FİLLER TEPİŞİYOR.. EZİLEN SADECE ÇİMENLER Mİ? (1)

FİLLER TEPİŞİYOR.. EZİLEN SADECE ÇİMENLER Mİ? (1)

DÜNYADA NELER OLUYOR? ABD, ALMANYA, RUSYA, ÇİN… 

31 Temmuz 2017, ABD başkanı TRUMP, Beyaz Saray’daki kabine toplantısından sonra: “Kore meselesini halledeceğiz. JOHN F. KELLY’nin ( ABD Genelkurmay Başkanı) mükemmel işler çıkaracağından hiç şüphem yok” dedi. (11.08 2017 tarihinde yeni tehditler sallamaya devam etti).

22.07.2017, ABD Savunma Bakanlığı ve ordusundaki kilit kurumlarla istişarede bulunularak, ABD Harp Okulu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından, bir yıllık çalışmanın ardından hazırlanan rapor Haziran ayında yayımlandı. Çalışmanın sonuçlarının ABD ordusu ya da Savunma Bakanlığı'nın resmi görüşleri olarak ele alınamayacağı belirtilirken, çok sayıda yetkili makam ile istişare halinde hazırlandığı için raporun 'ortak bilgeliği' temsil ettiği ifade ediliyor. Raporun ana teması: 2. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan düzenin yıprandığı belirtilerek, Washington'ın sarsılan küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ifade altına alınıyor. Rapor 'yeni dönem' öncesinde askeri yayılmacılığın artırılması gerektiğini savunuyor. (sputniknews.com)

26.07.2017, ABD Temsilciler Meclisi; Rusya, İran ve Kuzey Kore'ye yeni yaptırımlar uygulanmasını öngören ve Başkan Donald Trump'ın karşı çıktığı yasa tasarısını 3'e karşı 419 oyla onayladı. Amerikan Senatosu'nun da onay vermesi halinde, tasarı nihai onay için Trump'ın imzasına sunulacak.

Rusya’nın cevabı: Duma Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı  Leonid Slutsky  "Diplomatik manevra fırsatları artık çok az." (BBC Türkçe haber)

Beyaz Saray sözcülerinden farklı sesler… “Beyaz Saray Basın Sözcüsü Sarah Huckabee-Sanders, Trump yönetiminin yasa tasarısının ilk versiyonuna karşı çıktığını, son halinden ise memnun olduğunu söyledi.” CNN'e konuşan, Beyaz Saray İletişim Direktörü Anthony Scaramucci ise, Başkan Trump'ın bu konudaki görüşünü bilmediğini belirti. "Tahminim, Başkanının bu konudaki kararını kısa süre içinde vereceği şeklinde. Henüz yasayı imzalayarak onaylayıp onaylamama konusunda bir karar almadı" dedi. Ve karar TRUMP tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi.

2017 Temmuz’u içinde küresel tüm dünyayı derinden etkileyecek üç temel haber, duyuru, ilam, tehdit, ne derseniz deyin; geriye dönük olarak önem mahiyeti açısından 2016 Kasımı’na kadarki uluslararası ilişkiler, devletler ve kurumlar arası faaliyetlerdeki beyanat ve mesajları da, mana, içerik, etki ve tepkiler açısından, panoramanın görünen ve görünmeyen yanlarını ifade edebilmek için sıralamaya devam edersek:

Mesela Merkel’in Beyaz Saray’da gördüğü muamele; Trump’ın, Merkel’den gelen ‘tokalaşalım mı’ önerisini duymazlıktan gelmesi. Bu tutum centilmenlik ihlali, mağrur kabalık, bir magazin meselesi mi? Kökleri kapitalizmin doğasının mı? Yapısal mı?  Gelişmesi ve geçmişi daha eskilerde mi?

Geçtiğimiz Mayıs ayında Merkel’e, Trump’ın “önce Amerika” diyen küreselleşmeye karşı ‘korumacı politikalar’ üzerinden Almanya eleştirilerine karşılık olarak, mealen, “yeni bir dünya kurulur, biz de oradaki yerimizi alırız” dedirten problemler ne?

*Dünyanın emperyalist hegemonik gücü ABD’nin, Rusya’yı, Baltıklardan, Karadeniz’den, kıta Avrupa’sından, ARKTİK bölgesinden kuşatma ve sıkıştırma politikaları.

*Almanya’nın, Sovyet bloğunun yıkılmasından sonra çok güçlü bir üretim ve ihracat ülkesi durumuna gelip, yeni geliştirmeye çalıştığı stratejik ortaklıklar stratejisi.

*Çin ve Çin’in “tek yol tek kuşak” projesi, küresel hegemonik güç olma potansiyeli. Asya’nın gelişen yeni güçleri ve Hindistan.

*ABD’nin Asya-Pasifik stratejisi.

*Küresel güç olmanın yeni adresi Asya-Pasifik bölgesinde, üretim, enerji ve genel olarak güvenlik ve egemenlik üzerine, küresel ve bölgesel güçlerin politikaları ve stratejileri.

*Kara ve koca kıta Afrika’sının kaynaklarının paylaşımı.

*Ve de bugün hala dünya enerji kaynakları, petrol ve doğal gaz rezervlerinin merkezi Ortadoğu, Körfez ülkeleri ve sorunları, İran ve Suriye meseleleri.

*Türkiye olarak bizim durumumuz ve konumumuz, ne yöne gittiğimiz ve nerelere sürükleneceğimiz…

Manzara ulu orta laflar eden ABD başkanının, hiç de diplomatik olmayan bir dille tiwitlerle verdiği mesajlar üzerinden elbette analiz edilemez. Mesele, doğası gereği karmaşık. Politika yapıcıları ve siyasal strateji oluşturucuları için ince ve detaylı analizleri zorunlu kılar.

Lenin, Yazdığı “Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm” kitabında, emperyalist bir devleti; o ülkedeki tekellerin gücü, mali-finans sermayesinin ne kadar merkezileştiği, sermaye ihracının ne kadar ön plana geçtiği, tekellerin sermayesini yaydığı ülkelerdeki siyasi hegemonyası ve bunu sürdürebilmek için ne güçte askeri kuvvet kullanabildiği analizleri üzerinden değerlendiriliyordu. Savaşa karşı Bolşevik tutum ve politikalar nasıl olmalı üzerine siyasi stratejiler oluşturuyordu. O tarihten bu yana 100 yıl geçti. Benim de geçmişin uzun yıllarında elimden düşürmediğim o kitap, bugünün dünyasını analiz etmekte temel ilkeleri son derece doğru olmakla birlikte, kifayetsiz kalır. Meseleleri kesitler yerine bütüne ve total süreçlere bakarak analiz etmek esas olmalıdır.

On yıllar önce de siyasal meselelerin bu yanlarına özel ilgim ve merakım vardı. Aylarca üzerinde okuma çalışmaları yapardım. Dil bilmeme sorunum yüzünden hep bir yanım eksik kalırdı, ama ben düşünmeye ve çalışmaya devam ederdim. Sevgili baş editörümüz “yahu yazı göndersene” deyince epey düşündüm. Ön çalışmalar yaptım. Notlar aldım. Yazının paradigmasını çıkarıp yukarıda gördüğünüz başlığı atım. Başlık kolay, içerik zor. Beynim otuz, otuz beş yıl öncesinin anılarında takılı kaldı. O zamanların sol siyasi yapılarının birinin yönetiminde bulunan, benim de çok saygı ve sevgi duyduğum bir ağabeyimin, bir dergi için bu minvaldeki bir yazıyı on günde yazdığı ve yazarken çok zorlandığı, yazısını yazarken hemen hemen tüm bıyıklarını yolup masasının üzerindeki gazete kâğıdının üzerine gelişi güzel topladığı, çok dar bir zat-ı zevat içinde ince espri konusu olmuştu. Galiba ben de aynı girdap içine giriyorum. Bıyıklarımdan ve sakallarımdan yolduğum kıllar, kalubeladan kalma, ekranı sık sık kararan pc’imin klavyesinin tuşlarının arasında; oflayıp puflamalarımda ağzımdan burnumdan çıkan nefesimin rüzgârında, sayısız kalabalığıyla maç yapıyor. Ben notlar arasında bir aşağı bir yukarı gidip geliyorum, yazıyorum siliyorum. Saat sabahın 05.32’si, bir karınca boyu yol alamadım. Ama azimliyim yazıyı bitireceğim.

1945’te ABD önderliğine kurulan düzen ne mene bir şey? Artık çöküyor mu?

Eski hâkim gücün gerilediği, yeni hâkim gücün tam olarak ortaya çıkıp hegemonyasını ilan edip, kabul ettirmediği dönemler, uluslararası sistemde dengelerin değişmeye başladığı dönemlerdir. Bu mevzular geçtiğimiz yüzyılın başlarında yoğun olarak yürütülen klasik “emperyalizm” tartışmalarının ana konuları olmuştur. Zamanın hegemonik devleti Büyük Britanya’nın karşısında, Avrupa’da Almanya, Fransa ve Yenidünya’da ABD, hızla gelişerek Britanya’nın gerilemesine neden oldu. Lenin ve arkadaşları, Kaustky’nin “barışçı kapitalizm” tezine karşılık ileri sürdükleri Emperyalizm teorisi ile; kapitalist devletler arası rekabet ve egemenlik alanları için çatışmalar kaçınılmaz olarak savaşlara neden olacak… İşçi sınıfı ve partilerinin, “barışçı kapitalizm” payandalığı yerine burjuvaziye karşı iktidar mücadelesini yükselten stratejisini ve siyasal örgütlenmesini oluşturdular. Bu siyasi öngörü 1. Savaş sonrası Rusya’da, Sovyet iktidarını, 2. Savaş sonrasında kapitalist emperyalist dünyanın karşısında Rusya’nın egemenliğinde bir sosyalist bloğu doğurdu. Bir başka manada Lenin’in tezleri doğrulandı. Sonrası ayrı bir konudur.

