Nâzım Hikmet'le Birlikte Kurduğumuz İllegal (!) Örgüt

Nâzım Hikmet'le Birlikte Kurduğumuz İllegal (!) Örgüt

Nâzım Hikmet'le mektuplaşarak tanışmamız 1930 kışında oldu. Ayını şimdi bilemiyorum. Ona, onun biçiminde yazmış olduğum birkaç şiirle bir de mektup göndermiştim. Bana, açık bir kartta şöyle yazmıştı: “Üstadım, gönderdiğin şiirleri aldım. Hoşuma gittiler. Yazdıklarını hep gönder. Bunları ilk fırsatta dergilerde filan yayımlayacağım.” (Nâzım'ın ünlü imzası) Nâzım Hikmet'e gön derdiğim şiirler arasında, ancak şu satırları usumda kalan bir şiir de vardı: "Vurunca başına ilham denilen viski/Kızıl meydanda milyonla kişiye /Megafonla şiir okuyan Mayakovski / Gibi rüzgâr/Açmış ağzını uluyor/ Enginlere karşı./Kutsal ateşleri üfleyen ağızlar/ Gibi haykırıyor/ Uyuyan kinlere karşı."

O kış, Sivas'ta yoğun düşün trafiği vardı. Birinci Dünya Savaşı'ndan beri Sivas bölgesinin biricik devrimci düşün adamı olan Ruşen Zeki (Koca) ile pedagoji, psikoloji öğretmeni Sivaslı Ahmet Şazi, belediye doktoru Neşati, Adım diye bir edebiyat, düşün dergisi çıkardılar. Benimle birlikte, Vehbi Cem Aşkun'u, liseden Kamuran Bozkır'ı, Lise edebiyat öğretmeni Ali Rıza'yı şair olarak dergilerine aldılar. Derginin başlıca özelliği, Sivas'ta şimdiye dek çıkan ilk Marksist düşün, sanat dergisi olmasıydı. Derginin sahipleri üstüne biraz bilgi vermem gerekli. Şundan ki, bunlar üstüne benden başka hiç kimse bundan sonra bilgi vermeyecektir. Şimdiden hepsi unutulup gitmiş durumdadır. Ahmet Şazi ile Ruşen Zeki (Hoca) ölüp gitmiştir. Benim, öğretmen okulundan fizik-kimya öğretmenim olan doktor Neşati'nin son günlere dek Bursa'da yaşadığını işitiyordum. Ahmet Şazi'nin ölümü, devrim yolundadır. İspanya iç savaşı başladığında Birleşik Devletler'de psikoloji eğitimi yapmaktaydı. Feyzi, İbrahim vb. arkadaşları bugün sağdırlar. Franko'nun, İspanyol cumhuriyetini yıkmak üzere, Alman, İtalyan faşizminin yardımıyla yaptığı iğrenç saldırı, bütün ilerici yeryüzü aydınları, devrimcileriyle birlikte Şazi'nin de dünyasını altüst etmiş olacak ki hemen Amerika ile hesabını kesip pılıyı pırtıyı toplayarak İspanya'ya koşmuş, orada kurulmakta olan uluslararası tugaya yazılmış, uluslararası faşizm gönüllüleriyle, faşizmin saflarında yer alan Faslı Müslüman askerleriyle çarpışmaya başlamıştı. Bu çarpışmalarda öldürücü ağır bir yara almış olan Ahmet Şazi, Madrit boşaltılırken bu durumda bir sosyalist Alman gönüllüsünce görülmüş, bundan sigara istemişti. Aradan kırk yıl geçtiği halde hiçbir yaşam izi bırakmadığından dolayı faşistlerce yok edildiğinden hiçbir kuşkumuz kalmamıştır. Ruşen Zeki, (Koca) da bu yakınlarda kendi isteğiyle çekiliş olduğu kendi köyünün sürgün yalnızlığında ölüp gitti. Nâzım'la kurduğumuz illegal( !) örgütün meydana çıkmasından sonra dörder yıl ceza yemiş, yatıp çıkmıştık. Biraz kentlerde eğlenen Ruşen Zeki, sonra, insanlara kahrederek bir dağ başında bulunan köyüne çekilmiş, yaşamının son yıllarını korkunç bir yalnızlık içinde orada tüketmişti. Ruşen Zeki üstüne biraz daha bilgi vermemiz gerekiyor. O, bırakışma döneminde (*) Sivas'ta öğretmenlik yapıyordu. Bu sırada arkadaşlarıyla gelip Sivas Lisesinde karargah kuran Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanı Mustafa Kemal Paşa ile de tanıştı. Lisenin öğretmenlerinden olduğundan paşayla tanışması daha kolay olmuşu. Paşa, çopur yüzü, pırıl pırıl zekâ ışınları fışkıran kahverengi gözleriyle karşısındakini etkileyen bu genç adamı, güvenilir, ilginç bulmuş, onu ulus işlerinde el ele çalışmaya çağırmıştı. Ancak, paşanın bilmediği bir şey vardı: Ruşen Zeki; bu çopur, yanık yüzlü Anadolu çocuğu, kendisinden daha ilerde bir düşüncenin saibiydi. Bu yüzden Paşa'nın dümen soyundaki anaforlarda boğulup gitmekten korkmuş, kendi küçük sosyalist çevresinde oturup birkaç kadeh atarak dünya devrimi düşünü sürdürmeyi yeğ bulmuştu. Birkaç yıl sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanı, onu Hikmet Kıvılcımlı'nın da içinde bulunduğu bir grupla tutuklatıp idama dek giden bir istemle Amasya İstiklal Mahkemesi'nde yargılatacaktı. Yargılama, 128 Pontusçu Rum eşkıyasının ölüm yargısı yemiş olduğu Cizvit okulunun büyük salonunda yapılacaktı.

