'HAYIR'DAN SONRA NELER OLABİLİR?

'HAYIR'DAN SONRA NELER OLABİLİR?

Korku, kaygı, güven, cesaret, umut kelimelerini siyaset sosyolojisi ve felsefesi üzerinden ele alıp anlamlar aramaya başlarsak; okumak, araştırmak, incelemek gibi çok temel bir uğraş içine girmek ve emek harcamak gerektiğine inanırım. Belki de yanılıyorumdur, ama her şeye rağmen beynim soru sormaktan kendini alamıyor. Mesela “korku toplumu”, mesela “özgür toplum” kavramlar doğru, yanlış ayrı şeyler. “Korku toplumu” nasıl bir toplum?

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin başlangıç bölümünde; “insanlığın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için, insan haklarının hukuk düzeyinde korunması gerektiğini... Bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder” der. Bildirgenin başlangıç bölümünden buraya alıntıladığımız bu cümle kanımca toplumlara konacak ad açısından son derece tayin edici bir manadadır. Tercihimiz ne? Kurumları ve kuralları olan özgür bir toplum mu? Otoriter, totaliter, faşist “korku toplumu” mu?

Birinci Dünya Savaşı sonrasının korku ortamında kapitalizm İtalya’da-Almanya’da faşizmi üretti. II. savaş sonrası yeni kurulan dünya sistemi içinde kapitalizm kendini yeniledi. Günümüzde genel bir değer yargısı olarak; klasik burjuva demokrasilerinin kurumları, kuralları ve yönetim sistemlerinin devlet ve toplum organamisi, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin varlığı “özgür toplum” tanımlamasının ana şartı olmuştur. Türkiye’nin yetmiş yıllık tarihine ve bugününe bakıldığında “özgür toplum” olarak tanımlanamaz.

Adını koyalım: Türkiye devleti argonumu kıta Avrupası muadilidir. Klasik demokrasilerde bulunan tüm kurumları mevcuttur.

Yasama: Yani kanunların yapıldığı seçilmiş temsilciler meclisi var.

Yürütme: Yani başbakan ve bakanları var

Yargı: Anayasa Mahkemesi, yüksek yargı mahkemeleri ve tüm alt mahkemeler var.

Pekiyi, tüm erklerin birbirinden bağımsızlığı, denge ve denetlemeleri de kapsayan tam ayrılığı, egemenliği ve bağlayıcılığı var mı?

İfade ve örgütlenme özgürlüğü, din ve inanç özgürlüğü, toplantı ve protesto etme özgürlüğü, basın özgürlüğü, hatta dilekçe özgürlüğü var mı?

Bu soruların cevabı hem vardır, hem 'yoktur'dur. Kâğıt üstünde vardır, lafta vardır; fiiliyatta, uygulamalarda yoktur. Bir ülkede kuvvetler ayrılığı rejimi yoksa düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, basın özgürlüğü, inanç ve vicdan özgürlüğü yoksa o ülkede demokrasi yoktur. Türkiye’de bu umdeler hiçbir dönem tam olmadı. Türkiye devresel diktatoryal faşist dönemler yaşamış otoriter bir devlettir. Bir manada “korku toplumu” olarak tanımlamak hatalı bir tespit olmaz. Plebisit sonrası EVET çıkarsa cumhurbaşkanı yürütmeye, Meclis'e, yargıya ve tüm bürokrasiye tam hâkim olacaktır. Meclis ve yargı yürütme erkini dengeleyemez denetleyemez, kısıtlayamaz olacaktır. Tüm güçlerin tek elde toplanması güçlenecek, devlet bir manada kadri mutlak olacaktır. Bu devlet nasıl bir devlet olur? Adını artık siz koyun. Biz “korku toplumu”ndan devam edelim.

Korku toplumlarında kabaca bir tanımlama yapılırsa insanlar genel olarak üç grupta toplanarak tanımlanır. 1- Rejimi destekleyenler. 2- Yaşamını, ailesini tehlikeye atarak muhalif olanlar 3- Rejime karşı olsalar bile korkudan ses çıkarmayanlar. I. ve II. grupların tutumları ve edimleri nettir. Aslında kontrol altına tutulması ve yönetilmesi gereken grup III. gruptur. Bu III. grup heterojen bir yapıdır. Grubun yaşadığı iç gerginlik; kendi sosyal iletisini, iletişimini, hatta dilini üretmeye başlar. Arkadaş toplantıları, iktidara ilişkin öyküler, fıkralar, karikatürler müzik vb. gibi aktivitelerle biraz azaltılsa bile temel rahatsızlık sürer. Bu gruptaki insanlar, bu tür faaliyetlerinde bile rejim tarafından kabul edilebilirlik sınırının nereden geçtiğini bulmaya çalışırlar. İktidarın baskısı arttıkça bu sınır daralır, muhalif sesler de azalır. Korku her şeyi esir alır.

Korku, güven, kaygı, cesaret, umut kelimeleri birbirleriyle kardeştir. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde siyasi sistem ve toplumsal düzen, yüksek destekli sosyal sözleşmelerin kurumlaşmasıyla güven üzerine kuruludur. Bu toplumlarda sistem içinde “yüksek güven”in ekonomi, siyasi ve toplumsal gelişmenin itici gücü olduğu ileri sürülürken; “düşük güven”in siyasi, ekonomik ve sosyal sorunların esas kaymağı olarak kabul edilmektedir. -Ben bir sosyalist olarak “yüksek güven”in demokratik sosyalist bir sistemde kemale ereceğine inanırım-. Otoriter rejimlerdeyse devlet yönetiminde, siyasi yaşamda ve toplumda güvensizlik duygusu hâkimdir. Güvensizliğin en temel kaynağı; eşitsizlik, adalet yoksunluğu ve yoksulluktur. Ardından gelen baskı ve çaresizlik, depresyon güveni erozyona uğratır. Kaygıyı yoğunlaştırır, kaygı korkuyu doğurur. Korku egemen hale gelir. Korku güvenlik ihtiyacını öne çıkarır.

