Nazım Hikmet Yaşasa, Bugün Nasıl Biri Olurdu? İki Olasılık.. İki Senaryo

Nazım Hikmet Yaşasa, Bugün Nasıl Biri Olurdu? İki Olasılık.. İki Senaryo

Bir parti içi CHP öyküsü de bonusu !..

Nazım Hikmet bugün 45 yaşında. Aramızda yaşıyor. 1972 doğumlu sanat adamı yine sol siyasetle yakından ilgileniyor…

Önce Nazım Hikmet’in temel karakterini, kişiliğini özetleyelim:

Çok zeki ve sanatsal anlamda üstün yetenekli. Büyük sanatçılarda görülen ve işin olmazsa olmazı iki özelliği öne çıkıyor: Özgünlük ve devrimci yaratıcılık. “Devrimci”yi sanatsal ve düşünsel anlamda belirtiyoruz burada. İdeolojik ve siyasal anlamda da eşitlikten yana güçlü militan duyguları ağır basıyor. Bu, onu solcu ve komünist yapıyor. Yükselen ve yeni değer “komünizme”, her riski göze alarak militanca katılıyor. Atak ve cesaretli bir kişilik yapısı… Tutuklamalara, uzun hapislik koşullarına sızlanmadan katlanıyor. Sorgulayıcı bir aydın. Düzeni sorguladığı kadar içinde yer aldığı siyasi yapıyı da zaman zaman sorgulayıp eleştirebiliyor. Sovyetler’de yaşadığı dönemde bile gösteriyor bu karakterini. Çevresindeki insanları özellikle sanatsal yönden eğitiyor, geliştiriyor, birçok kalburüstü sanatçı yetiştiriyor. Paylaşımcı. Merhametli. Sevecen. Sosyal ilişkilerde hem sıcak, hem maharetli.

Öte yandan, özellikle o dönemin katı örgütsel çalışma ilkelerine yeterince uygun disiplinli bir çalışma anlayışı yok. Cesaretli ama, çok iyi bir siyasal militan sayılmaz. Bir sanatçı için bu hiç gerekmez, ama onun siyasi anlamda da en üst düzey yönetimsel sorumluluklar aldığını düşünürsek, bu yapısı, o konumuyla hayli çelişiyor. Örgüt içi tartışmalarda kim haklı, onu tartışmıyoruz. Ama siyasi bir yapı varsa ve onun genel kuralları buysa, ya ona tam uymak, ya çıkmak gerek... Fazla çapkın. Bu yönü siyasetine ve sanatına hem hizmet ediyor, hem onu zaman zaman baltalıyor. Üst sosyal sınıflardan dostlar edinmeyi ve onlarla birlikte yaşamayı biraz fazla seviyor. Kuşkusuz bunun da iyi tarafları kadar “komünist halkçılıkla” bağdaşmayan yönleri bulunuyor. “Örgütüne ve genel olarak sola karşı da eleştirel olabiliyor” dedik ama, bunu pek ileri götürmüyor. Bir yerde taviz veriyor. Öyle ki, düzenin üst yöneticilerine karşı da zaman zaman düşünsel, sanatsal ödünler verebiliyor…  

BİR KÖTÜ, BİR DE İYİ SENARYO HAZIRLADIM.. HANGİSİ DAHA YÜKSEK İHTİMALLİ?

60 öncesi kuşaktan, 68 ve 78 kuşağından çok sayıda devrimci, komünist önderin veya ileri militanın, 80 sonrası hallerini birlikte gördük, yaşadık.

Bunların büyük bölümü sefil tablolar sergilediler. Bir kısmı fazla bozulmadı, ama vasat grafikler çizdiler. “Yoldaşları” olmaktan onur duymakta devam ettiğimiz insanlar ise küçük bir azınlık olarak kaldı.

Hemen hemen herkes kabul ediyor bu gerçeği. Zaten bu böyle olmasa bu kadar derin çukurda debelenip durmazdık. Her bakımdan.

Bunu açıklamak için ileri sürülen savlardan en yaygını şu: En iyiler öldü, kalanlar ikinci sınıf iyilerdi. Onlar da şimdiki hale geldi. Ölenler şimdi sağ olsalar, onları bu hallerde görmezdik…

Bu görüşe ancak kısmen katılabilirim. Şunu çok iyi biliyorum ki, militan devrimcilik yıllarında “çok iyi”, hatta “ölenlerin de bazılarından iyi”, çok zor sınavlarda bunu kanıtlamış yaşayan pek çok devrimci örnek tanıyorum. Bunların da büyük çoğunluğu ideolojik ve siyasi anlamda sefil durumdadır. Zaten yazarlar için “iyilerin erken ölmesi” daha az gerçekleşir.   

En iyilerin kanlı mücadele içinde ölümle elendiği, tarihsel ve sosyolojik bir gerçek. Bunu reddedemeyiz. Ne var ki, kalanlar içinde de en azından yakın düzeyde binlerce iyi vardır, ama burada asıl belirleyici şey, zamanın ruhudur.

Zamanın ruhu zehirliyse, buna karşı direnmek, aylar süren işkenceye, kafaya dayanan silaha direnmekten zor olabiliyor.  