Kapitalist- emperyalist dünyanın devrevi krizlerinin 30 yıl içinde yaşanılan iki büyük savaş ve bunun doğurduğu iki büyük olgunun 1.si, sosyalist devletler bloğu oluşumu, 2.si de uluslararası güvenliği sağlanmış bir finansal sistemin kurulması, paranın, üretimin ve ürünün serbest dolaşım sisteminin oluşturulması, yenilenmiş bu sistemin askeri güvenlik şemsiyesi altında korunması olarak betimlenen, yeni hegomonik gücün değişmesidir. 1945’lerde kurulan emperyalist yeni hegemonik sistem, eski dünyanın yapılanmasından birçok farklılıklar taşımaktadır.

1945’lerde kurulan sistem, esasta ABD’nin Latin Amerika’dan başlayıp Akdeniz’den, Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Asya-Pasifiğe uzanan ülkeleri kapsayan ve zamanın üçüncü dünya ülkelerinin diktatörlerini de içine alan; askeri militarist kurum (NATO) ve mali-finansal organları ile (dünya bankası- IMF), zamanın sosyalist bloğu dışında kalan yer küreyi bir ağ gibi ören, adı “ittifaklar” kelimesiyle tanımlanan, kapitalist dünya üzerinde emperyalist hegemon gücünün realitesidir. Küresel güç olmanın anlamı, küresel bir sistem olan kapitalizmin devamını ve koruyuculuğunu da üstlenmek, sağlamak demektir. Kelimenin anlamı, koruyuculuğu üstlenmeye geldiğinde doğurganlaşır. Ülkelerin ya da dünyanın bütün orduları sınır muhafızlığı yapar, meşrudur. Hegemonun askeri varlığı ve gücü ise militaristtir. Bu düsturda örgütlenmiş, organize olmuş, diplomatik ve istihbari ağları ve ekonomik, siyasi angajmanları, küresel hegemonik gücünü sürdürmek üzerine yapılandırılmıştır.

1945’te kurulan, ABD’nin ve müttefiklerinin içinde yer aldığı bu sistem, kuralları ve kurumlarının çerçevesi çizilmiş, belli ve açık bir sistemdir. Kurulan güvenlik şemsiyesinden yararlanırsın, ekonomik-mali ve siyasi olarak sömürgeleştirilmiş ülkelerin kaynaklarından payına düşeni alırsın, bilimde, teknoloji üretiminde ve kullanımımda gelişirsin, zenginleşirsin, ama hegemona bedelini ödersin, sistemidir. Bu sistemden en çok başta Almanya, Japonya, Avrupa’nın diğer gelişmiş kapitalist ülkeleri ve Güney Kore yararlanmıştır.

Bu ittifakta yer almanın ana şartı: ABD’nin ve gerektiğinde ardıllarının askeri, ekonomik ve siyasi varlığına ve çıkarlarına uygun politikalar benimsemek, yürütmek, küresel ve bölgesel sorunlarda işbirliği yapmaktır. Bu küresel emperyalist-militarist sistem içinde hegemonik gücün ekonomik, toplumsal, siyasi, askeri talep ve politikalarına karşı aykırı tutum almak, bir seçenek midir? Elbette siyasette bu seçenek her zaman vardır. Ama bedelini ödemek kaydıyla. Buna ABD’nin koruyuculuğu altında olan Avrupa’nın ve uzak Asya’nın gelişmiş kapitalistleri de dâhildir. Bunun en mutena tezahürü küresel para sisteminin 1970’lerde DOLAR’IN rezerv para olarak kabul edilmesidir. Bu vaka dünya ekonomik, siyasi tarihinde hegemon gücün nelere kadir olduğunun en öz göstergesidir. Ve aslında Kapitalizmin 20 yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı devresel krizlerden çıkışının 1. Dönemidir. Ülke ekonomileri ve mali yapıları açısından yaşanılan önemli kırılmadır.

Doların rezerv para olması sonrası neler oldu? Neler, nasıl değişti?

Sermayenin uluslararasılaşmasının belli veya farklı dönemlerinde, yeniden şekillenen emperyalizm ya da hâkim küresel kapitalist sistem içinde, güç dengeleri göreli olarak değişir. Bunu yukarıda yeni hegemonu ve yeni kurulanı tanımlarken ifade etmeye çalışmıştık. 2. savaş sonrası Marshall Planı ile Avrupa’nın yeniden imarı sağlandı. ABD’nin kapıları ve pazarları bu ülkelere açıldı. 1950-73 arası, yaklaşık 25 yıl Liberallerin kapitalizmin “altın çağı” olarak tanımladıkları dönem yaşandı. Bir manada bu dönem özel bir evre olarak ifade edilebilir. Bu dönemde ortalama olarak Avrupa %5-6, Amerika %3, Japonya %10’larda büyümüştür. Sömürgelikten kurtulup, küresel koruma şemsiyesi altına giren bağımlı ulus devletlerde belirli büyümeler ve kalkınmalar yaşanmıştır.

Batı Avrupa’da bu “altın çağa” baktığımız zaman, ekonomi politikaları bağlamında Keynesçiliğin, siyaseten de sosyal demokrasinin egemen olduğu görülür. Yani emek üretkenliğindeki artış ile reel ücret artışının belirli bir yükselişi, bir başka ifadeyle, bölüşüm politikalarında emeğin payının yükselen eğilimde olmaması, Keynesçi talep yönetimi politikaları ile sosyal demokrat yeniden bölüşümcü politikaların birleştiği zeminini oluşturmuştur. Dünya sisteminde kapitalist blok karşısında Sovyetler Birliği ve ortağı bloğun, sosyalizm gibi, kapitalizm dışı bir düzen kurma iddiasında olan askeri olarak güçlü bir sistemin varlığı, kapitalist bloğun ekonomi politikalarının şekillenmesinde rol oynamış, “barışçı kapitalizm”in temsilcisi işçi ve sosyal demokratlarla yönetim erkinin kurumlarını paylaşması, kapitalist emperyalizmin genel siyasi stratejisi olmuş, Avrupa’nın” sosyal devletleri” işlerlik kazanmıştır. Burjuva demokrasisinin kurumları, kuralları temellendirilmiş, işçi sınıfı ve toplumların alt sınıflarının siyasal iktidar idealleri “barışçı kapitalizm”le uyumlaştırılıp, edilgenleştirilmiştir. (Bu konular yazının 2. Bölümünde detaylandırılacaktır.) Ana konumuza dönersek:

Bu dönemde, yukarıda ifade ettiğimiz politikaların da doğrudan etkisiyle, Batı Avrupa’da emek üretkenliği, ABD’den son derece belirgin oranlarda artmıştır. ABD emperyalizminin politika doktrineri Charles Kindleberger’in tabiriyle mealen ifade edersek; 1930’lu yıllardaki felaketlerin yaşanmasının nedeni; ABD’nin yükselen bir güç olarak Büyük Britanya’nın yerini almaya başlamasına rağmen, hegemonik mutlak gücü olan devletin sağlaması gereken “küresel kamu mallarının” güvenliğini üretmekteki başarısızlığıdır. Kindleberger’in sözünü ettiği küresel kamu mallarından kastı: uluslararası finansal sistemin kurulması, uluslararası para ve ticaret sisteminin oluşturulması ve ekonomik-siyasal-finansal istikrarın sağlanması üzerinedir. Bunun gereği, 1970’lerde dünya petrol krizi üzerinden Henry Kissinger’ın yürüttüğü operasyonla, DOLAR’ın rezerv para olarak resmileştirilmesiyle yapıldı. Ana amaç: Avrupa ve Japon ekonomilerinin büyümesini yavaşlatmak ve hegemonyasını mutlaklaştırmaktı.

Bu operasyonla uluslararası para sermaye hareketlerinin düzenlenmesi için IMF (Uluslararası Para Fonu), ticari sermaye hareketlerinin düzenlenmesi için GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması), üretken sermaye hareketlerinin düzenlenmesi için WB (Dünya Bankası), siyasi ilişkileri düzenlemek için UN (Birleşmiş Milletler) ve askeri ilişkileri düzenlemek için NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), kurularak ABD’nin hegemonyası perçinlendi. Erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki tekellerin ve finansal sermayesinin geç kapitalistleşmiş ülkelere doğrudan yatırımlarının artmasıyla, üretken sermaye yatırımlarının uluslararasılaşması  –ulusalcıların çok sevdikleri ulusalcı burjuvazi ile- işbirlikçi burjuvazi egemenliğinde, bu ülkeler de küresel sisteme entegre edildiler. Mavi planetimiz, ABD’nin egemenliğinde Almanya - batı kapitalistleri - Japonya triosunun cenderesine mahkûm oldu.