Bizim Adım dergisi çıktığı sırada Sivas Lisesi'nde de bir cadı kazanı kaynamaktaydı. O yıl, eğitimlerini bitirerek Fransa'dan dönmüş olan bir küçük grup, müdür, müdür yardımcısı, edebiyat öğretmeni olarak liseye yerleşmiş, bizim devrimci grup karşısında yer almıştı. İçlerinde en tehlikelisi muavin Muhsin Adil'di. Edebiyat öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer'le Müdür Osman, onu salt uzaktan destekliyorlardı. Muhsin Adil, hemen jurnallarını hazırlamış, Ankara'ya göndermişti. Bakanlık, ona kulak vermiş, bizim Öğretmen Okulu'nun müdürü Tatar Faik'e (İyi bir insandı) benim okuldan atılmamı buyurmuştu. Ancak, okulun en aydın öğretmenlerinden biri olan Sarı Ziya, müdürü etkilemiş, bakanlığa jurnalın etkisini sıfıra indiren bir yanıt gönderilmesini sağlamıştı. Böylece kurtulmuştum. Öğretmen çıktım. Malatya'ya, oradan da Adıyaman'a verildim. Bir iki yıl sonra, sınavla Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Resim-İş şubesine girdim. Ancak Muhsin Adil, benden sonra, lisede Türkçe öğretmeni olan Ruşen Zeki'ye on-on beş öğrenciyi yamayarak koca bir olay yarattı. Hepsini hapse attırdı.

Ortada romantik ilişkilerden başka hiç bir şey yoktu. Ruşen Zeki'ye sokakta selam veren ya da ondan iyi numara alan bütün öğrenciler, devrimci olarak niteleniyor, mimleniyordu. Tutukluluk hali epeyce sürdü. Çocukların ders yılının yanmamasını düşünen iyi yürekli bir yargıç, başta hocaları olarak kalabalık öğrenci grubunu salıverdi. (O çocuklardan hiçbiri devrimci saflarda boy vermemiş, romantik devrim dumanları arasında eriyip gitmiştir.)

Ben, Malatya'dan Ankara'ya geçerken, Sivas'ta genç bir başhemşirenin kendini öldürmesine yol açan şair arkadaşım Kamuran Bozkır'ı kendini öldürmek üzereyken buldum. Tren biletini aldım, yanımda sürükleyip Ankara'ya götürdüm. Hukuk'a yazıldı. Bu sırada yine Sivas'tan tanıştığımız Hasan Basri, (**) (ünlü Hasan Basri) de yüksek eğitimini yapmak üzere Ankara'ya geldi. Bir yıl sonra, Ruşen Zeki ile provokasyona uğrayarak Sivas cezaevine atılmış olanlardan Necmi Umut da geldi. Ziraat Fakültesi'ne yerleşti. Sonradan Sansaryan Hanı'nın en üst katından düşüp aşağıda can verecek olan Hasan Basri, en yakın arkadaşlarımdan biri olarak çevremde dolaşmaktaydı. Hemen hepimiz, romantik şiir sosyalistleriydik. Nâzım'ın şiirleriyle Haydar Rifat'ın çevirilerinden başka elimizde hiçbir şey yoktu. Bu sırada, Rahmetli Hasan Basri, bana kısa boylu, esmer, zavallı, çapaçul bir delikanlı tanıttı. Bu, Sivas Lisesi'nden, okuyamayarak ayrılmış, Ruşen Zeki'nin öğrencilerinden biriydi. Yine, Basri'nin anlattığına göre, Sivas'ta tutuklanan öğrencilerdendi. Şimdi, Ankara'nın kereste fabrikalarından birinde işçi olarak çalışmaktaydı(!) Bu, nasıl işçiydi ? Her zaman yanı başımızda, her zaman aramızdaydı. Benimle konuşurken her zaman bakışları yerdeydi. Neden gözlerime bakmak yürekliliğini gösteremiyordu? (Bunun nedenini sonra öğrenecektim.) Sivas'taki olaydan sonra, Ruşen Zeki, yerinden alınıp Çorum Ortaokulu'na verilmişti. Oradan bana saygı uyandıran mektuplar yazıyor, konuştuğu yakın kişilere benim dehamdan (!) söz ediyordu. Bu sırada ben Werther'i geride bırakmış, Faust'un (Analar) a giden basamaklarına tırmanmağa başlamıştım. Yeryüzünü yeniden yaratma düşünün coşkunluğu içindeydim.