İnsan hayatının en belirgin duygulardan birisinin korku olduğunu söyleyebiliriz. Devamlı hissettiğimiz güvenlik kaygısı, gelecek hayalinin korkulu muhayyilesi derin bir umutsuzluğa sebep oluyor. Evet, korkmak için çok nedenimiz var, canlı varlığımızın devamını ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılama mücadelesi, malik olunanı kaybetme kaygısı, yönetim ve yönetilme sorunları, kendini ifade edebilme duygusu, isteği ve edimi, genel güven, güvenlik duygusu ve ihtiyaçları. Terör saldırıları, doğanın tahribatı, dünyanın hiç bitmeyen savaşları ve daha pek çok sebep, tüm bunları yaşamın sürekliliği haline getiren, aldığımız her nefesimizi tüm bu olumsuzlukları hissederek almamızı sağlayan da pek çok faktör... Devamlı olarak risk içerisinde hissetmemizi sağlayan, korkuyu daimi kılan, yaşamımızı bu anlamda kontrol eden, özgürlüğümüzü çalan şeydir korku. Korku felsefesi hayatın birçok alanı üzerinde çalışma yapılması gereken son derece mühim bir konudur.

Siyasa üzerine değerlendirme ve analiz yapmaya çalıştığımızdan korkunun siyasi misyonu ve araç olarak kullanılması üzerinde de kısaca durmak gerekir. Korkunun politikayla ilişkisi dolaysız, doğrudan bir ilişkidir. Bu durum otoriter rejimlerde son derece belirgindir. Savaş sonrası yaşanan faşizm bunun çıplak gerçekliğidir. Günümüz dünyasında halen devam eden otoriter ve totaliter rejimler bunun en görünen delilleridir. Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes’un teoremlerinin üzerinden 600-700 yıl geçmiş olmasına rağmen otoriter, totaliter, diktatör yöneticiler bu düşünürlerinin öğretilerinden hemen hemen bir milim bile sapmamaktadır. Toplumsal düzenin devamlılığı için siyasiler tarafından korku iradi olarak işlevsel hale getirilir. Her iki filozofun da hemfikir olduğu nokta “bir toplumda korkuyu kim kontrol ediyorsa tüm toplumu da kontrol etme yetisine sahip olduğu” yönündedir. Mesela Machiavelli’ye göre; “iyi örgütlenmiş devlet, baskı zorlama ve daimi bir şiddet tehlikesi üzerine inşa edilmelidir.”

Böyle bir devletin en temel enstrümanı yönlendirici propaganda siyaseti ve faaliyetleridir. Yazılı, görsel ve bileşimsel sosyal medyasında devamlı korkuyu yayıp, bireyi tedirgin etmek temel işlev olur. Yapılan, bir uyarı olmanın ötesinde bireye ve topluma dünyanın felaketlerle örülü bir yer olduğunu devamlı hatırlatmaktır. Bir an bakalım dünyaya hatta özellikle son yıllarda kendi coğrafyamıza; devletlerin devamlı olarak dünyanın özellikle terör tehdidi altında olduğuna dair politikalar üretildiğini görürüz. Evet, bugün dünyaya baktığımızda bir terör tehlikesi olduğundan söz edilebilir. Ancak biraz örtünün altına bakıldığında devletlerin ve sistemin bu terörden beslendiği de göz ardı edilemez. Yani Hobbes’un ve Machiavelli’nin ortaklaştığı nokta “korkuyu kontrol edenin toplumu da kontrol edeceği” noktası tam da son dönemin dünyası için geçerli bir durum değil mi? Sonrası gelen şey özgürlüklerin kısıtlanması. “Hikmeti hükümet” “devlet zorunlulukları” “devletin âli çıkarları” söylemleri ve güvenlik ihtiyacı. Kıta Avrupası'nda, Rusya’da, Amerika’da, uzak Asya’da gidişat bu yöne doğru değil mi? Türkiye’de 2010’dan beri durum bu değil mi? 2015 seçimlerinde kaybedilen iktidardan sonra yaşananlar bu minvalde değil mi?

Korku; dünyanın, sistemin ve devletlerin devamlılığı için işlevsel kılındığında özgürlükten söz edilemez. Korkunun dünyaya devamlı hâkim kılınmaya çalışıldığı, özgürlüğümüzü gasp ettiği, yaşamımızı çaldığı daha ilk anda fark edilir, ama onu etkisiz kılmak ani bir tepkiyle hemen oluşmaz. Bunun için iradi bir bilinç, cesaret ve umut gerekir. Umut korkuyu yenmenin şafağıdır. Türkiye’de korku Gezi direnişiyle yenilmiştir. Gezi'nin bastırıldığını, bir daha benzeri etkinliklerin bir gücünün olamayacağını ileri sürenler vardır. Bu tespitler negatif propagandadır. Gezi’nin bastırıldığı hiç katılmıyorum. Bir şiddet hareketi engellenebilir veya bastırılabilir. Doğrudan ve gönüllü katılımlarla kendiliğinden oluşup anlam ve vücut bulan Gezi'nin “park forumları” bastırılabilecek bir vakıa değil. Belki bir süre dağıtabilirsin ama o bir yerde kalır, uykuya yatar ama yeri ve zamanı gelince tekrar harekete geçer. Gezi 2015 seçimlerinde iktidarı seçimle yönetimden düşürmüştür. Bu plebisitte de halk HAYIR oylarıyla “Eyyy iktidar fazla ileri gittin işin buraya kadar” diyecektir. Toplum korkuyu yenecek, umutla yeniye yönelecektir. Kişisel gözlemlerimde insanlarda umut, coşku, direnç ve morali görüyorum. 16 Nisan'da kişisel kanaatim HAYIR çıkacağı noktasındadır.