Sermayenin uluslararasılaşmasının maliyetlerinin, hangi ulus devletler ve bu ulus devletlerdeki hangi sınıflar tarafından üstlenileceğinin belirsizliği, böylece ortadan kaldırıldı. Kapitalizmin altın çağında yapılan bu operasyonla, emek üretkenliğiyle reel ücretler arasındaki denge kapitalistler lehine çözüldü. Sonuç, işsizlik ve düşük ücrete mahkûmiyet oldu. 80’lerde İngiltere’de Thatcher iktidarlarında sosyal devletin sonu getirildi. Onu tüm Batı Avrupa ülkeleri takip etti. Barışçı kapitalizmin savunucusu sosyal demokrat, işçi partileri, liberalizmin serbest piyasa ekonomisi bayrağını daha yükseklere taşıdı, ellerinde sadece AB’nin Kopenhag Kriterleri’nde anlamını bulan “kabuk demokrasi” kaldı.

Almanya’nın önlenemez yükselişi.

Sovyet bloğunun yıkılması, iki Almanya’nın birleşmesi sonrası ve de Doğu Bloku ülkelerinin AB’ye alınmasıyla, bir yandan bu ülkeler ABD’nin denetimindeki Latin Amerika ülkelerinin durumuna getirilirken, diğer yandan Almanya, güçlü ekonomisi, yüksek bilimsel bilgi birikimi, teknoloji üretimi ve bunu üretime dönüştüren küresel tekelci şirketleriyle, dünyaya ürün, sermaye, komple sınai yatırımlar ihracatıyla, dünyaya, ben de varım diyen bir üretim ve transport ülkesi durumuna geldi.

Avrupa’da bunlar olurken, Asya pasifikte Çin bir başka kalkınma hızı kazandı, Güney Kore, Asya’nın motoru oldu. Japonya ise hiç hız kesmiyordu. Peki ya ABD’nin durumu? 1980’lerin başından itibaren ABD, ilk kez çifte açık, yani hem dış ticaret, hem bütçe açığı vermeye başladı. Ardından 1985’te yapılan PLAZA ANLAŞMASI ile (G 5’lerin katılımıyla) ABD iradesine biatın 2. Para operasyonu yapıldı. Yetmedi, 87’de LOUVRE anlaşması geldi. G 5’ler G 7’lendi. G 5’ler çetesi, ABD Doları karşısında paralarını devalüye ettiler, Japon Yeni ve diğer paralar karşısında doların değerini düşürmeyi kabul ettiler, Almanya vergi indirimlerini devreye aldı. Japonya devalüasyona ilave, kendi pazarını ve ithalat rejimini serbestleştirmeyi kabul etmek zorunda kaldı. 1990’larda Clinton yönetimi altında bu düzenlemeler daha da ağırlaştırıldı. Japonya stratejik ortak olarak buna açıktan itiraz etmedi, savunma harcamalarını artırdı, ülkesindeki Amerikan üstlerinin giderlerini arttırarak karşıladı. (2 milyar Dolar yıl, G. Kore de aynı yükümlülüğü yerine getirdi.) Bu operasyon Japonya’nın yeniden teslim alınışı olarak sunulsa da, ABD’nin ikinci küresel para operasyonudur. ABD ekonomisinin dikişlerinin yırtıldığının somut delilidir. 

Devam edelim.  Yazı uzadı. Birbirleriyle faydalı ve çatışmalı ilişkiler yaşayan başka emperyalist ülkeler, merkezler olduğundan ve bize sitede ayrılan yer sınırlı olduğundan (sınır mı? Şaka ediyorsun sevgili yazarım. EDİTÖRÜN NOTU) analizin ana temasına bağlı kalmak kaydıyla, mümkün olduğu kadar esası karartmadan, daha kısa hacimli paragraflarla yol almaya çalışacağız.

Japonya, bu ekonomik ve askeri stratejik konsept ve eylemlerde, ABD’ye tam uyum gösterirken, Almanya su koyverdi. İlk kırılma G. SCHRÖDER başbakanlığı döneminde, Almanya’nın Rusya ile ilişkilerini geliştirme politikalarıyla başladı. OBAMA döneminde ilişkilerdeki gerilmeler gün yüzüne çıkmaya başladı. Maddelersek:

*2003 Irak işgaline Almanya, Fransa’yla birlikte karşı çıkarken, Japonya - G. Kore ikilisi işgale itiraz etmedikleri gibi, asker de gönderdiler.

*Almanya ise, Japonya’dan farklı olarak, başta Fransa ve son dönemde kendisine yakın duran Polonya gibi ülkeleri yanına alarak, kendisini daha bağımsız bir siyasal, stratejik aktör olarak konumlandırma yoluna gitti. Obama döneminde sorun ertelenemez ve üstü örtülemez hale geldi. Almanya, NATO ülkeleri için belirlenmiş olan, ulusal gelirin en az yüzde 2’si kadar savunma harcaması yapma ilkesine uymadı ve bu oranı yüzde 1.4 civarında tutmakta ısrar etti. Ayrıca, dış yardım konusunda da, oran olarak Fransa ve İngiltere’nin gerisinde kaldı.

*2003’te Irak işgaline karşı çıkarken, 2011’de ABD’nin Libya müdahalesi BM Güvenlik Konseyi’nde oylanırken, geçici üye olarak çekimser oy kullandı. Dahası 2013’ten itibaren Münih Güvenlik Toplantısı’nda ilk kez dillendirdiği daha aktif bir dış ve güvenlik politikasına geçeceğini ilan etti. Savunma bakanı “savunma Schengen”i oluşturmaktan söz ederken, dış ve güvenlik politikasından sorumlu Mogherini ise, AB için bir “stratejik özerklik”i dile getiriyordu. Özellikle Dışişleri Bakanı STEİNMEİER, Almanya’yı “Avrupa’nın Güçlü Adamı” olarak tanımlıyordu.

*Almanya’ya ilk tepkiler Obama döneminde gelmeye başladı. Ardından Snowden vakası ve Amerika’nın Merkel’in telefon konuşmalarını dinlediği haberleri geldi ve Almanya ilk kez bir CIA şefini sınır dışı etti. Almanların, ABD ile tıpkı İngiltere ve Kanada ile yaptığı gibi, birbirlerini dinlememe anlaşması yapma önerisine ise, Washington yanaşmadı.

*Hamburg G20 zirvesi öncesi Merkel’in “her kim dünyanın yaşadığı güncel sorunların korumacılık ve izolasyonla çözüleceğini düşünüyorsa, derin bir yanılgı içindedir” diyerek ABD pozisyonuna karşı açık bir cephe açmıştı. Çin, Japonya, Rusya ve Fransa ile küreselleşme politikalarının devamında mutabakat… 

*Çin, Rusya ile stratejik ortaklık geliştirme yönünde adımlar.

*Merkel, Trump’ın “önce Amerika” pozisyonuna karşı, mealen “yeni bir dünya kurulur, biz de oradaki yerimizi alırız” beyanları.

*Ve de Almanya’nın, Rusya ile girdiği enerji bağımlılığı karşılığı, Rusya’da, enerjiden gıdaya, otomotivden madene ve birçok sanayi yatırımlarıyla, karşılıklı bağımlılığı artırma politikaları… Meseleleri anlaşılır kılar. Bu manada ABD’nin Rusya yaptırımlarına onay, bir başka manada Almanya’ya yaptırım anlamına gelir.

Rusya ile devam.

Dünün iki kutuplu eski dünyanın süper gücü; bugünün Rusya Federasyonu nasıl bir devlet? Nereye gidiyor?

Geçen yüzyılın tarihi, aslında kapitalist dünya sisteminin ağları içindeki ulusların ve halkların sosyalist veya onu hedefleyen bir kopuşla, ulusal kurtuluşlarını gerçekleştirerek, yeni bir toplumcu sistemin mümkün olduğunun tarihidir. 17 Ekim Büyük Sovyet Devrimi ve 2. Savaş sonrası, Baltık, Adriyatik ve Karadeniz kıyılarından, Hindiçini’ne uzanan bir siyasi coğrafya, yarım asırlık bir dönem, küresel kapitalizmin dışında kalan coğrafyada, yeni bir dünya kurmanın mümkün olduğunun realitesidir. Bu realite kusurlarıyla ve dünya insanlığına hayatın birçok alanında yaptığı tayin edici katkılarıyla, son derece önemli bir manadır. Tarihin bu sayfası şimdilik çevrilmiş durumdadır. Bu yazının maksadının, dönemsel iktisadi, siyasi, yönetimsel ve askeri bir blok olarak bir realite olan sistemsel olgusunu kutsamak veya eleştirmek olmadığı bilinmelidir.

2. Dünya savaşının muzaffer galip ülkesi 50 yıl süren iki kutuplu soğuk savaş dünyasının; özellikle askeri varlık ve donanımlarıyla süper gücüydü. Bugün de kapitalist dünya sistemine bütünleşmiş olmakla beraber, Kuzeyde Baltık, Doğu Avrupa’dan ve Karadeniz kıyılarından ARKTİK’e, oradan Japon Denizi’ne uzanan, dünyanın en büyük topraklarına sahip, federal olarak örgütlenmiş bir devletler topluluğudur. Dünyanın süper gücüdür.