Çevrem, beni hiç doyurmuyordu. Her şeyi çok yavaş buluyordum. Gençlik romantizminin en tehlikeli basamaklarında bulunuyordum. Bizden dışarıdaki bütün güçlerle, güçlülere kafa tutulan çağ, içimde dizginleri ele almıştı. O yaşların önüne geçilmez kahramanlık duyguları, önüne durulmaz bir sel olmuş, beni sürüklüyordu. Ancak, bu soylu, romantik duygular, Türk işçi sınıfının kurtuluşu uğruna açılacak yola baş koymuştu. Okulun müdürü Hasan Âli Yücel'di. Bu tekkenin, Fransız kültürünün mutlu yetiştirmesi, birçok yıllardır benim anlamsal hocam sayılırdı. Yazdığı bütün yazıları, bütün çevirilerini bütün şiirlerini (Dönen Ses) okumuştum. Gean-Mary Guyeau'yu, bu sevimli filozof şairi onun kalemiyle tanımış, sevmiştim. Fransız insancıl kültürünün sevimli bir yerlerinden kalkıp gelen şair Hasan Âli Yücel, Fransız kültürünün hoşgörüsü ile de dopdolu bir aydındı. Ne yazık ki, okula ilk geldiğim günlerde, bütün okulun yürüyüşe hazır beklediği bir sırada en başta bulunan bana tersleyici bir söz söylemiş, ben de ona sert bir yanıt vermiş, yüzlerce arkadaşın arasında onun otoritesini hırpalamıştım. O günlerde edebiyat şubesi öğrencileri bir edebiyat dergisi çıkarıyorlardı. Benden de şiir istediler. "Hasretin Dehası" adlı aşk şiirimi verdim. Bu, romantik bir aşkla bağlandığım, yükseliş tutkularımı, Faust'luk çabalarımı olumlu yolda etkileyip duran çok güzel bir kıza duyduğum aşkın üzgün şarkısıydı. Bu şiirim, bugün bile bana acı mutlulukların türküsünü söyler, öyle gençtir. Bunun konusu, bir insanın duyduğu büyük özlemlerin onu dehaya dek giden güzel, yapıcı işlere götürdüğü savıydı. Bunda, bu mutsuz aşk özleminin beni de itici bir güç olarak sürükleyip götürmekte olduğunu anlatmak istemiştim. Dergiyi eline alıp ilkin şiirleri gözden geçiren Hasan Âli Yücel: "Bu, nasıl hasretin dehası?" diye sormuş, bu da benim kulağıma gelmiş, ona daha çok kızmağa başlamıştım. Ancak, ona olan bu kızgınlığım, eski sevgimi, saygımı etkileyecek güçte değildi. Yalnız, Hasan Âli Yücel, Emniyet'ten okula gelen dosyamı okumuş, benim üstüme bir düşün edinmiş olacaktı ki, bir gün apansız bizim sınıfa baskın biçiminde girdi. Hemen karşı duvara gitti. Nâzım Hikmet'in Bahri Hazer şiirinin kopyası, yazı öğretmenimiz Şinasi Barutçu'nun güzel el yazısı ile bir yazı örneği olarak yazılıp oraya asılmıştı. Hasan Âli Yücel, güzel yeşil gözleri alev saçarak bana baktı: "Kim yazdı bunu?" diye ortaya sordu. Çocuklar, yazı öğretmeninin örnek olarak yazdığını söylediler. Şinasi Barutçu'nun mühendis kardeşi, o günlerde "Bir Yıldız Aktı" diye ilgi uyandıran bir devrimci şiir kitabı yayımlamıştı. Bu yüzden, Şinasi Bey, bana karşı sempatikti. Yalnız, yazı örnekleri, apar topar duvardan sökülüp alınınca ürkmüştü. Her hafta okulun sahnesinde şiirler okunur, temsiller verilirdi. Benim de şiir okumamı istediler. O akşam, Hasan Âli Yücel beni odasına çağırdı. Okuyacağım şiiri kendisine okumamı istedi. Şiirin adı “Anadolu'da Arkadya” idi. Bunda ülkemizin güzelliklerini sayıp dökerken "görmek denir mi bilmem buna/ Bir burjuva şairinin gözlüğünden?" diyordum. Burjuva sözcüğünü işiten müdür, birden doğruldu. Bir şey yakaladığı anlaşılıyordu. Bu sözcük üstüne birkaç dakika tartıştık. Türkiye'de burjuva bulunmadığını, ancak yönetilenlerle yönetenlerin bulunduğunu söyledi. Ancak, bunları söylerken ceberut bir insan değildi. Gerçekten aydın bir insanın hoşgörürlüğü içinde konuşuyordu. Şiirimde burjuva sözcüğünden başka zararlı bir şey bulunmadığını görünce sahnede okumama izin verdi. Müdürde bana karşı uyanan, daha doğrusu uyandırılan ters ilgi sürüyordu. Resim atelyesinde çalışırken birdenbire içeri giriyor, doğru benim yanıma geliyor, beceriksizce sosyalist terminoloji üstüne iskandillerde bulunuyordu. Terslikler sürüp gidiyordu. Ben de bizim şube adına bir dergi çıkarmak istedim.

