Contemporary Kokoreç ya da İnsan Gözleri: Sakatat

Contemporary Kokoreç ya da İnsan Gözleri: Sakatat

Programın bitimine saatler kala, bir pazar öğleden sonrası, Contemporary İstanbul sergisindeydim. Katılım yoğundu, serginin tek pazar gününe sanatseverler üşüşmüştü âdeta.
Ve evet! Lafı dolandırmadan meramıma gireyim. Gözlem yazım bazı temel konularda yüksek miktarda cehalet içermektedir. Cehaletin propagandasını yapmam, yağını çıkarmam, cehalet küçüktür yahut büyüktür, her daim mide bulandırır. Ama yazmakta ısrarcıyım.
Bakın, ben bu sergiye niye gittim? Sorun bir yol, nasıl gittim? Bakın, böyle otobüse bindim, inip yürüdüm, öyle gittim. Gittim de gitmedim mi dedim!
Sergide, her şeyden önce, yaklaşık bir sene evvel yazdığım Contemporary Kokoreç öyküsünün sahibi olarak bulunmaktaydım. Hiçbir mecrada yayınlanmamış bir öykünün hiç kimse tarafından onur konuğu olduğu bilinmeyen bir sergide ve hatta yine hiç kimse tarafından tanınmayan bir gözlemci. (Yalnız ve güzel ülkemin yalnız, gariban gözlemcisi)
Elbette, sırf öykü yazarak bir sergiye davetiye alamazsınız. Hele de "büyük 40, küçük 20" olan bir sergiye!
"Contemporary Kokoreç" diğer adıyla  Tabelanın Öyküsü, yayınlanmasını en çok arzuladığım öykülerim arasında. Bu öykü kışkırtıcı bir güncellik ve naçizane eleştirel bir bakış taşıyor. 'Eleştirel' dediğim isabet oldu, zaten oraya gelecektim, derhal geleyim! 
Takdiri bilmem ama tahmin edersiniz ki öyküm contemporary'i yahut contemporary'nin pazarlanışını eleştirel, (hadi kitap tanıtıcılarının diline de gönderme yapayım) mizahi bir dille ele alıyor. Öyküye hiç girmeyeceğim, beklenti yaratma kaygısı taşımıyorum. Eldekilerle yetinelim. 
Elde var bir: 'contemporary' bir öyküye konu olmuş. Esasında, öyküye konu olan bir contemporary sergi filan değil (Hayır, bir sergide geçen öyküm de var tabi ki, yazdım diye demiyorum) çağdaş sanatın (continue temporary, bekleme yapma, geçip giden çatana) toplumumsal bilincindeki yeri. Ayrıca öyküde toplumumuzun değişimi ve insanlarımızın hiç değişmeyen bazı tepkilerine de değindim.
Neyse, bu öykünün yazarı sıfatıyla orada bulunuşum dudaklarıma hınzır bir gülümseme kondurmadı değil. Bakın siz buraları geziyorsunuz, çağdaş sanatı yalayıp yutuyorsunuz ama yazacağım gazeteye hep bunları!
Hani eskiden bir tepki varmış, 'Çöpçüler Kralı' filminde de sıklıkla kullanıldı. "Yazacağım gazeteye" denirmiş, köy-kent çatışması ekseninde yeni kimliğini arayan İstanbulumuzda. Bu tepki sıradan bir homurdanmayla aşağı yukarı denkti. (Bir) sorunla karşılaşıldığında kent demokrasisinin yansımasıydı bu ifade, demokrasi çağrısının parçasıydı ama ondan öte kentleşme vurgusu barındırıyordu. 'Gazeteye yazmak' bir kentli refleksinden ziyade kentliliğe öykünen bir kasabalının, Çöpçüler Kralı’nda olduğu gibi bir apartman sakininin çaresiz haykırışına, biraz da avuntusuna benziyordu. İşte Contemporary İstanbul, tam da İstanbul'un göbeğinde, Gezi Parkına çok yakın bir mesafede kentliliğe öykünme telaşını resmediyordu. Diyeceksiniz ki "Yok canım, o kadar uzun boylu değil. Bu alan emekçilere kapalı ve oraya gidenler de az buçuk kentli; hali vakti yerinde, yahut sevgili Ali Şimşek'in deyişiyle yeni orta sınıf üyeleri.
