Nelik, Kimlik, Sanat: Heymimres

Nelik, Kimlik, Sanat: Heymimres

Sunum: Yazarımız, görsel sanatçı, öğretim üyesi Mehmet Yılmaz’ın son sergisi üzerine bir söyleşiyi yayımlıyoruz. Söyleşiyi yapan Prof. Yıldız Doyran (Düzce Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı).

 

 

Nelik, Kimlik, Sanat: Heymimres

 

 

E. Yıldız Doyran

 

 

Mehmet Yılmaz son dönem işlerini Heymimres: Nelik ve Kimliğin Diyalektiği adıyla İstanbul’da Piramid Sanat’ta izleyiciyle buluşturdu. İlk dikkatimizi çeken özellik, serginin çoğul bir dünya sunması. Tuvalden tahta, sunta ve silikona, boyadan cam, video ve polyestere, Yılmaz’ın oldukça geniş bir malzeme (ve dolayısıyla imge) yelpazesi var. Malzeme çeşitliliğinin yanı sıra, üç çalışmasını da izleyici katılımına açık tutmuş sanatçı. Ayrıca, daha önceki iki sergisinde olduğu gibi, yine sergiyle aynı adlı bir de kitap çıkarmış. Bu, bir çeşit sanatçı kitabı. Merak edenler, sanatçının bizzat kendi ağzından işlerin kavramsal arka planı hakkında bilgi edinebiliyor. 12 Mart’ta açılan ve 29 Nisan’a kadar sürecek olan sergi hakkında Mehmet Yılmaz’la konuştuk:

 

E. Y. D.: Serginin adından başlamak istiyorum. İlk kez duyduğum bir sözcük, Heymimres. Sergiden on gün kadar önce çıkan kitabının adı da aynı – Heymimres: Nelik ve Kimliğin Diyalektiği. Kavramın ne anlama geldiğini öğrenmiş durumdayım; ama henüz bilmeyenler için kısaca açıklar mısın?

 

M. Y.: Heymimres, heykel ve resim ilişkisini araştırırken bulduğum bir sözcük. Bu iki disiplini buluşturmak ve üzerinde düşünmek için yola çıkmıştım ama kendiliğinden mekân meselesi de devreye girdi. Heykel ve resmin yanı sıra (hatta onlardan ziyade) mimariyle ilgili bir kavram mekân.

 

E. Y. D.: Yani, heykelin ‘hey’i, mimarinin ‘mim’i, resmin de ‘res’inden oluşuyor Heymimres. İlk duyduğumda, ‘mim’ hecesinin mimesisle bağlantılı olduğunu düşünmüştüm. Ne de olsa yanılsama, taklit ve temsil sanatın en eski, daha doğrusu, eskimeyen konularından.

 

M. Y.: Kavramı meydana getirirken, itiraf edeyim, hiç aklıma gelmemişti mimesis; ama şu an sen söyleyince ‘neden olmasın?’ diyorum. İşaret ettiğin gibi, yanılsama, taklit ve temsil görsel sanatların başlıca tartışma konularından. Modernizmin bunları kapı dışına ittiğini, geçmişe ait kıldığını sanmıştık bir zamanlar; ama görüldüğü üzere, başarısı geçiciymiş. Bu sergide, kitaplarımda olduğu gibi, hem bu konuların günümüzdeki durumlarını hem de türler arasındaki sınırları yeniden düşünmeyi öneriyorum.

 

E. Y. D.: Diğer iki anahtar kavramsa, nelik ve kimlik.

 

M. Y.: İnsanlar için kim, diğer varlıklar için de ne diye soruyoruz. ‘O kimdir?’, ‘bu nedir?’ gibi. Ne ve kim köklerine -lik eki getirince de nelik ve kimlik sözcükleri türemiş.

 

E. Y. D.: Kimlik sözcüğüne alışkınız ama doğrusunu istersen nelik biraz garip geliyor kulağa.

 

M. Y.: Bu sözcüğü felsefecilerden ilk duyduğumda ben de yadırgamıştım ama şimdi alışmış durumdayım. Bir şeyin neliği, o şeyin ‘ne olduğu’yla, ‘doğası’yla ilgili.

