Sanat Türleri Arasındaki Yolculuk Neden Durdu? (*)

Sanat Türleri Arasındaki Yolculuk Neden Durdu? (*)

Yılmaz Güney'in öykücülüğünü incelemeye çalıştığım bir yazımda (Yılmaz Güney'in Öykücülüğünden Sanatta Türsel Geçişliliğin Sonuna http://www.insanbu.com/nihat-ates-Haberleri/350-yilmaz-guneyin-oykuculugunden-sanatta-tursel-gecisliligin-sonuna)  özellikle gerçekçi ve toplumcu sanatçılarda geçen yüzyılın başından sonuna kadar göze çarpan bir nitelikten söz ederek bu özelliğin günümüzde gözükmediğini vurgulamıştım. Brecht'ten Nâzım Hikmet'e, Nâzım Hikmet'ten Yılmaz Güney'e, Yılmaz Güney'den Kemal Özer'e kadar hemen hemen bütün gerçekçi ve toplumcu sanatçılarda saptadığımız bu nitelik için,  “Sanat türleri arasında rahat geçişkenlik -esneklik- ve o sanat dalında en az ana dalı kadar başarılı olabilmeleriydi” demiş, sonra da “Bugün sanatta neredeyse 'türler arasında geçişkenlik kesinlikle' durmuş durumdadır ya da sürekli 'romana' doğru bir akış söz konusudur. (...)” diye yazmıştım.

 

Evet, belki de saptamanın ilk bölümüyle ilgili olarak sormamız gereken iki soru var. Bunlardan ilki, sanatçılar bu “geçişkenliği”  nasıl o kadar esneklikle yapabiliyorlardı, ikincisi de öteki türlerde de en az ana sanat dallarındaki kadar nasıl başarılı olabiliyorlardı. Nâzım Hikmet, büyük bir şair olmasının yanında iyi bir oyun yazarı, senarist ve romancıyken Brecht, çığır açan büyük bir tiyatrocu, tiyatro kuramcısıyken çok iyi bir şair, romancı ve düşünür olabiliyordu. Rahmetli Kemal Özer, kendisiyle yaptığım ve girişte andığım yazıda da alıntıladığım söyleşide şöyle diyordu:

 

“-İnsan gereksinimlerini karşılamada göstereceği başarıyı, değişik doğrultulu ve çok yönlü ürünlerle sağlayacağını bilmeli diyorsunuz bir de.

  • Evet. Hem türsel, hem temasal çeşitlilik burada söz konusu. Bir yanıyla yergiden, taşlamadan ağıda kadar çeşitlilik, bir yanıyla en ince duyguları kavrayıp yansıtmaya yetecek kadar işleklik. Dediğim gibi, yaşamda ne varsa o olmalı toplumcu şiirde de. Bunun örneği de var: Nâzım Hikmet'e bakmak yeterli. Düşünün, bir yanda rubailer, felsefe yapılan şiirler; bir yandan taşlamalar, siyaset yapılan şiirler; bir yanda destanlar, tarihiyle ve insanlarıyla bütün bir ülkenin kesiti. Yaşadığı dönemi tüm yönleriyle çeşitli aşamalarda, çeşitli türlerde verimli ürünlerle nasıl kucaklıyor, değil mi?”

 

Demek ki bu sanatçılara, “türler arasındaki geçişkenlikte esnekliği”, “en ince duyguları kavrayıp yansıtmak ve yaşamda ne varsa eserlerinde de onun olmasını” amaç edinmeleri sağlıyormuş. Önce söylenecek söz, içerik, sorun ve o sözü “insana” en iyi şekilde taşıyacak “biçim.” Böylece toplumcu ve gerçekçi sanatçının sözünü, geniş bir insan topluluğuna ulaştırmasının temel amacı olduğunu, bunu en çabuk, en hızlı, en anlaşılır biçimde nasıl aktarabileceğini düşünüyorsa öyle hareket ettiğini görüyoruz.

 

Peki, misafir geldikleri evlerde (türlerde) nasıl kendi evlerindeki (ana tür) gibi rahat hareket edebiliyordu, yeni evlerini yabancılamıyor, misafirlikteki evde her türlü eşyanın yerini hemen bulabiliyor; çünkü “evin” mimarisini biliyor, onun nasıl “imar” edildiğini “tarihsel” dönüşümleriyle birlikte  içselleştirmiş oluyorlardı. Genel insanlık kültürünün; o eve gelinceye kadar, gelişiminde yer alan devrimlerin, aşamaların bilincindeydiler. Evin sadece “sığınılacak, yırtıcılardan korunulacak” bir barınaktan “yaşanacak bir mekâna” dönüşmesinde yatan emeği anlıyorlardı. Sonuçta biçimin, özün -yani içeriğin- evi olduğu bilinci neredeyse otomatikleşir. Böylece mesele “insan”sa onun hiçbir “ev”i bu sanatçılara yabancı gelmemeye başlıyordu.