Otoriter yönetimlerde, korku ve devlet terörü, sadece muhalifleri, muhalefeti bastırma aracı olmaktan çıkar. Süreç içinde tüm toplumu sarar, rejimin en temel karakteristiği, niteliğini olur. Korku toplumlarında, korku iki yanlıdır. Sadece baskı altındakiler korkmaz, aynı zamanda baskıyı uygulayan lider ya da iktidar da korkar. Onların korkusu iktidarı yitirmektir. Bu korkunun gerçekleşme olasılığı artıkça, baskı da yoğunlaşır. “İktidarı çürüten güç değil, korkudur. İktidarı kaybetmek korkusu gücü kullananları, iktidar tarafından cezalandırılmak korkusu da güce tabi olanları çürütür.” Sonuçta gerçek olan, çürüyen toplumun kendisidir. Bakalım 15 yıla ne görüyoruz?

İnsanlar konuştuklarından, yazdıklarından, düşündüklerinden dolayı başlarına ne geleceğini bilememektedir. Bu belirsizlik korkuyu doğurmaktadır. Bugün Türkiye’de OHAL yönetimi altında korku egemendir. Bağımsız yargının olamadığı bir ülkede hiçbir değerin güvencesi yoktur; çünkü özgürlük yoktur, hukuk yoktur. Bağımsız ve tarafsız hâkim teminatı yoktur. ABD Senatosu'nda yüksek mahkeme üyeliğine atanan hâkim GORSCH “Seni aday gösteren başkandan bir telkin gelse ne yaparsın” sorusuna “hukuk başkan dahil herkesten üstündür... Siz mahkemeye geldiğinizde karşınızda tarafsız, katı bir şekilde tarafsız; dürüst, vicdanen dürüst bir hâkim görmek istersiniz. Politikayı bir kenara bırakmış bir hâkim!” diyor.

OHAL düzeni, darbeyle bağlantılı olsun olmasın, bütün muhalifleri, aydınları, solcuları, Kürtleri; kısacası iktidarın hoşlanmadığı tüm toplumsal kesimleri giderek artan bir baskıyla eziliyor. En son iki KHK ile üniversitelerde rektörlük seçimlerinin kaldırıldı, binlerce öğretim üyesi üniversiteden atıldı, başta Cumhuriyet gazetesi yöneticileri ve yazarları olmak üzere yüzlerce gazeteci muhabir gözaltına alınıp tutuklandı. Çoğunun iddianameleri yok, neyle suçlandıkları belirsiz. Daha dün yargılandıkları mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak için serbest bırakılan birkaç gazeteci tahliye olmalarının ardından daha evlerine gitmeden hemen bir başka savcılık tarafından gözaltına alındı. Tahliye kararı veren mahkeme üyeleri de kararın hemen ardından görevden el çektirilerek HSYK tarafından soruşturmaya alındı. Şimdi bu nedir? Nasıl bağımsız bir yargıdır? Neyin delaletidir?

Türkiye’nin korku toplumundan çıkışının anahtarı, özgürlük ve demokrasi için verilen mücadelenin her alanda yaygınlaşması ve kitlesel bir nitelik kazanmasıyla mümkündür. Bunun başlangıcı 16 Nisan'da sandıklardan HAYIR çıkması ve sonrasında temel haklar, özgürlükler ve hedefler beyannamesi denilebilecek bir temel program doğrultusunda çok organlı, çok merkezli ama ruh olarak ortak iradeli mücadelelerle daha ileri safhalara ilerlemesi çok tayin edici gelişme olacaktır.

  • İhtimaller üzerinden meseleye genel bir bakış

Yazımızın önceki bölümlerinde, AKP’nin iktidarının II. dönemi sonunda oy oranlarının yüzde 40 civarına düştüğünden tek başına hükümet edemeyeceğini görmesi nedeniyle başkanlık sistemini öne çıkaran bir stratejiyle başkanlık rejimini temel siyasi hedeflerinden biri haline getirdiği üzerinde durmuştuk. Strateji bir akıl oyunu olarak kabul edilirse, sonuç olarak siyasetin bir tezahürüyse, bu proje Türkiye siyasasının genel yapısı analiz edilip değerlendirildiğinde akla reva bir siyaset midir? Sorusu öne çıkar.

AKP bir ittifaklar partisidir. Ana damar tarikat/cemaat temelli siyasal İslamcı, eskinin liberal muhafazakâr merkez partilerinin tabanının içinde eridiği, ayrıca sosyalden geçinenlerin daimi desteğini aldığı, egemen kapitalist üretim ilişkilerinin savunusu ve temsili bakımından 21. yüzyılın partisi, ama ideolojik ve siyasi olarak, üstyapı olarak ortaçağın partisidir. Karşısında kendine sosyal demokrat diyen bir merkez partisi. Diğer yanda Türk milliyetçilerinin partisi ve etnik Kürt milliyetçilerini partisi. Bir de kendine sol diyen istatiksel araştırmalara göre yüzde 4 gibi bir toplam oluşturan çok parçalı, çok merkezli işlevsiz kalabalık. Böyle siyasal bir anatomiye sahip bir toplumda başkanlık rejimine geçmek ittifaklar dışında mümkün değildir.