Arkadaşlardan beşer kuruş toplayarak kâğıt, öteberi aldım, daktilo bilen bir arkadaşın yardımıyla arkadaşlardan topladığım yazıları yazdırmağa başladım. Bu sırada, arkadaşlardan biri, beni İsmail Hakkı Tonguç'un çağırdığını söyledi. Tonguç, bizim şubenin şefiydi. Bana, hazırladığım dergiyi bırakmamı, yakında, bütün şube adına bir dergi çıkarılacağını, onda istediğim biçimde yazabileceğimi söyledi. Bıraktım. Sonra, Sivas Öğretmen Okulu'nda yazıp Adıyaman'da öğretmen arkadaşlarla büyük bir başarı ile oynadığımız Kubilay piyesini oynamağa karar verdim. Rolleri dağıtmağa başladım. Ancak, bu işi yaparken gerek Hakkı Tonguç'a, gerekse şube öğretmenlerinden hiçbirine bilgi vermemiştim. Sivas Öğretmen Okulu'nda da böyle yapardım. Piyesi yazar, dağıtır, ezberletir, sonra, müdüre, kolordu komutanlığına bildirir, onun sahnesinde bütün Sivas kentine oynardık.

Hasan Ali Yücel, okuldan ayrılmıştı. Yerine, uzman eğitimci sayılan Halit Ziya gelmişti. Bir gün, beni çağırttı, gittim. Mustafa Nihat Özön'le yan yana oturuyordu. Halit Ziya'nın daha ilk konuşmalarında benim üstüme tepeleme ters kanılarla dopdolu bulunduğunu anladım. Ben de ona karşı terslendim. Ona hakaret edercesine konuştum. Oyunu oynayamayacağımızı söylemişti. Birkaç gün önce ona gönderdiğim oyun, önünde açık duruyor, hiç de dost olmayan bakışlarla bana bakıyordu. Halit Ziya, aslında iyi, namusu, demokratik eğitim yanlısı, pedagog bir adamdı. Okulda self governement uyguluyor, okulu, arkadaşlar yönetiyordu. Hürrem Arman, baş rolü oynuyordu. Sonraları, Türk eğitiminin güneşe doğru açılışında çok iyi bir eğitimci olarak rol alacak olan Hürrem Arman, yine, sonraları, büyük bir şair olma yerine profesör olmayı yeğ bulan şair Cahit Tanyol ile iyi arkadaştık. Gelecekte ileri bir particiliğin düşleri üstüne konuşurduk. Bu sıralarda, Hamdi Konur'la eski öksüz yurdu kardeşliğimizi tazeliyorduk. Haftada bir Müzik Öğretmen Okulu'nda verilen senfonik konserleri İsmet Paşa ile yan yana dinliyorduk. Bu sırada, Emin Türk'ün Müzik Öğretmen Okulu'nda okuyan kardeşi Tahir, bana ağbisi Emin Türk Eliçin'i tanıttı. Uzun boylu, yiğit bir aydın olan Emin Türk, Nâzım Hikmet'le Resimli Ay'da kurmuş olduğu düşün arkadaşlığı, bir de "Köyümde Neler Gördüm" yazısı yüzünden mahkemeye düşmüş, kızağa alınmış, şimdi, Maarif Vekâleti'nin çıplak bir odasında yatıp kalkıyor, yine de Türk eğitim sisteminin pasif çarkları arasında çalışmasına göz yumuluyordu. Emin Türk'le ahbaplığımız sürerken, onun aracılığı ile Sabahattin Ali'yi tanıdım. Çabucak yakın dost olduk. Nâzım'ın en yakın dostları olarak (ben Nâzım'ın 1930'dan beri tanıdığı gıyabi dostuydum) sık sık görüşüp konuşuyorduk. Onların ikisi de öğretmenliklerini yitirmişti. Ben de yol üzerindeydim. Eli kulağındaydı. Bunu derinden seziyordum. Nâzım Hikmet, içeri düşmüştü. Almanya' da faşizm dev adımlarıyla ilerliyordu. Türkiye'de bürokrasi, yine de devrimci düşüncelerinden dolayı işini yitiren aydınlara patriyarkal bir yönetimin sevecenliğiyle davranıyor, onların zekâlarından yararlanmanın gerektiğine inanıyordu. Bu düşünce, Atatürk'ün varlığından geliyordu. Böylece, Sabahattin Ali de bir işe yerleşmek umudu ile eğitim bakanını sıkboğaz edip duruyordu. En sonra, Atatürk'e iletilen bu iş, başarı ile sonuçlandı. Paşa, kendisine