Yönetilemeyen ülke çürümüş devlet

Yönetilemeyen ülke çürümüş devlet

 

Bilim yok, teknoloji yok, üretim yok, bilimsel özgür eğitim yok, aydınlanma yok, hukuk yok, özgürlük ve eşitlik yok, insan haklarına şartsız bağlılık yok, felsefe yok, sanat yok, edebiyat yok. Ne var? 65 yıldır ezan, bayrak, kuran, ecdat diye diye yönetilen bir ülke var. Dönüp bakalım bu yıllara, gördüğümüz şey; dört suret, bir de “kutsal” devlet. Nedir devlet? Soyut bir kavram mı? Hem evet, hem hayır. Somutluğunu organlarının varlığından ve niteliğinden alan tanımda anlamını bulan bir kavram. İnsanlık aydınlanma süreci ve devrimleriyle, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, Laiklik ilkeleri temelinde devletin seçilmiş temsilciler ve oluşturulan kurumları ve kuralları tarafından yönetimini sistemleştirerek belli bir aşama kat etmiştir. Bunun yaşanılan somut göstergesi: Hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını, güçler ayrılığı ve denetimini, Laikliği, evrensel insan haklarını ve özgürlükleri esas alan devlet organizasyonlarının varlığıdır. Bugün bir eşitsizlikler ve sömürü düzeni olan kapitalist üretim ilişkileri içinde “gelişmiş demokrasi” olarak tanımlanan bu sistem tüm eksikliklerine rağmen ayaktadır, kurumları sağlamdır, yönetebilir durumdadır. İnsanlık henüz daha gelişmiş bir seçenek üretememiş, bulamamıştır. Alternatif olarak öne sürülen reel sosyalizm 70 yıllık bir tarih içinde ideal olanı yaratamamış çökmüştür. Günümüzde insanlığın ve sınıfların sosyalizm talebi ve buna ulaşmak gibi bir gailesi de yoktur

Türkiye cumhuriyeti bağımsızlık savaşı sonrası aydınlanma devrimlerinin yol göstericiliğinin öğretileri üzerinden kurulmuştur. Kuruluş prensipleri ve oluşturulan kurumları doğru temellerdir. Zamanın ruhuna ve realitesine uygundur. 1920’lerde Avrupa’nın hiçbir ülkesinde demokrasi yoktur. Var olan ve sözü edilen şey modernitedir. Atatürk’ün “muasır medeniyete ulaşmak ve onu aşmak” hedefi tam da bunu ifade eder. Günümüzde “yönetebilir gelişmiş demokrasiler” ve “sosyal devletler” 2. Dünya savaşı sonrasının zorunluluklar dünyasının yarattığı yaşayan gerçekliktir. İdeal olan mıdır? Tartışılır. Ama bu demokrasinin yaşayan vazgeçilmez değerleri ve köklü kurumları oluşmuştur. Bu kurumlar ve değerler sosyalistlerce de tavizsiz savunulmalıdır. Türkiye cumhuriyeti 90 yılda bahse konu değerleri içselleştiremediğinden, kurum ve kurallarını oluşturamadığından 65 yılda 5 kez omuzu kalabalıkların silahlı müdahalesini yaşamıştır. Sonuçları kan, gözyaşı, işkencehaneler, mahpushaneler ve yargısız infazlar olmuştur.

Demokratik bir devletin en temel kurumu laikliktir. Laiklik, toplumun ve devlet düzeninin akla ve bilime dayanması demektir. Din ve vicdan özgürlüğü ya da uhrevi olanla dünyevi olanın ayrılması, din ve devlet ayrımı bu bütünün parçalarıdır. Laikliğin ortaya çıkışının ve zorunluluğunun iki nedeni 1-farklı inançtan insanların barış içinde birlikte yaşamalarını sağlamak, 2- değişen her koşul altında ortaya çıkan sorunlara akıl ve bilimin yol göstericiliğinde çözüm yolunda yürümektir. Türkiye’nin temel sorunlarından birisi budur. Laiklik, ilanından bu yana İslamcı kesimler tarafından hazmedilememiş ve 65 yıl boyunca ülke idaresini yöneten sağ iktidarlar tarafından içi boşaltılmıştır.  Son 15 yılda başta eğitim, yargı, polis ve askeriye kurumları ve tüm bürokrasi yetkinlik, ehliyet, liyakat, teknik uzmanlık, yurtseverlik ve hukuka şartsız bağlılık yerine “alnı secdeye değenlere” iradi olarak teslim edilerek çürüme hızlandırılmış ve ülke yönetilemez hale getirilmiştir. İktidara hükmeden egemen güçle; aynı dini inanca sahip, farklı örgütlülükte olan ve yaklaşık aynı İslamcı devlet kurma idealinde bir başka gücün çıkarları birlikte yürüdükleri yolda çatışmış, öküz ölmüş ortaklık bozulmuştur. Sonrası malum. 15 Temmuz’un akşam alacasında bombalanan meclis, zapt edilen askeri üsler, giriş çıkışları tutulan en büyük ilin köprüleri... Sokaklara çıkan halk. Başka söylenecek söz var mı? Evet var.