Siyaset dünyasında dillerden düşürülmeyen millet, “milli irade” “millet iradesi” halk, “halk iradesi” kavramları üzerinden yürütülen söylem herkesin diline pelesenk olmuştur, ama nedense üzerinde hiç düşünülmez. Dünya üzerinde çıkarları, talepleri bir olan tek bir halk yoktur. Halk; sınıfsal, etnik, kültürel, sosyal, cinsel vb. aidiyetleri olan çatışmalı bir birlikteliktir. Millet ise, halktan farklı olarak toplumun çatışmalı birlikteliğinin yerine; dünü, bugünü ve geleceği bir araya getiren, kuşatan bir birliktelik fikrine dayanır. “Hani milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne/Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine” diyor ya Mehmet Âkif... Bazı İslami kaynaklarda “millet” bir dine bağlı insan topluluğu olarak açıklanır. slamcıların ve Erdoğan’ın milletten anladığı bu minvaldedir.

Bu iki şeyi yaşatıp birlikteliğini ve varlığını sürdürecek çare; aydınlanma sürecinin başlangıcından bu yana insanlığın bulduğu çare anayasal devlettir. Toplum içinde yaşayan insanların eşit haklara sahip olması esası üzerinden temellendirilmiş; tüm ülkeyi bağlayacak, toplumun çatışmalı birlikteliğini ve çatışmalarını demokratik araçlarla sürdürmelerini ve ülkenin tüm yurttaşlarının birlikte yaşamasını teminat altına alacak temel bir sosyal sözleşme yasası ANAYASA DENEN KURUMDUR.

Kurucu temel bir anayasa ve sonrası yapılacak değişikliler ancak muhalefetle, uzmanlarla ve geniş katılımla, uzlaşarak bir toplumsal sözleme olarak hazırlanıp referandumla halka sunulabilir. Referandumun da evrensel ve hukuksal kuralları vardır.

Birinci kural: Halkoylaması son tahlilde çoğunluk iradesi demektir. Gelişmiş burjuva demokrasileri bu konuda güçlü önlemler almışlardır. Bu önlemlerden biri azınlık haklarını korumaya dönüktür. Örneğin temel hak ve özgürlüklere ilişkin kararların halkoylamasıyla alınmaması evrensel bir ilkedir. Tarihsel deneyimi nedeniyle çoğunlukçuğa karşı en güçlü önlemleri alan Federal Alman Cumhuriyeti’nin hukuk düzeninde halkoylamasına hiç yer verilmemiştir. Halkoylamaları tarihi ve uygulamaları incelendiğinde; İsviçre, Avusturya, hatta Amerika uygulamalarına bakıldığında kanunlarda yapılacak değişiklikler için başvurulduğu görülür.

İkinci kural: Halkoylamasına sunulacak değişikliklerin hazırlanmasından oylamaya sunulana kadarki tüm süreçlerde en yüksek katılımı, en yüksek uzlaşmayı, tüm detaylarıyla toplumda tartışılmış olmasını, çoklu maddeler olarak oylamaya sunuluyorsa her maddenin tek, tek evet-hayır olarak tercihlenmesini zorunlu kılar. Hukuk felsefesinde ve disiplininde belirtilen bu esaslara riayet edilmeden yapılan halkoylamalarının adı REFERANDUM DEĞİL PLEBİSİTTİR. Plebisit demokratik bir yöntem değildir. Diktatörlük rejimlerinde görülen bir metottur. Bilindiği gibi bu bir rejim değişikliği getirecek anayasa 15 günde Meclis'te kanunlaştırılmış, 2 aylık bir süre içinde halka anlatılarak, tartışılarak oylanacaktır. Halkoylaması sonuç itibarıyla coğunlukculuğu mutlaklaştıran, kutsayan bir uygulamadır. Yüzde 50+1 alanın yüzde 49’un varlığını ve taleplerini uygulamada yok saymasıdır. Değiştirilecek olan bir idari kanun veya kanunlar değil anayasa. Diyelim ki değişiklik yüzde 51’le, hadi yüzde 55’le kabul edildi, reddeden yüzde 45 gibi önemli ve niteliksel bir toplulukla nasıl bir arada durulacak, nasıl ortak bir ülkü idealinde birleşilecek?

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız Türkiye’nin siyasal anatomik yapısında ister Türk milliyetçileriyle, ister etnik Kürt milliyetçileriyle yapılan ittifaklara dayalı anayasa değişiklikleri sürdürülebilir bir sosyal sözleşme yaratmaz. Krizler, hatta kaoslar doğurur.

Peki, neden bu değişiklik gündeme getirildi? Bunun birinci izahı iktidarı kaybetme korkusu ve sahip olunan İslamcılık ideolojisidir. İkincisi uygulanan yen Osmanlıcı/ mezhepçi yayılmacı dış politika başarısızlıkları ve içine düşülen Suriye bataklığıdır.

Bir diğer problem değişiklik ihtiyacının gerekçesi olarak ‘beka’ meselesinin ileri sürülmesidir. Beka: kalıcılık, ölmezlik. Kendimi bilmeye başladığım yıllar 1970’ler memleketin beka sorunları, gençlik 1980’ler işkencehaneler, mahpushaneler memleketin beka meselesi, 2017, gayrı ihtiyarlığa merdiven dayıyoruz, memleketin beka meselesi. Ülkeyi ezeli ve ebedi bir beka meselesiyle karşı karşıya göstermek yürütmeyi elinde tutan politikacının acziyetidir. Bir başka açıdan bakıldığındaysa yürütme erkine birçok avantaj sağlayan siyasadır.