şiirinde bayağı sövmüş olan Sabahattin Ali'nin, eski işine dönmesinde hiçbir sakınca bulunmadığını söyleyerek bürokrasinin açamadığı kapıyı araladı. Alman faşizminin zırhını giyeceği günlere dek, Türk bürokrasisinin safları arasında küçük de olsa bir iş olanağına kavuşacaktı. Nâzım'ın hapse girişinde uzun bir şiir yazmıştım. Onda şöyle dizeler vardı: "Acı denizler gibi, açlık denizler gibi /Yatıyor zindandan koçyiğitlerim/ Acıyı güneş değil, gece temizler gibi." Şimdi, Sabahattin Ali, Sinop hapisanesinden kurtulduğu gibi o da Bursa mapusanesinden çıkmıştı. Onuncu yıldan sonra, ortalıkta görece bir rahatlık vardı. Atatürk, bütün düşmanlarını bağışlıyor, onlara öz yurtlarında yaşayabilme olanağı sağlıyordu. 1934 yazı çok civcivli günler getirmişti. Hakkı Tonguç, Eğitim Bakanlığı'nın açacağı bir sergide çalıştırmak üzere, tatile gitmiş olan bütün resim-iş öğrencisi arkadaşlarımızı çağırtmış, habire panolar yaptırıyor, grafikler çizdiriyordu. Bense hazırladığım bir yığın kitabı okumak üzere, yazı iple çekmiştim. Çocuklar gönüllü adı altında çalıştırıldıklarından, ben, çalışmayacağımı söyledim. Oysa, işin ucunda bolca harçlık da vardı. Hakkı Tonguç'la arkadaşları, benim bu restime biraz bozuldularsa da bizim arkadaşlara gerçekten kitap okuyup okumadığımı sormuş, onlar da sürekli okuduğumu söylediklerin den, "Rahat bırakalım, varsın okusun" demiş. Hakkı Tonguç, büyük pedagogdu. Bayağı okul çevresinin en ileri kafasıydı. Bir gün, bizim rahmetli Hasan Basri, çıkageldi. Sanırım o sıra, hem fakültelerden birinde okumağa çalışıyor, bir yandan da Ulus gazetesinde muhabirlik yapıyordu. Bana geldiğinde yukarıda dediğim gibi, yanında orta boylu, esmerce, ezik tutumlu, gözlerimin içine bakmaktan çekinen, bende paçavra insanlardan biri olduğu izlenimini uyandıran bir arkadaş da getirip taıştırdı. Bu, sonralan başımıza işler açacak olan provokatör Ulvi idi. Ruşen Zeki'nin Sivas Lisesi'nden öğrencisi olan bu çocuk, orada gerek okul yönetimine çöreklenmiş olan faşist eğilimli elemanların, gerekse Sivas polisinin yardımıyla liseyi, Sivas'ı birbirine katan koskoca bir tutuklama olayı yaratmış, on beş liseli çocuğun komünist sanığı olarak tutuklanmasına yol açmış, iş çakılmasın diye o da onlarla birlikte, başlarında Ruşen Zeki, Sivas damını boylamıştı. Müdür Yardımcısı Muhsin Adil'le Ulvi'nin, bu romantik çocuklardan devşirmek istedikleri büyük başarı yemişi, yurtsever bir yargıcın vetosu ile dalından düşürülmüş, bütün çocuklar, sevinç içinde sokağa fırlamışlardı. Bu çocuklar, ondan sonra yitiklere karışmış, ortada, yakın arkadaş olduklarından salt Hasan Basri ile Necmi Umut kalmıştı. Ulvi, şimdi, Ankara'da işçilik yapıyordu. Oysa, Ankara polisi, onu eline almış, Ankara'da yeni bir sürek avına çıkmak üzere hazırlık yapıyor, onu yem olarak kullanmak istiyordu. Hasan Basri, Ulvi de bana geldiğinde çok önemli bir haber de getirmişti. Çorum 'dan, tatil dolayısıyla Sivas'a geçmiş olan Hoca'nın bugünlerde Ankara yolu ile İstanbul'a geçeceğini, bana da önemli şeylerden söz edeceğini söyledi. Ulvi, işin içinde bir adam gibi, bunları gözünü kırpmadan dinliyordu. Türkçesi, Hoca, Sivas'taki arkadaşlarla konuşup onların “tasvibini” aldıktan sonra İstanbul'a gidecek, Nâzım Hikmet'le görüşüp konuşacak, Orta Anadolu'daki bütün