27 MAYIS’IN YILDÖNÜMÜNDE YAKICI SORU: ABD PARMAĞI?..

27 MAYIS’IN YILDÖNÜMÜNDE YAKICI SORU: ABD PARMAĞI?..

27 Mayıs’larda duvarına kocaman bayrak asılan bir evde büyüdüm. Hürriyet’in bana ad olarak verilmesi, 27 Mayıs’ın hazırlattığı anayasanın halkoyuyla benimsenmesinden bir gün sonra doğmuş olmamdandır.

O yıllar, 27 Mayıs’ın yasalara göre ulusal bayram olduğu yıllardı. Ateşli bir İsmet Paşacı olan babam, onun Atatürk’le hiçbir çelişkisini görmemiş, duymamıştı. Zaten Cumhuriyet gazetesinden başka gazete ve kitap okumadığı için, İnönü’nün olumsuzluklarını duymasının da olanaksız olduğunu sonradan anlamıştım. Cumhuriyet gazetesinin, İnönü’ye karşı söz söylenebilecek yer olmadığını, Cumhuriyet Kitap’taki bir yazımın İnönü’ye ilişkin tümceleri kitap ekinin yayın yönetmeni Turhan Günay’ın sansürünü yiyince, Günay’ın kendisinden duymuş, çok şaşırmıştım.

27 Mayıs konusunda uzun yıllar ben de, “gerici, diktacı sağ iktidarı devirip ülkeyi sola açan özgürlükçü anayasayı yapan asker kalkışması” olarak değerlendiren “sol” yorumlarla yetinip gerisini merak etmedim. Örtülü bilimsel gerçekliklerin yandaşlıkla sakatlanmış yaklaşımlarla ortaya çıkarılamayacağını anlamak için, insanın önce inançlı yandaşlık uykusundan kurtulması gerekiyor.

27 Mayıs’tan kuşkulandıracak ilk yaklaşımla, yine Cumhuriyet’te, 2. sayfanın salı günleri yayımlanan “Arada Bir” köşesinde Ahmet Arpad’ın bir yazısında karşılaşmıştım. 1990’ların başları olmalı. Menderes hükümetinin endüstrileşme için kredi arayışında Sovyetler Birliği’yle yakınlaşmaya karar verişinin, Menderes’in ipini yurtdışından çektiren dönüşüm olduğunu söylüyordu. Ardından, Çetin Yetkin’in Türkiye’de Siyasal Darbeler ve Amerika ([1]) adlı kitabı geldi. Bu kitabı okumadan, bu kitaptaki kuşkulandırıcı savların değerini vererek ilgilenmeden hiç kimse 27 Mayıs’tan yana olmamalıdır. Hattâ bu kitabın yoğunlaşıp odaklandığı 27 Mayıs içi olaylar aynı bilimsel kuşkucu yaklaşımla yeniden araştırılmalı, aydınlatıcı sonuçlara gidilmelidir.

Türkiye’de askeri darbelerin hep gerici-sağ iktidarları devirmiş olması da, bütün önyargılardan arınmış bilimsel araştırmaları gerektiren bir ortak özelliktir.

Ülkemizdeki askeri darbelerin kafa karıştırıcı özellikleri hep olmuştur. 28 Şubat’ın bile. Asker darbelerinin tümü başta “gericileşmeye, dikta özlemlerine, ülkedeki anarşi ve güvensizlik ortamını bitirmeye yönelik” yapılmış görünür. Ama her darbeden sonra Türkiye daha bağımlılaşır, ordunun “sosyalizm=vatana ihanet” koşullanması daha da artar.

Özgürlükçü 27 Mayıs Anayasası’nın yapılmış olması, ordu için söylenecek bu saptamanın gerçekliğini ortadan kaldıramıyor.

27 Mayıs Anayasası askerlerin bilinçlenmesine yetseydi, 12 Mart ve 12 Eylül olmazdı. Ama 61 Anayasası’nın varlığı ve sağladığı sol açılım, 27 Mayıs’a bilimsel kuşkuculukla yaklaşmak yerine olumlayıcı önyargıyla yaklaşılmasını kolaylaştıran en önemli neden olarak tartışmalarda yerini alıyor.

            Türk solu, 27 Mayıs’a ‘özgürlükçü anayasa’ yaklaşımı dışında önyargısız ve bilimsel kuşkuculukla güçlenen bir kavrayışla eğilmeyi savsaklıyor.

