TERÖR SALDIRILARININ ÖNCESİ VE SONRASI

TERÖR SALDIRILARININ ÖNCESİ VE SONRASI

                        Bir siyasal parti düşünün ki…

Yöneticileri, ulusal devletin, ulusal birliğin, bilimsel eğitimin temeli olan laikliğe karşı olduklarını gerçekte hiç yadsımamış…

Ve ülkenin en yüksek mahkemesi o partinin “gericiliğin odağı”, –bu da demektir ki ‘laik devletin yıkıcısı’– olduğunu…

Saptamış olsun.

O siyasal partinin önderini düşünün ki…

Laik cumhuriyetin kurucusuna “ayyaş”…

Onun önderlik ettiği meclisin yaptığı yasalara, “iki ayyaşın yaptığı yasalar” deyip o yasaların gücünü kendi dininin yasalarının gücüyle yarıştırmış olsun…

2013 Haziran’ında ‘iki üç ağaç ve bir parkın savunulması’ olarak başlayan Gezi’nin kıvılcımı böyle çaksın.

                                                           *

Ülkenin siyasal iktidarını yani hükümet aygıtını seçimle bir kez ele geçirmiş o partinin…

Laikliğe karşı, dincilik…

Ulusalcılığa karşı, ümmetçilik ve yabancılaştırmacılık…

Halkçılığa ve devletçiliğe karşı, özelleştirmecilik…

Devrimciliğe karşı, karşıdevrimcilik…

Cumhuriyetçiliğe karşı, Osmanlıcılık üzerinden padişahçılık…

Ardında koştuğu apaçık ortada ve yine kendilerinin de yadsımadığı bir durum olsun.

Bu partinin kurucusu, devlet gemisinin dümenine geçer geçmez…

İşbirlikçi-silahlı-bölücü-yıkıcı örgütün önderinin kendisinden farkını ve cezaevinden kendisi gibi kısa sürede çıkamayışını, “O aldığı kellelerin hesabını veriyor” sözüyle yorumlarken…

İkisinin de, yurttaşı oldukları devlete aynı uzaklıktan ve yabancılıktan bakmakta olduklarını da en özlü biçimde dışavurmuş olsun.

(“Kelleler” denen kurbanlar, terör eylemlerinde ve teröre karşı verilen savaşımda ölen askerler, polisler ve halktır. Söylemden sezilen ‘devlete uzaklıkta ve yabancılıkta ortaklaşma’ ise, gerçekte derin devleti olan hiçbir devletin gözden kaçırmayacağı bir durumdur. Her bilinmeyende ‘derin devlet’ sakızı çiğneyenlerin, ‘Türkiye’de derin devlet’ konusunda bir daha düşünmeleri gerekiyor.)

Sonra…

Bu iki odaktan dümendekinin…

Devletin ordusunu, askeri okullarını, savaş akademilerini, askeri hastanelerini, kökleşmiş sivil okullarını, tıp fakültesinden KİT’ine, kültür merkezine dek eğitsel, ekonomik, toplumsal, ekinsel bütün kurumlarını, eline geçirdiği devlet dümenini ters yöne döndürerek ortadan kaldırırken…

Öbürü…(Dümendekinin “Valilerimizin bölücü örgüte karşı çalışmasını biz de engelledik” sözlerindeki itirafından anlaşılacağı gibi) Ortalığı boş bularak her gün devletin hükümranlığına saldırsın. Sivil öldürecekse başka oyuncusuna rol versin, asker öldürecekse başka, polis öldürecekse başka…

 

                                                           *

‘Ulusal bayrak’ kamuflajıyla çember sakallı, cübbeli, sarıklı yobazların şeriatçı karşıdevriminin…

Gerçekte etnik fakat görünüşte ‘ulusal kurtuluş savaşı’ kamuflajıyla, gerçek ulusal devlete karşı ırkçı ayaklanma ve ülkenin bölünmesi, ardından emperyalizme bağımlı bir uydu Kürt devleti kurulmasının…

Özelleştirme kamuflajı altında KİT’lerin yok edilmesiyle, askeri saldırı koşullarında devletin ekonomik gücünün önceden çökertilmiş olması… Ve ortak askeri savunma (NATO) kamuflajı altında askeri bağımsızlığın kısıtlanmasıyla ülkenin açık işgalinin…

Koşulları hazırlanıyor olsun.

Böyle bir süreçte, sorunları çözmeye çalışan bir yürütme organının varlığından söz edilebilir mi? Bu koşullarda ülkenin tüm sorunları büyüyerek katlanılmaz olmaya başlamaz mı? Nitekim öyle olmadı mı ve yeni yeni sorunlar ortaya çıkmadı mı?