O yüzden Nazım Hikmet için de önce olumsuz senaryodan başladık. Onun yüksek karakter özelliklerinden ötürü, (karakteri insanın kaderidir), olumsuz senaryonun daha düşük olasılıkla gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Ama ne kadar düşük? Bunu kimse bilemez. Matematik hesabı yoktur.

BİRİNCİ SENARYO: HDP’li NAZIM HİKMET

İsmi Nesim Hükmet. Aslında HDP üyesi değil. Kendini sosyalist sayıyor. Komünist, sosyalist.. bir dizi partiye takıldı, ama hiçbirine uzun süre kanı ısınmadı. Yine de onlara yakın. Hepsine eşit mesafede yakın. Seçimlerde HDP’ye oy atmakla birlikte, onu zaman zaman “kıyasıya” eleştiriyor. PKK’nın şiddet eylemlerini pek desteklemiyor ve kınadığı da oluyor. Eskiden en çok Radikal gazetesi okurdu, şimdi daha çok Birgün ve Cumhuriyet okuyor. Birgün’de ayda birkaç makalesi çıkıyor.

İki evlilik yaptı, ikisi de boşanmayla sonuçlandı. İkisinden de birer çocuğu var. İkisi de annelerinin yanında kalıyor. Onlara mali yardım yapma zorunluluğu bütçesini bayağı zorluyor. Bereket ki, dedelerinden beri ailesi hayli zengin ve kalan miras ve ailevi yardımlar gelecek için endişe etmesini engelliyor.

Önceleri uzun süre reklam yazarlığı yaptı, ama bu işin kendine pek uygun olmadığını sonunda anladı. Şimdi bir büyük yayınevinde yarım zamanlı editörlük yapıyor.

Şiirleri önemli dergilerde yayımlanıyor. Beş şiir kitabı, bir öykü kitabı, bir romanı çıktı. Ve bunlarla yedi ödül kazandı. Çekilmiş iki filmin senaryosunu yazdı. Bunlardan biri, bir uluslararası bir festivalde büyük ödülü kazandı.  

Ayişe Parman’la söyleşisi.. Geçen ay Hürriyet’te çıkan söyleşiden kısa bölümler aktarıyoruz:

En beğendiğim yazar şairlerden birisin, tarzına bayılıyorum vallahi. Çok keyifli.. Kalabalık bir okur kitlen var, ödüller alan başarılı bir edebiyatçısın. Ama medyaya hep aşk yaşamınla manşet oluyorsun. Bugün şu manken, ertesi ay falanca oyuncu. Bu seni rahatsız etmiyor mu Nesimcim, Allah aşkına. Yoksa hoşuna mı gidiyor? Doğruyu söyle…

Hoşuma gider mi hiç, amma yaptın! İnsanın fiziksel görünümünden ötürü cezalandırılması değil de ne yani şimdi bu! Başka yazarların da sevgilileri var. Onlar da orada burada geziyorlar, gezmiyorlar mı? Neticede bekar bir erkeğim. Bu kimi ilgilendirir! Tabii o gazeteci arkadaşlar da görevlerini yapıyor. Okuyan da merak edip okuyor. Ama ben, beni izleyenlerin gündeminde şair kimliğimle kalmayı tercih ederim.

Nazım Hikmet’e çok benziyorsun. Bu bir şair olarak seni mutlu mu ediyor, yoksa onun gölgesinde kaldığını mı hissettiriyor? Aslında yeni nesil, gençler, seni Nazım’dan çok daha fazla seviyor. Bunu biliyorsundur. O gölgeyi hissetmiyorsun belki.

Nazım Hikmet’e benzemek beni hiç rahatsız etmiyor. Kötü bir his duymadım şimdiye dek. Keşke yüzüm değil, yeteneklerim daha çok benzeseydi ona. Büyük şair. Benim vasıtamla Nazım’ı da severse gençler, bundan gurur duyarım.

Oo.. büyük tevazu. Hep böyle kal. Bunun için daha çok seviyorum seni. Peki sence en büyük şair kim, gelmiş geçmiş?

En büyük kim? Ona karar vermek doğru değil. Sanatta en büyük şudur demek bana doğru gelmiyor. Ama en çok sevdiklerimi söyleyebilirim. O bile yanlış, çünkü birini söyleyince ötekine haksızlık yapmış gibi hissediyorum. Gene de sordun, cevap vereyim. Can baba’nın dobracı estetiği ile Mungan’ın lirik imgelem dünyası benim favorilerim. Onların ardından İkinci Yeni geliyor. O ustaların hepsi birden.

Nazım ustayı rafa koydun yani.

Dedim ya, büyük şair. Sever, takdir ederim. Fakat tarzı bana pek uymuyor. Daha ayrıntısına girmeyeyim. Üstüme gelme..

Ha ha ha! Bir büyük eleştirmenimiz diyor ki senin için –tanırsın onu- : Çok yetenekli, ama yeteneği ölçüsünde verimi yok!

