AÇILSIN KAPILAR

AÇILSIN KAPILAR

Film: Arkadaşın Evi Nerede?

Yönetmen: Abbas KİYARÜSTEMİ

“Dostun evi nerede?”* diye sorar şair. Bir haykırıştır bu; hakikate doğru. Susup dinleyen, gönlüyle bu arayışa eşlik eden her kim olursa, o da şairdir bundan böyle. Mısra mısra olmasa bile kendince, bilgisince o da hakikati arayış yolunda aynı soruyu sorar; “dostun evi nerede?” Yol uzun, yol karmaşık, yol karanlık; şair bunu bilir. Peki ona kulak verenler; gönlüyle, aklıyla o yolun yolcusu olmak isteyenler? Bildi, filmini çekti. Bir büyük şairden bir büyük yönetmene; arayış gönülden gönle.

Yaşlıydı, deliydi, çocuktu; yoktu. Kendilerinde var, akıl baliğ olanlarda yok. Görünmez; öyleyse duyulmaz, ses verilmez. Vicdanın pasını almak, merhametin varlığını yoklamak, içeride biriken irini akıtmak, sıkıntıya çare bulmak, acıdan kurtulmak, sevgiye kanmak, ruhu kandırmak için zamanı gelince şöyle bir dokunulur çocuğun yanağına, delinin saçına, yaşlının umutsuz bakışına bakışla. O kadar. Gerisi varsa yoksa kendisi; hep kendi. Çünkü insan kısım kısım; bebekken deli, çocukken hayali, büyüdüğünde fazlasıyla kibirli, saçlara ak düşünce yine deli. Kibir nereden gelir; hayat ağırmış, oradan; hayatı çok iyi anlarmış, oradan; aklı varmış, oradan; aklıyla varlığa ne güzel kafa tutarmış, oradan. İşte bundandır “kısımları” inkârı; çocuk, deli, yaşlı. Hakikat arayışında kibrin yeri yok. Bu yüzden bir film çeker yönetmen; çocukla. Sadece çocuk. O ki kendinde varlığıyla çıkar yola. Filmde kimse bilmez onu, görmez, duymaz, dinlemez; büyük olanlar büyük kibriyle. Seyreyleyenler bilir; yine büyükler, ama bu kez perde gerisinde. Bazen şu seyir işinin insana ettikleri şaşırtıyor beni. Fark etme meselesi… Perslerin film prensi, bir çocuğun gözünü göz etmiş kendine, şairin peşine düşmüş. Haydi öyleyse, biz de. Film başlıyor:

Bir kapının iki tarafında tükenir zaman. Filmin ilk dakikaları, diğer bir deyişle yazıların aktığı anlar seyreden biz büyüklerle, yok sayılan küçükleri ayıran eski bir kapının üstündedir. Kapı böyle bir şeydir işte; ayırır, gizler, kapatır. Yönetmen onun önünde bekletir seyirciyi. Gerisindekini duyurarak hem de; çocuk sesleri. Böylece anlaşılır; bir kapıyı istediğin kadar kapat kitle, gizleyemezsin gerçeği, ne ki içinden çığlık yükseliyorsa, ses geliyorsa. Duyulur. Çocuklar o sırada çocuk sesindedir. Çünkü henüz BABA yoktur. Kapı açılır, gerçek saçılır. Sırayla şöyle:

Okul: Burada BABA öğretmendir. Çocukların birden fazla sahiplerinden biri; BABA’nın en uzun değneği. Çünkü kemikleri henüz taş kemik olmamış bu insan yavrularının bir an önce aynı sıraya, aynı hizaya, aynı renge, aynı boya, aynı huya, aynı duyuya kısacası aynı olabilecek tüm aynılara dönüşmeleri gerekir; “aynı” denilen ölçü BABA’ya itaat birimi. Aksi takdirde fikirlenir, çeşitlenir bunlar. Çeşitlendikçe de aralarında garip bir akım olur, akılları çoğalır, başkaldırır. Başlar bükük olmalı. Öyleydi. O kadar ki öğretmen biraz da ondan güç alıyordu sanki. Biraz mı? Yanıldığımı hemen kabul ediyor, düzeltiyorum; gücünün tamamı çocukların bükük boyunlarından akıyordu. Disiplin sözcüğüne gizlediği BABA için durmadan azarlıyordu yavrucakları. Onlar ki aslında sadece bedenleriyle çocuktu, çünkü bir iki örnekle anlaşıldığına göre her biri birer emekçiydi; tarlada çalışan, boyunca süt bidonu taşıyan, kardeşine bakan, demir kapıyı sırtlanan. Çocuk mu; çocuk boyunda ama çocuk huyunda mı? Değildi tabii. Sırtı ağrıdığından ödevini yapamayan, sırf tembel olduğu için; olamaz mı efendiler; defterine hiç önem vermeyen, onu kuzeninin evinde unutan, korkuyla defter kontrol sırasının kendisine gelmesini bekleyenlerin bazen kendilerini ele verdikleri görülür; kameraya bakarlar. Aktör, usta oyuncu, büyük, yetişkin; peh peh yetişmiş. Hiçbiri değil. Çocuk işte. İnkâr edilemez. Belki de yönetmen gerçekleri kapılar ardına gizleyenler zaten inkâr ediyor bari biz seyreyleyenler etmeyelim diye izin vermiştir onların o kaçamak; ne kaçamağı; çocuk bakışlarına. İç yakar, iç dayanmaz; BABA’nın içi hiç cızlamaz. Öyle olsa öğretmeni olmazdı; sevgisiz, merhametsiz. Şart çünkü ona gönülden BABA diyecek aynılar gerek.