                                                           *

“Bombaları patlatmıyorlar ki yakalayalım…”

“Askerlerimiz de en az teröristler kadar onurlu olmalı…”

“Roketler tabii ki tepenize inecek, yerçekimi diye bir şey var…”

Türünden “devlet adamı” sözleri…

Önce gizli gizli, sonra açık açık, devleti işbirlikçi-silahlı bölücü örgütle görüşmeye oturtmalar…

Teröre karşı savaşmaya çalışan devlet görevlilerini yine devlet gücüyle engellemek…

Devlet kadrolarını ve orduyu dinci-yıkıcı-ajan başka bir örgütün beyni yıkanmış elemanlarıyla doldurmak…

Ülkenin, nasıl bir noktadan yönetilerek nasıl bir sona doğru sürüklenmek istendiğini gösterip aydırmakta yetersiz örnekler midir?

Devlet yönetiminde bu büyüklükte kötü ve tersine sonuçlar, siyasal-ideolojik görüş ayrılıklarının yaratacağı sıradan olumsuzluklardan çok farklı olarak, toplumun ve ülkenin başına, aşılması güç dertler açacak olumsuzluklar değil midir?

Yürütmeyi yıllar yılı elinde tutan siyasal partinin önderlerinin, sorun çözmeyi gerçekten isteyip istemedikleri sorusunun düşünülmesine yetecek kadar süre de aşılalı, yıllar geçmemiş midir?

Bağımsız-laik-ulusal devletin yıkımı yolunda halk-polis-asker, her seferinde onlarca, bazen yüzün üzerinde insanımızı birden yitirdiğimiz toplu öldürümlerle hainlerden darbe üstüne darbe yiyecek kadar savunmasız kalışımızın sorumlularının, devlet dümenini yıllardan beri ellerinde tutanlar olması gerekmiyor mu?

Cumhuriyetin ve ulusal var oluşun her darbe alışında, teröre karşı birlik mesajı vermek için bile olsa iktidarla ortak bildiri yayımlamak, terörün azgınlaşmasına kimlerin hangi uygulamalarının yol açtığını da, en yüksek mahkemenin “gerici çalışmaların odağı”, yani‘laik devletin yıkıcısı’ olarak hangi örgütü gösterdiğini de gözden kaçırmak olmuyor mu?

                                                           *

Kanlı terör olaylarından sonra muhalefet partilerinin, meclis kürsüsünden siyasal iktidarla ortak bildiri okuması, iktidarla birlikte ‘terörü kınama’ eylemlerine katılması, süreç süreç diye yutturulmaya çalışılan süreçlerin gerçekte ‘yıkım süreci’ olduğunu anlayamadıklarını gösteren –ve en hafif anlatımla–aymazlık, basiretsizlik ve körlük değil midir?

Böyle ise…

Devletin muhalefetteki kurucu partisinin de, bu ölçüde büyük bir şaşkınlığın ve körlüğün etkisi altına sokulduğunu ve onun da dümeninin, çevrilmesi gereken yönün tersine çevrilmekte olduğunu saptamak gerekmez mi?

Muhalefet partilerinin dümenleri, üye ve seçmen tabanlarını şaşırtan saptırıcıların ellerinden kurtarılmadıkça, ülkenin felakete sürüklenişi durdurulabilir mi?

Bütün bu olanlardan ve görünenlerden sonra…Yıkım sürecinin, yıkıcıların kendi yetenekleri ve üstünlükleriyle değil, –mecliste olsun olmasın–hemen hemen tüm muhalefet partilerinin muhalefet işlevlerinin, yani olanlara karşı çıkma işlevlerinin tersine çevrilmiş olmasıyla yürütülmekte olduklarını da saptamak, o muhalefet partilerine inanan saf-temiz seçmenlerde de bu yönde bilinç yaratmaya çalışmak gerekmiyor mu?

Bu bilince en ivedi ve en çok gereksinimi olanlar ise, kuruculuğundan gelen gücü nedeniyle kendisinden en çok şey beklenen partinin seçmenleri değil midir?..

Peki, yanıt ‘evet’se ne olacak?

Muhalefet partilerindeki ve tüm ülkedeki algı şaşırtmacasıyla uğraşılacak. Belki en önce, algı şaşırtmacasından kurtulmuş olan aydınların yeniden ‘partisiz-işadamsız’ bir basın yaratma savaşımı kazanılacak. Çünkü doğru düşünme yetisi yitirilince, öbür güçlerin hiçbiri işe yaramıyor, üstelik tersine kullanılabiliyor.