Kimmiş çıkaramadım. Nasıl verimi yok, neyi vermemişim! Yedi adet kitap çıkarmışım! Cidden nerede, kim yazmış bunu? Büyük eleştirmen ha! Burnu öyle büyük ki, önünü göremiyor anlaşılan.  

Ah Nesimcim ah Nesimcim..  O sivri dilim yok mu! Sen sen sen.. Rahatlıkla edebiyatın ilk 10’una girebilecek ışık var sende. Görüyorum. Haddim değil belki ama, görüyorum işte. Ama bir şu gönül maceraların seni hafife almalarına yol açıyor… Bir de bu isyankar dilin.

Latife yapıyorum canım. Ben bütün eleştirmenlerimizi severim. Saygım zaten baki.

Eh herhalde.. Öyle olmalı.. Sepet sepet ödül verdiler sana. Fakat biraz kavgalı gibi görüyorum seni edebiyat alemiyle. Benimkisi yanlış bir his mi bilmiyorum. Bazı söyleşilerinde sitemlerin falan oluyor. Daha mı yükseklerde yoksa gözün?

Yükseklik tutkum hiç de yok, sen de bilirsin. Gazeteci zarfı mı nedir bu, inadına soruyorsun değil mi? Dediğinin gerçek olan yanı var mı? Biraz. Şöyle söyleyeyim: Çok beğendiğim bir şiir oluyor örneğin, tutulmuyor. Harika bir hikaye yazdım diyorum, beğenilmiyor. Bunu pek sevmedim, yayınlasam mı yayınlamasam mı dediklerimse, inadına çok seviliyor. İçten ve derinden yazdım mı eksideyim, hafif şeyler yazdığımda artıdayım. Bu sıkıntı yaratmıyor değil bende. Ara sıra sitem ediyorsam bundandır.  O kadar da isyankar değilim anlayacağın. Ara sıra bir boşluk.. bir nedensizlik, gereksizlik duygusu oturuyor içime. Bunu dışarı yansıtıyorum. Her sanatçıda olur böyle şeyler…

İKİNCİ SENARYO: DEVRİMCİ NAZIM HİKMET  

Şair yazar Nesim Hükmet, şimdiye dek beş şiir, iki öykü kitabı, bir de roman yayımladı.

Herhangi bir ödülü yok. Kitaplarından birkaçı, birkaç baskı yaptıysa da, şimdi kitapçılarda bulmak eski papirüs metinlerini sahaflarda bulmak kadar zor. Uzun süre İngilizce ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan, bir kez de tutuklandıktan sonra meslekten ayrıldı. Şimdi turist rehberliğiyle geçimini sürdürüyor.

Beş yıl kadar bir sosyalist partide aktif çalıştı, orta düzey yöneticilikler yaptı, ama sonunda kavga edip ayrıldı. 10 yıl kadar önce on beş kadar arkadaşıyla birlikte “Put Yıkıcılar” adlı bir parti kurdu. Örgüt, iki yılda binden fazla üyeye ulaştığı anda parçalandı. Sonra da dağıldı. O gün bugün politikadan tiksiniyor, ama uzak kalmayı da tam başaramıyor.

İki evlilik yaptı, ikisini de beceremedi. İkisinden iki çocuğu var. Çocuklara anneleri bakıyor. Onlara maddi yardım yapmaya çalışıyor, ama yetişemiyor. Eski eşleri onu sorumsuzlukla suçluyor.

Nesim Hükmet ile, Ekim Kültürü adlı dergide yapılan söyleşiden bölümler:

Bir de parti kurma deneyiminiz olmuştu sizin. İşler iyi giderken birden sarpa sardı. Sonra “Bu Vasatla Politika Değil, Hiçbir Nane Olmaz” diye bir yazı yazmıştınız. Onu biraz açar mısınız? Bu teslimiyetçilik değil mi? Politikaya hala aynı duygularla mı bakıyorsunuz?

Bu vasatla politika değil, çay ocağı bile işletilemez. O görüşümü koruyorum. Fakat vasatın düzeyini yükseltmek de yine birilerinin omzuna yıkılıyor. Yalnız bu ben değilim artık. Bunu yapacak kişiler çıkarsa, onlara kolaylıklar dilerim.   

Çok karamsar bakıyorsunuz dünyaya. Oysa solda büyük işler başaracak güçlü bir potansiyel hala var. 

Var evet, çok var.. O yüzden sizin dergi kimsenin elinden düşmüyor. Kaç satıyordunuz, 300 mü?

Marx’ın, Lenin’in çıkardığı dergiler de bir zaman sadece 300 adet okunuyordu. Olaya böyle bakmanızı yadırgadık.

Az çok başarmışları hep örnek gösteririz de… Başaramayan yüz katı var.. onlardan hiç bahsetmeyiz. Bu konuya hiç girmeyelim.

Evet, girmesek iyi olacak. Niye parçalanmıştı sizin parti?

Klasik bahaneye sığınmayacağım “Kariyerist hırslar ağır bastı” falan, demeyeceğim. O tabii ki var. Ancak asıl sorun kadrolarda, tabanda. Taban düzgünse, düzgün lideri bulur. Taban bozuksa böyle bir arayışı olmaz. Lider allame olsa, o tabanda tutunamaz. Bu yaşadığımız dönem için en azından böyle düşünüyorum. Farklı şartlarda lider daha belirleyici olabilir.