Bir ülke beka sorunlarıyla karşı karşıya kaldığı durumlar ortaya çıkmaz mı? Elbette çıkabilir. Bunun nedenlerinden birincisi kötü yönetimdir. İkincisi konjonktürel olarak uluslararası ve bölgesel sorunların savaşlara evrilmesi gibi durumlarda ülke yönetimlerinin doğru politikalar üretememesi, doğru stratejiler kuramamasıdır.

Beka sorununu politikacıların dillerinden düşürmedikleri iç ve dış tehditler, yönetim iradesi ve engellemeler, riskler zaviyesinden ele alırsak:

  1. Devlet idaresinde rasyonel irade ve koordinasyonu engelleyen durum, bir vesayet durumu varsa. Var mı? Yok. Hükümet asker, emniyet, yargı ve tüm devlet bürokrasine tam hâkim ve tam uyumla icraatına devam ediyor.

  2. Hükümetin ve rejimin bir meşruiyet sorunu varsa. Var mı? Yok. Ülkenin siyasal partileri, halk, sosyal sınıf ve tabakalar, iç ve dış kamuoyu uluslararası kurum ve organları bir meşruiyet eleştirisi yapıyor, müdahalelerde bulunuyor mu? Hayır.

  3. Ülkede mevcut sistemi, toplumsal barışı tehdit eden ideolojik veya etnik/kimliksel bir kırılma yaşanıyorsa. Var mı? İdeolojik ve sınıfsal sosyalizm, komünizm gibi alternatif rejim hareketleri dünyada da yok ülkede de yok.

  4. Ne var? Etnik/kimliksel sorun ve PKK terörü sorunu var. Etnik sorunların çözümü çok büyük oranda aidiyet meselesine odaklıdır. Toplumsal aidiyet: toplum sözleşmesi ile doğrudan iç içedir. Türkiye’de bu mesele sorunludur. PKK Türkiye’yi bölemez. Alın elinden bir iki şeyi marjinal bir terörist örgüt olarak kalır. Bu sorun Türkiye’nin yüzyıllık sorunudur. Kötü yönetilmiş olmasından ve bölgesel vekâlet savaşları, emperyalistlerin bölgede egemenlik mücadeleleri sorunu giderek uluslararasılaştırıyor. Emperyalistler haydi burasını bölelim diyerek kurdukları stratejilerle bir ülkeyi kolay kolay bölemez. Siyasi yöneticilik aklı ifade eder. Ülkeleri ancak yönetimlerin basiretsizliği böldürür.

Bu sorunun mevcut sistem içinde çözümü uluslaşma sürecinin sosyal sözleşmesini geliştirmek, katılımcılığı esas alan demokratik bir cumhuriyet olmak ve doğru ulusal politikalar yürütmektir.

Yukarıda sorunlu hatlar üzerinden genel fotoğrafa bakmaya çalıştık. Duruma bu açılardan bakıldığında ülkeyi ezeli ve ebedi bir beka meselesiyle karşı karşıya göstererek, eyyy üst akıl, eyyy Batı, eyyy Markel söylemleriyle otokrasiye giden bir rejim değişikliğini plebisitle halka dayatmanın anlamı nedir? Verilecek tek cevap İktidarı kaybetme kokusudur.

Ebetteki tüm ülkelerin ve küresel emperyalist güçlerin bölgeler ve bölge ülkeleri üzerinde çıkarları için egemenlik kurma, devam ettirme politikaları vardır. Küresel hegemonik güçler, peyki ülkelerin dış politikasını kendi etkilerine almak ve eklemlemek isterler. Bu emperyalizmin egemenlik stratejisinin temelidir. Türkiye 70 yıldır küresel kapitalist sisteme eklemlenmiştir. Onlardan bağımsız ulusal dış politikalar yürütmemiştir. Dönemsel bazı karşı çıkışlar da “tamam ama” larla sınırlıdır. O dönemlerde de doğrudan veya dolaylı, açık veya kapalı baskılara maruz kalmıştır. Bunları boşa çıkarmak; gerçekten demokratik bir yönetim sistemine, ekonomik, sosyal bir refaha ve toplumsal istikrar ve barışını sağlamış bir ülke olmaya ve doğru ulusal politikalar üretmeye ve sürdürmeye bağlıdır. Meselenin bu yanı küreselleşme ve ona karşı mücadele meselesidir.

Bu minvalden aynı soruları “Evet” çıkması üzerinden sorarsak:

  1. Pekiyi plebisit sonrası yüzde 51-55 arası bir evet kabul oranıyla yeni rejime geçilirse ülke içinde bir meşruiyet tartışması başlar mı? Evet başlar.

  2. Yetkileri tek elde toplayan, denetlenmesi hemen, hemen mümkün olmayan yönetim genel olarak topluma ve muhalefete antidemokratik uygulamaları dayatmasına karşı gelişen muhalif tepkileri zor kullanılarak bastırma eğilimleri gösterir mi? Gösterir.

  3. 15 yıldır tartışılan laiklik karşıtı uygulamalarda atılacak yeni adımlar kırılmaları derinleştirir mi? Evet derinleştirir.

  4. Yukarıda kısaca ele aldığımız sorun ve kırılmaların yaşanması ülkeyi dış müdahale ve manipülasyonlara daha açık hale getirmez mi? Getirir. Plebisitten çıkacak bir EVET Türkiye’yi ve yönetimi güçlendirmek yerine daha da zayıflatmaz mı? Zayıflatır. Pekiyi varılmak istenen yer neresidir; “hikmeti hükümet”. Zaten sahipler. Daha ilerisi neresidir? Mümkün müdür?