Ancak özellikle kurucu partinin algılamasındaki şaşılıkla ve eli kolu bağlı sanısını veren beceriksizlikle uğraşma gereği de ertelenebilir görünmüyor.<>

Hürriyet Yaşar 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Akif Akalın

    Akif Akalın 06.01.2017

    Daha düne kadar PKK borazanlığı yapanların şimdi PKK saldırılarını kınamaya başlamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hidayete ermiş olabilirler mi? Yanlış anlaşılmasın, kınamalarından memnunum ama liberal solun samimiyetine nedense bir türlü inanamıyorum.

  • TUZSUZ, DELİ BEKİR

    TUZSUZ, DELİ BEKİR 05.01.2017

    yani sinapsgörl mü diyorsunuz sayın arif olan anlar? hala tuzsuz ve yağsız deli bekir

  • Pınar benli

    Pınar benli 04.01.2017

    ''Devletin muhalefetteki kurucu partisinin de, bu ölçüde büyük bir şaşkınlığın ve körlüğün etkisi altına sokulduğunu'' demek biraz bu partiyi masum yapmaz mı? Bu kadar bilinçsiz olduklarını düşünmüyorum.

  • Arif Anlar

    Arif Anlar 04.01.2017

    İstediğim gibi yazılmış, tam bana göre, okur okumaz anladığım, satırlarını hızla geçtiğim roman, beni zorlamayan roman, benim için en gereksiz romandır. Bana birşey vermez, değiştirmez. Niye öyle derseniz anlayabilmek için zorlanmıyorsak, beynimizdeki sinir bağlantıları zenginleşmeyecekse, gözlerimizi kapatıp düşünelim daha iyi, rahatlıkla okuduğumuz kitaplar zaman kaybı. Beklentiye göre, nabza şerbet romanlardan sağda da solda da ekmek yiyen yazardan geçilmiyor. Angaje, sıkışıp kaldığı derdini anlatmakla yetinen eser hedefi varsa da o hedefe ulaşamaz. Çünkü zorlamak yerine fazla yormadan anlaşılmak peşindedir. Diğer sanat alanları için de geçerli. Bir şarkıcı dönemin sevilen melodilerini toplayıp şarkı yazıyordu. Zihnimi zorlamayan, beni derinden sarsmayan eser boştur. Şiir, belki de bu yüzden en yüksek düzeyde edebiyattır. Şiir, angajeyken bile has özellikleriyle sarsıcıdır. Sayın tuzsuz, sizin için basitleştirdim. Umarım şimdi anlamışsınızdır.

  • Gül T.

    Gül T. 03.01.2017

    Yazınızı çok beğendim.Ve gerçekten malum partinin seçmenleri artık biraz da olsa rahatsız olmaya başladı.Ama onlara ulaşabilecek bir muhalefet yok ama yaratılamaz mı? Neden olmasın. Bu arada neler düşünüyor site ahalisi Sanatçılar girişimi ile ilgili?

  • TUZSUZ, DELİ BEKİR

    TUZSUZ, DELİ BEKİR 03.01.2017

    Bazı yorumlardan ne kadar zorlarsam zorlayayım, hiçbir mana çıkartamıyorum. Arif Olan Anlar ve Kılçıksız Yusuf beylerin son yorumları da bunlardan. Parabol düşündüm kendi kendime. Alegoriyi yine çözemedim. Sanatkarca bir dil ya da ileri derecede karmaşık cümleler... Belki de parabol, pardon problem bende. Deli Bekir Tuzsuz

  • KILÇIKSIZ, Josef

    KILÇIKSIZ, Josef 03.01.2017

    laikliğin bu ülkede en "belalı" uğrak olduğunu herkes söylüyor, siyasal islam'ın öyle derin ya da üst akıl gibi gizemli bir projesi yok, apaçık söylüyorlar, kul yerine Allah'ın yasaları, algı manipülasyonlarıyla krizi yönetebilme becerisi gösteriyorlar, devlet aygıtı bir doğru ve bir noktaya eşit uzaklıktaki noktaların yeridir, bir paraboldür bana göre, seküler hayat tarzı bir noktaysa, köktendincilik de seküler hayat tarzına tahammülü olmayan bir hareket olması bakımından bu doğru üzerindeki bir çok noktadan biri. şimdi asıl soru şu, muhalefetin bu parabol üzerinde, varlık nedenini tehdit eden tüm noktalara eşit uzaklıkta durmak gibi bir lüksü var mı?

  • Ateş Benli

    Ateş Benli 03.01.2017

    Elinize sağlık

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.