Bu vakıa Türkiye jeopolitiğinde gerçekleşmiş lokal bir darbe kalkışması olarak ele alınabilir mi? Bence alınamaz. Mesele neo-liberal küresel kapitalist- emperyalist sistemin Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasında oluşturmak istediği yeni durumun yarattığı anaforun içindeki küçük bir patlamadır. Mesele geniş bir perspektiften bakılarak analiz edilmelidir.

ABD emperyalist bir dünya imparatorudur. Stratejisini küresel egemenliğini kaybetmemek üzerine kurmaktadır. Stratejisinin temelleri şöyle sıralanabilir.

  1. Küresel manada Çin ve Rusya’nın başını çektiği Şangay gurubunun bir pakt olmasının önüne geçmek,
  2. Rusya’yı Avrupa, Baltık üzerinden ve kara denizden sıkıştırarak ve kapana almak,
  3. Avrupa ülkelerini yanında tutabilmek,
  4. Ortadoğu ve Akdeniz’i hiçbir şartta bırakmamak,
  5. Uyguladığı strateji ile tekelci şirketlerinin çıkarları korumak ve önlerini açmak.

Büyük Ortadoğu projesi 50 yıllık “yeşil kuşak” stratejisinin revize edilmesinin yeni adıdır. Irak savaşı, İslam karnıbaharı, Mısır İhvan iktidarı, Libya trajedisi, Tunus güzellemesi ve Suriye’nin yok edilmesini kapsayan bilumum politikalar bu projenin tezahürleridir. Bu politikaları hayata geçirmede bizim Reisimize de önemli bir rol biçilmiştir. Yaklaşık on yıl Reiz bu politikanın umut yatırımcısı olmuştur. Ama ikisi de işi yüzüne gözüne bulaştırmıştır. Kısaca söylersek işler olumlu giderse Irak’tan başlayarak Kuzey Akdeniz ülkelerini ılımlı İslam ülkesi Türkiye liderliğinde kontrol ederek Amerikan çıkarlarını ve İsrail’in güvenliğini teminat altına alıp Avrasya’ya yönelmek.  Tutmazsa da Kaos yaratıp kaos yönetimi stratejisini devreye almak. Görüldüğü gibi tutmadı. Kaos egemen hale geldi. ABD’nin yeni stratejisi bu bölgede planlar revize edilene kadar Kaos yönetimi olacaktır.

Suriye meselesine gelirsek: Bu sorunun temeli Arap karnıbaharı daha embriyo halinde iken Arap körfezinden, Katar’dan, Ürdün, Suriye, Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğalgaz nakil hattı dayatmasının zorunlu sonucudur. İstenilen sonuç alınamayınca Arap karnıbaharının açan çiçekleri üzerinden Reisimizin Suriye’de İslamcıların iktidar olacağı hayali ayyuka çıkınca ABD’nin yürü sensin koçum ittirmesi başladı. Tarihin hemen hemen hiçbir döneminde ve hiçbir ülkesinde görülmediği bir biçimde tüm sınırlar İslami Cihatçılara açıldı. Her tür şer mubah, İslam kardeşliği esastır stratejisi üzerinden politikalar uygulandı. Suriye mahvedildi. Fakat ABD de Reiz de Rusya’yı hesaba katmamıştı. Rusya’nın Suriye’yi kaybetmesi Akdeniz’i kaybetmesiydi. Akdeniz’de Rusya’nın ikmal limanını kaybetmesi Karadeniz’e hapsolması demekti.  Rusya Suriye’de sıcak müdahaleye girerek birkaç ayda tüm planları ve hesapları değiştirdi. Daha da değiştirecek.

