’Merhaba’’ demek için kullanabileceğiniz bu dört mecranın her birinde ‘’Merhaba’’ başka bir anlama dönüşecektir; samimiyet, formallik ve dönüş beklentisi bağlamında. İçerik aynı olmasına rağmen, mecra mesajı yani anlamı değiştirir. Bu örneği globale uygulayın, radyo çağı, TV çağı ve internet çağına ayırın ve kültüre anlam bağlamında etkilerini düşünün, işte McLuhan Mecra Mesajdır’da bundan bahsediyor. Esas olanın, değişimi ve bu değişimin anlama yansımasını fark etmek olduğunu vurguluyor.

 

Yılmaz Güney’in Arkadaş filminde nedense kimsenin hiçbir mecrada bahsettiğine tanık olmadığım çok ilginç bir durum var. Türkiye’nin benim rastladığım ilk ve zamanı için muhtemelen tek ürün yerleştirmesini bu filmde gördüm. Azem’in arkadaşı olan yozlaşmış karakter banyoda Aramis marka sabunu kullanıyor, sonra Aramis marka traş kolonyasını sürüyor, son olarak da Aramis marka koltukaltı spreyini sıkıyor (Bu planların hepsinin aynı sahne içinde arka arkaya geldiğini belirtmem gerek, filme yayılma durumu değil). Bütün bu süreç önce ürünün markası ile birlikte görünmesi ve sonra kullanılması şeklinde tam bir reklam estetiği içinde sunuluyor. Burada iki problem var: Birincisi film sosyalist bir film olma iddiasında, kapitalizm karşıtı olduğu net, hatta belki bu konuda en net Türk filmi. İkincisi ve bu yazı bağlamında daha önemlisi ise film Türkiye’nin TV çağına tam olarak geçmediği bir çağda yapılmış. Reklam, marka, kimlik kavramlarının pek oluşmadığı aynı çağ içinde Devekuşu Kabare’de reklam şarkıları marka isimleri ile birlikte komiklik olsun diye söyleniyor ve bunun için markalardan para talep edilmiyor. Ama Devekuşu Kabare ve benzerlerinden farklı olarak Arkadaş filminde reklam esere komiklik ya da başka şekilde katkısı olsun diye değil, sanki film orada kesilmiş de reklama girmiş gibi bir sunumla karşımıza çıkıyor. Net bir ürün yerleştirme. Filmin parasını reklamdan değil de biletten kazandığı, Türkiye için belki sinema ve radyo çağından yeni yeni TV çağına geçiş zamanında Yılmaz Güney gibi bir sosyalist için bu durum normal olarak algılanmış. Çünkü medyumun içerikten bağımsız aktardığı anlamı başka. Ama işte şimdi ‘’farkında olduğumuz’’ tüm reklam ve para ve sunum anlayışıyla TV çağında bu filmi izlemek izleyiciyi o sahnede durduruyor (2). Çünkü mecra çağı ve bilinci değişti ve artık içerikten bağımsız olarak mecranın o sahnede sunduğu anlam bambaşka.

 

4/ GODEL, ESCHER, BACH, EBEDİ GÖKÇE BELİK - Douglas R. Hofstadter

 

Bu kitabı en sona bırakmamın sebebi vaad ettiğim yüzeysel özeti yapmakta en zorlanacağım kitap olmasındandır. Yoksa başta bahsettiğim konuyu tekrar açarak bir döngü yaratma ya da kendine referans verme, ya da eşbiçimsel (izomorfik) bir parça ekleyerek oluşturduğum dizgelerle anlam yaratma ve tüm bunlarla neden bahsettiğimin farkındalığını hatırlatma çabası değil. Konuya aşina olanlar son cümlede GEB kitabının kavramlarından bahsettiğimi anlamıştır. Hofstadter GEB’de döngülerin, dizgilerin, fraktalların daha doğrusu bunları oluşturan formal düzenlerin yine kendine referanslı döngü ile toplamda bilinci yarattığını vurguluyor.  Bunu yaparken birçok denklemi örnek gösteriyor, Bach’ın füglerinden, Escher’in eserlerinden döngü ve kendine referans örnekleri veriyor. Örnekler, Zen öğretilerine hatta cinlere kadar gidiyor ve sonunda bu meselenin yapay zekayı geliştirmede nasıl faydaları olabileceği tartışılıyor. Ana mesele şu örnekle iyi anlaşılabilir. Bir karınca yuvasını düşünün, her karınca her gün aynı döngü içinde farkında olmadığı aynı işi yapıyor, ama yuvanın tamamına baktığınızda ortada bir bilinç var. İşte bu üst bilinç kendine referanslı döngüdeki döngüyü bozup (bozabilip) anlamı yaratıyor. Örneğin, belki eskiden bilgisayarlarınızda Basic ile kod yazmaya çalışmış olanlarınız hatırlar; Şöyle bir kod yazdığınızı düşünelim:

 

10 PRINT ‘’Merhaba’’

20 GOTO 10

 

Burada kodu çalıştırdığımızda bilgisayar 10 satırını okuyup ekrana ‘’Merhaba’’ yazacak, bitirince 20 satırına gidecek ve onu okuyup satırdaki emrin dediğini yerine getirecek yani 10 satırına dönecek ve doğal olarak tekrar ‘’Merhaba’’ yazmak emrini yerine getirerek bir döngüye girecek, bütün sayfayı ‘’Merhaba’’ ile dolduracak ve siz müdahale edene kadar durmayacaktır. İşte buradaki müdahale edebilme ihtimali hali bilincin kendisidir. Müdahale edilmeyebilir, ama gerektiğinde edilebileceği farkındalığına sahip olmaktır bilinç.

 

Benim için ilginç olan, kitapta bir matematikçinin denklemleri yanında iki sanatçının birçok eseri üzerinden konu bağlamında örnekler veriliyor olduğu ve hatta kitabın adının da bu üç kişinin isimlerinden oluştuğu halde, bu meselenin sanatta zaten esas meselelerden biri olduğu vurgulanmıyor. Dizge ilişkilerini, döngülerin sonluluğunu organize etmek kompozisyon kurallarının önemli ayağını oluşturmaktadır halbuki. Yüzlerce yıl önce keşfedilen altın oran, belli oranda elipsleri artan salyangoz formu, bunların aynı kompozisyonda çoğaltılması ile oluşan döngü ve paradokslar ve önemli mesele; bunları organize ederek ‘’anlam oluşturma’’, Rönesans ve sonrasında bilinçli şekilde sanatın meselesiydi. ‘’Anlam oluşturma’’ kavramını tekrar vurgulamak isterim, yoksa kitapta Fibonacci sayılarıyla altın orandan bahsedilmiyor değil. Ve insanlar Escher’in resminde birbirine döngü halinde olanın bir geometrik şekil değil bir merdiven olduğunu unutuyorlar, inme ve çıkma işlevi olup döngüye girdiğinde işlevinden dolayı anlamsızlaşacak bir malzeme. Yani anlam önemli.