 

E. Y. D.: Yani Heymimres, sergi ve kitap adı olarak, bir yandan heykel, mimari ve resim denen türlerin ne olduklarıyla, onların doğalarıyla, birbirleri arasındaki ilişkiyle; bir yandan kimlikle, kimliğimizle ilgili yeni bir sözcük, sanatsal bir kavram. Peki, buraya nasıl geldin? Hangi sürecin ürünü olarak doğdu heymimresler?

 

M. Y.: Yukarıda işaret ettiğim gibi, bu dizi temelde, sanatın neliğini, öz araçlarını, bunlar arasındaki ilişkileri sorguluyor. Ama sonra bir de baktım ki, kimlik, siyaset ve sıkışmışlık gibi gibi sanat dışı ve gündelik konulara da bulaşmışım. Modernizm süreci bize sanatın görece özerk bir doğası olduğunu gösterdi. Sanat, felsefe, bilim ve din ayrı alanlar; her birinin özerk bir dünyası, yani kendine has araçları ve sorunsalları var. Bu tümellerin altında da kendi tikelleri yer alıyor. Örneğin, resim, heykel, mimari, dans, sinema, video, edebiyat, tiyatro, bale, opera vs sanatın alt türleridir. Onların da kendi alt grupları var. Bunların tamamı sanat denilen tümel kavramı oluşturur. Tabii, türlerin hepsine hakim değilim. Ben daha çok görsel sanatlar üzerinden düşünüyor ve ilerliyorum.   

 

E. Y. D.: Bir önceki kitabın ve sergin resmin neliğini kurcalıyordu. Dijital baskı ve boya ile ayrı ayrı meydana getirdiğin ve menteşeyle birbirine tutturduğun ikiz tuvaller üzerinden, ‘fotoğraf resimdir’ diyordun; hâlâ bu düşüncedesin sanırım.

 

M. Y.: Evet, fotoğraf resim ailesine 1826’da katılmış yeni bir teknik ve türdür. Bir çeşit baskıresimdir fotoğraf. 2011-13 arasında yaptığım İkizler dizisinde ve yayımladığım Fotoğraf Resimdir adlı kitabımda bu konuya eğildim. Resmin neliği, sanatın neliği içindeki tartışmalardan biridir. İkizler’den sonra, Arkadaşlar dizisine başlamıştım. Bir yandan ‘fotoğraf resimdir’ düşüncesini sürdürüyor, bir yandan da kimlik sorununa dikkat çekiyordum. Heymimres dizisi oradan doğdu, dallanıp budaklandı, özerkleşti. Öyle ki, Arkadaşlar bile onun parçası haline geldi. Şimdi o sürece heykel ve kendiliğinden mimarî de dâhil oldu, alan biraz daha genişledi.

 

E. Y. D.: Video ve performans da var sergide…

 

M. Y.: Serginin tartıştığı konuları onlar da destekliyor. Çalışırken yeni şeyler geliyor insanın aklına. Heymimres-9 (‘Ben’ Kutusu / Morris’e Saygı) adlı çalışmaya video ekledim. İçeride hapsolmuş bir insan (yani ben) küçük bir pencereden izleyiciye bakıyor. Öyle etkili oldu ki, bazı insanlar gerçekten kutunun içinde biri var sandı. Galerinin köpeklerinden Leo da öyle; önünde durup habire havlıyor! Bu işin yan tarafında, kapak kısmında, telli pencerenin arkasından ise ziyaretçiler bakabiliyor. Videodaki insan ile gerçek insan yan yana ilginç durdular. Yanılsama ve gerçeklik meselesi. Ayrıca, videolu hacim zifiri karanlık, ancak ayakta bir insanın sığabileceği bir hücre, telli pencereli kısım ise yarı açık hapishane metaforu olarak düşünüldü. Yine, Heymimres-4 (Küçük Cam) ve Heymimres-5 (Büyük Cam’a Saygı) adlı işlerde de izleyici katılımı mümkün. Açılış akşamı oldukça hareketliydi o bölge.

 

 E. Y. D.: Heymimres-10 (‘Ben’ler Kutusu / Morris’e Saygı) adlı iş de interaktif değil mi? Dört tarafında siyah camlı (ekran görünümlü) pencereler var. Heymimres-9’la yan yana yerleştirilmiş. Bu işte video olduğundan, insanlar Heymimres-10’da da video var sanıyorlar. Önünde durup bakıyorlar ama tek gördükleri imge, karanlıktan bakan kendi yansımaları.

Peki, isim olarak Heymimres hangi aşamada devreye girdi? Yani, isim mi önce doğdu, cisim mi?  