Yeni orta sınıf üyeleri cahildir fakat kentli kimliklerini tartışmaya açmak zaman kaybı olur"
Diyeceksiniz ve uyaracaksınız beni: "Eşşeğin kulağına kar suyu kaçırma birader!" 
Size, katılmıyorum, baylar ve bayanlar! Bu kadar lümpeni zannettiğiniz üzere bir kahvehane köşesinde bulamazsınız!
Kantarın topuzunu kaçırdım mı? Ziyanı yok, ölçüyle ayarla işim olmadı hiç, şeref duyarım.
Şimdi, neden? Neden öyle diyorum? Bir kere biz Doğuluyuz, Müslümanız. Ezbere, evet, ezbere ve rastgele bir tespit. Daha doğrusu yüzeysel bir çıkış noktası ama tümden dayanaksız olduğunu iddia etmek ne mümkün. (Sıkıysa katılmayın!) Resim sanatı bizde epey geç gelişti. Biz, resmi doğrudan 'sanat' olarak aldık; ondandır ki sanat olmayan resmi bilmiyoruz. Bu kelime oyununun perdesini indirirsek şu düşüncem açığa çıkacaktır: Resmi doğrudan sanat olarak alan bir toplumda resim beğenisi ne ölçüde gelişir? Cevabı usulca size bırakıyorum dostlar. 
Resmi sanat olarak aldık ama onunla da yetinmedik ya! (buraya Duchamp falan, Marcel olanından, pisuvarlı) 80'lerde orta sınıf düzence tahkim edilirken post modernizmin toplama kampları ulusumuz tarafından dolduruldu. Bu geçer akçe, esir olmayı seven ('sürü olmayı seven' demiyorum, dikkatinizi çekerim) toplumumuzun bir kesimine 'mutlaka' hitap etti.
Demeliyiz ki post modernizm bize hitap etti, çağdaş resim ve sanatlar bize hitap etti. Takdire şayan bir gelişme efendim! Resmi 'sanat olarak' almaktan sonra muazzam bir sıçramadır bu 'hitap etme' mevzusu. Ancak kader ağlarını bir kez daha hunharca ördü. Hitap edilen yerde biat doğdu, biat edilen yerde eleştiri öldü, inek dağa kaçtı, dağ klozete düştü, bienaller sifonu çekti. Ya gider? Gider ne vakit tıkanacak?
Bir nebze ciddileşelim dilerseniz. Bu kafayla zor! 
Tekrar lakayt üslubumuza dönelim. "Bu kafayla zor" diyorum çünkü gidip gördüm, yerinde izledim. Ben öyle galeri galeri gezen, açılış kaçırmayan, bulunduğu salon eli sopalılarca basılan bir sanat takipçisi değilim. Şahit neyim yazmasınlar! Geçen sene bienale gitmedim örneğin. Amma ve lakin bienal 'gidilen' bir yer midir? İşte dananın kuyruğu dinime imanıma burada kopuyor!
İnsanımız 'giden' bir türdür, 'gezen' değil; öte yandan insanımız 'gören' bir türdür. Bakan? Haşa! Biz gitmeyi, almayı ve görmeyi severiz. Özal'dan beri işimizi (böyle) biliriz. Kısacası edilgenleştirildik, beğenimiz yoksuldur. Estetik yargı demeyin bize, ansiklopedik bilgiler sıralarız. Sahaya hiç inmedik ki kardeşim! Sezonun başından beri yedek kulübesinde oturuyoruz, nöbetçi kaleciyiz, düzenin bekasını uzaktan da olsa koruyoruz. Düzen önümüze ne yığdıysa abuğun kazı gibi yutmuşuz, uyuşmuş babam uyuşmuşuz. Fakat bu kadar hakaret yeter! "Vurmayın beyler, sanat öldü!"
Bu kalıplarda cümleler kurmaya bayılırız meselâ. Kelime oyunu yaptım ya demin, işte biz o kelime oyunlarıyla tutunuyoruz hayata, yedek kulübesinde yedek parça. Başka türlü geçmek bilmiyor namussuz zaman! (Hoca, bizim kaleci ne zaman sakatlanacak?) 
Öyleyse yineliyorum: Bu kafayla zor!