Araştırılması gereken ayrıntılara örnek gerekirse…

27 Mayıs’ın hemen ardından sahneye çıkıp Türkiye’nin Amerikan rotasında kalmasını, Doğu’ya yönelmesinin engellenmesini sağlayan, daha sonra İnönü hükümetlerinde bakan da olan Selim Sarper kimdir? 27 Mayıs üzerine yazılan kitaplardan, Selim Sarper’in 27 Mayıs’ın ordudan asker tasfiyesi işlerini başlatan kişi olduğunu öğreniyoruz. Çetin Yetkin’in kitabında tasfiyeye ilişkin sayı “7.000’e yakın” olarak geçiyor. Kâmil Karavelioğlu’nun Bir Devrim, İki Darbe: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ([2]) adlı kitabındaki günlüğünde, 6 Mayıs 1960 tarihinin karşısında 235 general ve amiralin emekliye sevk edildiği yazılı. Tasfiye edilenlerin emeklilikleri için gerekli parayı (12 milyon dolar) Selim Sarper’in Cemal Gürsel’le görüştürdüğü NATO Başkomutanı Norstad sağlıyor.Tasfiye, NATO ve ABD’nin isteği üzerine yapılıyor. Bunu İlhami Soysal’ın hazırladığı anılarında açıklayan, darbenin Adalet Bakanı Amil Artus (Ç. Yetkin, sf. 27).Tasfiye edilmeyen subaylar, Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinde çok önemli roller üstleniyorlar.

Yine 27 Mayıs kitapları, Alpaslan Türkeş’in öteki 27 Mayısçılarca anlaşılamayan işler çevirdiğini, bu yüzden sonradan etkisizleştirildiğini yazıyor.

Ama Türkeş etkisizleştirilirken, NATO komutanını Cemal Gürsel’le görüştüren ve ne işler çevirdiği yine tam bilinmeyen Selim Sarper neden tasfiye edilmemiş, üstelik İnönü hükümetlerinde nasıl bakan yapılmıştır?

Selim Sarper’in ve Alpaslan Türkeş’in, hattâ Dündar Seyhan’ın gerçek kimlikleri (işlevleri) ve yaptıkları ortaya çıkarılmadan 27 Mayıs anlaşılamaz.

            Çetin Yetkin’in Uğur Mumcu’dan aktardığı Adnan Menderes’in Yassıada duruşmalarındaki savunmasında “Milli Emniyet Teşkilatı’ndaki (o zamanki MİT) bazı görevlilere ABD’nin doğrudan ücret verdiğini öğrenir öğrenmez bunu engellediği”ne ilişkin anlatımı, konuya yandaş olmadan yaklaşmak isteyen gerçek tutkunları için, öylesine okunup geçilecek bir ayrıntı değildir.

Türkiyenin endüstrileşmeye destek arayışında içine girdiği ABD-Sovyetler ikirciminde Menderes hükümeti, Batı’nın ikiyüzlülüğünü görmüş olan ve Türkiye ile Sovyetler’in yakınlaşmasını başlatmak isteyen taraftır. Şunu da söyledim diye herhalde kimse benim Demokrat Parti’nin ve Vatan Cephesi’ nin savunuculuğunu yaptığımı öne sürmez:

17 Haziran 1960 tarihli Milliyet’te Merkez Komutanı Tümgeneral Faruk Güventürk, “Vatan Cephesi’nin bir komünist teşkilatı olduğunu, Rusların aynı teşkilatı Bulgaristan, Macaristan ve Yugoslavya’da da kurduğunu, Türkiye’de ise aynı teşkilatın kafalarına çöktüğünü söylüyor(Ç. Yetkin sf. 43).Yassıada davalarından Vatan Cephesi davasında öne sürülen sav, soğuk savaş yürütücülerinin komünizm ve Rus karşıtlığının bu davada sırıtışını yansıtıyor: “Vatan Cephesini bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde tahakkümü için araç olarak kullanmak.” Gazete haberleriyle araya, Sovyet kredisi karşılığında Kars ve Ardahan’ın Ruslara verileceği söylentileri de sıkıştırılıp yayılıyor.

27 Mayıs’ın pek konuşulmayan sonuçları da var. Örneğin, endüstrileşme söz konusu olunca Batı’nın sıkı sıkı kapattığı para muslukları, darbeden hemen sonra açılıveriyor. (Hibelerle başlayan yardım tarihleri ve miktarları Yetkin’in kitabında. sf. 62). Başka bir unutulan sonuç da, 147 öğretim üyesi ve görevlisinin üniversiteden sorgusuz sualsiz atılması.