Reel sosyalist sistemin yıkılmasından sonra, Doğu Avrupa, emperyalist Almanya’nın başını çektiği Euro bölgesinin, Amerika’nın, Latin Amerika’yı istilasına benzer bir nitelikte egemenliğine girerken; Rusya, sistemin yıkılmasının başlarında büyük sarsıntılar yaşasa da tarihinden gelen büyük devlet olma gelenekleri ve sahip olduğu çok iyi yetişmiş bürokrasi kadrolarının varlığıyla, kısa bir sürede toparlandı. Doğu Avrupa bölgesinde egemen emperyal varlığını kaybetmesine rağmen; Avrasya bölgesinde Çin ile birlikte öncülüğünü yaparak kurdukları ŞİÖ ile, 90’lardan sonra dillere pelesenk olan ‘tek kutuplu yenidünya düzeni’ teranelerini kırmış, özellikle Karadeniz ve Kafkaslardan kuşatmayı askeri müdahalelerle önlemiş, UKRAYNA, KIRIM ve SURİYE’ye müdahalesi ile Akdeniz’de 1950’lerden beri devam eden ikmal limanı varlığını sağlamlaştırarak; küresel emperyal süper güç olduğunu, rakiplerine kaybeden olmadığını ve ileride de olmayacağını ortaya koymuştur.

Bu yazıyı okuyanlar, Rusya’ya güzelleme yaptığım kanısına düşebilir. Böyle bir eğilimim ve inancım yoktur. Objektif bir durumu, bir realiteyi ifade etmede, tanımlama ve anlatma yeteneksizliğimde kusur aranmalıdır. Rusya’yı ekonomik- siyasi- askeri ve emperyal kapasitesi üzerinden analiz etmek, elbette ki başlı başına bir çalışma konusudur.

Bilindiği gibi Rusya, Çin ve Almanya gibi endüstrinin tüm kollarında sınai üretim yapan ve dünya pazarlarına mal ve hizmetler sunan, sıcak ve soğuk yatırım sermaye ihracatı yapan ileri bir sanayi ülkesi değildir. Gelişmiş sınai askeri endüstrisine sahip, dünyayı birkaç kez yok edecek silahları bulunan, esas itibariyle başta petrol- doğal gaz ve tüm Asya bozkırlarını kapsayan topraklarında zengin maden kaynaklarına sahip bir ülkedir. Bir de buna ARKTİK bölgesinin kaynaklarını katmak gerekir. Ki… Arktik benim fobim. Aklıma geldikçe hep ürperirim. Merakla da bir yerlerde bu konuya ilişkin bir şeyler bulsam, duysam üzerine atlarım.

Arktik, 15 milyon kilometre karelik Kuzey Kutbu’na verilen isim. Antarktika gibi buzullar bölgesi. ABD Enerji Bilgi Dairesi raporlarına göre, bölge, küresel petrol rezervinin yüzde 13’ünü ve doğal gazın yüzde 30’unu barındırıyor. Oranlar teknolojik imkânlar ve keşifler ışığında güncelleniyor. Bunun yanında altın, elmas, gümüş gibi değerli metal yatakları var. Bu bölge ilaç endüstrisinde kullanılan mineraller bakımından da çok zengin. Aynen enerji gibi. Balıkçılık açısından da çok verimli ve önemli bir bölge. Besin değeri yüksek somon ve soğuk sularda yaşayan pek çok türün membaı. Deniz ulaşımına açılması üzerinden tartışma ve düşünceler de ileri sürülüyor. Korkunç! Buzulların erimesi veya eritilmesi ile bölgenin bir deniz ulaşım güzergâhına dönüşmesi; Örneğin Hamburg- Şanghay hattı için, Süveyş kanalı güzergâhından bu yeni yol 6000 km daha kısa. Diğer yandan Rusya’nın ARKTİK bölgesi yatırım ve kullanım politikaları… Rusya bölgeye 2015’te askeri üs kurdu. Ardından özellikle Arktik kıyısındaki adalarda nükleer silah denemeleri yaptı. Rusya’nın 2008’de yayınladığı “2020 ve Sonrası İçin Arktik Perspektifi” belgesinde, Arktik stratejisi üç maddede sıralanıyor: 1-Rusya’nın bölgedeki askeri varlığının kalıcı biçimde güçlendirilmesi. 2-Enerji kaynaklarına erişim ve faydalanmanın üst düzeye çıkarılması. 3-Kuzey Buz Denizi’nden ekonomik ve ticari olarak maksimum faydanın sağlanması. Bir de buna ABD’nin, Kanada’nın, AB’nin, ARKTİK politika ve stratejilerini ekleyin. Felaketler geliyorum diyor. Bu konuda bu kadar yeter. Ruhum titriyor, insanlığımızdan utanmayalım mı?

ABD’nin, Rusya’yı, NATO’nun genişletilmesiyle, Baltıklardan, Polonya üzerinden Doğu Avrupa’dan ve Karadeniz’den başlayarak Asya-Pasifik’ten kuşatma siyasası anlaşılabilir bir durumdur. Stratejilerinin birinci ayağı, Rusya’nın kaynaklarını savunma harcamalarında yoğunlaştırarak stok yatırımlarla tüketmesini sağlamak. 2.si de Rusya’nın bir petrol ve doğal gaz varlıkları açısından dünyanın bir enerji üretim merkezi olma durumunu dengelemek. Rusya petrol üretiminde dünyada en fazla petrol üreten ikinci ülke. Bazen Suudi Arabistan’ı geçerek lider konumda da yer alıyor. Doğal gazda Gazprom Export üzerinden Avrupa gaz tedarik pazarını %33 ‘ünü kontrol ediyor. Mevcut durumunu korumak ve geliştirmek için Güney akım I- II ve Türk Akımı ve diğer Türkiye üzerinden geçen dağıtım hatlarını, Avrupa’nın enerji şirketleriyle ortaklıkla hayata geçiriyor. ABD de kaya gazından petrol ve LNG üretimleriyle bugün ve gelecekte Avrupa’nın pazarlarını hedefliyor. ABD, bir yandan Rusya’yı enerji piyasasında sınırlandırmak istiyor. Bunu yaparken de muhtemel Almanya-Rusya, Almanya-Rusya-Çin ekonomik işbirliğini kendi lehine olacak şekilde frenlemeye çalışıyor. Dolayısıyla, yaptırımlar, sert bir mücadelenin ve politik huzursuzluğun baskın olduğu, temelinde enerji olan yeni mücadelenin önemli bir durağına benziyor.  Kısa vadede Rusya-ABD ilişkileri ve ABD-AB ilişkilerinde ciddi tıkanıklıkların ve gerilimlerin yaşandığına tanıklık edeceğiz.

Rusya’ya, UKRAYNA VE KIRIM yaptırımlarının maliyeti yıllık 100 miyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.  Rusya bu zorlukları aşmanın yollarını buluyor ve aşıyor. Rusya ile Çin Stratejik ortaklık içinde. İki ülkenin tarihsel sorunları olsa da, bunlar aşılıyor.

ABD Kongresi’nin aldığı kararların, Trump’ın onaylayıp imzalamasından sonra, MEDVEDEV onaylanan kararlar için “Biz bu tür yaptırımla yaşamaya ve boşa çıkamaya karşı bir bağışıklık kazandık. Bunları aşarız ve gelişiriz” dedi. 2016’da en yakın rakibi Riyad’ı geride bırakarak Çin’in ilk sıradaki petrol tedarikçisi oldu. Sibirya’nın Gücü (Power of Siberia) doğal gaz hattının 2019’da faaliyete geçeceğini duyurdu. Bank of China, Çin Kalkınma Bankası ve kendi kurduğu doğrudan yatırım fonlarıyla; Rusya, finansal ve ekonomik bağımlılığını Batı’dan Çin’e kaydırıyor ve sıkıntılarını belli ölçülerde aşıyor. Ebette iki ülke arasında her şey süt liman değil, birbirlerine karşı endişelerinden temellenen doktrinleri var. Çin’in tek yol, tek kuşak projesi, Rusya’nın 1993 Yakın Çevre Doktrini ile arka bahçesi ilan ettiği bölgede Çin’in ekonomik varlığını güçlendiriyor olması… “Rusya’nın arka bahçesi” federasyon üyesi ülkelerle, Çin’in artan ekonomik ve enerji akış hacmi, Moskova’nın burada gücünü yitirme korkusunu rüyalarında gördürse de; yani endişeleri saymazsak, Çin’le her şey yolunda.

İfade edilmeye çalışıldığı gibi, ABD’nin Rusya üzerine kurduğu politikaların temel hedefi: Rusya’nın ekonomik kaynaklarının Alman teknolojisi ve Çin sanayii ile buluşmasını engellemek. Yani Almanya-Rusya-Çin’in stratejik bir üçlü ortak haline gelmesinin önüne geçmektir. Bu durum hem yukarıdaki enerji perspektifi, hem de kapitalizmin, yaşadığımız dünyanın bu yeni döneminde, vahşi rekabet, sıçramalı dengesiz gelişim ve değişim dinamikleri açısından anlamlı. Zira böyle bir yakınlaşma, yalnızca ABD’nin küresel ekonomideki ayrıcalıklı halini zedelemeyecek, aynı zamanda Çin ve Almanya’nın daha baskın hale gelmesine neden olacaktır. Rusya iktisadi gelişimini artırdığında, askeri üstünlüğüyle bir başka noktaya evrilecektir. ABD, kongre kararlarıyla bunu engellemeye çalışıyor.

“Çin mucizesi” ve tek yol tek kuşak projesi. Yeni hegemon mu doğuyor?