Gezdim gördüm, dikkatimi iki şey çekti. Sergi adımlayıcılar (afedersiniz ama onlara 'adımlayıcı' demek durumundayım) iki şeyle fena halde meşguller: Ya fotoğraf çekiyorlar ya robot gibi geçiyorlar. Mekatronik ve dijital, korkunç bir tablo! (Anakronik olmasın o! Bu aralar anakronik moda, ondan diyorum) Sonra birileri çıkar der ki "sanatın niteliği erozyona uğruyor" yine birileri der ki "tükürürüm böyle sanatın içine". Sanat eseri bu tükürükler vesilesiyle korozyona uğruyor. Eleştiriyi bilmeyen, unutan bir toplum oluşumuzdan ötürü uçlarda yaşamayı, uçlaştırmayı yeğliyoruz.
Sanat niçin bu halde? Nitelik niçin alçalışa geçti ve kule hangi gerekçeyle inişe izin vermiyor? Kule inişe izin verirse -ruhumuz duyar mı o da ayrı bir mesele- oyuncağımızdan olacağız yahu! Kürk Mantolu Madonna-kahve kombini, bir gömlek ayrıcalıklısı, contemporary-şarap kadehi... Ah, bunlar da olmasa neyle geriniriz? Sanatın hitap ettiği kitle bu pozisyondayken sanatçının 'niteliksiz' eserler vermesi şaşırtıcı mı? Hem kendimize  çeki düzen vermiyoruz hem de kalkmış çağdaş sanat sorunlarını tartışıyoruz!  (Sözüm meclisten dışarı, bu işi layıkıyla yapanlar kuşkusuz mevcut). Cesaretimize hayran kaldım, ağzı açık ayran budalası kaldım!
*
Bir resmin fotoğrafını çekmek salt günümüzün sıkıntısı, gündemi değil; günümüzde arttı bu sıkıntı fakat geçmişte de vardı. Bu noktada geçmişe sünger çekip önemli bir ayrımdan söz edebiliriz. Günümüz insanı bir resmin, bir heykelin fotoğrafını çekerken ilkel mülkiyetçi bir tavır takınıyor. Koleksiyon, özüne bakarsak, ilkel bir mülkiyetçiliğin dışavurumudur; fotoğraf albümü ise beterin beterini ifade eder. İmaj toplayıcısı doğamız, bozuk doğamız gereği güya beğendiklerimizi, kıymetli seçkimizi akıllı telefonlarımızın hafızasına dolduruyoruz. Yahu dürüst olalım, kaçımız eve gidince açıp bakıyor o fotoğraflara, ödev yapanlar hariç. İşte bunlar hep tıraş! 
Dedim ya gitmesini biliriz, "iyi biliriz, çok çok iyi biliriz" oysa gezmesinden anlamayız. (Cilalı İbo Amerika'da: yavyiiium) İnsanlar fotoğraf çekiyor ve hızla geçiyor. Zaman dar, program bitiyor. Tamam da sanat alelacele kavranan bir 'şey' midir? Duygu ve düşünce iki ara bir derede insana geçer mi? Daha fazla eser görmek bize artı puan getirir mi? (Hocam, sınava vize konuları da dahil mi?)
Acı olan kanaatim şudur: Resimleri birbirinden ayıramıyoruz. Her resmi beğeniyor hiçbir resmi beğenmiyoruz; her resmi algılıyor fakat hiçbirini fark edemiyoruz.
Avrupa'da da böyle mi? İnanın bilmiyorum, tecrübe etmedim. Aklıma yatan: Bir resmi anlama faaliyeti ve kabiliyetinden oldukça uzaklaşmışız. Estetik değerlerimiz doğrultusunda dur-kalk komutu veremiyoruz, vitesi boşa almış kayıyoruz, resimden resime, sergiden sergiye. O meşhur geyiği de yapalım mı? "Hımm, sanatçı burada..." Sanatçı burada, sanatçı şurada, sanatçı biraz da sende be kardeşim! Sen anlama çabanla o sanata ortak oluyorsun, anlamıyorsan onbej yirmi!
"Seni unutmaya ömrüm yeter mi?" Berger okursak acılarımız diner mi? Benjamin okursak tadından yenir mi? 
Algılamanın kesin bir kullanım kılavuzu var mı? Şöyle hap bilgi! Varsa alalım, yanına fincanı taştan oyup fotoğraf çekelim, sonra yağsın ilgi!
*
Sergiyi gezerken aklıma kuşkusuz Thomas Bernhard geldi. Bernhard aklıma her an gelir. Bir Avrupalı aydının acılarını duyumsuyorum, öyleyse ben bir aydın mıyım! Hemen bir fotoğrafımı çekeyim, elimde kahve fincanı, kupa da kafi; sonra basarım instagrama. Negatifi yok bu aşkın, izler hep kalbimde!