Ev: Burada BABA annedir. Yaşlı olduklarından tesir ölçüsü düşmüş ninedir, dededir de aynı zamanda. Emir demiri keser. Burası da en az okul kadardır; katı, sınırlı, kapılı. Ama hiç olmazsa çocuğun aç yatmasına gönlü elvermeyecek ölçüde merhamet de yok değildir hani; anne yüreği. Ana yani. Ev-aile, BABA’nın en kıymetli karakolu. Değneğinin boyu okuldaki kadar uzun değildir ama burada da kan bağı denen bir kozu vardır. Bu kozla büker demiri; kemiği. Döverim de severim de; çocuk benim ellere nesi. Yine gizlenir BABA; eğitimin içine, disipline. Hiç kulak verilmeyen, görmezden gelinen çocuk disiplin için ete kemiğe bürünür; eğitim şart tabii. Ne ile? Dövme ile, sövme ile, örsele, örsele, örsele. Nesilden nesle. İki haftada bir dayakla büyüyen dede; o çok kıymetli disiplini elbette tecrübesi kadar aktaracak torununa; bir farkla tabii. Dayağı yiyen değil artık yediren olarak. “Babam harçlığımı unutur ama asla dayağımı unutmazdı” diyen dedeye kızmak ne kelime; acımak, anlamaya çalışmak. Kızılacaksa ki kuru kuru kızmak da ne fayda; BABA’ya. Ev-aile karakolundaki masumiyet akıl baliğ olana kadar, ama bir de bel büken, gözlere puslu perde indiren, aklın kıymetlisi hayali buhar eden bir illet var başa bela; yoksulluk, yokluk. Bu karakol yoksulluk ölçüsünce itaat eder BABA’ya. Ev-aile için yokluk vardır ama asla yok olmak yoktur. Buna izin vermez. Aynıların üretimine devam.

Doğa: Burada BABA yoktur (acaba), ama kara gölgesi insanın olduğu her yere düşer; gücün, zulmün olduğu her yer. Doğada başlar eylem. Okulda, evde endişe; çatladı çatlayacak yürek. Çocuk koşmaya başlar. Eylem. Hakikat yoluna doğru koş bakalım; koş çocuk koş. Kolunun altında defter, aklında zulmün çınlayan sesi varış yeri arkadaşın evi. Öyleyse hep bir ağızdan haykırmalı; çünkü artık zulüm bitmeli endişe yerle bir edilmeli; Dostun Evi Nerede? Hakikat nerede? Yol uzun. Çocukça bir arayış mı acaba; çocuk saflığında. Bütün gün durmaksızın sorar, arar, bakar. Bütün bir ömür durmaksızın sorabilir, arayabilir, bakabiliriz. Karanlık çöker. Bilgimizin, kendimizin bir hiç olduğunu anlatır karanlık. Çocuk artık eve dönmelidir. Ama gönlü bir türlü izin vermez dostun evini bulmadan dönmesine. Gönlümüz razı değildir hakikatten vazgeçmeye her ne kadar gözümüz karanlıkta körleşse de. Çocuğun imdadına yaşlı bir marangoz yetişir. Yol gösteren. Karanlığa ışık tutan pir, bilge, âlim, dede. Ona dostun evini; hakikati; bildiğini söyler. Bir çocuk, bir yaşlı, ikisinin arasına düşen yaşta seyreyleyenler yola çıkar; hep birlikte çıkarız. İşte bu yolculuk her şeyi hatırlatır, bizi aradığımıza yaklaştırır; vardırmaz tabii. Bilinen tek varışı inkâra ne gerek. Ama yine de ilk kez karşılaşmış gibi bakarız yaşlı ustanın omuzları üstünden sinsice gülümseyen ölüme. Onun ağırlığıyla yavaş yavaş ineriz merdivenleri; soluk soluğa çıkarız. Çocuk ayağı hızında, çabucak bitirmek vardır yolu, ama yaşlı ustanın bilgisine yavaşlığına muhtacızdır. Hız bizde, bilgi onda; ne çelişki ama, yaman ki ne yaman. Usta biraz soluklan. Karanlığın içinden yol gösterenin ışığıyla geçerken biraz da umut vermeli çocuğa; yolcuya. Yol üstündeki çeşmede yüzünü yıkayıp ferahlar yaşlı usta. Yavaşlık şöyle dursun, yaşamak ne güzel; ölüm sırtımdasın, ama su ne güzel ne serin. İşte umut; çiçek. Çeşmenin dibinde bitmiş taze hayat. Ustanın çırağına vereceği son şeydir çiçek; umut. Sıkı sıkı tembihler usta; onu defterinin arasına koy; bilginin, öğrendiklerinin içine. İyi sakla. Çocuk (çırak) denileni yapar. Artık eve dönme zamanı gelmiştir; ama bu defa sadece bir defterle değil, içinde açan umutla. Hakikati bulamasa bile… Usta ne yapar? Yavaş yavaş çıkar; sokağın merdivenlerinden, evinin merdivenlerinden, gözümüzden. Marangozhanesinin penceresindeki sarı ışığın içinden son kez bakar saf çocuklara; hakikati arama cesareti gösteren herkese. Tahta pencere kapanır; ustası tarafından ustaca.