 

M. Y.: Arkadaşlar üzerinde çalışırken, nereden estiyse, 1992-2002 arasında yaptığım bazı figürler zihnimi meşgul etmeye başladı. Yüz ve elleriyle bir cama yaslanarak karşıya (izleyiciye) bakan tiplerdi bunlar. Bazıları resim, bazıları da polyester kabartmaydı. Ama bu kez, gerçek insan boyutlarında, ayakta duran, el ve yüzleri camda yassılaşmış gibi duran gerçekçi figürler yapmak istiyordum. İlk figürü yaptıktan sonra, koruma ve taşıma sorununu çözmek için bir kasa yaptım; derken, kasayı işe dahil etmeye karar verdim. Böylece, hiç hesapta yokken gerçek bir mimarî eleman (galeri-hapishane-işlik bileşeni bir mekân) yaratmış oldum. Sonra, ayaktaki heykel figürüne fotoğraf biçiminde bir de arkadaş ekledim sağ taraftaki duvara (yani, kasa kapısına). O da aynı şekilde hapsedildiği mekânda, camda yassılaşmış yüzü ve parmak uçlarıyla, izleyiciye bakıyor. Sonuçta heykel, mimarî ve resim disiplinlerinden mürekkep bir iş çıktı ortaya. Heymimres sözcüğünü işte o zaman uydurdum. O andaki his durumumla bağlantılı olarak, işe Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci) adını verdim.     

 

E. Y. D.: Adlandırma ilginç. Heymimres’le yetinmemiş, ayrıca Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci diye özelleştirmişsin. Evet, buradan bakınca, tuval olarak başladığın Arkadaşlar’la doğrudan ilişkili olduğu açıkça görülüyor. Onlara da Bir Türk ve Bir Kürt, Bir Laik ve Bir Dindar, Bir İngiliz ve Bir Rus, Bir Katolik ve Bir Sünni gibi adlar vermişsin. Adlandırma konusuna yeniden dönmek üzere, işlerin yerleştiriminden söz edelim:

 

Sergiye gelenler, kapıdan girdiklerinde Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci)’nin sırtıyla karşılaşıyor önce. O haliyle, mekânın ortasında dikili duruyor. Kasa resim gibi boyanmış olmasına karşın, heykelsi bir özellik de gösteriyor. Yaklaşık aynı ölçülerdeki Heymimres-2 (Bir Gey ve Bir Transseksüel) ile Heymimres-3 (Bir Lezbiyen ve Bir Homoseksüel) adlı işler de öyle. Bu üçünü birlikte sanki tek bir iş gibi sunmuşsun. Duvarla aralarında bir koridor bırakarak, işlerin her taraftan izlenmesi gerektiğine işaret etmişsin.    

 

M. Y.: Hem mekân içinde alt mekânlar oluşturmak, hem de galeri duvarlarıyla işlerin yüzeyleri arasındaki ayrımı bulanıklaştırmak, silikleştirmek istedim. Heykellerin mekânı olarak tasarladığım kasaların yüzeylerini zaten rula fırçayla, duvar gibi boyamıştım. Gerçek yaşamda da boyalı ve yıpranmış duvarlarla, boyalı tuval ya da tahtalar arasında derin bir bağ var. Yani, öyle hissediyorum.

 

E. Y. D.: Gerçek kütle ve hacimlerden oluşmasına karşın, L şeklinde bitişik vaziyette yerleştirilmiş bu ilk üç işin ön yüzlerinden baktığımızda resimsel bir etkiyle karşılaşıyoruz. Düzlemler üzerinde oynamışsın.

 

M. Y.: Bunu hedeflemiştim. Muğlak alanlarda dolaşmayı seviyorum. Türler arasına sınır çizmek olanaksız ama isim vermek zorunda kalıyoruz: Resim, heykel, yerleştirme, sinema, video, tiyatro, performans vs... Ya da, anlatımcı, gerçekçi, romantik, kavramsal, minimal gibi. İsim vermek, tanımlamanın, kavramlaştırmanın ilk basamağıdır. Ama öyle durumlar var ki tür, akım ve eğilimler arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor. Velhasıl, isim ve cisim eşleşmesinin tam doyurucu bir çözümü yok. Buna karşın, iki arada bir derede anlaşıp gidiyoruz. Bu yüzden, Wittgenstein ilk dönemini yadsıyarak, gündelik dilin en iyi dil olduğu sonucuna varmıştı.