Bernhard "Eski Ustalar" Romanında tek bir karakter kullanır, yan karakterler yoktur, onların sadece adı vardır; tek bir karakter esastır, o da Avrupa'ya küfreder durur. Avrupalının, özelde ise Avusturyalıların dar kafalılığına... Heyhat, nereden nereye geldik! Görüyorsunuz ya âlem Avrupa'yı beğenmiyor! 
Bernhard'ın karakteri (kahraman demiyorum, bilinçli bir tercih, halbuki kahramansız romana roman deniyor çağımızda. Nerede o eski Lermontovlar!) Eski Ustaların tablolarına neredeyse küfreder. Karakter bir resmin önünde saatler geçirir, oturup dinlenir, bekçiyi de ayartmıştır, keyfinin bozulmasına fırsat tanımaz. Avrupalı her şeyde olduğu üzre sanat gibi mühim meselelerde de aşmıştır. Müze bir kafa dinleme, kafa toplama aracı haline gelmiştir. Buna karşın romanda şikayet edilen Avrupalılar da görür, bakmazlar, görürkör'dürler. Körlüğün en üst ve insanı acımasızca aşağılayan, yaralayan düzeyi bu olsa gerek, görme'nin tam aksi görme'nin kendisinde vücuda kavuşmuş.
Bizde hep 'bakmak' başka 'görmek' başka denir. 'Bakmak' horlanır, 'görmek' göklere çıkarılır ya yok efendim öyle bir şey! Bu düşünce pek az su katılmış kocakarı ilacı, derişik, tahriş edici, gözden uzak tutmakta fayda var! Defalarca tanık oldum, gördüğüm bir şeye bakmadığıma! Eylemlere olur olmaz hiyerarşiler biçmek; üstüne marifetmiş gibi bundan minik ve kullanışlı felsefeler türetmek şık sayılmaz. Gözümüz nerdeyse o'nu görürüz, bakmıyorsak yoktur.
*
Gördük (iç) geçirdik, içimizi gıdıkladık, egomuzu okşadık. Sanattan anlıyoruz vesselâm! Sanat, tabi canım, bildim, 'anlamadığımız şeyler' toplamı.
Etiketlerle yaşamak kolay, caka satmak nedir ki? Mesele, bir resmi diğerinden üstün tutabiliyor muyuz? Aman canım, boş verin, onu da kuratörler yapsın bir zahmet! Nice bienal gelir, belki şehre bir film gelir, daha nice şarap kadehi, karton bardakta kahve, ince ince mekbuk'lar tutarız!
...
Serginin sonlamasına kısa bir süre kala koleksiyoner eserlerinin bulunduğu kısım ziyaretçilere kapatıldı, bir kıyamet koptu ki sormayın, alkışlar bilmem ne! Yine de bu tutum başka bir yazının konusu olsun, Gezi'nin kaymak tabakası patronların zevklerine karşı neden bu denli düşkün ve güven dolu ayrıca yazalım, takatimiz kalırsa.
Bu yazıyı noktalayalım. Başta belirttiğim, açamadığım bir hususa dair söyleyeceklerim var. Çok kısa bir ek yapıp bitiriyorum. "Cahilim" dedim. Cehalet, enine boyuna tartışılır, kavramsal manada. Dolaşımdaki karşılığı referans alınmaz, ne ala, daha sağlıklı olur. Ama ben, 'bildiğimiz cehalet' ile gitmek ve bitirmek istiyorum. Cahilim; modern sanatı, post modernizmin günümüz sanatına etkilerini bilmem (böyle de bir delikanlıyız hani, Tophane Çocuğu değiliz!) nadiren giderim sergiye. ("Giderim" bu arada) Gözlemlerimi yazmak geldi içimden. Üslubumdan hoşlandıysanız ne mutlu, sürç-i lisan ettiysek de affola. 
Meraklısına son bir not: Sergide çok fazla boynuz, kuru kafa, iplik, halat falan vardı! Güzel 'şey'ler de vardı. Gidip görmenizi tavsiye edemem zira sergi bitti. (La guerre est finie - Savaş Bitti/ A. Resnais, 1966)