 

  • Hayır çıkarsa neler olur? İktidar kanadında neler yaşanır?

Bütün baskılara, fiziksel saldırılara, korkutarak, sindirerek kazanma yöntemlerine, etik olmayan taktiklere, eşitsiz kampanya koşullarına rağmen16 Nisan oylamasından “hayır” çıkma ihtimalini daha güçlü görüyorum. Gördüğüm fotoğraf aşağıdaki gibidir. Elbette yanılabilirim.

Anayasa değişikliğiyle varılmak istenilen yerin, “evet”le yaratılmak istenen Türkiye’nin ürkütücülüğü “hayır” kampanyalarıyla Gezi'den sonra kendiliğinden oluşan bir örgütlülük yarattı. Kendiliğinden oluşan lidersiz, örgütsüz, geniş gönüllü katılımlı bir hareket. Bu tepkinin tek paydası var, demokratik ve özgür bir Türkiye’de yaşamak. Bu hareket Türkiye’nin hemen hemen her yerinde “hayır” meclisleri kurdu. Toplantılar düzenliyor, çok yaratıcı ve cesur kampanyalar yürütüyor. İdarenin baskılarına, paramiliter güçlerin saldırılarına hiç aldırmadan sokağa çıkıyor. Bulabildiği, kullanabildiği tüm kanalları 'hayır’a endeksliyor. Bu hareketin yaratıcıları ve katılımcıları; AKP’nin otoriter, demokrasi ile hiç ilgisi alakası olmayan siyasal İslam eksenli, kendisi gibi düşünmeyen herkesi ötekileştiren, kutuplaştırıcı tek tipçi bir toplum projesine dur diyelim, diyor. Bu hareketin katılımcıları özgürlük diyor, diyor, baskının, korkunun olmadığı, özgürlüklerin serbestçe kullanıldığı, bireysel ve toplumsal varlığının, hak ve hukukun bağımsız bir yargı tarafından güvence altına alındığı bir Türkiye istiyorum diyor. Ortada bir coşku, bir heyecan bir cesaret en önemlisi bir umut var. Birileri kendiliğinden bir hareket bir müddet sonra söner gider diyebilir, olabilir. Solcularımız ne güne duruyor. Hazır önlerine çıkmış kendiliğinden hareketi örgütleyip bilinçli iradi yön versinler. Bu hareketler “hayır”dan sonrasının en büyük umut güvencesidir. “Hayır” oyu birçok şeyi değiştirecek, Türkiye’de birçok şeyin kapısını aralayacaktır.

Meseleye iktidar kanadında neler yaşanabilir sorusuna cevaplar bulmak açısından bakarsak: Özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonrası bize bir fikir verebilir. Tayyip Erdoğan’ın yenilgiyi kolay kabul edecek bir yapıya sahip olmadığı bir realitedir.

AKP, bir merkez sağ ya da muhafazakâr parti değildir. AKP, Cumhuriyet rejimiyle temelde bir sorunu olmayan merkez sağ ya da muhafazakâr alanı kendi içinde eriterek edilgenleştirmiş, ana damar olarak çoklu dinci grupları bünyesinde barındıran, çok gruplu siyasal İslamcı bir harekettir. Bu bakımdan AKP’nin demokratik yöntemleri kullanarak geldiği iktidarı yine aynı yöntemle terk edeceğini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır. Tayyip Erdoğan ve AKP liderliği Cumhuriyet rejimini değiştirmek ve bir İslami yönetim kurmak istemektedir. Bu durum 15 yıllık iktidarlarının yönetim sistemine ilişkin ana alanlarda uygulama ve yasa değişikliklerinde emellerini ne kadar saklamak isteseler de yeni kurucu iktidar gibi hareket ettikleri görmezlikten gelinemez. Dolayısıyla böyle bir tarihsel dönemeçte hukukun hükümleri değil, siyasetin yasaları geçerli olacaktır. Oysa, bu yazının önceki bölümlerinde ifade edildiği gibi, ABD ve Batı’nın desteği başta olmak üzere, AKP’yi iktidara getiren bütün dış dinamiklerde meydana gelen değişim, siyasal İslamcı iktidarın asıl güç kaynağını yitirmesine yol açtı. 2010’lardan itibaren Batı'yla mesafeyi açmayı ve siyasal İslam projesini yaşama geçirmeyi planlayan ve bunun adımlarını atmaya başlayan AKP liderliği, ciddi bir hesap hatası yapmıştı. Suriye savaşıyla bölge jeopolitiğinde meydana gelen köklü değişim de bu tecrit sürecini derinleştirdi. AKP, Suriye başta olmak üzere, izlediği Ortadoğu siyasetinde ağır bir yenilgiye uğradı. Yeni Osmanlıcı siyasal-kültürel iddia dramatik şekilde çöktü.

İktidar 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı siyasal krizi OHAL ilan ederek fırsata çevirdi. Ülke KHK’lerle yönetilen rejime dönüştü. Toplumdan, yeni rejim için siyasal onay üretecek bir “evet” “hayır” oylamasıyla karşıdevrim sürecini tamamlayarak, devletin ve ülkenin içine düştüğü fetret durumuna kendi meşrebince son vermek istiyor. 16 Nisan oylaması budur. “Hayır”la bu hülya son bulmuş olacaktır. Neden?