 

Tekrarla, dizgelerle, döngülerle ve kendine referansla ‘’anlam yaratma’’ meselesi bir üst katmanda üretici adına bir anlam daha yaratıyor ki buna izlek diyoruz. Üreticinin eserlerinde eşbiçimli olan, kontrollü tekrarlanan öğelerin üreticiye bir kimlik sağlamasından bahsediyorum. Yönetmen Natuk Baytan ve Kemal Sunal birlikteliklerinden çıkan filmlerin hemen hepsinde net bir izlek vardır ama bu yazıda sadece iki filmi ve tek izleği ele alacağım; Yedi Bela Hüsnü (YBH) ve Sakar Şakir. YBH filminde Hüsnü yabancısı olduğu mahalledeki Hüsniye adındaki kıza aşıktır ve bu kızı tavlamak için Cemal’den para karşılığı tavsiyeler alır. Bu sırada kötü adam Malik mahallelinin evlerini çeşitli dalaverelerle ellerinden almaya çalışmaktadır. İlk önce iyi kadın karakter, Malik için ‘’Allah senin belanı verecek birini gönderir elbet’’ der ve hemen sonrasındaki plan Hüsnü’nün Hüsniye’yi tavlamaya çalışma planıdır.Bir süre sonra Berber Latif yine Malik’in adamlarının ardından ‘’Ulan sizin de ananızı belleyecek biri çıkar elbet’’ der ve yine hemen Hüsnü planına geçeriz, kızın peşindedir ve bu ikinci tekrarla dizge oluşmaya başlar. Üçüncüde ise Malik’in adamlarından dayak yiyen çaycının başındaki adam ‘’Allah bunu yanlarına komıycak, bi’ belayı bi’ bela söker’’ der demez yine Hüsnü planına geçeriz.Yani kurtarıcımız ve Malik’in belalısının Hüsnü olacağının mesajlarını alırız, mahallelinin temennilerinin ardından Hüsnü’yü görerek. Bu temenni-Hüsnü paterni Hüsnü’nün kötü karakter Malik’le temasına kadar sürer. Filmin sonunda Hüsnü, Malik’in adamlarından sevdiği kızı kurtarınca Cemal Hüsnü’ye başka mahallede çok daha güzel bir kız gördüğünden bahseder, böylece film biterken döngüye girmiş oluruz. Buraya kadarı, aynı filmin içindeki dizge ve döngü mekanizmasını açıklıyor ama paragrafın başında bahsettiğim üretici için izlek oluşturma adına ‘’anlam yaratma’’ durumu Natuk Baytan’ın Kemal Sunal’la bir filminden daha bahsetmeyi gerektirir. Sakar Şakir filminde Şakir adı üstünde sakardır ve mahalleli bu sakarlıktan çok çekmektedir. Şehirdeki amcasından kendisine miras kalan malları almak için yola çıkması bu yüzden mahalleliyi çok sevindirir. Şakir’in kasabada geçirdiği süre ve şehre yolculuğu boyunca onun şehirdeki mallarına el koymaya çalışan kötü amcası Hacı yine her seferinde sonu Şakir’in olduğu plana bağlanan bir bedduaya maruz kalır ve böylece kurtarıcının Şakir olacağı vurgulanır. Kiracısının, Hacı’nın arkasından‘’Allah büyüktür, Hacı’ya bir bela sarkıtır yukarıdan’’ demesinin hemen ardındaki planda şehir yolundaki Şakir’e ve sakarlıklarına geçmemiz ile dizge bu sefer daha ilk seferinde oluşmaya başlar, çünkü bu izleği YBH filminden biliyoruz ve artık her bir filmin bütünü, bir dizgenin birimlerini oluşturmaya başlıyor. Ana karaktere referanslı, kötü adama beddua ve ardından ana karaktere kesme durumu ‘’Belasını verecek, hem de tepeden inme verecek anladın mı’’ ve ‘’Ah ulan ah, yakındır başına gelecek bela’’ cümlelerinden

sonra da plan Şakir’e ve sakarlıklarına kesilerek devam eder ve yine YBH’de olduğu gibi filmin ortalarında ana karakter kötü karakterle ilk temas ettiğinde bu durum biter. Filmin sonunda Şakir’in sakarlığıyla şehirdeki mahallesini yakıp kasabasına dönmek zorunda kalmasıyla yine döngüye gireriz. Hem aynı ürün içindeki dizge ve döngüler hem de bir üst katmanda ürünün kendisinin bir üst dizgeyi yaratan birimlerden biri olması döngüyü ve kendine referansı, yani üst bilinci, yani Natuk Baytan’ı bize sunar.

 

 

Bana bu yazı için ilham vermiş olduğunu belirttiğim durumun Hofstadter’in, Gödel, Escher, Bach kitabı ile Müslüm Gürses’in Bilmeden Gitti (3) şarkısı arasında bir bağlantı kurmuş olmam olduğunu tekrar hatırlatarak GEB’yi özetlerken bahsettiğim kavramlarla bu şarkının harika ilişkisini kurmayı muhtemel meraklılarına bırakıyorum.

 

SONUÇ

 

1987’de kaydedilmiş videosuyla Artiz Mektebi’ni bilirsiniz. Bir skeçte pavyon şarkıcısı ve sevgilisi sanat okuluna gelirler, sahte diploma alacaktır şarkıcı. Müjdat Gezen’in canlandırdığı sevgilisi müdürü beklerlerken sözlü sınav yapılması durumunda sorulacak soruları sormaya başlar şarkıcıya: ‘’Sizce sanat nedir loooo?’’ Perran Kutman’ın canlandırdığı pavyon şarkıcısı karakteri dakikalarca sadece ‘’Yani böööyle... Yani böööyle insanın içinden... Yani bööyle’’ diye saçmalar (4). Sanat tanımı için tanımlanamazlık adına ipucu vermesi ile bu tanımı birçok tanımdan daha tutarlı ve samimi bulsam da asıl dikkat çekmek istediğim memleket sınırlarında sanat kavramının‘’duygu’’ ile kolkola yürümesi durumunu çok iyi özetlediğidir. Buradaki duygu kavramı tabii ki narin, romantik duyguları temsil eder ve maalesef bu durum biraz hastalıklı. Sanatçıların çok duygusal olması beklenir ve duygusallıkları mite dönüştürülür. Çoğu da sahte mitlerdir Zeki Müren örneğinde olduğu gibi.

 

Sanat-duygu ilişkisinin Türkiye dışında benzer bir hal alması muhtemelen 60’ların ortalarında başlayan hippi akımına rastlar. Modern zamanlarda hippilerin sanat anlayışından evrimleşen sanat terapileriyle de duygunun sanat tanımındaki mutlak ve rakipsiz yerinin iyice sorgulanması gerekiyor.

 

‘’Sanat nedir loo’’ sorusu bağlamında yazıda bahsettiğimiz dört kurama dönersek, bu kuramların ortak özelliği nedir? Hepsi, bilinçlilik durumunu ve farkındalığı ön şart olarak ortaya koyuyorlar. Mecranın, malzemenin farkındalığı yanında yapıtın özelinde varoluşsal bilinç. Bu durumun duygudan çok akla, hatta üst akla referans verdiği ortadadır. Tasarım kavramını bu bağlamda sanat kavramından daha kutsal görüyorum. Çünkü tasarım zorunlu bir problematik içerir. Belli problematik içinde belli mecra ve malzemeyle en iyi çözümü sağlamak zorundadır tasarımcı. Postmodernizm ile tasarımcılar çözümle problematiği ayırmaya çabalamış olsa da durum böyledir. Ayrımın anlaşılmasını kolaylaştırmak istiyorum: Modernist olarak tanımlanan tasarımcı üreteceği ürün bazında problematiği inceler ve bu problematikten sonuca vararak savunmasını da o ürün bazında sebep sonuç ilişkilerinden yapar. Bu savunmanın bir sonraki ürününe yaptığı savunmayla, temel unsurlar dışında bağıntısı olmaz. Postmodernist(?) diyebileceğimiz tasarımcı ise üretiminin (yapıtının) tamamı üzerinden bir savunma geliştirir ve bu durum genellikle ürün bazında çözüme yönelik olamadan sadece toplamda bir tarz savunması haline gelir (Dikkat edilirse postmodern üretimle Açık Yapıt başlığı altında anlattığım klasik üretim arasındaki bağıntı görülebilir).