Tabanın sorunu neydi?

En güvenebileceğimiz kadrolarımız, arkadaşlarımız çok kolay bozuluyorlar. Kalitelerini yükseltmek istemiyorlar. Bunun için fedakarlık yapmıyorlar. Durunca düşersin. Kaliteyi yükseltemezsen alçalırsın.

Bizi geliştirmesi, büyütmesi gereken, bunun için çalışması gereken insanlar, en yakın partililer güç istiyor. Kalabalık ve güven istiyor. O kalabalığı ve güveni yaratacak, bunun için çalışacak insanlar sizlersiniz halbuki diyoruz. Bir yere kadar gidiyorlar. Sonra duruyorlar. Moralleri bozuluyor. Kitleye çalışması gereken adamlarımız, arkaları toplanması gereken, her gün moral verilmesi gereken insanlar haline geliyor. Tüm enerjimizi bu en yakınlarımıza harcamaya başlamıştık. Halka mı çalışacağız, en yakınlarımızı mı toparlayacağız!

Bir grup arkadaş ise, daha aktif eylemlilikle bu sorun çözülür diye dayattı. Siz pasifsiniz dediler. Altta başka hesaplar var tabii. Ayrıldılar. Ne kadar aktif olduklarını da gördük. Bu vasatla aktif olsan ne olacak, pasif kalsan ne yazacak!  

Bu konuda başka bir iddia daha var. Parti çok kalabalıklaşmış, şişmiş. O yüzden parçalanmış.

Çok tuhaf ama, o da doğru. Parti binasına sığmayacak kadar üyen varsa, bir apartman dairesine sığamıyorsan, örgütün parçalanma vakti gelmiştir. Diyalektik denilen şey tam da bu olsa gerek. Güçlü değiliz diye morali bozulanlar da aynı kişiler, fazla kalabalık olduk, bu yeniler de kim diyenler de aynı kişiler…

Ekşi sözlük gibi sosyal sitelere bakıyoruz, face var, sosyal medya var. Oralarda çok olumsuz şeyler söyleniyor hakkınızda. Seveniniz biraz var, ama sevmeyeniniz kıyamet gibi.. Ne diyeceksiniz bu konuda?

Dostoyevski bir romanında, engizisyon rahiplerinin İsa’yı zindana atmasından  bahseder. Garibim herhalde, “ben İsa’yım, yoksulların İsa’sı, eşitlik meşitlik…” deyip dolaşıyormuş, derdest edivermişler. Rahip diyor ki buna, “O’sun veya değilsin, benim için fark etmez. Dinimize zarar veriyorsun. Yarın senin çarmıha gerip yakacağım.”

Vallahi Lenin gelseydi bugün Rusya’ya, Atatürk buraya gelseydi mesela. Bu kitle, bu vasat ne yapardı onları biliyor musunuz? Geldiklerine ve geçmişlerine pişman ederdi.  

Size yönelik eleştirilerden bazıları da, bir komünist olarak kendinizi tanıttığınız, ama burjuva eğilimlerinizin ağır bastığı yönünde…

Burjuva eğilimler mi! Kendileri neymiş peki? Dedem zenginmiş, ne yapayım. İnsan dedesini seçemiyor. Burjuva olsam ne olacak, olduğum nedir? İşte hayatım, işte kendim. Elde avuçta ne varsa partiye harcadım. Kalanını dostlara, arkadaşlara dağıttım. Geriye bir evim kaldı, bir de çalışırsam maaşım. Siz de iyi takip ediyorsunuz ha, ne kadar aleyhime şey varsa haberdarsınız maşallah! Yok mu bana arka çıkan hiçbir şey?

Niye yalan söyleyelim, tek tük… Edebiyat maceranız da hüsranla devam ediyor, oysaki bir dönem bayağı bir okur toplamıştınız. Çok geniş kesime açılamasanız bile önemli bir kitle edinmiştiniz.

Orada da aynı sorun. Tıpkısının aynısı. İki alan birbirine içiçe geçmiş, ayrı değerlendirilemez. Senin en yakın okurların örneğin. Yazdığın şiirleri eşsiz buluyor, harika buluyor. Bunları söylüyor. Sonra bakıyor ki medyada bunun yansıması yok. Ödül yok. Kitap satışı yok. Kitaplar bulunmuyor. Bulunmayan kitap satılmıyor haliyle. Sonra düşünmeye başlıyor. Herhalde ben abarttım, diyor. O da beğenmez oluyor. Soğuyor. Enerjisi kaçıyor. Senin dostun olmaktan utanır hale geliyor.

İlkelerimiz, çizgimiz nedeniyle sağa pek açılamıyoruz. Fakat piyasa edebiyatçısı için sağ, sol, iktidar, muhalefet, fark etmiyor. Her yer onların çiftliği. Bu çiftlikte yiyip içip birbirini öven kalabalık bir grup var. Ali kıran baş kesen olmuşlar.. Onun karşısında başka bir kesim de nihilistler… Bu grup da, her şey rezil, her şey batmış, tek lider, tek sanatçı, tek yazar, tek bilmem ne… kalmamış diyenler. Ah eskiler, ah eskiler.. diyenler. Onlar da mizofil grup.   