ABD’nin Ortadoğu’da bir başka önemli politikası Kürt Stratejisidir. Bu orta vadede Suriye’de, Türkiye’de Irak Kürdistan’ı benzeri özerkliklerdir. Bunun için Suriye iç savaşında PYD ile silahlı hareketle, Türkiye’de de barış ve çözüm süreci politikalarıyla en azından sıcak tutularak ve tedricen yol alınacaktı. Burada esas hedef Suriye meselesi nasıl çözülürse çözülsün Akdeniz’e ulaşan bir Kürt koridoru açmaktır. Bu hat ABD için vazgeçilmezdir. Ve önünde sonunda açılacaktır. Suriye’de Cuma namazı rüyası çöp oldu.

 a) Bu darbeyi ABD mi planlamıştır, yoksa planlayanları desteklemekle yetinmiştir.?

Türkiye 60 yıldır yönetilemeyen, 20-25 yıldır da çürüyen bir devlettir. Çürüme son 15 yılda sapır sapır dökülür hale getirilmiştir. “Hür Dünya”nın soğuk savaş dönemlerinde bir cephe ülkesi olan Türkiye—diğeri Almanya’dır—kendini 90’larda ve sonrasında klasik burjuva demokrasilerinde belirtilen esaslara uygun yenileyememiştir. Kürt meselesi—ayrı örgütlenme dâhil—batılı emperyalistler ABD, Almanya, Fransa, İngilizler tarafından desteklenmiş, devlet radikal ve realist çözüm politikaları yerine militarist yöntemlerle işi halledeceğini sanarak emperyalistlerin oyununu bozamamıştır. Uzun süren düşük yoğunluklu iç çatışmalar kendi ekonomisini ve ahlakını yaratır. Bu da çürük olanı daha da cılk bir noktaya taşır. Türkiye’nin Kürt koridoruna karşı direnmesi, gerekirse Carablus bölgesine girmesi, belki Rusya’yla yeni barıştan sonra yeni bir momentum yakalayıp daha ileri gitme, girme hazırlığı veya istihbaratı sonucu;

  1. ABD bu darbeyi planlamış veya doğrudan teşvik etmişse bunda ordunun olası bir Kürt koridorunun birleştirmesine yönelik müdahale gücünü zayıflatmak istemiştir.
  2. Devleti tekrar PKK ile masaya oturmaya razı etme planıdır.
  3. ABD Mezopotamya bölgesinde daha büyük bir kaos yaratarak kaosu yönetme planının ön gelişimlerini görmek istemiştir. Şayet durumda bu da varsa gelecek çok çatışmalı olacaktır. Sürecin nereye evrileceğini kestirmek bugünden mümkün değildir.

 

b) Bu darbe teşebbüsü FETÖ’cülerin bu hayat memat meselesi, başarırsak var oluruz, aksi durumda da bizi nasıl olsa askeri şura ve yargı ‘reformu’ ile bitirecekler korkusunun cinneti midir?

Böyle bir şeyi muhayyilem almıyor. Bir tür intihar. Amerika’da bir tarikat kendi kendini imha etmişti. Ama bunların ideolojik ve siyasi ütopyaları var. Sanırım başaramayacaklarını onlar da biliyorlardı. O zaman Erdoğan’ı yok ederek bir iç savaş ortamı yaratmak istemiş olabilirler. Böyle bir durumdan kazançları olur muydu? Sanmıyorum. Bu ihtimal ABD’nin varsa büyük kaos planıyla uyumludur.

c) Darbeyi halkın sokaklara çıkması mı önlemiştir?

Evet, halkın askeri kalkışma sonrası sokaklara çıkarak tepki göstermesi son derece önemlidir. Erdoğan’ın çağrısı ile AKP’lerin ve diğer kesimlerin sokağa çıkması psikolojik üstünlüğün halka geçmesini sağlamıştır. Ankara ve İstanbul dışındaki şehirlerde belirgin bir darbe kalkışması olmaması, askerin önemli bir bölümünün kalkışmaya katılmayıp, kendi içinde yer yer çatışmalı mücadele yürütmesi, kalkışmanın genişlemesini önlemiştir. Aksi halde çatışmalı durum Ankara ve İstanbul’da belki birkaç gün sürer ve durdurulurdu. Ama böylesi bir durum çok kötü sonuçlar doğurur, toplumda onarılması güç yaralar açardı.

d) Halkın salavatlı, tekbirli, camilerin salalı çağrı ve protestoları demokrasiyi konsolide eder mi?