 

Yeni sanatın bence değerini oluşturan ve oluşturacak olan kavram ‘’problematiktir’’. Tasarımdan ödünç aldığı kavramı sanatçının eserine uygulaması gerekliliğinden bahsediyorum. Tabii ki bunu yaparken problematiği kendisinin yaratma özgürlüğü olacaktır tasarımcıdan farklı olarak. Ve tabii ki problematik, mecranın ve malzemenin kendisiyle ve onu örgütleme yöntem ve deneyleriyle varoluşsal bir problematik olacaktır. İşte bu konsept, duygu ve sanat arasına mecburi bir mesafe koyuyor ve duygu sadece gerektiği zaman kullanılabilecek bir malzemeye dönüşüyor.

 

Dört kuramımız ve verdiğimiz örneklere tekrar dönersek, akıl, üst akıl, farkındalık, bilinç, varoluşsal problematik kavramları bağlamında memleketten örnek verdiğim film ve şarkıların hiçbiri bu dört kuramın örnekleri olarak aslında çalışmıyorlar. Belki Natuk Baytan örneği? Hayır o da çalışmıyor. Türkiye’nin modernizmi sindiremeden postmodernizme geçtiğini bu örnekler ve kuramların bağıntısıyla ispatlayabilecek olsam da derdim bu değildi. Sadece kendine referanslı bir varoluşsal problematik yaratma adına örnek oluşturmak istediğimi söyleyebilirim. Belli ürünlerin sunumunu kendi bağlamlarından kopartıp yine anlamlı başka bir bağlama oturttum. (Yeni bağlamın da anlamsız olması durumunda mesele postmodernist bir ‘’ben yaptım olduculuğa’’ ya da kitsch’e dönüşebilirdi.) Yani örneklerimin tamamı artık, sunduğum problematiğe referanslı tek bir örneğin bileşenleri. Aslına bakarsanız kuramların tamamı da öyle.

 

 

  1. Fosforlu 23:14’te başlayan sahne https://www.youtube.com/watch?v=QXxaGNRuSy0

 

2) Arkadaş 28:38’de başlayan sahne

https://www.youtube.com/watch?v=mqyKIByd61w

 

3) Bilmeden gitti – Müslüm Gürses

https://www.youtube.com/watch?v=fEf3K8XRkyI

 

4) Artiz Mektebi 33:30

https://www.youtube.com/watch?v=iEjMcbQcZ2Q

 

Ufuk Aksoy


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • ufuk aksoy

    ufuk aksoy 27.10.2016

    Sn May Hala uçan iki yorumumdan biri size olmuştu. Ortadoğu önemsiz demedim. Rönesans meselesi bağlamında dışarıda kalıyor sadece. Rönesans'la batı üretimde zorunlu kodlardan kurtulana kadar bu işlerde doğu'nun çok daha ilerde olduğu malum. O kırılma noktasının etkilerine ne kadar maruz kaldığı tartışılabilir.

  • ufuk aksoy

    ufuk aksoy 27.10.2016

    Bak çince çevirisinde collection of exotic jades demişler sırf egb uydurmak için. Bence sıfırdan benzetmeye çalışmadan bağıntılı alt başlık üretmek daha doğru olmuş.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 27.10.2016

    Bu arada, seni yannış annamışım. Orijinal ve çıkma meselesine yorum yapmışsın. Peki son 2 yorum öncesi bi soru: törkişmüyziknoktaorg'daki Sezen Aksu tartışması sence açık yapıt kavramına iyi örnek olmaz mı? Üzerinde yapılmış tartışmayı da hesaba katarak düşün lütfen. a.y.a. Mahmut mu, Hulusi mi, Kadir mi, Ali mi haklı diye düşünsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 27.10.2016

    merhaba sayın MAY. aslında pek aksoyca konuşmamıştık. ya da en azından bana öyle gelmemişti. zaten amacımız da tartışmayı buradan, kamuya açık yapmak idi. yoksa, takdir edersiniz ki, biraraya gelip kendi aramızda konuşmamız ve bekmez akıtmamız da gayet kolaydı. ortak bi akrabamızın hastalık hali nedeniyle bazı göndermelerde bulundum. sucuk da alakasız bişey. bunlar colloquial konuşmanın parçası idi. ama bütünü gayet iyi takip etmişsiniz. devam ediciğz. yorumlarınızı bekleriz. a.y.a. beklesss

  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 26.10.2016

    Merhaba; Aksoy'ca bilmediğimden dediklerinizi anlamadım. Ama bu dile; ki her dile aynı şekilde; bir iyice kulak verince hislerle bir yere varabildim. "Açık Yapıt" iyi bir şey. Mimar Sinan sanatçı değil. "Müziğin Matematik"i bilgisine artık kimse şaşırmıyor. Çeviri, çevirenin kendi dilini ne kadar bildiğince iyi oluyor. Ortadoğu önemsiz bir yer. (Petrollü hali hariç) ÖZET: Önemli olan eserin(ürün ama margarin ya da elbise değil sanatsal çıktı) bir bağlamda toplanan bilgi girdisiyle oluşturulması yani anladığım kadarıyla kişiselleştirilmesi. Sanat eseri kişiseldir beyler(bkz: AKSOY'lar) Eco demiş ya eser açık yapıt dahi olsa kapının anahtarı eserin sahibindedir diye( dediğini anladığımca cümle ediverdim, kötü çeviri gibi). Aşağıdaki her şey için ikinize de (bkz: Beyler) teşekkür ederim. (Sanki sitenin başganı benim, hele üstüme aldığım vazifeye hele) Bilgi pek lezzetli bir şey ama ağzının tadı olana değil mi? Saygılarımla. (Dikiş Tutmaz Sabri'nin nasırına basmayın)

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 26.10.2016

    Puhahaha! Sesli güldüm ya la! 1. Eğer o dediğin harf oyunu şeysini yapacaksan onun çeviri dilinde anlamlı olması şart. Ve bu tartışılmaz bile. An eternal golden braid anlamlı bi tamlama. Ebedi gökçe belik ise deli zırvası. Bak bunun hemen örneğini verebilirim. Mask filminde Cim Keri gözaltına alınınca köpeği gelir. Polis uyuklarken kapının anahtarları cebinden sarkmaktadır. Polisin masasında da çizburger vardır. Cim Keri köpeğe "go, get the keys" der. Köpek naapar? Gider, çizburgerdeki peyniri almaya çalışır. Adam ne der? "Put down the ch-eese, go get the k-eys!". Çiğz vs Kiyz! Bu müthiş bi espridir. Ama çevir hadi bunu! Oldu mu sana Gora'daki Arif'in bıldırki hurmalar'ı? Biliyosun, ben de 25 yıldır çeviri yapıyorum. Ve bunlara kafam acaip takık. 2. Orijinal olsun demedim. Kötü çeviri okunmaz eder dedim. Bana bunlarla gelme. Bari sen gelme! 3. Bosch olayında daha açık sorayım o zaman. Galeride 100 tane birbirinin neredeyse aynı resim var. Bu adamın kompozisyonu başka. Niye? a.y.a. sors

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 26.10.2016

    Sonra niye herşeyin orijinalini arıyoruz? Orijinal mi kaldı, ya da hiç oldu mu? (üstten bakan, boş, sloganımsı laflarıma devam). Önemli olan bilgiyi bir bağlam altında toplayıp sonucu eserleştirmek değil mi? Zaten yazar kitabın girişinde sanırım bilmem kimin teorilerinin izinden gittiğini yazıyor. Sülalede hafızayı Allah CC benden alıp sana verdiği için hatırlayamıyorum. Ve bosch meselesinde, BÖ'ye cevap verirken söylediğim gibi bunlar iyi olma adına şartlar değil, ürünler üzerinden belli kod tespitleri. Ve iyi tespitler bir dahaki ürüne farkındalık adına.