Rüzgâr: BABA’nın sopası altında iki büklümse insan; özgür değilse, açamaz kapıları. Ama gerçek de sonsuza kadar saklanamaz ki; kilitli, gizli. Öyleyse doğa tutsun aciz ellerimizden, açsın kör gözlerimizi, görelim gerçeği. Rüzgâr kapıyı açar. Onun sayesinde içeri-dışarı kalkar. Seyreyleyenler aslında çoktan görmüşüzdür çocuğun hem kendi hem de dostunun defterine hakikati; varsın BABA’nın öğretmeni ona ödev desin; yazma gayretini. Peki, yine de niye açılır kapı, rüzgâr buna niye mecbur kalmıştır? Çünkü gerçek herkese gerek; BABA bile olsa. Savrulan çarşaflar arasındaki anne; sen de çocuğun erdemini görsene…

Film okulda biter, ama kasvetle değil; defterin arasındaki çiçeğin üstünde. Kıymetli sözlerini ödünç aldığı şaire armağan edilen bir filme yakışır şekilde.

Sağ kolum Edi’nin ağzını diktim; bilmiş hayvanım, kuklam, ama çırpınıyor hergele. Bir cümlelik hakkın var dedim, başını salladı kabul anlamında. Yırttım dikişi. “Niye baba, haydi sadece baş harfiyle olsun Baba değil de koca koca BABA?” Durum bu kadar vahim Edim. Filmdeki umuda rağmen…

*Şair: Sohrab Sepehri, şiir: Adres


Miyase Aytaç Yılmaz


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 15.06.2017

    Merhaba; Haklısınız Kaan Bey. Festival Filmi, Bağımsız Film, Ana Akım Filmi vb. sınıflandırmaların neye göre yapıldığını az çok biliyorum. Hele ki bir filmin kutusunda sayısız festivalden alınan ödül etiketlerini (hani iki sarmaşık dalı arasında) görünce artık kuşku duyuyorum. Çünkü bu da bir pazar olmuş. Anlatmaya çalıştığım bu Kiyarüstemi filmi, bir üçlemeden biri aslında. Kendi toplumunu iyi anlatır. Bunun üstünden insanı da tabii. Samimi bir yönetmendi, gerçek bir sinema sanatçısı. Hatta sinemanın şairi(ne demekse o işte). Seyrettikten sonraki düşüncelerinizi, duygularınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim. Saygılarımla.

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 15.06.2017

    Vakit buldukça Digiturk kanallarında film arar, birine takılırım. Hollywood filmlerini teorik olarak eleştiririz de genelde belli bir düzeyin üstündedir. Çok iyileri var, orta kademe olanları, kötü olanları. Teknik olarak iyi, ideolojik olarak kötüleri bol. Fakat çoğunda senaryo, kurgu, teknik, öykü, oyunculuk vb. belli bir düzeyin üstündedir ve izlettirir. Yarım bırakmazsınız. Ara sıra kabız, gitmeyen, çok şey bildiği ve çok şey verdiği iddiasında ve fakaaat.. genelde vasat Hollywood filmlerinden daha kof bir filmle karşılaşırsınız. Yahu bu festival filmi galiba derim, ekranın sağ üstüne bakarım : "Festival Kanalı" yazar, neredeyse hiç sekmez. Bunları galiba ayrı bir insan türü için üretiyorlar. Ancak on taneden biri şöyle böyle iyi çıkar. Değerli Miyase Aytaç'ın bahsettiği bu film umarım onlardandır. Ama tanıtım-eleştirisini okuyunca içime kuşku düştü, bunu yazma gereği duydum. Saygılar.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.