Haydar Ali Albayrak


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 22.11.2016

    Sevgili emicemogli, biz burda bişeyler anlatmaya çalışınca "elitist, pis cücük burcuva, zekerimin narsisti" oluyoruz. O yüzden ben arada soluklanıp öyle dalıyorum. Sosyal medyadaki 3 tane eş-dost takipçisi sayesinde kendini deha zanneden dallamalara inat, her seferinde megalomani dozu daha da artan yazılar yazmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki, başımıza ne geldiyse tevazudan geldi. Adam olmayana niye adamlık yapiym ki? Al sana maçizm goygoyu için fitil de verdim. a.y.a. çok çalışmanın, iyi eğitimin ve ille de yeteneğin altını tekrar tekrar tekrar çizsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 22.11.2016

    Bu adamlar insan değerinin suyunu çıkardı. Siyasi bir durumdan değil insanın üretici eylemi üzerinden görünürde sosyal bir değerden bahsediyorum, özellikle sanat alanında. İnsan yaptıysa herşey gider, herşey mübah oldu. Oysa George Carlin'in dediği gibi, hayır her çocuk özel değildir, bazıları özeldir, her insan için olduğu gibi. Her fikir önemliymiş gibi davrandılar, ve yalan bir değer dünyası oluştu. Daha haklar bildirgesinden gelen bu kültür 80'lerde iyice cıvıdı. İnsanların tercihleri bile değer haline geldi. Mesela bence postmodern durumun en iyi örneği bunlardan çıkan DJ kültürüdür. Sadece eser seçme üzerine bir kültür ve bu adamlar nasıl saygı görüyor inanamazsın. Ve garip bir şekilde uzmanlık ünvanlarını konuya azcık değenlere yakıştırdılar. Benim 3 kere başıma geldi, sadece fotoğraf makinesi taşıyan eserinin hiçbir orjinal tarafı olmayan adamı fotoğrafçı diye tanıştırıldım, birini de ressam, kendince doğruları olan biri bağımsız terapist biri olarak çıktı karşıma.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 21.11.2016

    son yorum gutucuğundaki amariha şeysini az açar mısın? bugünlere göğül gösüm gapalı. ağnayamadım o gısmı. a.y.a. ufaks'ın hısmı... değil yavvv! şaka tabisi de. a.y.a. ufaks ile emoli. hısım başka, emoli başka. hürmetsss

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 21.11.2016

    Özetle ya da yeni bir başlıkla, herkese mecra şansı verilmemesi gerektiğini düşünüyorum, Sanat için de geçerli bu. Faşo muyum? Bilmiyorum. Elitist miyim? Dibine kadar. Elit editörlük müessesesinin hayrına inanıyorum. Memleketin en büyük sorunlarından biri internet ile herkesin bir kimlik sahibi olma imkanına kavuşması oldu. Peki editör kim olacak ve belirleyecek, bunun için toplumsal altyapı nasıl oluşacak. Bilemem. Herşeyin belgelenen deneyime indirgendiği, belgelenmedikçe yok sayıldığı bir dünyada sanatçıyı hangi belge normu üzerinden kim kutsayacak? Ulan yine mi amerika diyeceksiniz ki çoğu Amerika'ya atfedilen suçu abartılı bulsam da bu meselenin herhangi bir üretimi kutsayan ABD kültüründen kaynaklandığını düşünebilirim. Meseleyle ilgili malzemeyi elinde gördüğü adama direkt uzmanlığı yakıştırmayı Amerikalılarda defalarca gördüm. Postmodernizm i de Fransız dan öğrenecek değiliz ayrıca.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 21.11.2016

    Anlam olmadan bağlam oluşturulmayan zamanlardan anything goes'a ne zaman geldik? Bir çağdaş sanat eleştirisi karikatüründe bir seyirci sergi salonunda yerde hatırladığım kadarıyla düşürdüğü telefonunu unutuyor ve sergiyi gezenler telefon etrafında toplanıp sanat olarak sunulduğunu sandıkları bu telefon hakkında konuşuyorlar. İşte kodlara indirgenmiş sanat tam olarak bu. // Yazıdaki ''resmi sanat olarak alma'' meselesi harika, tüm yazı bunun üstüne olabilirdi. Ama diğer eleştirileri biraz eski bulduğum gibi meselenin evrensel bir sorun olduğunun da unutulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yazının mizahi bir dili olması hayırlı olmuş.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 21.11.2016