  • Ufuk Askoy

    Ufuk Askoy 26.10.2016

    Çeviri meselesini biliyorum, yanlış olmasının yanında okuması İngilizce olanından daha zor. Bi kitapçıda rastladım ingilizcesine, baktım, daha kolay geldi. Ve hiç olmazsa yanına bi sözlük alıp İngiliz'in teori dilini tecrübe etme durumun olur, uydurma türkçe kelimelere bakacağına. Amaaa başlık çevirisi konusunda yanılgın şu: Yazar başlıkta Godel, Escher, bach'tan sonra alt başlık olarak (an) Eternal Golden Braid diyor. Yani GEB ve EGB. Bu başlıktaki baş harfler kitabın içindeki dizge mevzuu ile alakalı. Eternal Golden Braid'in bir anlamı olması gerekmiyor ve türkçe çevirisinde de aynı oyun yapılıyor. Ebedi Gökçe Belik. Yani EGB. Lafta bi anlam ve düzgün çeviri aramayın. Kipss!

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 25.10.2016

    +++ o da göksel olur der şimdi üç-beş denyo. olur tabii. de göksel'le gökçe'nin bu bağlamda farkı ne? golden la. altın işte! zaten golden braid aslında sırma demek. onu da blok alırsan... belik ne? emmoğlu şarkısından başka belik duyan oldu mu? örgü la! ÖRGÜ! tabii ki bu yazdıklarım aslında senle alakalı değil. ama işte bunu belirtmek gerek kanaatindeydim. 2. babası nobel aldı diye içten içe kıskançlık duyan bu herifin kitabında aslında ilginç bazı noktalar olsa da kitap bence çok yeni fikirler sunmuyo. bach'ın matematiği ondan 150 yıl evvel de biliniyodu. Fibonacci dizileri de öyle "VAUVVV" falan diye karşılanacak bişey diildir. niye? biolojiden azcık çakanlar bilir ki, fibonacci dizileri mucizeyi geç, bariz zorunluluktur. ki buna sen de değinmişsin. 3. pekiii, fraktal mantığı içinde sana bazı sorularım olacak. sabit konu işleyen ve sabit "dizge"leri olan rönesans ve poströnesans ressamlarını bi tarafa alırsak, hieronymus bosch niye fraktal kullanmamış? mı yoksa? a.y.a. sonra devamsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 25.10.2016

    gelelim GEB'e. şimdi 1. ebedi gökçe belik'i mi okudun? yoksa an eternal golden braid'i mi? bunu niye soruyorum? taylan kara zaten saniyesinde bu eleştiriyi yapıştırmıştı. ben de tekrarliym. ebedi gökçe belik diye piyasada olan çeviri berbat ötesidir! hani John Dennis bana soruyodu ya (bu arada, John Dennis nerelerde? küstü mü ki bana? "gerçek din" meselesinde çok mu sert giriştim ki?) niye ingilizce çok değinide bulunuyorum diye... çünkü piyasada ciddi yayınevlerinin ciddi pazarlama stratejileriyle destekledikleri bissürü çeviri ürünü maalesef berbattan da beter. millet ingilizce öğrensin ki bunlara itiraz edebilsin. stimulus başka nasıl olurdu? sadece bu kitap örneği üzerinden gidelim. daha adın çevirisi faul! AN ETERNAL GOLDEN BRAID: SONSUZ BİR ALTIN ÖRGÜ - STOP! madem "gökçe belik" diye öztürkçemsi saçmalama olacak (belik belik saçlarının örgüsü - bkz: emmoğlu) "ebedi" niye var? eternal sonsuz, sonsuza uzanan demek. ebedi de öyle demek. ama sonsuz işte! gökçe ne alaka? heavenly? +++

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 25.10.2016

    GEB'i gibmeden önceki son yorumumdur: aslında DKA örneğini gerçekten çok tuttum. orijinal mi? çıkma mı? tam açık / kapalı olayını açıklıyo. a.y.a. gibsss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 23.10.2016

    Mühendis kelimesi mimardan daha sonra kullanıma girmiş bizde. Zaten sanırım ilk anlamı da geometrik hesap bilen adam gibi olsa gerek (ki hnds'den türetilen kelimenin aslında tam anlamı da harbi bu). Oysa öyle bina diken adama o zamanlar mimar deniyomuş. Farkı biz bugünden farkedebiliyoruz. Benim kastım da bugünkü anlam üzerindendi. Ben bütün mimarların üzerinde tartıştığımız anlamlarda sanatçı olduklarını düşünmüyorum. Bazıları evet. Bazıları hayır. Neden? Sen açıklamışın. Fonksiyonel ve ayakta duracak bi yapının çağa ve eldeki imkana göre tasarlanmasındaki "pürüz"leri gidermek sanat olamıyo da ondan. O bi teknisyenlik işi. Hadi estetik kaygıyı da katsan, en fazla zanaat olur. Sağol. Bak bugün formundasın. Artık GEB'i de yarın giberiz. a.y.a. gibsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 22.10.2016

    Ama onun üretim yaptığı zaman tasarımcı diye bir kavram olmadığına göre bence tasarımcı demek yine yanlış olur. Sırf bu yüzden. Aslında şu an merak ettim, mimar kelimesini de biz mi yakıştırıyoruz, yoksa saraydaki profesyonel ön adı da bu muydu? Bu önemli bence.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 22.10.2016

    Padişah diyo ki, 78 tane minaresi olsun, aşağısı kurtarmaz. Ulan 3 tanesini zor yaptık, 78 taneyi taşıyacak kubbeyle birleşik tonozunu bilmemnesini nası yapıcaz diye bir kafa yorması var, sivil geleneksel mimardan farklı olarak. Bu yüzden muhtemelen, yine sivil mimardan farklı olarak geziyor ve örnekleri inceliyor ve hatta plan çiziyor. Problematik mevzubahis zira. Ucunda kelle de olabilir. Ama yine ve yine aynı gramer, aynı kelimeler, aynı üst küme. Ve bu yüzden iş tasarımdan çok mühendisliğe kalıyo. Demen gerek ki ona bakarsan modern mimarinin oluşturduğu kodlarla, birbirinin aynı işler aynı ''iyi'' olma görsel kodlarıyla yapıldığında gerisi mühendisliğe kalmadı mı? Evet. ABD'de pritt bilmemne toplu konutları, hem de Lecorbusier prensipleriyle yine aynı görsel ve sözde işlevsel kodlarla yapılıp, hemen yıkılmadı mı, işlevsizliği ve içerdekilere kafayı yedirmesinden. Eee MS'da belli kodlarda geziniyor, ufak problematik farklarıyla, e o zaman o da tasarımcı değil mi? Bu durumda öyle.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 22.10.2016