Etmez. Bu tür bir protestodan demokrasi çıkmaz. Halkın bu kesiminin demokrasi talebi yoktur. Halk darbeye karşıdır. Ama başka ne talepleriniz var diye sorduğunuzda “askeri darbeye karşıyız. Gerisini devlet büyüklerimiz bilir” diyor. Bu şiarlar üzerinden darbe karşıtlığı Erdoğan’ı yüceltmiştir. Hatta başta AKP seçmeni olmak üzere toplumun çok geniş bir kesimince artık o bir fenomendir. Erdoğan halktan aldığı bu güçle iktidarını pekiştirecek, bir kaptan olarak gemisini hedeflediği limanlara götürecektir. Yaşayacağız, sonuçlarını ve tezahürlerini hep beraber göreceğiz.

e) Erdoğan İslam devleti hülyalarından vazgeçip rasyonel politikalara dönebilir mi?  Hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini, laiklik ve evrensel insan haklarını esas alan bir devlet reformu hayat geçirebilir mi? Kılıçdaroğlu’nun istediği “laik demokratik özgürlükçü Türkiye”ye razı mıdır? Taraftar mıdır? İster mi?

Erdoğan Türkiye’nin gelmiş geçmiş en popülist, en pragmatist politikacısıdır. Kendisini Olimpos tanrıları gibi gören, bir doğrultuya dönük aslında çaresiz biridir. Ufuksuzdur. Popülist politikacılar rasyonalite eksikliklerinden değil aksine rasyonelliğe karşı olduklarından hak ettiklerinin üzerinde rağbet görürler. Erdoğan’ın rasyonel akla ve politikalara dönmesi kendi ideolojik ideallerine ve hedeflerine ihaneti olur. Bir politikacının böyle radikal bir dönüşüm geçirmesi kendi kendini ilga etmesi demektir. Onun bu yola gireceğini umut etmek, inanmak veya zannetmek öngörüsüz budalalıktır.

Tüm toplumsal hayatın ve devletin dinin kurallarına göre yönetimini esas alan bir organizasyon, bir darbe kalkışmasıyla ideolojisinde reform yapıp, dini hayatı bireysel yaşam alanıyla sınırlar mı? Hayır. Çünkü siyasal İslam tüm toplumsal hayatı din kurallarına göre yönetmeyi emreder. Laiklik ilkesi; yani, din ve devlet, din ve siyaset, din ve hukuk işlerinin ayrılması ve bunların ayrılması koşuluyla, dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınması ilkesidir. Bir akşam tv’lere çıkıp ben artık bunu savunuyorum der mi? Diyemez. Partisi içinde en az %15’lik bir kesim rest çeker.

Eğitim öğrenim sisteminde bilimsel disiplinlerin yol göstericiliğinde özgür, demokratik ve laik bir eğitim reformuna girişebilir mi? Hayır, bu yönde adım dahi atamaz.

Yargı bağımsızlığı ve erkler ayrılığı ilkesi gereği icraatlarının yargı denetimine açılmasını kabul eder mi? Edemez. Çünkü bu zamana kadarki icraatlarında hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi onun için bir ulaşılması gereken ideal hedef olmamıştır. Hatta en büyük korkusu bu tür düzenlemelerdir.

Ne kaldı? Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, basın özgürlüğü, evrensel insan hakları. Bunlar da Erdoğan’dan vize alamaz. Bir müddet idareyi maslahata yatar. Sonrasında “bizim oğlan bina okur. Döner döner onu okur”a döner.

f) Kılıçdaroğlu’nun Taksim manifestosu Türkiye politikalarında egemen olur mu? İyimser olalım mı?