1- Her ne kadar yürüttükleri kampanya faaliyetlerinde muhalefet temsilcileri “oylamadan 'hayır' çıkması durumunda mevcut yönetim tarzı devam eder, “Cumhurbaşkanı cumhurbaşkanıdır. Başbakan başbakandır” deseler de; eğer hukuk, hukukun üstünlüğü, anayasal devlet ve anayasanın bağlayıcılığı diye bir şart varsa, Evren'den başlayıp Abdullah Gül’e kadar devam eden bir temayül varsa, hükümet ve yürütme organının asli faaliyetleri saray yerine konuttan yürütülmesini zorunlu kılar. Siyasetin doğası bunun her şart altında anayasal bağlayıcılığın gündeme getirilmesini gerektirir. Birinci kırılma buradan başlayacaktır.

2- AKP’yi iktidara getiren iç ve dış dinamiklerde son yıllarda çok hızlı bir değişim yaşandı. Özellikle 12 Eylül 2010 halkoylamasından sonra devlete egemen olduğunu gören AKP, dar İslamcı programını uygulamaya yöneldikçe egemen sınıf ve güçler arasındaki ortak zeminler gevşemeye hatta kopmaya başladı. Eski iktidar bloku büyük ölçüde zayıfladı. 15 Temmuz darbe kalkışması bunu hiç beklenmedik ölçüde derinleştirerek bozulma sürecini çözülmeye dönüştürdü. Sermaye içi daha dar (dinci) bir çevreye ve devlet ihalelerinden beslenen sermaye kesimi dışında AKP liderliği, farklı uzlaşmalara dayalı yeni bir iktidar bileşimi kuramadı. Büyük sanayi sermayesi yeni rejim projesine ve Batı'ya karşı efelenmelere karşıdır. 16 Nisan sonrası bu siyasetin etkileri ekonomik hayatın tüm alanlarında hissedilmeye başlanacaktır.

  1. AKP’nin içinde erittiği Cumhuriyet ve parlamenter sistemle sorunu bulunmayan liberal muhafazakâr kesim -ki yüzde 20’lik bir halk tabanıdır- tepki vermeye başlayacaktır. Bu kesim parti içinden daha çok sivil halk tabanında ses vermeye başlayacak, süreç içinde parti içinde de zemin bulacaktır.

  2. Bir diğer kırılma, hatta en büyük kırılma -Hem Türkiye’de hem de AKP de- din ve siyasal İslam meselesinde yaşanacaktır. Bu mesele çok geniş çalışma ve analiz konusudur. Şimdilik genel hatlarına değineceğiz. Türkiye İslamcılığını tarihsel süreçleri içinde ele alırsak bunu 19. yy sonundan başlatmak sanırım konumuzla bağlantısını daha anlaşılır kılar. Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani bu sürecin entelektüel ve politik önderleridir. Dışa dönüktüler ve kurucuydular. İçeride Osmanlı'nın yeniden inşasında ve Felah çabalarının örgütlenmesinde heyecan verici enerji yarattılar. Namık Kemal'den Mehmet Akif’e uzanan yol sonrası bütün kucaklaşmalara şevk verdiler. İmanla eylem arasında bağı birleştirerek toplumu harekete geçirmede başarılıydılar. Bu dönem İslamcılığın parlak dönemidir.

İslamcılık, Cumhuriyet sonrası zorlu süreç yaşadı. Anadolu’da tutunma ve direniş örgütleme süreci. Bu durumu İslamcılığın “ikinci yeni” süreci olarak adlandırmak mümkündür. Saidi Nursi, S. Hilmi Tunahan bu sürecin aktörleriydi. İçe dönüktüler, geçmişi telafi ediciydiler. Necip Fazıl, Sezai Karakoç vb.leri ise İslamcılığı şehre taşıdılar. Milli Görüş de İslamcı umudu 1960’lar sonrası proaktif siyasete taşıdı. 90'lara gelindiğinde çevreden şehirleri kuşatan, artık devletten ve toplumdan payını isteyen yeni kuşak İslamcılar umutla öne çıkıyordu. 90’ların bir başka gelişmesi “Kumandan” sıfatlı Mirzabeyoğlu’nun İslamcılığı düzen dışına taşıyan politik çağrısıdır. 90'ların bir başka olgusu İslamcılığın devlet dışı alanlarda dayanıklı ve dirençli hareket oluşturdukları görülür.

2000’ler İslamcılığın küreselleşmeci güçlerle entegrasyonu, net iktidarla tanışması ve iktidar olarak yaşanan bir 15 yıl... 90 yıldır sürdürdükleri “şeriat” gelecek “başyücelik devleti” ilan edilecek rüyasından yaşanan gerçekliğe. Sürekli ahlakiyat hatırlatmasıyla örülen politik ve entelektüel hayattan bugünün reel siyasetinde başarı ile hayal kırıklıkları arasında binamaz durumları... “İmanın şartları” ile “iktidarın şartları”nın bölünmüş ruhu. İktidar şartları Protestan İslam ahlakı onları giderek zorluyor, daha da zorlayacak. Bir başka önemli nokta İslamcılığın “ilk evlatlarının” birer birer dışlandığı, devlete eklemlendiği politik süreç. Bu oylamada İslamcı hareketlerin Saadet Partisi dışında kalan hemen hemen hepsi bugünkü “devleti üstlenmek”te ittifak içinde oldukları görülüyor. Kimisi çöküşün kendi üstlerine kalacağı korkusuyla, kimisi çöküş sonrası intikam hislerinin kendilerine yöneleceği korkusuyla iman, irfan, takva çağrılarının uğultularını duymamayı tercih ediyor. 15 yıldan bugüne gelen ne “şeriat” ne de “başyücelik devleti”dir, gerçek olan İslamcılığın ve İslamcıların devlete intikal etmiş olmalarıdır. Gerçek olan budur. Bir başka gerçekte mütedeyyin dindarların arayış ve sorularıdır.