    Bence Mimar Sinan mühendistir. Çünküsü uzun (ki yorumun sonunda tasarımcı da diyebilirim, o kadar bıçak sırtındayım). Şu açık yapıt bağlamından girersek, MS'da plan çiziyor, hatta bildiğim kadarıyla mesela ayasofya'nın kubbesini görüp etüd ediyor, eserlerine uyguluyor. Yani körü körüne gelenekçi değil (sebepleri aşağıda). Ama herşeye rağmen üretimindeki syntax, gramer, kodlar mesela Mimar Hayrettin ile aynı. Çünkü aynı mecburi geleneğin içindeler. Ama şanslı oldukları durum şu, saray mimarları bunlar. Yani sivil değiller. Yani bunların eserlerinin planları olmak zorunda çünkü Anadolu'da normalde kafadan yapılan yemeklerin bu sarayda belgelenmiş, uygulanan yazılı tarifleri var, doğal olarak da mimari yapılarının planları olacak, bildiğimiz anlamda olmasa bile. Yine yani, sivil olmadıkları için köyün başındaki ev nasılsa sonundaki de aynı olmak zorunda değil çünkü bunlar sipariş alıyolar ve karşılarına, aynı gramer içinde de olsa, deney yapmak zorunda kalacakları imkanlar çıkıyor. ----

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 20.10.2016

    Fazla tevazu gösterme. Burda dakkasında gadanı alıverirler vallaha. Sen bilirkişi olmiican da kuşburnu çayının hipsizi mi olacak (ulan ne kelime oyunu şeysi yaptım beğ)? Yerli, organik ve şahsına ait olana zati itirazım. Ben onu da gavurdan aldın sandımdı. Emaili geç. Kıza vatzaptan da, feysbuk mesıncırdan da, vaybırdan da, esemesle de yazsan aynı olur. Mahmut'a nerden yazsan nası olur bilemiyciğm. Ama özü itibariyle meşaz mecraı meselesinde sen ne dersen ona he. Sinan'ı yaz. Bi de... Ulen allahsız, sucuk tamamsa bana niye getirmiyon? a.y.a. sucuklu yumurtaya ekmek banamasss, can da bonomosss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 20.10.2016

    Estarullah, bi bilirkişiliğimiz yok. Sucuk tamam da, mecra mesajdır'da gavurdan alıntım da yok ki. O bölümün başındaki facebook, sms, email ve whatsapp meselesini diyosan o da tamamen yerli, organik, şahsıma ait. Aslında yazının tamamında katkı maddesi pek kullanılmadı, Geb'de vardır en fazla, zira onun neresinden tutacağını şaşırıyosun. //sinan'ı yazcam.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 19.10.2016

    Mimar Sinan yanıtını beklerzo. Yannız, seni konuşturmak konusunda haklısın. Sen konuş ki, millet 2 gram bişe öğrensin. Bardak olayını konuştuyduk. Ginseng iyi bişey. Sucuk nooldu? Ayrıca... Meşazın mecraı kavramına gavurdan yaptığın alıntıya itirazım var. Kavram çok doğru da, örnek uyumsuz bence. Hepsinde "uyudun mu" ile başlat muhabbet. a.y.a. uykusuzsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 19.10.2016

    Bu arada biz kitabın ufak bir bölümüne takılmış durumdayız. Asıl mesele bu değil ama taban bu evet.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 19.10.2016

    3// otör meselesine gelirsek. Elbette isim verebilirsin ama isim kültürünün olmadığını da inkar edemezsin. (Hatta klasik dönem otör isimleri hep çok tartışmalıdır zaten, ve yine gelenekle ağızdan birilerine yakıştırılma durumları çok vardır.) İmza kültürü, isim kültürü yoktur. Anonim diye bi kavram var, burdan o zamana baktığımızda. Şimdi anonimi anca ikea'da çerçeveleri sunarken içine koydukları resimlerde görebilirsin. İsimle ilgili bu durumun da gayet farkında olduğunu düşünüyorum zaten. Konuşturuyosun beni. // Kapitalist meselesi tabii ki her konuda olduğu gibi geçerli, üretimin kendisi ve biçimlerine, ve sonuçlarına etkisini konuşuyoruz.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 19.10.2016

    Devam: Bir hocamız anlatmıştı ki bu hikayeyi sana anlatmış olabilirim. Bunlar bir kasabada, lokantada yemek yiyorlarmış. Adam bir bardağı çok beğenmiş görünüş olarak, kiçlik durumu üzerinden olabilir hatırlamıyorum ama beğenmiş ve çıkarken almak üzere istemiş garsondan. Garson bunlar giderken sarılı bardağı vermiş. Adam daha sonra bardağı açtığında görmüş ki onun istediği bardak değil herhangi bir bardak. Çünkü garsonda bardağın işlevi bilinci var sadece, adama da bardak lazım diye düşünmüş adam o bardağı istediğini belirttiği halde, o bardak değil, the bardak değil, a bardak (Bu the, a olayını yapanlarla çok dalga geçtim zamanında, ama yerim darken yeri geldi idare edin). Şimdi bu durum ''köylüleri asıl neden öldürmeliyiz''in açıklaması olsa da açık yapıt kavramı ve Rönesans katkısı için de iyi örnek olduğunu ve senin de anladığını düşünüyorum.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 19.10.2016

    Ya bu Hildegard'ın zaten ''kendine özgü'' notasyonu olması gibi bir ünlülüğü yok mu? Baştan çürümüyo mu mevzu? Alfonso'yu hiç bilemiyorum ama Hildegard'ın notasyonunu okuyabilir miydi merak ediyorum. Ben de ilk konuyu öğrendiğimde ''Bu ne lan, Araplar bunlardan bin yıl önce notasyon kullanıyomuş ki zaten'' demiştim. Ama kaziye-i anha öyle değil. Ve Rönesans dediğin vahiy ile küt diye başlayan bişey değil ki, bunun birinci ve ikinci meşrutiyeti, ittihat ve terakkisi de var tabii ki. Ben şimdi diyecem ki ''din motivasyonu'', ilahiler falan hep bu kadının, diyecen ki Bach'ınki değil mi? Ama Bach'ın bu linkteki gibi durumları da var (Bkz: Ziyaret Et) Adam müziğin malzeme olarak farkında, dini gelenek kodlarından sıyrılmış vs, müziğe müzik için bakıyo. Rönesans'tan önce de bunu yapan überler olabilir ama Rönesans'la bu ''''kültür'''' geldi. Adı konuldu, bilinç oluştu.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 19.10.2016

    Hadi tartışmayı harlandıralım. Madem Mimar Sinan dedin... Sence Mimar Sinan sanat mı icra etmiştir? Yoksa basbayaa iyi bi mühendis midir? Ki gelenekten koptuğu ve yeni bi yaratıda bulunduğu iddiaları hayli tartışmalıdır. Tasarımda mühendis ile yaratıcının farkı çok barizdir. Sence orada öyle bi sanat eseri kaygısı var mı? Olmadığını bilerek soruyorum bunu. Eser kaygısı Yes. Ama sanat eseri kaygısı? a.y.a. önyargısısss, arkakaygısısss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 18.10.2016

    Yavuz bu videoları izlemeni isterim, sana önerdiğim Zorunlu Çoğulluk kitabının yazarı. Açık yapıt olayını önce kendisinden öğrendim, çok da tartıştım, sonra kitabı okudum. http://www.timpani.com.tr/teknik/etkinlik22_1.htm

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 18.10.2016

    Bilinç ve farkındalık durumunu sonunda vurgulayarak kendi örneklerimi de çürüttüğümü ve ritüele ya da geleneğe hizmet eden değil eserin eser olma bilinciyle yapılması gerekliliği halini devamlı akılda tutarsak, birçok ''peki buna ne diycez''lerimiz geçersiz olacak. Gerisi de ''istisnalar kaideyi bozmaz''. : ) Asıl olay Mimar Sinan'da karışıyor ama Ortadoğu'lu diyip geçebiliriz.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 18.10.2016