CHP tek başına iktidar olsa bile baskın çoğunluk sağlayamazsa o on maddelik reformları bile hayata geçiremez. CHP bu manifestoyu çok kararlı bir mücadeleyle canlı tutabilirse; bu tür mitingleri ülke sathına yayarsa toplumda iyimserlik umutları yaratabilir. Bu manifestoya iyi programlanmış bir de Kürt meselesinin çözümü maddesi eklemelidir. İyimser olmak için ortada Can Ertan’ın kapıldığı bir realite yoktur (bu sitedeki önceki bir yazı). Bu pilav daha çok su kaldırır. Daha uzun sıçrayabilmek için şimdilik biraz gözlemlemek, beklemek, ama hep idman yapmak, gerilmek ve mücadeleye devam etmek lazımdır.

g) Darbe karşısında Avrupa’nın durumunu nasıl değerlendirmek gerekir?

Avrupalılar Erdoğan’a açık destek sunmamışlardır. Yarım ağızla aşağıdaki sorulara cevap arıyorlar. Ben de arıyorum. Bir bilen ve öngören var mı?

  • Kitle halinde gözaltı kararlarında insan hakları ne ölçüde dikkate alınıyor?
  • Suçlu ve suçsuz ayrımı nasıl yapılıyor? Kurunun yanında yaş da mı yanıyor? İşkence var mı, yok mu?
  • Askeri darbe önlendi ama şimdi sivil darbe mi geliyor?
  • Kırık dökük Demokrasi yine tehdit altında mı?
  • Ve idam cezasına dönüş var mı?

 

h) Marksist-Leninistlerin, komünistlerin, sosyalistlerin darbe kalkışmasında tutumları, hareket tarzları ve mücadeleleri var mı? Varsa politikaları ne ifade ediyor?

Türkiye’de gerçekten temsil ettikleri, savundukları ideolojinin örgütlü partileri veya hareketleri var mı?  Türk komünistleri veya sosyalistleri gerçekten sol, komünist veya sosyalistler mi?  Marksist-Leninist öğreti -bu arada Marksist olmadığımı belirteyim- kapitalizm ve yönetimler kendi krizlerinden ve kendi iç çelişkilerinden dolayı kendi kendine yıkılmaz, devrimci durum oluştuğunda “yönetenlerin yönetemez olduğu durumlar” oluştuğunda yıkmak için mücadele ve müdahale olmadan yıkılmaz der. Ve yine kapitalizm ona karşı mücadele ve müdahale edilmediği müddetçe çözemeyeceği hiçbir kriz olmadığını, er veya geç krizi sonlandırmak için ne pahasına olursa olsun bir çözüm yolu bulduğunu savlar. Bu hipotezin doğruluğunu yanlışlığını bir yana bırakalım, çünkü tariflenen “devrimci durum” yok. Peki, ama komünistlerin, sosyalistlerin uğruna mücadele edecekleri ve tavizsiz savunacakları; evrensel hukuk, hukukun üstünlüğü, özgürlük, eşitlik, evrensel insan hakları gibi toplumcu demokrasiyi hedefleyen asgari programları olması gerekmez mi? Varsa bu uğurda mücadele veriyorlar mı? İşçi sınıfının ve halkın içindeler mi? 

Türkiye’de bu nitelikte siyasi parti, akım veya hareket yoktur. Var olanlar da üstenci tutum, değerlendirme ve yazılarıyla “siz biz bizim oğlan” kesimi olarak düzenle bir türlü bütünleşmiştir. Ses çıkarmaya çalışanların bir kesimi de terörist PKK‘nın, Kürt milliyetçiliğinin eteklerine yapışmıştır. Esasta PKK’nın emperyalizme hizmet eden kent savaşları politikası sonucu Kürt çocuklarının, genç kız- erkek delikanlıların, kadınların, yaşlıların bu savaşta katledilmesi, kentlerin, kasabaların harabeye dönmesinden sonra bile bu gönüllü köleliklerine devam etmeleri hazin bir şeydir.

Türkiye’de siyasi mücadele için doğru bir strateji kuran, kurulan strateji ile amaç ve hedefler dengesi doğru olan, doğru bir asgari talep ve hedef programı olan bir parti, hareket, grup veya oluşum yoktur. Olsa şu kocamış bedenime ve pörsümüş ruhuma rağmen yanlarında olup destek vereceğim. Ama bu ülke çorak ve kıraç. Bizler de çok naçarız.

Haydar Ünsal 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...