Nedir o?

Kirden, pislikten hoşlanma. Ortamdaki manevi pislikten haz alıyorlar besbelli. Kendilerini hiç hissediyorlar, ben hiç isem eğer, herkes hiç ilan edilsin, diyorlar.  

“Şairde, sanatçıda bir değer varsa nasıl olsa ortaya çıkar, halkta karşılığını bulur” diyor mesela bunlar. Orada hep birbirini öven şebekeyle aynı noktaya geliyorlar, gördün mü! Ben de öylelerine diyorum ki, “Sende neyin ne karşılığı var? Sen onu söyle. Bırak şimdi bu işleri. Halk dediğin ne, hepimiz işte.” “Bak” diyorlar, “Nazım Hikmet nasıl tutundu, Yılmaz Güney ne engellere rağmen bir yere geldi.” Sayıp döküyorlar. Bizim gibilere açıkça demeye getiriyorlar ki, “Siz yeteneksizsiniz veya halka açılmayı bilmiyorsunuz.” Yahu sen nesin o zaman.  Şikeci futbol hakemi mi? Sen gördüğünü yazabiliyor musun, kimden çekiniyorsun. Sen hesap kitap derdindeysen gariban halk ne yapsın!

Dünya tarihi değeri bilinmemiş kıymetlerin adsız mezarlarından geçilmez oysa. Bunlar gibiler yüzünden. Ve o yüzden batıp duruyoruz. O yüzden bunca haksızlık, bunca kıyam. Halk dediğin şey, değeri kendiliğinden bilecek noktaya gelecekse, sen niye kalabalık ediyorsun “aydın” numaralarında? Çekil yoldan. Çekilmez. Sen geçerken durmadan çelme takacak ya.. Çekilmez.  

Edebiyatınızı nereye koyuyorsunuz? Hangi çevrelere yakın, hangilerine uzaksınız?  

Edebiyatımı yere göğe koyamıyorum. Öyle muazzam bir şey… Şaka bir yana, benim tarzım hiçbir yere uymuyor.

Hani şöyle hikayeler çok anlatılır. Ünlü bir ustanın makalesini gönderirsin bir büyük dergiye, yayımlamazlar. Kendin saçma sapan bir şeyler uydurursun cafcaflı bir adla, onu pek beğenip basarlar. Böyle şeyler ben de denedim zamanında. Birbirine taban tabana karşıt iki dergi de aynı şiirimi beğendi mesela. Ya da aynı şiiri birbirine tamamen ters gerekçelerle reddettiler.

Toplumcu Gerçekçilik denen akıma ısınamadım. Yalan ve samimiyetsiz geliyor bana. İlk çıkaranlar ilk uygulayanlar kuşkusuz samimi imişler. Fakat yaşayan her şey durdukça küflenir, çürür, kokuşur. Sanat da yaşayan bir organizmadır. İmge fetişistleri daha da samimiyetsiz geliyor. Benim şiirim bunları deviren bir şiir. Az öte gidin bana da yer açın demedim hiç, ben girdim mi bir yere, bana benzerler dışında herkesi kovar, dışarı defederim. Başka deyişle sanatım bunu böyle yapar. Tabii bu iddiam lafta kaldı hep. Benim onları defedeceğimi bildikleri için, onlar beni defettiler hep.   

Yarma gibi, kıllı, bıyıklı erkeklerin balerin kıyafetinde dans ettiklerini düşünün. Hem sakil, hem komik gelir insana. Edebiyat alemi de böyle tiplerle dolu. Tabii bunu ancak anlayan görüyor. Kalas gibi ruhu var herifin, her yerinden çaçaronluk akıyor kadının… Bir bakıyorsun, şiiri, öyküsü, romanı duyarlılıktan, incelikten kırılıyor…  Okur vasatı, bunu yiyor tabii. Sen ise görüyor ve söylüyorsun… Aynı ortamlarda aynı ölçülerle yargılanmak, değerlendirilmek istemiyorsun onlarla. Zül geliyor bu. Bunları diyorsun. Cevap mı ne: “Kimsin sen! Kolay yoldan ünlü mü olmak istiyorsun! Kendini şair mi sanıyorsun? Kimsin sen!”

Otuzlu yaşlarda aştım bunları. Boyumun ölçüsünü aldıktan sonra. Ondan sonra girmedim o ortamlara. Kendi ortamımı kurmaya çalıştım. Hayatımda bir kere bunların festivallerine gittim, pişman oldum. Yine otuzlu yaşlarımda. CHP’li belediye düzenliyor festivali, baktım, ne kadar yiyici solcu sanatçı takımı varsa orada. Geldin, cezanı çek, kurtul, dedim kendime.   