    İki yanıt da fazla çalakalem olmuş. Sana hiç yakışmamış. Hildegard von Bingen de, 10. Alfonso da notasyon (hiç de dini gelenek yok; Alfonso'nunkiler orijinal kayıtlı bi de) kullanıyodu. Hala da o notasyonla yeni icraları mümkün. Ki açık yapıtı yorumlamak için kriter bu değil. Eğer sen Eco'nun yazdığını böyle iletiyosan benim anlayacağım bu olamaz en azından. Ötekine basbayaa cıksss. İstesem Yunan ya da Roma tiyatrosu için isim de verirdim. O zaman ne diyecektin? Ha bak, burada aslında gayriihtiyari seni çekmek istediğim sulara geliyo gibisin. Ki bence tartışma orda daha iyi olur ve nihayetinde Eco yekten haksız çıkmasa da epey hırpalanır. Mesele orda açık / kapalı değil. Rönesans sonrası sanatın "kapitalist" düzendeki konumu. O bence onu deseydi doğru olurdu. Yoksa açık / kapalı gibi laflar fazla ezoterik kaçıyo. a.y.a. nonezoteriksss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 18.10.2016

    İki örneğin de basit cevapları var, ilkinin ki (Bizans-Bach) rönesansla geliştirilen ve rönesans Avrupa'sında ortak dil haline gelen notasyon sistemi. Bach kullanıyor, sonraki üretimler için taban oluşturuyor. Diğeri dini gelenekle, kulaktan ya da yerel notasyon sistemleri ile yayılıyor. // İkincisinin cevabı ise sorunun içinde; klasik örnekte ''Antik Yunan ve Roma Tiyatro metinleri diyorsun, Rönesans örneğinde ise isim söylüyorsun: Şekspir. Bu zaten ayırıcı olan. Gelenekle kulaktan yayılan metinler değil yani (Şekspir'in onları toplayıp derlediği ya da asıl başkası olduğu tartışmalarına girmeden...). Otörlük meselesi ve üretici bireysel kimlik de açık yapıt meselesinin içinde.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 17.10.2016

    Yine bilgisayardan yorum gitmiyo. Yemin ediyorum, o kopipeyst edememe hali çok yorucu. Yazdığın şeyi ta en başından bi daha yazıyosun. Yoruluyo insan. Y ile başlayan 4 ardışık cümle... Sonuncuyla birlikte 5 oldu. Neyse. Gelelim Eco'ya. Rönesans öncesi ve sonrası ayrımı her mecra için geçerli olmayabilir. Hildegard von Bingen'i ele alalım. Ve 10. Alfonso'yu (Bilge)... İlki 1150, ikincisi 1250'lerde ürün vermiştir. 4. Bölümle ilgili kendilerini tekrar anıciym. Ama burada yine gündemdeler. Soru basit: Onlarınki niye açık yapıt olmuyo da Bach'ınkiler oluyo? Veya... Antik Yunan veya Roma tiyatrosunda metinler açık yapıt değil de neden KILLIAM SEKSPİR'in the tempest'i açık? Üreticinin üretim bağlamından çıkartmaksa mesele, bunlarda olmuyo mu (yeni icrada ya da icrayı değerlendirenin gözünde) o bağlamdan kopartma? Ayrıca, klasik dönemde zanaat başlığı altında ele alınabilecek üretimde sabitlik değil de "makbul formlar aralığı" olur kanaatindeyim. Olsa olsa yani... a.y.a. sors: sucuk aldın mı?

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 15.10.2016

    İşte tam da bunu diyorum, ihtiyaca '' komedinin kaldırabileceği'' bir çözüm getirirken brechtyen gözüken durumlar doğuyor, ama Brechtyen değil işte diyorum ben de. Bilinç o değil diyorum. Ve o atları Büyük İskender gibi epik filmlere koysana, yemez, adı epik olmasına rağmen. // Ayrıca bahsettiğim malzeme meselesi, yabancılaştırmadan çok ayrı değil. İkisi de malzemenin farkında, adını koyamadığım malzeme meselesi de sadece ürünün yapısına değil mesajına yönelik olarak da malzemeyi kullanmakla ilgili. // Açık yapıt meselesini başta çok iddialı buldum. Sindirmem zaman aldı ama şimdi pek şüphem yok. Ama tabii ki onunla ilgili savunularımızı Batı sanatı üzerinden yapmamız gerektiğini hatırlatayım.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 14.10.2016

    Sevgili Ufuk, meşgale fena. Kafamı dağıtmaya uğraşıyorum. Ama zor. Neyse. Ara yoruma giriym. 4'ten devam edicem sonra. The Holy Grail'de mesele sanırım bütçe (yamulmuyorsam). Tahta at o yüzden kullanıyolar. Asıl absürdizasyon coconutlarla sürekli çıkarttıkları at nalı sesleri. Ki Chapman'ın fikri diye kalmış aklımda. Bunların kayıtları da olacaktı. Sonja'dan isteriz. O evdeki arşivde. Gönderir. Ama bence bu da senle daha önceden konuştuğumuz başka bi hususla alakalı ve ilginç bişiy (bu tartışma konseptinde). Malzeme! "Elinde olandan ne çıkartabilirsin"in sınırlarını zorlamak meselesi... Devam ederiz. Umberto Eco yorumuna kontrlarım daha gürültülü olacak. İbo'nun Yılmaz Güney özentisi olma hali bingo bence! --- Sevgili MAY, estağfurullah. Sizi hiç normal adam kategorisine sokmadım. Bu arada, ben dikiş tutmaz sabri ve kız ismet'çiyimdir. Arnavut, votkamla eriği çalıştır ulan! a.y.a. dikiş tutmaz sabrisss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 14.10.2016

    Bak geçen gün anamın evinde vesikalı yarim'i izledim, Ümit Besen'in Dostlar Sağolsun ile Orhan Gencebay'ın Aşkı ben mi yarattım'ının hammaddesinin, ya da ilk açık yapıtının bu film bile değil onun roman hali olduğunu farkettim. Romandan farklılaştırılmış olsalar da bahsi geçen iki film birbirinin aynısı. // Anam da konuşurken demez mi, Selvi Boylum'daki ''Sevgi emektir'' Aytmatov'un ya da türk senaristin değil, Marx'ın lafı diye. Bi bilene sormak lazım dedim. Öyle olsa da Aytmatov'da esinlenerek yazmış olabilir, ya da senarist. Romanda yoksa da senaristin eklemesiyle bir slogan yaratılmış ya da. Açık yapıt halinin gözünü seveyim bu bağlamda. Yoksa hala sevdiğine sözü olan bir kilim dokuyacak, kilimin dilinden de ancak anlayan okuyacaktı.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 14.10.2016

    -->ibo'yu çok tutma durumum pek yok ya. Ama cins buluyorum. Ona özgü olmayabilir ama mesela neden bilmiyorum çektiği kliplerin vs kamera arkasını izledim, adam bunları seçiyo. Cins. Tam bahsettiğim o sahnede asıl ibo imzası fosforlu ile ikisinin adamları dövmeden yaptığı rituelimsi hareketler aslında. Bu hareketler ibo'nun çok etkilendiği ''oyuncu'' yılmaz güney'in hareketlerini, duruşlarını abartmasından kaynaklanıyo o belli. // basbaya drama olmasa da komedi değil fosforlu, ama önemli olan diğer örneklerle kıyaslandığında komedi olmaması zaten. Yoksa kendi başına bilmem, komedi aşk macerası diyebilinir belki. Ben film olayına kredi vermede hep ekipciyim zaten ama bu sınırlı mevzu içinde kredim ibo'ya biraz. // telefonla da yazılmıyo ki.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 14.10.2016