 

Tabii bütün tarihsel süreç içinde toplumcu ve gerçekçi sanatçıların bu rahatlıkla ev ev dolaşabildiğini iddia etmiyorum; (“Sanat türleri” arasında evi gibi rahat gezinen sanatçılara odaklanıyoruz.) özellikle bu dengenin kurulabilmesindeki eksikleri pek çoğunun “sınıf”ta çakmasına da neden olmuştur.

 

Bugün ne oluyor?

 

Biliyoruz; bugün ne oluyor, sorusunun yanıtı, “dün ne olmuştu” yanıtlanınca verilebilir. Öyleyse bugün sanatçıların sanat türleri arasında geçişkenliğinin durmasını ya da az örnekte de romana yönelmesini “dün ne olmuştu” diye sorarak yanıtlamak gerekir. Olan, “işçi sınıfının evinin yıkılması ve bir sınıf hareketi olmaktan uzaklaşması, tarihsel devrim iddiasından geriye düşmesidir.” Elbette bu tarihsel yıkım; “tek kutuplu”, finans kapitalin egemen olduğu, küresel bir dünya hâkimiyeti ortaya çıkarmış, bu hâkimiyetin de bir “kültürel ve sanatsal” ideolojisi yaratılmıştı.

 

Bu kültürel ideolojide (postmodernizm) “türler arasında evi gibi dolaşmak” değil, yansıttığı ideolojinin eklektik içeriğini somutlayan bir “disiplerarası”lık söz konusuydu artık. İnsan ve dünyayla derdi olan sanatçının ev ev dolaşması bir kenara bırakılmış, bütün “evler”in aynı potada eritilebileceği keşfedilmişti. Hem “sınıf farkları” artık ortadan kalkmıştı. Gecekondu ile malikâne arasındaki bağ siyasi değil kültüreldi. Kültüreldi, ama kültürün de küresel piyasaya uygun olması, küreselleşmesi, “politikleşmesi” “çokkültürlü” hale gelmesi, “etnik evleri kutsaması” gerekiyordu. Sanatın bir maliyeti vardı. Bu yüzden de piyasaya iyi hitap eden türlere yönelmeli ya da onları piyasaya hitap eder hale getirmeliydi. Türler birbirine yamalanabilirdi. (pastiş!) Elbette buna da en imkân veren piyasa işi romandı. Hem hâkim postmodern ideolojinin “özü” en iyi biçimde aktarılabilir, hem de metin “çoklu ve metinlerarası”na uygun hale getirilebilecek kadar esnetilebilirdi.

 

Kemal Özer'in yukarıda aktardığımız sözleriyle söylersek; toplumcu ve gerçekçi sanatçının, türler arasındaki geçişkenlikte esnekliği, 'en ince duyguları kavrayıp yansıtmak ve yaşamda ne varsa eserlerinde de onun olmasını' sağlamak kaygısı da söz konusu olamazdı artık. Sanatın “insana aktarılmak istenen” çekirdeği kırılmış, özü kaldırıp atılmıştı. Bu “öze”, gecekondu ve malikânenin, fabrika ile borsanın “sonsuz barışı” “yamalanması” yeterliydi.

 

Sonunda “tarih” de bitti. O yüzden insanın evinin “tarihsel bilgisinin” bir önemi olamazdı. Bu sanatçı için bir yükten başka bir şey değildi. Sanatçı bir patron gibi çıkarlarını koruyarak kendi evine kiracılar bulmakla yükümlü olabilirdi ancak. Cehaletle, Aydınlanma arasındaki hiyerarşiyi kıracaklardı, Aydınlanma totolojisinin yıkımıyla, gerçek liberal ve finansal demokrasiye geçildi. Bu “ev” gerçekçi sanatçının kapısını çalıp, girdiği ev olmaktan öte bütün türlerin ziyaretine açık “müze-genelev”di artık. Tarih de oradaydı, günlük ve gündelik olan da. Sanatçının bir yere gitmesine gerek yoktu. Türler; metinlere, tuvallere, performanslara falan geliyordu nasıl olsa. “İnsani gerçeğin” insana en yetkin, en sanatsal, en çabuk, en güzel aktarımı bir kaygı değil bugün.