Sonuç olarak şu iki olasılık ciddi biçimde kendini duyuruyor:

27 Mayıs Atatürk’ün cumhuriyetin temeline koyduğu ilerleme harcını diri tutmak için örgütlenmiş ve yapılmış da olabilir. Bu başka, emperyalizmin, siyasal bilgileri yetersiz olan darbecileri kendi planları doğrultusunda işler yapmaya yöneltmiş olabilecekleri başka bir şeydir.

Türkiye’de Amerikan etkisi sanıldığı gibi Demokrat Parti iktidarıyla değil, İsmet İnönü iktidarıyla başlamıştır. Cumhuriyet tarihine bakarken İsmet İnönü’ye ‘Atatürkçü, bağımsız cumhuriyetçi, laiklik savaşımcısı’ önyargısıyla yaklaşıldıkça ne cumhuriyet tarihi ne de 27 Mayıs anlaşılabilir. İsmet İnönü kurtuluş dönemindeki kongre günlerinde Amerikan mandası yanlısıdır. Bağımsızlığı kendi başına düşünebilecek kişi olmadığını Mustafa Kemal’le kendini karşılaştırırken şöyle gösteriyor: “O bir davada yüzde on başarı şansı görsün, girer; ben bir davada yüzde on başarısızlık riski göreyim, girmem.” Ulusal başkaldırıya başta uzak duran, Köy Enstitülerini gericiliğe teslim etmiş, Türk devrimini Batı’dan gelen baskılarla sandık demokrasisine yedirmiş böyle korkak bir yöneticinin varlığı, 27 Mayıs’ın içinde de ne kadar ve nasıl bulunduğuna ilişkin bütün araştırmaları gereklileştiriyor.

            Emperyalizmin işlerini anlamak için uzaktan bakmak, yakından bakmak, içinden bakmak, dışından bakmak, nedene bakmak, sonuca bakmak, sağdan bakmak, soldan bakmak yetmiyor. Çözülmemiş her ayrıntının üzerine gitmek, her noktadan ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Yazılarında ve siyasal yer tutuşunda kişisel çıkarla hiç işi olmamış ama siyasal çıkar-toplum çıkarı dendiğinde de çifte standartlı değerlendirmelerden ise hiç vazgeçememiş İlhan Selçuk’un da yayılmasında etkili olduğu yalnızca ‘özgürlük anayasası odaklı bakış’ ve bu bakışın etkisinde kalan kopyacılık, tarihsel olayları bilimsel kuşkuculuğun ışığında yorumlayamaz.

            Diktatörden kendilerini kimin ne için kurtardığını merak etmeyen uluslar, kurtaranın kurduğu tuzakta uyanırlar. Sanki uyanabildik mi? Gerçeği merak etmeyen, gerçek burnuna dayansa söyleyemeyen ödlek ya da hep yüzme hesabındaki dengeci, soluksuz aydınlarla olacak iş değil zaten uyanmak.

Hürriyet Yaşar

1- İlk baskısı 1995’te yapılan bu kitabın elimdeki baskısı: Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Yayınları, 4. Basım, 2007, Antalya.

2- Bir Devrim İki Darbe / 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, Gürer Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2007, İstanbul.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Yuvel

    Yuvel 28.06.2016

    M.Emin Değer in' oltadaki balik Turkiye. Kitabını okudugumda bazi seylerin farkina varabilmistim. Devrim diye ogrendigimiz 27 Mayıs bile sola ve özgürlükler e açıldığını sanma yanılgısına düştüğümüz bugünkü Turkiye Cumhuriyeti nin içinde bulunduğu durum cok net açıklıyor.Emperyalist devl etlerin başta ABD olmak üzere ulkeyi hegemonyasi altına almalari. Bu darbelerin uzun soluklu bir sonucu oldugunu anliyoruz..yanlis ve yanli bildigimiz çok şeylerin gerçeklerini ogrenmis bulunuyoruz. eline emeğine saglik.

  • Çetin Öz

    Çetin Öz 04.06.2016

    Emperyalist devletlerin çıkarı olduğu yerde olması tuhaf değil. Biz bir olmayı (partice değil ülkece) öğrenemediğimiz sürece.

  • ADAMIN BİRİ

    ADAMIN BİRİ 04.06.2016

    Taklitlerimden sakınınız.

  • adamın oteki

    adamın oteki 03.06.2016

    Daha yakın tarihimizi bile bilmiyoruz. Ne acı. Sorgulatıcı bir yazı. Elinize sağlık...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.