Biz elbette “mucize” üzerine laf etmeyeceğiz. Çin realitesine objektif olarak bakarsak fotoğraf; ABD’nin ardından dünyanın en büyük ekonomisi. Yerli ve yabancı yatırımcılarıyla en çok üreten, ithalat- ihracat yapan, her yıl sürekli ticaret fazlası veren dünyanın bir numaralı ülkesi. 1.2 trilyon dolar ABD hazine bonosunu elinde tutuyor. Bir manada; ABD’nin gerek savunma, gerekse diğer kamu harcamalarını finanse eder durumda. ŞİÖ ile Rusya ve birlik ülkelerinin öncüsü. Ekonomik alanda özellikle enerji oyununda, Rusya’nın stratejik partneri. Almanya’nın en büyük ticaret ortağı. Ama bir farkla, ticari ilişkide açık veren Almanya.

Ekonomik siyasi ve uluslararası ilişkiler ve stratejiler üzerine yapılan tartışmalarda “yeni hegemon Çin mi olacak” sorusunun ülkesi. Çin yöneticileri “bizim yeni hegemon olmak gibi bir siyasetimiz yok. Çin bir barış ülkesidir. Serbest ticaretin, yatırımın, güvenli, barış içinde devamından yanadır. Bunu korumak ve devamını sağlamak için tüm varlığıyla vardır” diyorlar. Gerçek durum verilen beyanatlar gibi mi?

14 -15 Mayıs tarihlerinde Çin’in başkenti Pekin’de, Tek Yol Tek Kuşak Projesi Uluslararası Forumu yapıldı. Toplam 28 ülke başkanı ve Latin Amerika, Avrupa, Afrika, Asya, Asya-Pasifik’ten toplamda 57 ülke temsilcisinin yanında, BM Genel Sekreteri António Guterres, Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ve IMF Başkanı Christine Lagarde katıldı. Çin, forumun herkese açık olduğunu ifade ettiği için Tek Yol Tek Kuşak haritasında yer almayan ülkeler, daha çok bakan ve diplomat düzeyinde katılım gösterdi. Çin Devlet Başkanı, Xi’nin, girişimi tanıtırken “Bu herkesin kazançlı çıkacağı bir projedir. Siz de yerinizi alın, beraber kalkınalım” çağrısı, Çin’in havuç-sopa yerine, kazan-kazan (win-win) politikasını ön plana çıkardı.

Çin Dışişleri Bakanlığı resmi belgelerine göre proje Afrika, Asya ve Avrupa arasında var olan bağların, kültürel ve tarihsel mirasın, 21’inci yüzyıl dinamikleri uyarınca, barış ve işbirliği içerisinde yeniden güçlendirilmesini temel alıyor.

Proje iki ayak üzerinden şekilleniyor; 68 ülke, 4,4 milyarlık nüfus. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı ve küresel milli hasılanın yüzde 40’ını kapsıyor. Proje iki ayaklı. İpek Yolu Ekonomik Kuşağı, Çin-Orta Asya-Rusya, Çin-Rusya- Avrupa (Baltık), Çin’in Basra Körfezi ve Akdeniz’e, Orta Asya ve Batı Asya üzerinden ulaştırılmasına dayanıyor. İkinci ayak, 21’inci Yüzyıl Deniz İpek Yolu. Deniz ticareti güvenliği ve serbestisini güçlendirmeyi hedefliyor. Çin kıyılarından Güney Çin Denizi ile Hint Okyanusu üzerinden Avrupa ve Güney Çin Denizi’nden Güney Pasifik’e ulaşmak için tasarlanmış.

Haritada görüldüğü gibi, coğrafya, demir yolları, kara yolları, enerji nakil hatları, devasa inşaat projeleri ve yeni limanların yapılması ile örülecek. Proje için 900 milyar dolar bir yatırım maliyeti ön görülmüş. Çinli bankalarca fonlanacak. Bunun yanında BRICS Yeni Kalkınma Bankası, Çin Alt Yapı Bankası, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Finans Kurumları, Çin-ASEAN Inter Bank Birliği gibi pek çok finansal oluşumla işbirliği öngörülüyor. Girişimin ekonomik vizyonu, yatırım ve ticaret ortaklığı üzerine kurulu. Tek Yol Tek Kuşak katılımcısı ülkeler için, hayata geçirecekleri projelerini Çin’in onayına sunma şartı aranıyor. Buna engel olan gümrük duvarları, düzenlemeler ve bariyerlerin kaldırılması, serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması ve Dünya Ticaret Örgütü politikalarına uyulması esas alınıyor.

Velhasıl kelam. Şimdi bu fotoğraf bize ne söylüyor? Çin ekonomisindeki aşırı üretim ve biriken mali –finans sermayesi ve banka mevduatları, projeler hayata geçtikçe görevlerini yapacak. Böylece Çinli yatırımcılar, dünyada etki alanlarını arttırırken, Çin’den kredi alan ülkeler dünya ticareti için işlevsel sahalar haline dönecek. Parayı veren düdüğü çalacak. Çin, kapitalizmin kronik aşırı birikim krizinden bu yolla kurtulacak ve hegemon güç olma yolunda ilerleyecek. Deniz ipek yolunun, açık denizlerde askeri güç bulundurmadan bu güzergâhın güvenliği nasıl sağlanacak? Emperyal hâkimiyetin yegâne teminatı açık denizlerde asker varlığı değil miydi? Bu deniz ipek yolu Çin’in kıta Afrika’sında emperyal varlığını pekiştirme politikası değil mi? Bugün koca kara kıtada 1 milyon Çinli beyaz ve mavi yaka çalışan çeşitli ülkelerde görev icra ediyor. Çin’e her yol Paris. Öyle mi?

Putin, Çin’in bu büyük projesinin görünen yüzünde Çin’in destekçisi. Putin, forumda, Çin ve Rus projelerinin tamamlayıcı olduğunu ve Avrasya entegrasyonunun "geleceğin uygarlık projesi" olduğunu vurguladı. Toplantı sırasında “Korumacılık yeni normal haline getiriliyor, fikirsel açıklık ve serbest ticaret reddedilmeye çalışılıyor. Hatta bu, düne kadar bunu yaymak için uğraşanlarca yapılıyor” beyanatını verdi. Ancak Rusya’nın da ciddi çekinceleri ve korkuları var. Hinterlandındaki ülkelerin Çin’in etki alanına girmesinden korkuyor.

ABD ve İngiltere’de, büyük şirketlerin ham madde, ucuz iş gücü ve düşük vergilendirmeler gibi sebeplerle Çin’e yönelmesi, caydırıcı önlemleri yeniden gündeme taşıdı. Londra, sadece diplomatik temsilci düzeyinde varlık gösterdi.

Özellikle Donald Trump’ın seçim süreci boyunca Amerikan çıkarlarının korunması için şirketlere yaptığı “evinize dönün” çağrısı, ABD-Çin ticari gerilimi ve Washington’un havuç-sopa politikası, bunun ilk adımı olarak da ABD’nin zirve boyunca temkinli bir suskunluğa bürünmesi…

Almanya, foruma ekonomi ve enerji bakanı Brigitte Zyrpies'le katıldı. Zyrpies, öncelikli olarak Avrupa Birliği’nin serbest ticaret ve “eşit şartlar sağlanması” konularında talep ettiği belli garantiler verilmedikçe, Almanya’nın böyle bir anlaşmayı imzalamayacağını söyleyerek projeyle ilgili çekincelerini ifade etti. “Almanya katılmak istiyor, ancak ihaleler herkese açık olmalı; ancak o zaman Alman şirketleri yer alacak” diyerek “Ayrıca neyin inşa edileceği de açık olmalıdır. Ama şu anki nokta itibarıyla net değil. Yabancı şirketlerin hisse alımına yönelik Çin kısıtlamaları sorunu da devam ediyor. Çinli şirketlerin Almanya'da çalışabildiği şekilde, Alman şirketlerinin de Çin'de çalışabilmesini istiyoruz” diyerek çekincelerini ifade eti.

Sonuç olarak, sert rekabet ve eşitsiz, dengesiz gelişim yasalarının işlediği küresel emperyalist kapitalizm yeni bir eşikten geçiyor. Özellikle Trump dönemi ABD’sinde belirgin hale gelen korumacılığı ve ekonomiyi sağlama alma girişimi, tarihsel kapitalist sömürü merkezlerinin Çin tarafından tersine çevrilmeye çalışılıyor olması, yeni çatışmaları, sorunları beraberinde getirecektir. Çin’in projesi Orta Asya’da beklenen “heyecanı” sağlayamadı, Rusya’nın desteği “güven ama kuşku duy ve denetle” prensibinde. ASEAN cephesinde (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) Güney Çin Denizi gerilimi hâkim. Almanya’nın tutumu da yukarıda belirtilen gibi. Realite, küresel kapitalizme 1979’larda eklemlenen bu yeni devin hegemonya projesinde, emperyallerin 200 yıllık bir ömürde sahip olduklarını kaybetmeme temkinliliği. Çin yeni hegemon olabilir mi? Ben sormaya devam ediyorum.

ABD hegemonyası bitiyor mu?