    Bö, iletişim bu mu? Aya, önce epik olmayan tiyatroyu anlatmayı pek düşünmedim, hatta yazıp çıkarttığım bir bölümde, 3 duvar meselesi vardı, tiyatro sahneyi 4 duvar gibi düşünür, seyirci tarafı da duvardır, ama epik tiyatroda 3 duvara iner ve seyirci de ordadır vs. Sonra bu da fazla ansiklopedik geldi çıkardım. Hani hedef kitleyi de öngörerek bilal'e anlatmayı da örneklere bıraktım. // monty'nin brechtyen olduğunu iddia etmiyorum, hatta iddia eden bi yazı okumuştum ve hala buna karşıyım ama yabancılaştırmayı - komedi unsuru olarak- kullandığını, yerli örneklerde olduğu gibi onun da bu bilinçle yapılmadığını ve hatta bahsettiğin absürdleşmeye de bu yabancılaştırma ile çoğu zaman ulaştığını söylüyorum. O bacak aralarındaki tahta atlar absürd olabilir ama onlar bir yandan gerçek atları temsil ederken bunun kurmaca bir yapı olduğunu da seyirciye devamlı hatırlatıyor...--->

  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 13.10.2016

    Merhaba; Yok canım ne gerek öyle başlamaya sayın AYA. Kafkas Tebeşir Dairesi'ni seyretmişliğimiz var bizim. Az çok biz de biliyik almancası olmasa da türkçesini efendim. Değil iyi-kötü ölçüsünde olmak, bir tiyatro seyricisi bile olmadığım halde. (Yakama kırmızı kurdela, olmadı küçük altın) Bu yüzden emmoğlu Aksoy'a gönderilen bir numaralı soru kalbimi kırdı, entel kafamı ezdi. Beyaz ya da beyazımsı olmadığım için de olabilir tabii. Ölene kadar eziğiz, ezileceğiz.( Biz kim miyiz? O filmdeki dört adamız) Fosforlu da sanırım türünden değil bir karedeki "yabancılaştırma efekti"nden ötürü söz konusu yazıda yer almış. (Aman ne önemli bir buluş) Bu arada "ağza salıncak kurar o biçim" Mülayim Abi. Bombacı Mülayim, topçu olsan yemem ulan. Limon ye o zaman! Limon yemenin bir manası var mıydı şimdi, ne güzel kardeş kardeş oynuyorduk şurada. Gaddar Kerim'in sözleriyle bitireyim: Benim adım Kerim, hepinizi severim.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 13.10.2016

    ++ sence? Uç derecede distorsiyon ve absürdleştirme evet. Ama distancing? 3. İbo'yu şahsen epey tuttuğunu biliyorum. Ben de kişisel olarak kendisini nefret objelerim arasında sayamam. Ama sence o birörnek giyinme ve dayak sahneleri gerçekten ona özgün mü? Bu sorunun cevabını biliyorum. Değil! Hem de hiç değil. Ondan evvel türk sinemasında da tonla kullanılmış bi dalga o. Ama bence orada senin hatan şu: sen Fosforlu'yu basbayaa drama addediyosun. Bence hiç değil. O da Türk sinemasında örneği yine kendinden evvel mebzul olan komikli aşk macerası. Yani? Eğer bu komediye uygunsa vay nat? Hem unuttuğun bi husus var. İbo 88'de 8 yıldır yönetmendi. Ekibe bak derim ben. Benden çok daha iyi bileceğin bi nokta! Şimdi işim çıktı. Bikaç kişiye sövüp telefonda ağza salıncak kurmaca yapıcam. Dönüşüm muhteşem olacak! a.y.a. salıncaksss

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 13.10.2016

    + 1. Aslında bu yazıyı hangi saikle yazdığını ve buradaki değinilerinin kısmen kimlere cevap olarak da alınabileceğini ben de seziyorum. Ama sana birinci arabaşlık için şunu sorayım: neden insanlara normal tiyatro nedir sorusuna yanıt olacak örneklerle giriş yapmadın? Ben senin verfremdungseffekt örneklerini anlayabiliyorum. Ama normal adama bu örnekler yeterli değil gibi geliyo bana. Niye mi? Sürekli çok övülen ama bence çoktan ölmüş olan TİYATRO'nun örneklerini versen ve farkı anlatmaya kalksan daha iyi olmaz mıydı? Rahmetli Metin Serezli'nin ve Rahmetsiz Haldun Dormen'in anglosakson ya da fransız vodvillerinden berbat çevirilerle ve abartılı koşuşturmaca ve heyecanlı dialoglarla sergiledikleri piyesler bu ülke "elit"i ve bilhassa beyaz ve beyazımsı türklerince sanat diye kutsanırken, adamlar "duayen" diye göklere çıkartılırken verfremdungseffekt nası anlaşılacak? Hmmm? 2. Monty python filmleri (ki holy grail ve life of brian'dan başkası film addedilemez) distancing'e iyi örnek mi ++

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 13.10.2016

    Her neyse, sonuçta "anlamamazlık" da bir anlama belirtisi olduğuna göre, birbirimizi gayet iyi anlıyoruz demektir. İşte iletişim bu. (B.Ö.)

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 13.10.2016

    Sevgili Ufuk, aslında yazı ile cevap vermeyi kararlaştırmıştım. Hatta sana ta yazı çıkmadan evvel de vatzaptan yazdığım üzere, bunu kallavi bi (2. okuma sonrası) yanıt olarak hazır etmiştim. Ve sana göndermemiştim ki tartışma ve itiraz ortada olsun ve fikirlerin nasıl gelişebileceğini medeni bi şekilde millete gösterebilelim. Ama ikimizin bildiği sebepten ötürü şu an bunu yapamıyorum. Akrabalarım (sen değil) enerjimi soğuruyolar. Gözüm seğiriyo. Elim ve beynim her an eski dostumu aramaya teşne. Her neyse! Sanırım pazartesi günü sana ve yengeme kantindeki dumanı bol sohbet esnasında anlatmaya çalıştığım şeyi şu an gayet iyi idrak ettin ve etmeye devam ediyosun. Anlaşılmamanın verdiği küskünlükle üretimden vazgeçmektense alayına daha alaycı ve şiddetli girişmek daha makul bi çözüm gibi gözüküyo. Di mi? Swift neler çekti kimbilir?! Onu düşündükçe daha da üzülüyorum. Yine neyse. Gelelim benim eleştirilerime ve sorularıma. Kısalttım. Madde madde gideceğim. Erinmezsen yanıtlarını beklerim. +

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 13.10.2016

    1/ Neden ideolojik okuma yapıyoruz? 2/Modernizmi sindiremeden postmodernizme geçtiğini bu örnekler ve kuramlar ''''''bağıntısıyla'''''' açıklamaktan bahsetmenin Türk Sineması (Hangisi) için haksızlık olmasını da anlamadım. Üstelik benim bu yazıya alarak bir değer yakıştırdığım filmlere iki cümle sonra kendiniz ''uyduruk, kıytırık'' demişken. 3/ Evet buradan yola çıkıp bir sürü şey söyleyebilirsiniz ama oradan çıkışın da yine benim yazımla bağlantısı olmaz. 4/ O insanlar (Kast sistemi filmler, kazınmış vs) kimler? 5/ Yazıda geçen 4x5 bağlamını da anlamadım, 4x5 film formatı var ama yazı da geçmiyor, en mantıklı tahmin 4 kuram var bir de sonuç 5 mi ediyor? Eğer öyleyse bu yazı da bizim memleketinki çalışmıyor da gavurun çalışıyor demiyorum ki? Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım şey bütün bu örnek ve kuramların yazının malzemesi olmasıydı, onların kendisiyle ilgili bir yargıya varmadım ki. Ayrıca bu 4 zaten mükemmellik adına gereksinimler hiç değil ki. Esneyip esneyip ipe dizmedim ki?