devrimci arkadaşları, ona bağlayacaktı. “Millete aylak kalmaktan gına gelmişti.” Bu kerte önemli, tehlikeli, ocaklar söndürücü bir işin, daha yeni tanıdığım, daha ne olduğu üstüne hiçbir şey bilmediğim bu genç adamın yanında konuşulması beni adamakıllı ürkütmüştü. Devrimcilik, şimdiye dek bizim için romantik bir avunmadan, bir doyunmadan başka bir şey değildi. Hoca'nın daha şimdiden bohçasından gizli çamaşırlarını, öteberisini saçıp dökerek gitmek üzere hazırlanması beni çok heyecanlandırmıştı, ürkütmüştü. İçimde çok gizli, dirimsel bir nokta, birdenbire cız etmişti. Anladığıma göre, bu yeni olaylar zincirinde Anadolu kesiminde en önemli rol bana düşecekti. Böylece, topun ağzında bulunacağım su götürmezdi. Bugünlerde, Sivas Öğretmen Okulu'ndan kovulmak tehlikesiyle karşılaştığımda, hakkımda şefaat ederek Müdür Tatar Faik ile kurtulmamı sağlayan pedagoji, psikoloji, uygulama öğretmenimiz Sarı Ziya (Ziya Somar) da beni görmeğe geldi. Öteden beriden konuştuk. En sonra, "Biz seni okuldan beri öğrenci olarak değil de bir öğretmen arkadaş olarak mezun ettik, ancak, sen, bizim üstümüze iyi şeyler söylememişsin" dedi. O da, Anadolu'nun ufuksuz bir bilim yuvasında sıkışıp kaldığını duyuyor, Faustluk yıllarının zengin, senfonik çırpınışları içinde kendisini bulutlara fırlatacak bir manivela arıyordu. Onu çok iyi anlıyordum. Ancak, o da bunu benim gibi, kendi üstündeki bütün otoritelere kafa tutarak yapmak istiyordu. Sonuna dek de, bütün yaşam boyunca da böyle, yapacaktı. Sarı Ziya'nın arkasından, beni görmek üzere, ondan önceki pedagoji öğretmenimiz Şazi geldi. Uzmanlık olanakları sağlamak üzere Amerika'ya gidiyordu. Böyle bir olanak doğmuştu. Bizim okuldan da adaylar istenmişti. Ben de dilekçe yazarak bakanlığa başvuracaktım. Şazi, büyük coşkunluk içindeydi. Ben, okulda en sevgili öğrencisiydim. Birlikte Amerika'ya gideceğimize seviniyordu. Bakanlığa vardığımızda beni, henüz öğrenci olduğumdan geri çevirdiler. Şazi ile ileri geri görüştük. Ancak, Ruşen Zeki'nin son girişimlerinden hiç konuşmadık. Şazi'yi Amerika'ya yolcu ettim. Bir gün Hasan Basri, bana uğrayarak Ruşen Zeki'nin Sivas'tan geldiğini, Nâzım Hikmet'le görüşmek üzere İstanbul'a gideceğini, benimle de görüşmek istediğini, akşama, otelde beklediğini söyledi. Akşama doğru, yaşamımda en çok değer verdiğim, sevdiğim adamı ikinci sınıf bir otelin karanlık bir odasında buldum. Bu gece, burada kalıp bizimle konuşacağını, yarın Nâzım'la görüşmek üzere İstanbul'a yollanacağını söyledi. İstanbul'da bir karara vardıktan sonra, dönüşte yine beni arayıp sonucu bildirecek, ona göre davranacaktık. Öyle ki, devrimci düşüncenin çevresinde dönüp duran koskoca tehlikelerden onun da haberi yok gibiydi. Birkaç kadeh atınca kendisini Faust gibi bütün tehlikelerin üstünde sanıyordu. Devrimciliğine inandığı Mefistofeles'in kendisini her türlü olanaksızlıktan öteye aşırtacak güçte olduğunu sanıyordu. Sanki, dünyanın en ıssız bir yerinde ikimiz tek başımızaymışız gibi serbestçe konuşuyordu. Koridordan me rakla gelip geçen kimi gölgeler, onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Geç vakit, yatmak üzere okula döndüğümde türlü olumlu, olumsuz coşkunlukların etkisi altında eziliyor, üstüme yuvarlanan kaygı kayalarının altından zorla kalkmağa çalışıyordum.