Yukarıda OBAMA zamanında ortaya dökülen ABD’nin Almanya ilişkilerindeki çatışmalı meseleler, 30 yıldır devam edip de sonuç alınamayan Doğu Akdeniz ve Ortadoğu sorunlarının, planlanan konseptlere uygun çözülememiş olması, yaşanılmış bir realitedir. ABD için Çin, Asya-Pasifik bölgesinin siyasi ekonomik ve jeostratejik önem ve mahiyeti, yine OBAMA’nın Irak’tan askeri varlığını çekip Asya-Pasifikte yoğunlaşma söylemlerinin nedenselliği, Trump’ın politikalarıyla ayyuka çıktı. Çare, korumacılık politikaları ve stratejileri. ABD’yi bu noktaya getiren ne? Ulu orta havalarda uçuşan beyanatlar, tehdit içeren sözler, bir palyaçonun sokak gösterisi söylemleri mi?

Türkiye’den meselelere bakıldığında, laf kalabalığı deryaları aşıyor. Avrasyacılar ve bazı ulusalcılar, ABD’nin düşüşte, Doğunun ve Avrasya’nın yükselişte olduğundan, mealen, devletlerin bağımlılık ağlarını kırarak, bağımsızlaşarak, yeni ulusal devletlerin yükseleceği çağın gelmekte olduğundan dem vuruyor. İslamcılar Hıristiyan medeniyetinin çökmeye başladığını, kutlu İslam medeniyetinin Ahir-i zamanda egemen hale geleceğinin istiare rüyalarını dillendiriyor. Dünyadaki reel tartışmalar ise ABD’nin düşüşte değil, diğerlerinin yükselişte olduğu ve kapitalizmin devresel krizlerinden nasıl çıkılacağı üzerinde duruyor.

ABD, 2016’da 18 trilyon dolar GSYH, 2.7 trilyon ithalat, 2.2 trilyon ihracat ile dünyanın en büyük ekonomisi. Çin’den sonra yine en büyük ihracatçı. 2015 yılı verilerine göre 385 milyar dolar dış yatırım almış. Dış yatırımcıların ABD’de gayrimenkul ve diğer yatırımlarının toplamı 27 trilyon dolar. 1985 yılında cari açık vermeye başlamış. (Yukarıda bahsettiğimiz Plaza anlaşması bunun tezahürüdür.) Bugün 17.7 trilyon dolar dış borç ve bütçe açığına ulaşmış. Sanayi üretiminde işçi verimliliği, rakipleri ile kıyaslandığında düşük, ülke alt yapısı eskimiş, genel olarak eski standartları ve gelirleri düşmüş olmasına rağmen, dünyanın çılgınlık seviyesinde tüketim alışkanlığı olan toplumu.

Ama problem de değil. 15X7 cm ebatlarında, 18 sent maliyeti olan banknotu, 100 dolar değer ifade ediyor. Karşılığı olmadan rezerv para olarak federal rezerv (ABD merkez bankası) tarafından istenildiğinde basılarak, açıklar, kitabına uyduruluyor. Ayrıca bu açık 1.2 trilyonla başta Çin olmak üzere Japonya, İrlanda, Brezilya, Hindistan ve diğer ülkeler tarafından gönüllü olarak karşılanıyor. Ana maliyeti küresel kapitalist sömürü ağı içindeki ülkeler doğrudan çekiyor. Mesela 2008’de ABD’de başlayan krizin Çin’e yansıması, 20 milyona ulaşan işsizlikti. Çin hemen 125 milyar dolar hazine bonosu alarak, krizden çıkış için ABD’ye payanda oldu. Bunun geç kapitalistleşen ülke ve halklarına doğrudan etkisi, kat kat fazla ve katmerleşen sömürü, yoksullaşma ve daha artan bağımlılık, kölelik oluyor.

1945’lerde kurulan ABD hegemonyasının, emperyalist paydaşları ve müttefiklerine uyguladığı strateji; kendisine rakip olacak kadar gelişmelerini kontrol ederek önlemek, kapitalizmin küresel egemenliğini yaygınlaştırmak, büyütmek ve korumak üzerine olmuştur. Kapitalizmin eşitsiz, dengesiz gelişme kanunu işlemeğe devam etti, hala ediyor. 1950-1980 arası Japonya, Almanya ve Avrupa’nın erken dönem kapitalist ülkeleri sıçradı. 2000’ler sonrası Çin ve sosyalist bloğun çöküşü sonrası yine Almanya zirve yaptı. Rusya sırada.

ABD, 2008’lerde kendinden başlayan, son derece derinleşen ve hegemonyasını sarsan krizden çıkışın reçetesini,  “yeni korumacılık” olarak stratejileştirmeye çalışıyor.

Yeni korumacılık politikaları Trump doktrini mi?

Donald Trump’ın seçim süreci boyunca Amerikan çıkarlarının korunması için şirketlere yaptığı “evinize dönün” çağrısı, iktidara geldikten sonra devam etti. İlk olarak yüzde 35’lik verginin yüzde 15’e indirileceğini müjdeledi. Havuç politikasının yanına sopayı da koymayı ihmal etmedi. Merkezi ABD olduğu halde Malezya, Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde üretim yapan firmalara daha yüksek kapı vergisi getirileceği; Toyota, Volkswagen, BMW gibi Meksika’da, ABD pazarı için üretim yapan otomotiv firmalarına yaptırımları artıracağını söylemek gibi…  twit sallamaları, bu korumacı politikaların tek başına onun siyaseti olmadığını gösteriyor. 

G7-G20 zirvelerinin, IMF, WB (Dünya Bankası), WTO (Dünya Ticaret Örgütü) raporlarına bakıldığında görülür: G20 ülkeleri, dünya ticaretinin yüzde 80’ini, üretiminin yüzde 85’ini ve nüfusunun üçte ikisini kapsar genişlikte bir forum. Küresel ekonomik krizin patlak verdiği 2008’den sonra G20 toplantıları, önde gelen ekonomilerin krize karşı koordineli tepki verebilmesi için bir platform olarak kullanılmaya başlandı. Yazıda sayfalarca yer harcayıp anlatmaya çalıştığımız doğrultuda, taraflar arasında çatlak sesler çoğalarak, ortak mutabakat kararları yerine farklı uzlaşmalar ve stratejik ortaklıklara gebe yeni çevrelenmeler oluşmaya başladı. ABD’de yükselen korumacı eğilimler, sermayenin uluslarasılaşması sürecinde bir geri çekilmeden çok, bunun maliyetlerinin mekânsal olarak nasıl bölüştürüleceği ve bu maliyetin hangi ülkelerdeki, hangi sınıflar tarafından üstlenileceği konularındaki belirsizlikten kaynaklanıyor. Ve emperyalist paydaşlarına ve rakiplerine söz geçiremeyen bir şirketler devleti olarak Amerika, Rusya’ya yaptırım kararlarıyla, emperyal hâkimiyetinin yegâne varlığı olan şirketleri için, pazar ve sömürü alanları açmada, birçok üretim şirketlerinin önüne set çekiyor. Bunu yaparken kaya gazından üretilen petrol ve doğal gaz LNG şirketlerinin önünü açıyor ve korumaya alıyor. Bu operasyon kapitalizmin kendine yaptığı bir operasyondur. Etkileri ileride görülecektir.

Kapitalistler, var olmalarının teminatı kapitalizmi, kapitalistlerden korumaya çalışıyorlar. Çözüm, kapitalistlerin kendilerine üçkâğıtçı yetiştirdikleri uyduruk bir bilim disiplini olan iktisatçıların çözüm metotları üzerinden değil, sınıf mücadelesinin sonuçlarıyla olacaktır.

Kapitalist- emperyalizmin küresel oyuncuları, ABD hegemonyasının bugün için devamından yana

Küresel güç olmanın anlamı, küresel bir sistem olan kapitalizmin devamını ve koruyuculuğunu da üstlenmek, sağlamak demektir, demiştik. NATO dâhilinde ve bölgesel ülkeler ve açık denizlerde, ABD ordusunun 250 000 askeri fink atıyor. Destek organları, istihbarat örgütleri, örtülü açık bilumum işler çevirmeye devam ediyor. ABD, Ortadoğuda, Arap yarım adasında ve körfezinde, mutlak egemenliğiyle Asya-Pasifikte, Japonya-Avustralya, Güney Kore ve diğer bağlantılarıyla ve de borç içinde de bulunsa, dünyanın en büyük ekonomisi olmasıyla hegemon güç olarak varlığını sürdürüyor. Sorun kapitalizmin önlenemez krizlerinin bu evresinde krizin maliyetlerini paylaşma ve yüklenme meselesinde çıkıyor. Bu paylaşıma başta Çin, Almanya ve Rusya, benim etki alanlarıma dokunma diyerek karşı çıkıyor. Bu cepheden bir karşı çıkış da değil. ABD’yi doğrudan bir çöküşe götürecek metotlar yerine, stratejik işbirliklerini ekonomik ortaklıkları ve seçenekleri artırma, yeni bölgesel alternatifler oluşturma ve gruplaşmalara gitme yolu seçiliyor. Bu hegemona doğrudan bir meydan okuma yerine “dolaylı dengeleme” siyasası ile yeni ve dengeli bir sistem arayışları. Büyük devrimci Mahir Çayan’ı saygıyla anarak ifade edelim:  “Suni Denge”den sarsıntı sesleri geliyor.

Şu anki konjonktürde, “Çin… Çin” lafları çokça edilmesine rağmen, onun tek başına küresel hegemonyayı üstlenmeye ne niyeti, ne kapasitesi, ne de başka ülkelerden bu tür bir talep var. Gerçi “tek yol tek kuşak” projesi böyle bir vizyon olmakla birlikte, genel ahvalin ve kendi gücünün farkında olan Çin, ABD’yi doğrudan karşısına almaktan çekiniyor. 1945’te kurulan düzenin yerine, gelecekte kurulacak düzenin, uzlaşmalara dayanan çok merkezli olacağını biliyor.