Panelde sıra bana geldi. Sakin sakin konuştum. Edebiyat falan konuştum, genel doğrular, arada birçok taşlama da var, ama kimse edebiyattan anlamıyor zaten, edebiyattaki gerçek kavgayla ilgisi-alakası yok kimsenin, bir şey anlamadılar. Sonuna bir iki hamasi sol söz ettim: Müthiş bir alkış. İki de şiir okudum, alkışlar tavana vuruyor. Biri çıktı, bir soru sordu, sözü CHP’ye getirdi. Sorunca da susmak olmaz artık, hem CHP’nin genel politikasına, hem sanattaki politikasızlığına birkaç tane çaktım. Biraz da yiyicilikten bahsettim.

Ortalık buz gibi oldu. Herkes birbirine bakıyor, suratlar düştü. Kültür işleri müdürü kıpkırmızı.. homurdanıyor.. Neyse. Oturum bitti. Beni çembere aldılar. Neredeyse dövecekler. Ne nankörlüğüm kaldı, ne had bilmezliğim, ne kabalığım, ne cahilliğim! Arka taraflardan “terbiyesiz” diye bağıranlar oldu. “Ünlü olmak istiyor bu!” “Kim sanıyor kendini terbiyesiz? Kimsin sen?” Tiz sesli bir kadındı… Ha, bak en çok dedikleri buydu: “Kimsin sen!”  

Ben Nesim Hükmet’im diye bağırdım, devrimci şairim… Var gücümle bağırdım. Ben Nesim Hükmet’im, devrimciyim, şairim. Ama ötekilerin çığlıkları, hakaretleri benimkini bastırdı. “…iz “ senin şairliğini dediler.. Diklenmesem dövecekler…

Oraya birkaç yazar-şair arkadaşla birlikte gitmiştim. Onlar da ortada görünmüyor, beni korumuyor.

Neyse, dedim; akşam yemeğinde içer, dertleşirim artık… Gittim lokantaya. Kimse yüzüme bakmıyor. Bizim arkadaşlar başka masalara oturmuş. Burada yer yok diye işaret ediyorlar uzaktan.

Tek başıma oturdum bir masaya. Yanıma kimse gelmedi. Kimse selam vermedi.

Kalktım terk ettim orayı. Başka bir lokantada yemeğimi yedim. Gittim otele. Otelde “yer yok” dediler. Telefonda konuşmamış mıydık? Rezervasyon yapılmıştı benim için. Adım Nesim Hükmet… “Evet, öyleydi ama, rezervasyonunuz iptal edildi, kusura bakmayın. Başka oda da yok.”

Başka bir otele gittim. Şaşkın ve sevinçliyim. Doğru yaptığıma, hiçbir yanlışım olmadığına inanıyorum. Bu dersi erken aldığım için mutlu olmalıyım ve mutluyum. Festival devam ediyor, ama katılmam söz konusu değil artık. Arkadaşlarımla da ilişiği keseceğim, kestim bile. Kahvaltıya indim, geç. Biraz atıştırıp oradan garaja gideceğim.

Bir kalabalık kahvaltı salonuna doluştu. Baktım bizim arkadaşlar da var aralarında. Başlarında belediye başkanı. Akşam lokantaya gelince öğrenmiş benden yakındıklarını. Sonra konuşmamı ve soruya verdiğim cevabı izlemiş videodan. Diyor ki, “Bize sizin gibi devrimci şairler gerekli, sizin gibi içten ve birikimli eleştiriler yapabilecek aydınlar gerekli.” Özür diliyor falan. O konuşmayı tekrar edelim diyor. Bizim arkadaşlar da, öbürleri de yaltaklanıyor. Başkan’a çok teşekkür ettim, ötekilere de “..tir” çektim. Paramı ödeyecekti belediye. Ben ödedim dedim. Ayrıldım otelden. (*)        

Bir ara İnsan BU’da da yazmıştınız?

Aman, onlar benden de kavgacı. Benle bile kavga ettiler. O kadar burunlarının dikine gidiyorlar ki, hiç şansları yok. Ama günün birinde çok daha geniş kesim okuyacak bu kayıtları. Allah onlara kolaylık versin mi diyeyim, selamet versin mi diyeyim. O kadar.

Sonuç ne peki? Ne yapacaksınız bundan sonra, şimdi ne yapıyorsunuz?

Ben bu işleri ağırdan alıyorum artık. Derinden gidiyorum. Güç toplarsam tekrar put yıkmaya teşebbüs ederim.

En ağırıma giden nedir biliyor musunuz? Böyle şeyler anlattıkça, bu gerçekleri açıkladıkça, sorunu kendi dar ufuklarından algılayan yine benzer kişiler, bunu kişisel bir ikbal sorunu gibi algılıyor. Senin kitabın satılmıyor, şiirin okunmuyor, bunun kavgasındasın. Yuh artık! İstediğim an, yazımı, şiirimi epeyce bir insana okutuyorum. Kitabımı da istesem çok sattırırım. Mesele mi? Senin ne yazdığın kadar, onu kimin okuduğu önemli.

O zilleti kabullenmemek benim seçimim. Bu, benim şahsi kitap kavgam değil, bu benim kişisel edebiyat mücadelem değil.