 

Sonuçta, bugün sanatçının gerçeklikle bağı koptukça “sözü” azalmış, söz aldığı toplumsal alanlardan kendini dışlamıştır. Bu da onda “türsel” bir arayışı noktalamıştır. Çok ayrıksı olarak noktalamayıp “deneyenler” çok komik ve kısır örnekler verebilmiştir.

Nihat Ateş

(*) Bu yazı, internet ortamında yayımladığım son yazı. Yeni yıldan itibaren şiir ve yazılarımı sadece basılı dergilerde yayımlayacağım. Olmaz ya, olur da okumak isteyenler pamuk elini cebine atmak zorunda kalacak; üzgünüm :) Bugüne kadar yazı ve şiirlerimi internet ortamında yayımlayıp bana destek olan değerli arkadaşlarıma, metinlerimi okuyarak yorum yapan, eleştiren herkese çok teşekkür ederim. Saygılarımla.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Miyase Aytaç Yılmaz

    Miyase Aytaç Yılmaz 28.12.2017

    Merhaba; Pamuk eller cebe...Cep, el, pamuk bir de ben, su başında durmuş muyuz? Peki suda suretimiz görünmüş mü? Saygılarımla.

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 27.12.2017

    Nihat Ateş'i suçlamadan önce bazı şeyleri bilmek gerekiyor. Geçmişte toplumcu şiir adına "Nazım gibi yazmak" ya da "illa ki somut yazmak" "illa ki serbest yazmak" gibi dogmalar olması nedeniyle bugün biz, şiir yazarken zorlanıyoruz. Yani geçmişle bugün arasında metinlerarası bir bağlantıyı sağlayacak sağlam bir gelenek bulamıyoruz. Slogancı ve sözde materyalist yüzeysel şiirlerden yola çıkarak postmodernizme karşı koyabilecek sağlam bir üslup geliştirebilmek hiç de öyle kolay değil. Hem de ortalıkta inanılmaz kavram karmaşaları varken. Yani şimdi ben mesela çıkıp "dört duvar" desem, "maphus" desem, "volta" desem insanlar bana solcu diyebileceği gibi pkk cı da diyebilir, fetöcü de diyebilir. Hatta "cıgara" demem de beni kurtarmayabilir. O zaman dii mi ben ne yazacağım? Dolayısıyla Nihat Ateş'in gerçek sorununun bir üretememe kaygısı ya da yeni bir şeyler üretme çabası olup olmadığını anlamadan, hakkında yorum yapılmasını doğru bulmuyorum. (B.Ö.)

  • Akif Akalın

    Akif Akalın 27.12.2017

    DEVAM Tabii özür dilemesi gerekenler işçiler değildi. İşçilerin mesaisinin kaçta bittiğinden haberi olmayan PROLETARYA PARTİSİNİNDİ... Nihat kardeşim durum budur. Elbette karar senin, her halukarda saygı duyarım.

  • Akif Akalın

    Akif Akalın 27.12.2017

    Zor karar. Aslında ben de ulaşmak istediğim insanların internete erişemeyen insanlar olduğunu düşünüyorum, fakat onlara erişmenin yolunu da bulamıyorum. Bir "işçi sınıfı partisi" beni İzmir'de işçilere hitaben bir konuşma için davet etmişti. Çok sevinmiştim. Dün toplantıya gittim. Toplantının başlayacağı ilan edilen saat 18.00. Bu saati toplantıyı örgütleyenler "herhalde işçiler bu saatte gelebilir" diye düşünerek belirlemişler. Saat 18 olduğunda salonun yarısının BOŞ olması, bu öngörünün çok yerinde olmadığını gösteriyordu. Moderatör sıkılmaya başladı, çünkü salondaki diğer katılımcılar sıkılmaya başladı. Herkesin işi gücü var elbet. Fakat toplantı da işçiler için düzenlenmiş, beklemesen olmaz. Neyse mecburen konuşmaya başladık. İşçi arkadaşlar ancak saat 19.00'da gelmeye başladılar. Saat 20'de toplantının sonuna yaklaşırken, hala gelmeye devam ediyorlardı. Toplantıdan sonra birkaçı yanıma gelerek özür diledi, mesaiden 18.00 - 18.30 arası çıkıyorlarmış. Ancak gelebilmişler. DEVAM

  • Nadir

    Nadir 27.12.2017

    Yazar Nihat bey eskileri övecem derken şimdikileri bir çuvala doldurup Sarayburnuna geliyor. Kendi arkadaşlarını da o çuvala koyuyor. Sıkıca bağlıyor çuvalın ağzını. İpin ucunu da boğazına bağlıyor. Çuvalı aşağı fırlatıyor. Hikaye budur :)

  • fahri kumbul

    fahri kumbul 27.12.2017

    Bu isimler hakkında ve kararları hakkında yorum yapmak beni aşar; ama minnacık da olsa; "Ev, müze-genelev" benzetmesi hoşuma gitti; bir de internet dünyasına -tabiri hoş görün- "küsmek" en mantıklı, en azından pragmatik değil. Ama yazarın bedavacılıktan bıkması da anlaşılır duruyor; diyesim geldi, dayanamadım, dedim.