Yazının sonuna gelirken, yazımıza Kore krizi ile başlamıştık, 11 Ağustos 2017 günü haberlere, Trump’un “Kuzey Kore bakalım Guam’da ne yapacak. Eğer bir şey yaparsa, Kuzey Kore’de kimsenin benzerini görmediği şeyler yaşanacak” diyen tehditleri düştü. Ardından Lavrov’un beyanatları geldi.  “Söylemlere bakıldığında, risk çok yüksek. Güç kullanmayla ilgili doğrudan tehditler söz konusu,” “Kuzey Kore, nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasını imzalamıştı, ancak daha sonra bu anlaşmadan çekildi. Bugün ise Pyongyang yönetimi, nükleer silah üretmek için tüm meşru haklara sahip olduğunu söylüyor. Ancak Rusya’nın tutumunu biliyorsunuz. Biz, nükleer bir Kuzey Kore’yi kabul etmiyoruz” dedi. Lavrov, Rusya ve Çin’in, krizin çok sayıda insani kayba yol açacak şekilde derinleşmesinin önüne geçmek için bir dizi öneri sunduğunu da kaydetti. Bir diğer haber: Amerikan haber ajansı Associated Press kaynaklı. “ABD’yle Kuzey Kore’nin, tırmanan gerilime rağmen aylardır gizli görüşmeler yaptığı ortaya çıktı. İki ülke aylardır bir arka kanal diplomasisi halinde.”

Tüm bu beyanatlar üzerinden ilk akla gelen, Asya-Pasifikte Kuzey Kore’yi hedef alan veya onun çılgınlığı ile bir savaş çıkar mı? Bence çıkmaz. Asya – Pasifik bölgesi dünyanın ekonomik üretim üssüdür. Böyle olmakla beraber dünyanın en jeo stratejik bölgelerinden biridir. Hindistan’dan Çine, Çin’den Rusya’ya, Rusya’dan Japonya’ya, Japonya’dan Güney Kore’ye ve başlı başına Kuzey Kore meselesine, sorunlar say say bitmez. Böyle bir bölge, Kuzey Kore üzerinden bırakın nükleer bir askeri operasyonu, konvansiyonel bir silahlı çatışmayı bile kaldırmaz. Çin dış işleri bakanı Wang, Kuzey Kore’ye “BM kararlarını ihlal etmeye ve nükleer denemeler ve füzelerle uluslararası toplumun iyi niyetini provoke etmeye derhal son verin” uyarısında bulundu. Kuzey Kore bir türlü kontrol altına alınacaktır. Orası bir Ortadoğu, Irak, Suriye değil. Dünyanın yaşanılan cehennemi olur.

Gel de Lenin’i yâd etme. O “komünist partilerin görevi, emperyalist bu savaşta, burjuvanın kapitalist iktidarlarını alaşağı etmek, sosyalist düzeni kurmaktır. Yegâne görev budur” diyordu. Bugün dünyada savaş karşıtı yüksek bir bilinç, güçlü ve örgütlü bir isçi sınıfı hareketi, emek hareketi ve mücadelesi, hatta genel bir halk hareketi veya anti-emperyalist ulusal (milli) bağımsızlık çıkışı var mı? Maalesef. Neden yok? Dünya nereye gidiyor? Sorularına cevap arıyorsak, sorular sormaya devam etmeliyiz.

 

Kapitalizmin en büyük zaferi işçi sınıfı ve halkların emek ve sosyalizm hareketini sönümlendirmesidir.

Yukarıda analizini yaptığımız küresel kapitalist emperyalizm, mavi küremizi ekonomik, askeri, siyasi, toplumsal, sosyal ve kültürel olmak üzere, hayatın tüm alanlarında ve boyutlarında kılcal damarlarına kadar kontrol altına almış bir burjuva iktidarının merkezileşmesidir.

Küreselleşmiş bir sistem olarak kapitalizm, 19 yüzyıl sömürgeciliği döneminde de küresel sistemdi. 1945’lerde kurulan düzen, ABD’nin dümende olduğu, Büyük Britanya, Asya’nın kılıcı kırılmış samurayı Japonya, Kıta Avrupa’sında Almanya, Fransa ve diğerleri, tarihin önceki dönemlerinde birbirleriyle çatışmalı savaşlar yapmış ulusal emperyalist kapitalistleri, alternatif sistem Sovyet bloğu karşısında kolektif emperyalizme evrildi. Bu durum siyasi ve ekonomik manada yeni bir yapılanmayı beraberinde getirdi.

Ekonomik alanlardaki yeni yapılanma, üretim ve finans alanlarında, Amerika’dan kıta Avrupa’sına ve Japonya’ya kadar 10-15’i geçmeyen ana endüstriyel dallar temel alındığında; maksimum 1000 kadar şirket ve yüzlerce finansman kuruluşu, kendi aralarında karteller oluşturdular. Bu organizasyon tam bir oligarşik yapılanmadır. Bugün AB adı ile anılan birlik; Avrupa’nın tekelci şirketlerinin oligarşik örgütüdür. Ekonomik temelli başlayan bu yapılanma, daha işin başında kendi ulus devletlerinde, tüm üretim sistemlerini merkezileştirerek ve bağımlılaştırarak, şirketleri rant üreticilerine dönüştürdüler. Bu şirketlerden ve emek sömürüsünden gelen büyük kar payları bu oligarşilere aktı. Yeni sömürgecilikle girdikleri ülkelerde de, yerel sermayedarlarla acentecilik, emek yoğun montaj sanayi imalatı yatırımları yaparak ve doğrudan mali- sanayi yatırımları ile işbirlikçi taşeron burjuvalar ve yarı sömürge ülkeler yarattılar. Geç kapitalistleşen bu ülkeleri ve burjuvalarını, küresel sisteme ve bu oligarşinin ağlarına eklemlediler. Yönetimlerini, hegemon gücün koruma şemsiyesi egemenliğinde parlamenter temelli otoriter yapılara, faşizme kolayca dönüşebilecek anti demokratik diktatörlüklere dönüştürdüler.

1950’den 80’lere, 30 yıllık bu dönem Avrupa kapitalizminin “altın çağı oldu. Artan emek üretkenliği ile ücret artışları paralellik arz eti. Çalışan sınıfların satın alma kapasiteleri ve refahı nispi olarak yükseldi.  Yakalanan yıllık %5- 6 ekonomik büyüme, yoğunlaşarak artan üretim, tüm ülkelerde devasa işçileştirme ve proleterleşme yarattı, üretim verimliliğini daha da geliştirdi. Merkezi kapitalist ülkelerde halkların neredeyse tamamı emek gücünü satan çalışan konumuna geldi. Köy yerleşimleri ve tarımsal üretim piyasa sisteminin içine girdi.

Kıtanın devletleri, siyasi olarak temsili demokrasi, hukuk devleti, erkler ayrılığı ve örgütlenme özgürlüğü temellerinde adeta yeniden organize oldu. Burjuvazi, sistemin yönetiminde sol, sosyal demokrat işçi partilerine ve alt örgüt ve organlarına yer açarak illüzyon ortaklığı sağladı. Erken dönem sömürge yönetimlerinden tecrübeli emperyalist kapitalist burjuvazi, Batı Avrupa’da yüz yıllık emek ve sosyalizm hedefli genel işçi sınıfı harekelerini, sol partileri, sendikaları, sivil toplum örgütü ve organizasyonlarını, “barışçı kapitalizm” ile süreç içinde edilgenleştirdi. Kapitalizm içi reformlarla “sosyal devlet” tanımı ve içeriği güçlendirildi. Temsili seçimlerle iktidar olmaya açık, eleştiriye ve “reforma” açık, esnek, üretim araçlarını ve üretici güçleri mütemadiyen geliştiren ve gelişen barışçı kapitalizm illüzyonu. Bu, Avrupa halkları nezdinde etkin bir imaj yarattı. 2.Savaş sonrası, sosyalizm inşası üzerinden başlayan ideolojik ve siyasi görüş farklılaşması, tüm dünya işçi ve sosyalist hareket ve partilerinde derin ayrışmalara neden oldu.

Batıda, kapitalizmin ideolojik- siyasi strateji oluşturucuları, sosyalizmin ve reel sosyalist sistemin, özgürlüklerin bulunmadığı otoriter- totaliter diktatörlük rejimi olduğu algısını yaratmada büyük başarı kazandılar.

Siyasi partiler ve yan örgütleri, birbirleriyle politik düşünce ve fikir farklılıkları üzerinden çatışmalı gruplaşmalara uğradılar, fraksiyonlara bölündüler. Partiler giderek küçüldüler ve dikey örgütlenmelere dönüşerek etkisizleştiler. Anti-kapitalist sınıf mücadelesi ana teması ortadan kalktı.  Kapitalizm sonrası bir sistemin alternatifini, işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidarını hedeflemeyen mücadelenin sönümlenmesi kaçınılmazdı. Sosyalizm ufku iğdiş edilmiş, muazzam büyüklülere ulaşan işçi sınıfı, kapitalizm içi reformlarla burjuva yönetiminin teknokratı olan sosyal demokrat partilerin oy vericilerine dönüştü. Sendikaların faaliyetleri de sadece kapitalizm içi reformları hedefler oldu. Ulusal devletler sınırlarında etkisizleşen işçi sınıfı hareketleri, enternasyonal dayanışma, birlik iradesi ruhunu ve ufkunu kaybetti. Süreç içinde sönümlendi.