Beş on gün sonra, Ruşen Zeki (Koca) İstanbul'dan döndü. Bunu Ulvi'den öğrendim. Yine, o otelde kendisiyle uzun uzadıya görüşüp konuştuğunu, kendisini kurulan örgütün dağıtım şebekesiyle görevlendirdiğini, bana da haber alma görevinin verildiğini söyledi. İkimiz de birbirimizin şebekesinden olanları tanımayacaktık. Akşamüstüne doğru kalkıp Hoca'nın kaldığı otele gittim. Odada bir küçük masa donatmıştı. Hoca, çok uzun yıllardır akşamın kapısından içeri hep Hayyam'ın övüp durduğu zıkkımla girerdi. Önemli konuşmaların da olsun yaptığı söyleşilerde olsun, masasından buram buram anason kokusu yükselirdi. Hoca, şişenin ağzını açarken çok önemli bir iş yapmış olan bir kişinin sevinci, ağırlığı içindeydi. Yedik, içtik. Bir yandan da konuştuk. Daha doğrusu, o konuştu, ben dinledim. İstanbul'da Nâzım'ı kolayca bulmuş, ilk geceyi, Kalamış Koyu'n da, bir kayıkta, su üstünde dertleşerek, uzun yıllardır birbirlerine anlatmak istedikleri şeyleri anlatarak geçirmişlerdi. Sonra, yine, gizliliğe uymağa çalışarak iki üç arkadaş daha bulup örgütlenme işlerini konuşmuşlar. Bu yeniler, Nâzım'ın Büyükada'da yaptığı illegal parti kongresinin elebaşılarındanmış. Şimdilik, yapılacak işin memleket dışında bir iki illegal dergi çıkarmak olduğunu örgütün bu dergiler çevresinde kendiliğinden oluşacağında karar kılmışlar. Türkiye içinde gizli dergi çıkarmak olanaksız olduğundan, bunlar, sınır dışında, örneğin, Suriye'de çıkarılacaktı. Suriye, Fransız işgalinde bulunduğundan boyunduruk altındaki Arap halkı da Fransızlar gibi sol partiler kurmakta, Marksizm üstüne düşünüp okumakta, yazmakta özgürdüler. Nâzım'la arkadaşlarının orada Marksist tanıdıkları da bulunduğundan onların aracılığı ile dergiler basılıp yine gizli yollarla Türkiye'ye sokulacak, dağıtım şebekeleri aracılığı ile gerekli yerlere dağıtılacaktı. Ruşen Zeki, bunları anlattıktan sonra İstanbul'da kurulan örgütün, yani, merkezin, Orta Anadolu için salt bana güvendiğini söyledi. Nâzım, beni 1930'dan beri tanıyordu; bana güveniyor, gözlerimden öpüyor, bana başarılar diliyordu. Hoca, Ulvi'nin anlattığı şeyleri bana şöylece yineledi: Ben, bütün Orta Anadolu'dan dergiler için haberler toplayacak, merkeze iletecektim. Bunları görünmez mürekkeple yazacaktım. Bu sırada cebinden çıkardığı iki küçük ilaç şişesini hemen cebime indirmek üzere bana uzattı. Bunların biri yazmak, öbürü de yazılan yazıya sürülerek meydana çıkarmak için kullanılacaktı. Şişeciklerin içinde duru sudan başka bir şey yoktu. Demek ki, bunlar eczalı mürekkep denen nesnelerdi. Bunları cebime indirirken bayağı bir kez titredim. Tehlikenin yanı başıma dek sokulup beni sıkboğaz etmeğe hazırlandığını duyar gibi oldum. Koridordan ara sıra gölgeler gelip geçiyordu. İyice zom olan hoca, artık ayın düzeyinde ya da Merih'te konuşuyormuşuz gibi kendini özgür duyuyor, bayağı yüksek sesle konuşuyordu. Ben, haberleşme örgütünün başında bulunacaktım, dağıtım şebekesini de Ulvi yönetecekti. Ulvi üstüne henüz hiçbir kuşkum yoktu. Ancak, bu çapaçul oğlanın bu işi kıvıracağı hiç usuma yatmıyordu. Bugünden sonra, her ikimiz de adamlarımızı birbirimizin gözünden saklayacaktık. Her iki şebekenin adamları birbirlerini tanımayacaklardı. Ancak, Ulvi, benim bütün yakın, içten arkadaşlarımı tanıyordu. Bir gün gelip benden her iki mürekkepten birazcık örnekler istedi. Örgüt arkadaşlarıyla gizli mektuplaşmak zorunda olduğunu söylüyordu (!) verdim, gitti. Hasan Basri, bugünlerde bizden uzaklaşmıştı. Hoca da bin bir sıkı uyarıdan sonra, bana başarılar dileyerek kalkıp gitti. Polisin ne korkunç olduğunu bildiğimden, geceleri karadüşler (kâbus) görmeğe başlamıştım. Haber toplamanın casuslukla da karıştırılabileceğini düşünerek terler döküyordum. Okul da bitmek üzereydi. “Türk köylüsü” tezi için de çalışıyordum. Bu yüzden köylere gitmekten de çekinmeğe başlamıştım. Bir gün, Ulvi okula çıkageldi. Dergilerin ne zaman çıkacağını sordu. Bunun çıkar yol olmadığını ileri sürerek daha hızlı bir şeyler yapmalıyız, dedi. "Siz, aydınlar aşk saltşiirleri yazarsınız, biz işçilerse, atelyelerde aç biilaç kahrolur gideriz. Bir an önce (ihtilalin) patlaması gerekir. Yoksa bu hükümet, böyle, işçileri, köylüleri ezmekte sürüp giderse bir zaman sonra ülkenin dağı taşı aç insanların kemikleriyle ağaracaktır. Sen, okulu bitirmek üzeresin, birkaç ay sonra çekip gideceksin. Örgüt de, elbette, dağılıp gidecek. Bak, aylardır bekliyoruz. İstanbul'dan hiçbir haber yok. Bize güç verecek hiçbir şey yapmıyorlar. Bence, bizler, şu elimizdeki arkadaşlarla Ankara'da bir şeyler yapıp, Ankara'nın göbeğinde bomba gibi patlayalım. Ezilen Türk işçisini biraz olsun canlandıralım. Kendileri için çalışanların bulunduğunu görerek biraz kendilerine gelsinler" .