    Bu yazıların gerekliliği bile tartışmalı olması gerekirken biz tüketiciye sergi adına bir motif olma işlevine büründüler. // Mondrian'ın renkli dörtgenleri ve o pisuvar muhteşemdi, anlamlıydı. Ama JOhn Cage'in 4:33'ünü hepimiz beklemiyor muyduk. Tüm orkestra ile sahneye yerleşip 4 dakika 33 saniye çalmadan sessiz durup sonra kalkıp giderek seyirciye mekanın sesini farkettirmek güzel ama zaten bu sorgulama çağında beklenen bir şey değil miydi bu eser? Ama anlamlıydı. Özgün koduyla birlikte geliyordu. Özlüyoruz reis. // işte bu mecra, malzeme sorgulaması bitti. postmodern denen şey budur. Klasiğin artık üretilememesi de bundan kaynaklanır. Üretenler de hala yerini bulur.

  • Ufuk Aksoy

    Ufuk Aksoy 21.11.2016

    Çağdaş sanatın sorunu, çıkış noktası anlam bağlam ilişkisinin sorgulanması olmasına rağmen, yine sadece bağlamın görsel (ya da diğer duyularsal) kodlarına anlamdan koparak yanaşmasıdır kanaatindeyim. Referansım yok, kübradan sallıyorum. Açarsam: Modern sanat sanatı oluşturan öğeleri sorgulayıp bunları görünür kıldı ve bu farkındalık adına çok değerliydi. Bunu yaparken belli kodlar oluşturdu ki hepsinin anlamsal referansları vardı. Modern (yeni) sanat sadece bu kodları aldı, anlam ilişkilerini ya da ilişki kurma üzerinden değeri görmezden geldi. 2000'lerin başına kadar takip ettiğim birkaç bence değerli çağdaş sanatçının (?) söylemlerindeki ''mekanı sorgulama'' meselesinin bile artık anlamdan ne kadar kaydığını ve boşaldığını tecrübe ettim yeni sanatta. Ve ilginç; sanat üzerine yazılan yazılar ayrı bir sanat oldu. Bilmemkimin salon girişindeki ya da kataloğun başındaki yazısı bi anlam kazandı, sanatçının kendisi ile bi uzlaşı olmasa bile içerikte... (to be conti)

  • mehmet harma

    mehmet harma 15.11.2016

    Aydınlık'tan Ekrem Kahraman, bugün, Çağdaş Sanatın Krizi - 3 başlıklı yazısında benzer vurgular yapıyor.

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 14.11.2016

    Sevgili Haydar Ali kardeşim, sana 3 şey diyeceğim: 1. "abuğun kazı" diye bişey yok. Kelime oyunu yapmışsın gibi de durmuyo. O ifadenin aslı "Agop'un kör gazı"dır ve g önemlidir. İstanbul türkçesinde bile oraya k konmaz. Kalıplaşmıştır. 2. Söz meclisten dışarı demişsin. Yine de meclisin içinden çığırayım. Biz moderen ve posmoderen sanat mukayesesi şeyetmedik. O tartışma sanatın bütünü üzerineydi. Devam da etmedik. Çünkü katılım olmadı. 3. Cilalı İbo Amerika'da diye bi film yok. Cilalı İbo Teksas Fatihi var. Bi de Cilalı İbo Avrupa'da (bazan Almanya'da diye de geçiyo - official adı konusunda belirsizlik var) diye ayrı bi film var. Ben Cilalı İbo sapığıyım. O yüzden şeyettim. Bunların dışında yazını biraz karmaşık bulduğumu söylemeliyim. Karnaval havası yakalayalım derken Çıfıt Çarşısı'na gitmeyek. Bi de... Bu hafta yine buluşamayacağız. Özelden meşaz kaygısı yaşayalım. a.y.a. yontma ibo vs cilalı ibosss

  • mehmet harma

    mehmet harma 13.11.2016

    Elinize sağlık Sn. Albayrak ve teşekkürler içtenliğiniz için. "Gezi'nin kaymak tabakası patronların zevklerine karşı neden bu denli düşkün ve güven dolu" sorusuna yanıtı, kısa sürede takat kazanıp yazmalısınız, eminim ilginç olacak. Orta-alt sınıf Amerikalıların, Trump'ı seçmesi de buna benzer bir durum mudur acaba?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.