1989 yılında Berlin duvarının yıkılması sonrası zaferlerinden emindiler. Zafer kazanan tek kutuplu kapitalist dünya sistemi rüyasından 1999 da ABD’nin Seattle şehrinde Dünya Ticaret Örgütü toplantısında, küreselleşme karşıtlarının büyük ve sert gösterileriyle uyandılar. Bundan on yıl sora ABD’de başlayan finansal kriz, ilan edilen tarihi zaferin tam bir Pirus zaferi olduğunu ortaya çıkardı. 2016’ya gelindiğinde, kriz konjoktürel olarak sürerken, önce Avrupa’da, sonra ABD’de sağ popülizm yükselişe geçmeye başladı.

Avrupa’da yükselen sağ popülizm. Sorun küreselleşmede değil kapitalizmde.

Ticaretin, üretimin ve finansmanın uluslararasılaşması sonucu, çok uluslu firmalar, emek yoğun üretim birimlerini, daha düşük ücretli işçi istihdamı sağlayan gelişmekte olan ülkelere kaydırdılar. Asya-Pasifik bölgesi dünyanın üretim üssüne dönüştü.  Duvarın yıkılmasından sonra Batı Avrupa’dan kaydırmalar, 1990’ların 2. yarısından itibaren eski Doğu Bloku ülkelerine aktı. Bazı ülkelerde işsizlik oranları ciddi boyutta yükseldi. Sağ popülizm yükselişe geçti. Sağ popülist liderler, vasıfsız iş gücü istihdam eden emek yoğun üretimlerinin, bu tür ülkelere kaydırılmasının, karlılık öğesi olmaktan çıkarılması için, korumacılık talepleriyle burjuva milliyetçi politikalar geliştirip güçlendiler. İşsizlik meselesinin kök nedeni; sadece küreselleşme değil, kapitalizmin ta kendisidir. Tüm bu sorunlar aslında kapitalizmin işleyişinin doğal sonuçlarıdır.  Küreselleşme sürecini duraklatacak yeni korumacılık döneminin, kapitalizmin yapısal işleyişinden kaynaklanan eşitsizlikleri ve sorunları azaltacağına dair herhangi bir veri yoktur. Asıl sorun, çalışan kesimlerin büyük çoğunluğu için istikrarlı bir gelir artışının yaşanmaması, düşük ekonomik büyüme temposu, teknolojik gelişme sonucu ortaya çıkan işsizlik ve güvencesiz istihdam biçimlerinin giderek yaygınlaşmasıdır. Kapitalizmin tarihsel gelişimi içerisinde korumacılığın ya da serbest ticaretin hâkim olduğu dönemler yaşandı. Ancak korumacılığın hâkim olduğu bu dönemler, kapitalist üretim yapısının bizatihi kendisinden kaynaklanan krizleri önleyemedi. Korumacılık tedbirlerinin ve popülist vaatlerin boş olduğu görülecek; işçi sınıfı ve çalışanlar hak arama mücadelelerini yükseltmeye başladıklarında karşılarına set olarak “demokratik devlet ”in şiddeti çıkacaktır.

SÖZÜN SONU: Günümüz dünyasında hemen hemen tüm dünyada, antikapitalist sınıf mücadelesi ana teması, sol tandanslı tüm parti ve akımların siyasetinde terk edildi. Avrupa’da SRİZA, PEDEMOS ve Fransa’da İNSOUMİSE gibi parti, akım ve hareketler ufuksuz, hedefsiz komüniteryanizm hareketleridir.

İşçi sınıfının, ideolojisini, günümüz dünyasının ihtiyaç ve şartlarına cevap verecek bir revizyonla doktirinize edecek bir Lenin’i, bir Gramsci’si de yoktur. Doktiriner ideologlar, sınıf mücadelelerinin dip yapmış tarihsel koşullarında doğmazlar. Yeni liderleri, yeni örgütleri ve yeni ideologları ortaya, kendiliğinden doğan, yükselerek gelişen mücadeleler çıkarır.

Kapitalizm, bu son dönemsel krizini de bünyesinde taşıdığı bağışıklık, yönetim becerileri ve tecrübelerinden de anlaşıldığı üzere aşacaktır. Ancak sonsuzluğu temsil eden bir sistem değildir. Sosyalizm de bir felsefi ütopya değildir. Uygulanabilir, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, felsefi ve ideolojik realitesi olan bir sistemdir. Gelecek sosyalizmdedir. Nasıl sorularını sormaya devam etmeliyiz.

Çalışmamızın 2. Bölümünde BİZ NERESİNDEYİZ? Sorusu üzerinden içeriye bakacağız.

H. Ünsal 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • yusuf bodur

    yusuf bodur 18.09.2017

    Yazının ikinci bölümünü hala sabırsızlıkla bekliyorum. Umarım bir olumsuzluk yoktur..Saygılar

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 19.08.2017

    Bilgisayarım çöktüğünden yazımın son kontrolunü tam yapamadan göderdim. Yazımın sonunda 》gelecek sosyalizmdedir. Nasıl sorularını sormaya devam etmeliyiz》 cümlemi PC'im çökmeseydi >> Gelecek sosyalizmde midir? Nasıl sosyalizm sorularını sormaya devam etmeliyiz>> olarak bu cevapla kayda geçirmiş olayım. Ve okuyucuya önceki yazılarımda da bahse konuya ilişkin küçük tırnak içine aldığım soruyu sıklıkla sorduğumu sorduğumu hatırlatayım. Saygılarımla...

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 19.08.2017

    Sevgili A.Y.A, Tepitleriniz sonderece doğrudur. Ben sorular sorup cevaplar arıyorum. Analizini yapmaya calıştığım olgu, sistem veya düzen bütün güncelliği ile tartışılıyor. 1-Bende bu meseleler üzerine düşüncelerimi paylaşayım istedim. 2-Tabiki 2 nolu sorunuz veya bu analiz sonrası için ne düşündüğümü, ne önerdiğimi, bilmek, beklemek hakkınız. Düşüncelerimde bazı bpşluklar olmakla beraber cevaplarım var elbette. Yazacağım. Devam...

  • AHMET CEMAL ÇOBANDEDE

    AHMET CEMAL ÇOBANDEDE 19.08.2017

    katılmadığım nokta şu bence almanya abd bloğunda artık kendi fikrinin de alınmasını yani amerikanın her şeyi tek başına halletmesini istemiyor/ koz olarak da rusya çin kozunu oynuyor/ yoksa rusya ve çinle kalıcı bir işbirliği olmayacağının farkında

  • arif yavuz aksoy

    arif yavuz aksoy 19.08.2017

    1. Bu çok ayrıntılı bir veri-analiz aktarımı olmuş. Temel bilgi olmadan konu hakkında zaten konuşulamayacağı üzere, mevcut çalışma önemlidir. Yazarına teşekkür ederim. 2. Devamı çok önemli. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi, mevcut haliyle bu yazı bir veri-analiz aktarımı. Buna dayanarak yazarın ne tür bir ekstrapolasyon yapacağını bilmek benim de hakkım (aferin Ç, tam da düşüncemi ifade etmişsin). 3. Gelecek sosyalizmde değildir! Gelecek olsa olsa Taş Tanrı Zardoz'dadır. a.y.a. selamunaleykümsss

  • Ç.

    Ç. 18.08.2017

    Çalışmanızın devamını bekliyorum.

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 18.08.2017

    Sayın Cobandede,katılmadığınız yorumlarım hakkında sizde eleştiri ve düşüncelerinizide uaxın lütfen.bu ediminizle bizim gelişimimize, ufkumuza, bakış açımızın zenginleşmesine katkı yaparsınız. Yorum yaparken birde bu yönden düşünmelisiniz bence.Teşekkürler.

  • ahmet cemal çobandede

    ahmet cemal çobandede 18.08.2017

    detaylı akademik bir yazı-yazarın bazı yorumlarına katılmasam da bu konudaki bilgi düzeyimi epeyce artırdı-yazarın eline sağlık

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 18.08.2017

    Gelişinizi sabırsızlıkla bekliyorum. Programınız varsa bildiriniz bana düşen kısmını üzerime alırım. Uşak ta olduğunuz dönem askerlik görevim için Kağızman da sakıncalı piyade idim yoksa mutlaka tanış olurduk. Telefonumu kaan hocadan alabilirsiniz. Kardeşçe selamlar..

  • H.ÜNSAL

    H.ÜNSAL 17.08.2017

    Sayın BODUR,Teşekkürler, bilgisayarım tamirden saglam gelirse en kısa zamanda bitirip yayıma hazır olur. Aksi durmda biraz gecikir. Ben de yarım UŞAK'lı sayılırım.83'te siyasi sürgün olarak Mustafa Baygın ağanın İNCİ PALAS hanında ikametliğim ve Turanidman yurdu lokalinde zil zurma sarhoş olup altı kat merdiven inrkendşüp kolumu bacağımı kırmışlığımın acısı hala beynimde.kasımda gelicem.o günleti yad edip bir tek atarız. Saygılar benden

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 17.08.2017

    Enfes. Okumaya doyamadım. İkinci bölüm için sabırsızlanıyorum. Lütfen fazla bekletmeyin.Saygılar..

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.