Siz bu seçimleri yaptıkça toplum bu hale geliyor… Toplum. Toplum çöküyor, insanlık çöküyor. Bok içindeyiz! Lağımda bok olmuşuz bok.. lanet! En üstte yüzen bok olmak mı marifet?

O yüzden ben bu kavgada yokum. En azından şimdilik.. Biraz daha dibe vuralım bakalım. Daha da layığımızı bulalım.     

Son bir şey daha söylemek ister misiniz? Okura son bir mesaj…

Ben sosyalistim. Kavgacıyım. Militanım. Ben sosyalist olmayan, kavgacı olmayan, militan olmayan bir kitleye ne anlatayım? Hangi şiiri yazayım?

Sosyalistler sosyalizmin ruhundan nefret ediyor. Anti-Amerikan, Anti-emperyalistler, çocuklarını Amerika’ya, Avrupa’ya kaçırıyor. Solcular CNN’deki programları sektirmiyor… Edebiyat tutkunları çöpten besleniyor... Okumuşlar birbirinden kakavan putlara tapıyor... Ben bu kitleye hangi edebiyatı yapayım. Kitle sistem, sistem kitle olmuş… İktidar kalleş, muhalefet onun kadar leş…

Ama bir yolunu bulacağım.

Bir gün, bakarsınız şöyle yazacağım, bakarsınız hiç yazmayacağım: Hava ağır mı ağır.. Yüreklerin kulakları sağır.. Öyleyse.. Bağır bağır bağırıyorum… Koşun… Düşman kendimiz.. Var mısınız? Kurşun gibi bir savaşa çağırıyorum…

Teşekkürler, değerli Nesim Hükmet..

Kaan Arslanoğlu

(*) Yukardaki öykü CHP Düzce eski il başkanlarından Ahmet Ölmez’in başından geçen gerçek öyküden esinlenme. Öykünün aslı şu:

Yıl 2005. Tüm il başkanları ve yöneticileriyle geniş bir parti toplantısına katılır Ölmez, Ankara’da. Oturumu Önder Sav yönetmektedir. Birçok kişi söz alır ve konuşmalar coşkun alkışlarla sonlanır. Sıra ona gelince yirmi dakikadan uzun bir konuşma yapar Ölmez. Konuşması sırasında yüzler asılmaya başlar, konuşması bitince herkes ters ters bakmaktadır ona ve salonda buz gibi bir hava esmektedir. Ölmez, özetle ve mealen şunları söylemiştir: “Burada kendimizden çok memnun görünmekteyiz, ama yeni insanları, çevremizdeki değerli insanları kazanmak gibi bir çabamız, anlayışımız yok. Parti içi kısır çekişmeler, kavgalar, sen ben, koltuk kavgası tüm zamanımızı alıyor. Zaten bu bencil kavgayı gören aydın insanlar da korkup uzak duruyor.. vs..”

Verilen arada, etrafını parti yöneticileri sarar ve bir dövmedikleri kalır Ölmez’i. Ne haddini bilmezlik, ne küstahlıktır, ne parti terbiyesine aykırı bir kibirdir bu yaptığı.. Muharrem İnce’ler, Berhan Şimşek’ler, Hakkı Süha’lar.. Kimse ona sahip çıkmaz.

Akşam tüm partililer lokantaya giderler. Kimse Ölmez’in yüzüne bakmaz. Masada tek başına oturur ve kalkar. Düzce’den gelenler bile yanına yaklaşmaz.

Otele gider. Odasına çıkacaktır. “Rezervasyonunuz iptal edildi, bu otelde yer yok” denir.

Gider, başka bir otelde geceyi geçirir. İl başkanı olmasa dönecektir, ama ertesi günkü toplantıya da katılmak zorundadır.

Oturuma girer, en arka sıraya oturur. Önder Sav gelir, açılış konuşmasına başlar. “Bugün öncelikle dünkü konuşmaları değerlendirelim” der. “Birçok il başkanımız konuştu, değerli görüşler ifade etti, ama birisinin konuşması vardı ki, farklıydı, söze onunla başlamak zorundayız…” Bütün bakışlar geriye, Ölmez’e yönelir, yine düşmanca.

Sav devam eder: “Gece, Genel Başkanla (Deniz Baykal’la) tüm değerlendirmeleri gözden geçirdik. Şunu söylemeliyim ki, bütün görüşler değerli, ama Düzce il başkanı genç kardeşimizin dedikleri daha önemli. Bize böyle düşünen, böyle konuşabilen yöneticiler gerek.”

Verilen arada birçok kişi ona yaklaşmaya, tanışmaya çalışır, ama hepsine “..tir” çeker Ölmez.

Sonraki buluşma ve toplantılarda, Baykal muhakkak Ölmez’in fikirlerini alır, konuşmayacaksa da onu konuşturur.  