“Biz din ile siyaseti iç içe kıldık. Ve bundan en çok zarar gören dini değerler oldu. En başta belki dindarlar, siyasetle dinin iç içe geçmesinden dolayı dinin siyaset eliyle daha yaygın ve daha güçlü olacağını düşündüler. Ama din toplayıcı, siyaset ayrıştırıcıdır. Ve farkında olmadan din, ayrıştırmaya ve öfke üretmeye başladı” diyor, eski Diyanet idaresi Başkanı Ali Bardakoğlu.

Bardakoğlu’nun üzerinde durduğu ayrıntılar konferanslarda tartışılıyor. Bir diğer tartışma İslamcı ideolog olarak yüksek kabul gören Tunus’un ENNAHDA hareketinin lideri Gannuşi’nin “Dini faaliyetlerin siyasi faaliyetlerden tamamen ayrı olmasını istiyoruz. Bu politikacıların yararına çünkü dini politikaya alet etmeyecekler. Bu din açısından da iyi. Bu sayede politikaya rehin olmayacak. Artık siyasal İslamı temsil etmeyen Müslüman demokratlarız. ENNAHDA siyasi, demokrat ve sivil bir partidir” çıkışı İslamcı çevrelerde ciddi yankı uyandırdı. Türkiye'de de İslamcı entelektüeller konu üzerine yazdı-çizdi. AKP içinde yer alan bazı yazarlar tartışılmalı diyen yazılar yazdılar. İslamcılık ve laiklik bu hareket içinde en çok tartışılan konu olacaktır.

AKP içinde bir başka akım ideologluğunu fetvacı başı Hayrettin Karaman'ın yaptığı “İslam devleti” ve ümmet toplumu savunucularıdır. Bu ideolog fütursuz siyasetler üretiyor. “Yolsuzluğa ‘hırsızlık’ demek hata, yalan ve iftiradır”... “Oylamada 'hayır' diyenler İslam karşıtı kendi değerlerine yabancılaşmış müstagriblerdir”... “Başkan, aile reisi, kumandan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (Âlimler) bunlardandır. Ve Uli’l-emr kavramına bunların tamamı dahildir”... İman ve dünya görüşü itibarıyla Müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşrû buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır.” Türkiye’nin güçlenmesi ve İslam dünyasının adım adım birleştirileceği” üzerine fetvalar yazıyor. Bu akım parti yönetimi ve liderliğinde egemen unsurdur, ümmetçiliğin kararlı savunucusudurlar.

Say say bitmiyor. Bir diğeri “Kendi rejimlerini bugünkü dünyaya adapte edemeyen ülkeler sonunda ani patlamalarla karşılaşıyor" diyor (Abdullah Gül). İktidar tutkalı yapıştırıcı enerjisini kaybettiğinde kralın çıplaklığı apaçık görülecek, böylece AKP tarihi misyonunu tamamlamış olacaktır.

Genel olarak muhalefete de bu zaviden bakılırsa ”hayır”dan sonra onların nasıl bir program ve strateji izleyecekleri belirsizlik taşımaktadır. CHP nasıl bir program ve hedefler ortaya koyacak? MHP muhalifleri ne olacak, ne tarafa yönelecek? Kıta Avrupası'nda, Asya’da, Hindi Çini'nde genel olarak milliyetçilik yükseliyor. Bizde ne olacak? Etnik temelden “kutsal devlet” ülküsünden “demokratik milliyetçiliğe” evrilecek mi? PKK uzantısı siyasi parti nasıl bir hat çizecek. Tercihi ne yönde olacak. Türk solu üzerine de durmak istedim ama TKP ve Birleşik Haziran hareketi dışında hemen hemen sessizler. Türk sol hareketlerinin de silkineceklerini umalım ve dileyelim.

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi “hayır” kanatlarının oylama sonrası “evet” çıkması halinde politikaları net. “Demokrasi mücadelesine devam ederiz” diyorlar. “Hayır” çıkması durumundaysa “Parlamenter sistem devam eder. Parlamenter sistemi güçlendireceğiz” noktasındalar, ama siyasal İslam miadını doldurmuştur. Bu akım ve siyasi temsilcisi AKP artık geleceğe dair umut üretme yeteneğini kaybetmiştir. Dolayısıyla sürdürülebilirliği gittikçe eriyecektir. Gelinen bu şamada hiçbir sorunu çözme yeteneği yok. Süreç içinde ışıklar kırmızıya dönecektir.

H. ÜNSAL


 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • yusuf bodur

    yusuf bodur 11.04.2017

    Emeğinize binlerce teşekkür... Moralimizi bozmadan : bu toprakların yetiştirdiği samimi, dürüst, birikimli insanlarının kolları sıvayacakları ; doğru bir örgütlenme ve önderlikle esasen riyadan başka sermayesi kalmamış bu kokuşmuşluğa dur diyeceğine olan inancıma ve mücadele azmime güç kattınız. İnsan bu sitemize yarattığı bu emsalsiz ortam ve değerleri bizlere kazandırdığı için ne desem az....

  • Deniz Can

    Deniz Can 10.04.2017

    Sayın Ünsal ben de sizin gibi hayır çıkacağına kuvvetle inanıyorum. Yine de aksi olursa neler yaşanabilir sorusunu cevaplamakta zorlanıyorum. Yazınız bir nebze de olsa rahatlattı beni, aydınlatıcı bir yazı olmuş. elinize sağlık. Saygıyla.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.