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 12.10.2016

    Neden farklı düşünüyorum? Çünkü yazıda geçen ve karmaşık gibi gözüken her şeyi bir üst boyuta soyutlayıp, ideolojik okuma yaptığımda "modernizmi sindiremeden postmodernizme geçmek" kavramı bende Türk sinemasına karşı haksızlık yapılıyor düşüncesi oluşturuyor. Ben, 2000 yılından sonra türeyen filmleri ve dizileri izlediğimde "Bunlarda garip olan bir şey var ama ne?" diye kendi kendime sormuş ve bunlarda "zengin adamın iyi" olarak verildiğini fark etmiştim. Ben zengin adamı "kötü" olarak biliyordum. Çünkü bunu bana o uyduruk, kıytırık Kemal Sunal'lı, Cüneyt Arkın'lı filmler öğretmişti. Neyse, buradan yola çıkıp bi sürü şey söyleyebilir farklı tartışmalara da girebilirim ama artık "kast" sistemi filmlerine ve kafalarına iyice kazınmış insanlara neyi neden anlatayım yani. Ama tabi bu arada yazıda geçen 4x5 bağlamında mükemmel çalışan kaç ülke sinemasının olduğunu da öğrenmek isterim açıkçası. (B.Ö.)

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 12.10.2016

    Sn bahadır özdemir, örnekler ve referanslarınızı (yazının içinden) bekliyorum, göremezsem yazdığınız eleştiriyi kendinize yaptığınızı, üstten ve sloganımsı konuştuğunuzu, hatta esnemekten fazlasını yaptığınızı düşüneceğim. ''Modernizmi sindiremeden'' kısmı yazının damar değil kılcal damarlarında bile açıklanıyor. Onun dışında veya onu da diğerleri ile birlikte sebep sonuç ilişkisi içinde öğrenmeyi isterim.

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 12.10.2016

    Havada kalan ve hiç bir şey demeyen bir yazı. Yani örnekleri neden verdiğini yazar da bilemiyor. Çünkü analiz edilen örnekler, sonra toplam bir analiz içine yerleştirilmeye çalışılıyor ama ortaya hiç bir sonuç çıkmıyor. "Türkiyenin modernizmi sindiremeden postmodernizme geçmesi..." Ne kadar kutsal, ne kadar büyülü sözcükler. Hatta neredeyse "slogan" mertebesine bile ulaşmış. Böylelikle yazıdaki tüm anlamsızlıklar, boşluklar ve sonuçsuzluk örtbas ediliyor ve biz ne kadar mükemmel bir sanatsal metinle karşı karşıya olduğumuza ikna oluyoruz. Okuyunca ben de bayağı bi ikna oldum. Ve hatta esnedim. (B.Ö.)

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 12.10.2016

    sayın emmoğlum, editöre bi mail attım. ona göre devam edeceğim. "yorum mu, yazı mı" ikilemindeyim. yani??? ne erkencisin sen öyle?! bu tartışma bu kadar sessiz biter mi? daha garpuz keseceeez valla. a.y.a. garpuz kesss, bekmez akıtsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 12.10.2016

    Fırsat ve yorumlar için teşekkürler. Kavga çıkmadan konu kapandı galiba, kısmet değilmiş. // Sn Akif Akalın Akademi'de en azından bizim bölümde bu tür konuları tartışıp bir de makale yazmamız istenen ve bölümle bağı olmayan biri tarafından verilen çok iyi bir ders vardı ama öğrencilerin algısının eksik kalması sonucu mahkemelere kadar gidilerek ders kaldırıldı ve hep hoca suçlandı. Halbuki dersten geçen biz sadece 4 kişi için müthis bir dersti ve suçlanması gereken öğrencilerdi. Biz 4 öğrenciden sonra gelecek biz gibiler için de büyük bir kayıp.

  • Taylan Kara

    Taylan Kara 11.10.2016

    Douglas R. Hofstadter önemli bir yazardır ancak bu kitabın çevirisi çok sorunludur. Çeviri, bazı yerlerde konuyu anlaşılmaz hale getirmektedir. Okuyacakların dikkatine. Konudan ayrı olarak Douglas R. Hofstadter'in Aklın G'özü adlı kitabı da çok çok önemlidir.

  • Akif Akalın

    Akif Akalın 11.10.2016

    Kaan'a katılıyorum. Daha da ileri giderek sanat konusundaki bu yazıyı memleketin konuyla ilgili akademilerinde yazabilecek, belki çok aşırı olacak ama değerlendirebilecek fazla akademisyen olmadığını da düşünüyorum. Fakat bu durum sanatla sınırlı değil, bilimde de böyle. Gerçekten değerli bilgi artık akademinin dışında. Belki bu durumu Marx'ın meta fetişizmi kavramıyla açıklayabiliriz. Kapitalizm bilimi ve bilgiyi de metalaştırmış, meta fetişizmi böylece bu alana da yayılmıştır. Artık bilginin de değişim değeri, kullanım değerinin önüne geçmiştir. Bu nedenle değerli bilgi kendisine ancak İnsan Bu gibi mecralarda yer bulabilmektedir. Herkesin bunu bilmesine rağmen çocuğu üniversiteye veya "daya iyi bir okula" girebilsin diye bir yerini yırtmak da "yabancılaşmanın" daniskası değil mi? Eğer çocuğuna Güzel Sanatlar Akademisi bu yazıyı okutmayacaksa neden çocuğunu oraya girebilsin diye yarış atı yapıyorsun? Bu tıp için de, mühendislik için de, öğretmenlik için de böyle. Yazarı kutluyorum.

  • Fahri Kumbul

    Fahri Kumbul 11.10.2016

    Yazarın emeğine sağlık. Okumayı başarabilirsem "GODEL, ESCHER, BACH, bir EBEDİ GÖKÇE BELİK " eserini denemem gerektiğini anladım. (Bu arada matematikçi, matematik felsefecisi, mantıkçı (elden ele sürgün)Godel'in zehirlenme korkusu ile beslenmeyi bırakıp ölümüne yakın 29 kiloya düşmesi ayrı bir ilginçlik.)

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 11.10.2016

    Kendi sitemizdir diye demiyorum, bu yazı cidden çok değerli bir yazı. Sanat kuramları hakkında epeyce okumuş biri olarak belirteyim, bu yazı, örneklemeli anlatımı bir yana, söz konusu kuramları ve üstündeki tartışmaları iyi özümsemiş birinin elinden çıkma. Yazarı tanımıyorum, ama yazısından belli. Yararlanılsın diye koyuyoruz, yararlanan yararlanır. Yararlanmayan kendi kaybeder. Belki de böyle şeylere kafa yormayanlar kazanır her işte. İkinci şık daha doğru gibi :)

  • ufaks

    ufaks 11.10.2016

    1 Fosforlu linki telif hakkından dolayı kaldırılmış. (Bkz: Ziyaret Et) adresinde 25:15'ten itibaren görebilirsiniz.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.