 

E. Y. D.: İşlerin isimleri konusuna şimdi yeniden dönebiliriz sanırım. Hadi, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci)’yi anlıyoruz; solda ayakta duran sanatçı, kendi mekânında sıkışmış biri, yani sen; sağdaki de yine camın arkasından bize bakan bir insan, bir gazeteci. Heymimres-2 (Bir Gey ve Bir Transseksüel) ile Heymimres-3 (Bir Lezbiyen ve Bir Homoseksüel) nereden çıktı?

 

M. Y.: Heymimres-2’de, sağdaki kadın figürün ellerinin belirgin biçimde büyük olduğunu görünce, isim ararken, “bu da transseksüel olsun” dedik. Böylece, etnisite ve inançlarla ilgili isimlerin yanına cinsiyetle ilgili isimler geldi. Yani, tesadüfî, keyfî ve kasıtlı adlandırmalar yan yana – tıpkı teknik, tür, malzeme ve eğilimler gibi. Bazen neyin ne olduğunu karıştırabiliyoruz. Örneğin, Heymimres-2 ve Heymimres-3’ü karşıdan görenlerin çoğu, pencerelerdeki figürlerin hepsinin fotoğraf olduklarını sanmışlar. Oysa iki tanesi seramik heykel; saçları peruk, gömlekleri, gerçek kumaş, pencere çerçeveleri gerçek ağaç. Ben baştan beri bildiğim için onları fotoğraf gibi göremiyorum, ama izleyici belli bir uzaklıktan ilk gördüğünde fotoğraf sanıyor. Öyle görmelerinin nedeni, sanırım diğer iki fotoğraf ve pencere büyüklüklerinin aynı olması.

 

E. Y. D.: İsimlerden devam edelim. Örneğin, menteşeyle birbirine tutturduğun iki tuvalden birinde fırça, diğerinde spatula imgesi meydana getirmiş, adına da Bir Türk ve Bir Kürt demişsin. Soldaki dijital baskı, sağdaki boya. İsimlerle bağlantısını kuramadım...

 

M. Y.: Buna o zaman tatmin edici bir açıklamam yoktu, şimdi yine yok. Demek ki, Arkadaşlar’ı yaptığım sırada bir yandan İkizler’den beri saplantıya dönüşen fotoğraf/boya ilişkisi, bir yandan da insanlarımızın birbirlerini incitmelerinin, hatta öldürmelerinin bahanesi haline gelen Türklük/Kürtlük ya da laiklik/dindarlık gibi konular meşgul ediyormuş zihnimi. Bir yanda sanatın neliği, diğer yanda bireysel ve toplumsal kimliğimiz – gerçekten de ayrı kategoriler. Ama öyle bile olsalar, keyfî, tesadüfî ve kasıtlı olarak yan yana gelebiliyorlar işte. Bahsettiğin o resmin adına Bir Türk ve Bir Kürt yerine Bir Kürt ve Bir Türk de diyebilirdim. Aynı şey, Bir Laik ve Bir Dindar, Bir Oset ve Bir Rus, Bir Sünnîve Bir Alevî ve diğerleri için de geçerli olurdu. Ve bu, resimlerin içeriklerini değiştirmezdi.  

 

E. Y. D.: Bu küçük tuvalleri bir grup olarak yerleştirmişsin iki duvara. Hem topluca tek bir iş gibi duruyorlar, hem de kendi özerklikleri var.

 

M. Y.: Tıpkı bizim gibi. Her birimiz özeliz, ama aynı zamanda genelin parçalarıyız. Ben ve biz, özel ve genel, tikel ve tümel diyalektiği. Bu tuvallerin bu şekilde yerleştirilme nedenlerinden biri de yine resim, heykel ve mimarî ilişkilere dikkat çekmek. Bazı tuvalleri, bir köşebent yardımıyla, duvara dokunmayacak şekilde astım. Böylece onların birer kütle olarak öne çıkmasını sağladım. Gölgeleri duvara düşüyor; yanılsama değil, gerçek. Kütle ise, heykel denen şeydir biliyorsun. Yani karşınızda, heykel olarak resim! Bu grupta, tuvaller arasında yine gerçek ara ve arka mekânlar, koridorlar oluşturdum. 