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Cenk Sönmez

    Cenk Sönmez 15.01.2018

    Sanat her insanın mücadele etmeden sahip olduğu (ama çoğu zaman farkında olmadığı) tek üretim aracı. Üretim araçlarından yoksun olanları teori ve pratikten üretime(poiesis) geçirmenin tek yolu sanat. İlkçağ insanının duvara resim yapması, ilk hristiyanların mağara duvarlarını dini resimlerle doldurmalarına benzer bir yolla sosyalizm kendi sanat anlayışını, vazgeçmeden üretebilirse ve yaygınlaştırırsa, yılmadan, yakınmadan çalışma azmine sahip olursa geleceği ele geçirebilir. Üretim olmadan kitleleri ikna etmek, başka bir dünya tasavvuru mümkün değil. Veriliyi eleştirmekten, kapitalizm analizlerinde gezinmekten kurtulmak için ütopyanın zihinlerde inandırıcı hale gelmesi, gerçekliğe dönüşmesi sanatla olur. Mağara adamı insanları ikna etmeye çalışırken günümüz solcusundan daha akıllı davranmış. Ders almalıyız.

  • Cenk Sönmez

    Cenk Sönmez 14.01.2018

    üretmedikçe yakar ve yıkar teori ve pratik insan bir hiçtir salt yıkıcıysa Poiesis olmadan

  • buraky

    buraky 07.01.2018

    "Bugün yaşasalardı" temalı yeni kitabın bir bölümünü okuyorum diye düşündüm, bonusu okuyana kadar. Belki de habercisi bu yazı. Bonus da hep güçlünün iktidarın yanında yer almanın güzel örneği. Daha önce bu sitede yazılan bir başka yazıdaki örnekte, ilaç firmalarının isteklerine uyarak kongrelerde yer bulma da aynı değil mi? Futbolumuz ya da bilimimiz farklı mı? Bileşik kaplar teorisi sonuçta. Üzüm üzüme baka baka kararıyor aynı kasada.

  • Süleyman Sırrı Kazdal

    Süleyman Sırrı Kazdal 06.01.2018

    niye okusunlar ki? artık devir değişti.şimdi "eğlenceli","çok keyifli" yapıtlar okuma zamanı.alacağız,satacağız,ekonomiye can vereceğiz! aldık sattık,aldık sattık ve gerçekten de yeni bir sürü yarattık artık.böylece artık onların ihtiyaçlarına göre eserler üretmemiz gerekli.solmuş,gerçeklikmiş,işçi sınıfıymış,beyaz yakaymış,geçiniz.sayın ölmez kovanı karıştırmış ve sonucu bütün çıplaklığıyla görmüş.iyi ki linç etmemişler.o resmi kafamda canlandırıyorum da,resmen ürperiyorum.korkunç.orada toplananların,ne için orada oldukları belli işte.çomak sokmanın ne anlamı var? bu resim ülkedeki bütün dernek,parti,futbol takımı,ve hatta skindirik okul aile birliklerinde bile aynı.yeni insan! insan diyoruz ama mecburen.

  • Süleyman Sırrı Kazdal

    Süleyman Sırrı Kazdal 06.01.2018

    nazım hikmet bugün yaşasaydı hangi tipe daha yakın olacağını kestirmek zor tabii.ama korkarak ve ürkerek hdp çizgisinde bir medya fenomeni olurdu demek istiyorum.ağzımdan yel alsın.amin.şimdi bu yazıyı okuyan herhangi birisi,yazının içinde barındırdığı genel durum özetini okuyunca, ülkenin içinde bulunduğu bu karmaşayı rahatlıkla görecektir.solda yaşanan bu ilkesizlik ve savrulma,sıradan insanın soldan uzaklaşmasına neden oldu.özellikle edebiyat,sanat alanlarında etkisiz olmamızın sonucunda,boşluğu kendine solcu diyen, sistemin beslediği ve bu beslenmeden çok hoşnut olan yazar,sanatçı süprüntüleri doldurdu.şiirlerimiz okunmuyormuş,romanlarımız okunmuyormuş,basılmıyor ki bir kere.kim basacak.son otuz kırk yıl içinde insanların dünyaları,düşünceleri,yaşam biçimleri öylesine değiştirildi,dönüştürüldü ki,bu eserler basılsa bile,kendine aydın diyenler bile bunları okumuyorlar artık.(devam)

  • yusuf bodur

    yusuf bodur 06.01.2018

    Harfinden ,hecesine-kelimesinden cümlesine kurgusundan işleyişine kadar her şeyi ile içimi ferahlatan yazılarınıza kısa beğeni ifadeleri ile yorun yazmak belki yadırganır bir durum yaratıyor..Ancak üzerine kendimce herhangi bir eksikliği giderecek veya daha vurgulayıcı hale getirecek katkı yakalasam mutlaka yazarım.. Sayın Ölmez in yaşadığı gibi örnek bende yaşadım..Yazıda görüldüğü gibi etki yaratan bu duruş..Tepki gösterenler samimiyetsiz bezirgan taifesi.Onlar zaten dışlamamız gerekenler..Yüreği insan sevgisi ile dolu, yaşanası kardeşçe bir dünya özleminin samimi yoldaşları KURŞUN GİBİ BİR SAVAŞ ÇAĞRISINA SUSAMIŞ O ÇAĞRININ ÖZLEMİ İLE DOLU. O ÇAĞRI CEVAPSIZ KALMAZ İNANCINDAYIM..Yazı için çok teşekkür..SAYGILAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.