  • Kaan Turhan

    Kaan Turhan 27.12.2017

    Nihat Ateş değerli bir eleştirmenimiz, insanbu onu sitede tutabilmeliydi. Belki haklıdır bir bakıma, internet tamam 'sokaktır' ancak kirli ve leş kokan bir sokaktır. Bazı yazarlar sanırsınız, bilgisayar ekranından ayrılmıyor, derhal yorum geliyor, yanıt geliyor. Onlar gibi olamayız. Kaan Arslanoğlu'na katılmamakta elde değil, Nihat Ateş, insanbu'da yaz(a)mıyorsa, hangi gerçeklikte var olabilecek?

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 27.12.2017

    DEVAM: Tür varsa türlüsü, garnütürü buradadır. Noktalı virgül! Nihat kardeşimizin de bu kararını gözden geçirmesini ve aramıza dönmesini dileriz. Nihat gibilere toplumun gereksinimi var. Bizim de. Basılı dergilerden hangibirinde buradaki GERÇEK GERÇEKLİKTE CESARETLİ yazılar yazabilir?

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 27.12.2017

    DEVAM: Neyse.. Gören görüyor. Buna destek olmak varken “Ah, Nazım ne mücadele etmişti! Şimdi o yok” demek en kolay şey. İnternet ortamı sokak. İnternet hayatın ve toplumun ta kendisi. Burada mücadele ettiğinde sokakta yemeyeceğin küfrü, tehdidi yiyorsun. Çok mu hoşlanıyoruz. Hayır, ama buna mecburuz. Bıraktığın zaman bırakmış oluyorsun. Tabii buna göğüs gerebilmek güç. Öte yandan bizler çok iyi biliyoruz ki, her yönden aşağılanan bir çevreyiz. Bizim arkadaşlarımızın bu aşağılamalara katlanması, bu tecridi göze alabilmesi güç. Bize selam veren bile riske giriyor, taciz ediliyor. O yüzden çok dostlarımız ufak ufak yanımızdan uzaklaştı. Normaldir. Kızmıyoruz. Gülüyoruz. Zannediyorlar ki, Nazım, Brecht vb. toplumdan, aydınlardan büyük hüsnü kabul gördü. Nazım Türkiye’deyken hep yalnızları oynadı. Ancak psikolojik risk kalktığında geniş kesimler onları benimser göründü. Devrimci sanatın mevzisi budur ve birkaç dost mecra dışında bundan öte ilerici, namuslu hat yoktur! ++++++

  • Kaan Arslanoğlu

    Kaan Arslanoğlu 27.12.2017

    Sevgideğer Nihat’ın bu yazısı baştan aşağı yanlış saptamalar üstüne oturmuş kanımca. Ama sorun şu ki, bunları Nihat’la bu ortamda tartışamıyoruz. Başka ortamlarda da tartışabildiğimiz söylenemez. Yorumlara da cevap vermiyor. E-posta yazışmalarımızda aynı saplantılara takılıp kalıyor. Nihat naif ve temiz bir insan. Ama kendini saplantılara kilitleme huyu var. Seçtiği rol model bize hiç uygun gelmiyor. Diyecek bir şey yok. 1950 model kalıplarla dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Aslında bu, tam da gerçekten kaçış. Toplumcu Gerçekçiler’de çok sık rastladığımız bir durum. Gerçeği görmeme ve gerçekten kaçış. Tartışamadığımız için ayrıntılara girmiyorum. Fakat, tür çeşitliliğiyse sorun, İnsan BU’da tür çeşitliliğinin neredeyse halayını çekiyoruz. İnternet sanatı, internet mücadelesi başlı başına bir türdür zaten. Yaşam nerede akıyorsa türler oradadır. Görsellik denemeleri mi yapmıyoruz, video gösterimleri mi, roman, şiir, kuramın dibine iniyoruz. Başka şeyler de yapacağız.. +++++

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.