İstanbul, bizden dergi haberleri bekleyedursun, biz de bu gibi konuşmalarla vakit öldürmeğe başlamıştık. En sonra, benim de kafam bozuldu. İllegal bir dergi çıkarmağa karar verdim. Internationale Literatur dergisinden çeviriler yaparak, işçi sınıfımızın acıklı durumu üstüne haberler sıralayarak ilk sayıyı tehlikeli bir devlet kuruluşumuzun çift aylı bir odasında daktilo ettirmeğe başladım. Çok içten şair arkadaşım Kamuran Bozkır, daktilo etmekteydi. (Bu gençlik, başıboş kalınca, gerçekten, çocuklar gibi tehlikelerle oynar. Ölmezlik duyguları onu romantik kahramanlıklar ülkesine doğru sürükler durur. Gerçeğin bombası günün birinde burnunun dibinde patlayıncaya dek.) Dergi, elbette, Nâzım'dan da, Ruşen Zeki'den de habersiz hazırlanmaktaydı. Böylece, gerek Nâzım, gerekse Ruşen Zeki, büyük bir tehlike altına düşmek üzereydiler. Bugünlerde, Ulvi, bana, dalyan gibi, benimle yaşıt bir delikanlı tanıştırdı. “Askeri fabrikada paşanın sekreteri”, dedi. “Teksir makinasında çalışıyor, beyannameleri o hazırlayacak.” Evet, Ulvi, özellikle beyannameler üstünde duruyordu. İstanbul'da uzun yıllardır sürüp giden bu beyanname yöntemi salt polisin sürek avı için yem olarak kullanılıyor, Nâzım Hikmet de buna karşı çıkarak başka yöntemler bulunması uğruna didişip duruyordu. Suriye'de iki dergi çıkarma düşüncesi de bundan doğmuştu. Dergilerden biri salt köylüden, işçiden söz edecek, öteki dergi de aydınlara ünleyecek, onları eğitecekti. Şimdi, biz, Ulvi'nin zıpırlığına kapılarak yine beyanname işine dönüyorduk. Günün birinde beyannameler, askeri fabrikada teksir makinasında basılmak üzere hazırlandı. Bir akşam, Ulvi, okula geldi. Nâzım Hikmet'in bana bir elçi gönderdiğini söyledi. Şimdi, gençlik parkı olan yerde ince, orta boylu, renksiz, kansız, yumuşak bir genç adam, bana kendisini Kayseri Sümerbank kombinası ustalarından biri olarak tanıttı. Şu sırada eğitilmek üzere hükümetin kendisini Moskova'ya (Kâbe'ye!) gönderdiğini, hemen İstanbul'a gidip Nâzım'la görüştüğünü, ondan Moskova'ya selamlar, haberer götüreceğini, benim de gönderilecek selamlarımla haberlerim varsa götürebileceğini söyledi. Sonra, beni çok şaşırtan bir şey daha söylediyse de öyle şaşkındım ki, yine ayılmadım. Sözde, Nâzım, ona diyesiymiş ki: Hasan İzzettin'e çok selam söyle, dergiyi çıkarmağa çalışsın. Başmakalesini de ben yazacağım. Benim yazım gelmeden dergiyi çıkarmasın. Oysa, gerek Nâzım'ın, gerekse Ruşen Zeki'nin bu çalışmalarımızdan hiç haberi yoktu. (Koca devlet örgütü küçük bir devrimciyi ablukaya alınca, bundan kurtuluş olmadığı meydandadır.) Ulvi, okula mekik dokuyordu. Bir iki işçi arkadaş daha bulup getirmişti. Beyannameleri bunlara dağıttıracağını söylüyordu. Beyannameleri basan Muzaffer Erkan'la bir sabah koşu yerinde buluşmağa karar verdik. Beyannameleri tormar olarak bana getirecek, ben de dağıtacaklara verecektim. Erkenden, okuldan çıktım. Muzaffer, beyanname tomarını elime tutuştururken bir cip yanı başımızda durdu. İçinden inen birkaç tabancalarını çekmiş siville, yine yöreden yetişen birkaç tabancalarını çekmiş sivil daha bunları burnumuza dayayarak elimizden beyanname tomarını aldılar. Ulvi ile el ele veren Ankara polisi iyi bir ürün toplamıştı. Muzaffer'e, “Ulvi'nin işi” dedim, “Evet” dedi. Ruşen Zeki, ben, Muzaffer, Eyüp, dörder yıl hapis yedik. Bu işte, bir mucize oldu. Poliste beş gün sopa yedim. Hiç kimse bana Nâzım Hikmet'ten bir tek soru sormadı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da beyannamelerle derginin kendi kesiminde yazılıp basıldığını hiçbir zaman öğrenemedi. Salt sivil kesiminde geçtiği halde, Ankara'da yer yerinden oynamıştı. Sivil kesim bu gizi dikkatle sakladı. Eğer, askeri kesim de işe karışıp Nâzım meydana çıksaydı, belki de Fevzi Çakmak'ın 1938'de devşireceği ürün, daha o günlerde devşirilir, kıyamet kopardı.

 

Hasan İzzettin Dinamo

 

 

 

(*) Mondros Mütarekesi dönemi kastediliyor. e. n.

(**) TKP'li sosyalist şair Hasan Basri Alp. e. n.

 

Türkiye Yazıları dergisinin Nisan 1977 sayısından alınmıştır.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...