 

E. Y. D.: Benzer bir yerleştirme düzenini, aynı duvarda Heymimres-13 (Çokluk-4 / Düşan’dan ilhamla) adlı işte de görüyoruz. Yine, Heymimres-12 (Çokluk-3) de benzer bir mantıkla meydana getirilmiş – ama malzemesi tuval değil, tahta ve sunta. Parçalardan bir tanesi sağa sola dönebiliyor. İzleyicinin buna dokunması serbest. Ayrıca, bu iş duvarda değil mekânın ortasında. Bir tarafında bir ağaç imgesi var; diğer tarafındaysa kesişen yollar ve belli duraklarda fotoğraflar. 

 

M. Y.: Aile albümünden aldığım görüntüler.

 

E. Y. D.: Heymimres-7 (İki Ateş Arasında Aşk) da öyle sanırım.

 

M. Y.: Kurşun ve şarapnel parçalarıyla delik deşik olmuş duvarlardan etkilenerek yaptığım bir iş. Kimileri yalnızca medyada görürken, kimileri de maalesef sahiden maruz kalıyor bu şiddete. Yarın ne olacağını bilemiyoruz. Bizim başımıza da gelmeyeceğinin bir garantisi var mı?

 

E. Y. D.: Konu sanattan siyasete, toplumsal acılara kaydı! Kitapta söylediğin gibi, aslında “toplumsal ve siyasal sorunların sanatla ilgisi yok ama sanatçıyla var”. Ne de olsa, işini (özerk varlığını) bu koşullarda meydana getiriyor, kimliğini orada inşa ediyor sanatçı. İşin doğrusu, sanat ne kadar özerk olursa olsun, öyle olduğu iddia edilirse edilsin, tıpkı kimliğimiz gibi çok katmanlı, karmaşık. Konuyu bağlarsak, özetle ne diyorsun bu serginde?

 

M. Y.: Bunu kitabın ‘Sonuç’ kısmında özetlemeye çalıştım. Sanatta modernizm/postmodernizm tartışmalarıyla bağlantılı bir konu bu: Heymimres maceram sanat eseri yapma sürecinde taklit/yaratıcılık, kopya/özgün, zanaat/sanat, ustalık/sanatçılık, gelenek/yenilik, saflık/ melezlik, elsel/zihinsel, kılgısal/kuramsal, analog/dijital, planlı/rastlantısal, sanat dışı/sanat içi gibi ayrımlar arasında kesin sınırlar olmadığını, bunların rahatlıkla yan yana gelebileceklerini bir kez daha gösterdi.

Taklit ve kopyalama yöntemleriyle özgün işler yaratılabileceğini deneyimledim. Sanat eseri meydana getirirken aynı zamanda marangozluk ve badanacılık yaptım – ve bunlardan estetik haz aldım. Ellerim nesne üretirken beynim düşünme eylemine bir an bile ara vermedi. Hatta bazı şeyler aklıma rüyamda geldi. Bazı işlerime planlı, bazılarına plansız başladım. Planlı bir niyetle yola çıkmışken, ilerleyen aşamalarda onu kısmen ya da tamamen değiştirdiğim durumlar oldu.

Sanatın içsel (özerk) sorunlarına kafa yorarken, bunlarla felsefe ve bilimin de ilgilendiğini gördüm. Yanı sıra kimlik, cinsiyet, inanç, siyasal tercih, özgürlük/tutsaklık gibi sanat dışı konular girdi işlerime. Sanatsal türler, düşünceler ve olgular arasındaki muğlak alanlarda gezinmeyi seviyorum. Bugünü zihnimdeki geçmişle birlikte yaşıyorum; geleceğiyse bilmiyorum.

 

E. Y. D.: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

M. Y.: Ben teşekkür ederim.

 

MEHMET YILMAZ’IN ÇALIŞMALARIYLA İLGİLİ BAĞLANTILAR:

 

https://mehmetyilmazmehmet.com/

 

https://www.facebook.com/mehmet.yilmaz.5070

 

https://vimeo.com/user17166262


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • yusuf bodur

    yusuf bodur 05.04.2018

    Eğitici bir metin lezzetinde harika bir söyleşi..Bende sergiyi yaşayamamanın üzüntüsünü yarattı..Teşekkür eder; sayın hocamızın sanat konusunda derinlikli yazılarını merakla beklediğimi samimiyetle ifade ederim..

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.