Akif Akalın’dan marksist tıp-sağlık yazıları

Akif Akalın’dan marksist tıp-sağlık yazıları

SUNUM: Yobaz olmayan pek az Marksistle karşılaştım. Tanıdığım binlercesi içinden yirmi kişi çıkar mı? En çok o kadar. Bunlardan biri de Akif Akalın’dır. Olgulara softa gibi değil, bilimsel bakar. Onunla her şeyi tartışabilirsiniz.

Marksist inançla dinsel inancın benzerliklerini ele alan son yazımdan sonra bir arkadaş “Dinsel inanç ile Marksizmin benzemezlerini de yazsana” dedi. Tamam, diye yanıtladım. Ama tüm benzemezleri saysam çok uzar.

Kısaca özetleyeyim: Marx ve Engels, zamanlarındaki neredeyse tüm bilimsel bilgiyi okuyup özümsediler. Bugünkü Marksistlerin tam tersine. Tüm kuramsal çalışmalarında olabildiğince bilimsel olmaya çalıştılar. Araştırıcı ve sorgulayıcıydılar.

Dünyaya emek-sermaye, kapitalizm-sosyalizm çelişkisi açısından ve sınıflar açısından bakmayı önerdiler. Kapitalizmi her alanda didikleyip, incelediler, kötülüklerini teşhir ettiler. Bunlar şimdiki Marksistlerin neredeyse hiç yapmadıkları şeyler ya da sadece sözünü ettikleri şeyler. Bugünkü Marksist partiler hiçbir derinliği olmayan ışıklı reklam tabelalarına benziyor. Reklam deyince aklıma geldi. Bugün neredeyse bedavaya çıkan marksist-komünist yayınlar büyük sermayeden reklam alıyor. Geçmişteki marksistler hakim sınıflarla işbirliği yapmadılar. Büyük devletlerin oyuncağı olmadılar. Ne zaman ki bunları yapanlar çıktı aralarında, zaten büyük bölünmeler o zaman yaşandı.

Marksizme o kadar yükleniyorum ama Marksizmin özüne günümüz Marksistlerinin kahir ekseriyetinden daha yakınım. Marksizm bu değil çünkü. Bugünün dincilerinin kahir ekseriyetinin dinin özünden tamamen uzaklaştığı gibi.

Bu demek değil ki Marksizmin özüne, dinin özüne eyvallah diyorum, onlara hiç eleştirim yok. Öyle değil elbette, ama konuyu uzatmayayım. Önceki yazıda anlattım pek çok şeyi. Ne yazık ki bugünün Marksistleriyle insan gibi tartışmak imkansız. Büyük çoğunluğu kaçıyor; bir bölümü ise okumadan, düşünmeden, araştırmadan hakaret ediyor.   

Akif Akalın’la sağlık-tıp alanında da tamamen aynı düşünmüyoruz. Ama görüşlerimiz oldukça benzer. Akif hoca, “kes – yapıştır”, “çevir – yayınla” sağlık yayıncılığına ifrit oluyor. Hele bunları sol ve Marksizm iddialı yayınlarda görünce iyice tepesi atıyor. Ama devamlı surette, marksist anlayışın güncel moda solculuktan farkına işaret etmekten, konuşmaktan ve yazmaktan başka elinden bir şey gelmiyor. İki örneği işte aşağıda. Ha, bir de bıkmadan, ilgisizlik ve başarısızlıktan yılmadan çalışma grupları kuruyor, bir şeylerin kavranması için inatla çabasını sürdürüyor.

Akif dostum “sola anlatamazsak kime anlatacağız” diye sormuşsun da.. Sola anlatma da kime anlatırsan anlat! Sola hiç bulaşmamışlara anlat. Bu “sol” bitmiş çünkü…

Kaan Arslanoğlu

DEPRESYONA MARKSİST YAKLAŞIM

Akif Akalın  13/02/2019 Çarşamba

Depresyona marksist yaklaşım olur mu? Olabilir mi? Depresyon bir hastalık, marksizmle ne alakası var? Dahası Marx da depresyon tedavisi konusunda bir şey yazmamış ki, ekonomi politik anlatmış. Bakalım marksistler depresyon için ne diyormuş.

Literatüre baktığınızda depresyona marksist yaklaşım sergileyen çok sayıda yayın görüyorsunuz. Bunlardan biri de kaynağını yazımızın sonunda bulabileceğiniz Muntaner ve arkadaşlarının kaleme aldıkları “Social Class and Mental Health: Testing Exploitation as a Relational Determinant of Depression” başlıklı makale. Türkçe’ye, “Sosyal Sınıf ve Akıl Sağlığı: Sömürüyü Depresyonun İlişkisel Bir Belirleyicisi Olarak Sınamak” şeklinde çevrilebilir.

Özellikle sağlıkçıların ve hekimlerin buna çok şaşıracağını düşünüyorum. Çünkü tıp fakültelerinde psikiyatri dersinde depresyon anlatılırken, depresyon nedenleri arasında genetik, biyokimyasal etkenler, mesela norepinefrin, serotonin etkinliğinde azalma veya dopamin azlığı, asetilkolin, GABA… Daha neler neler, bazı ilaçlar, hatta bazı kronik hastalıklar sayılır. İşin psikodinamik tarafı da var ki bir derya.

Fakat hiçbir ders kitabında “sömürüyü” depresyon nedeni olarak yazmamışlar. Artık emeğe kapitalist el koyma ile depresyon arasında nasıl bir ilişki olabilir ki?

Muntaner ve arkadaşları da, hekimlerin bu konuda çok şaşıracaklarını düşünüp, 20 sayfalık makalelerinin önemli bir bölümünü kapitalist sömürüye ayırmışlar. Burada hiç tıp kitaplarında görmeye alışık olmadığımız şeyler yazıyor. Artık değer kuramından, gerekli emekten, artık emekten bahsediliyor. Kapitalistin artık emeğe el koyma yöntemlerinden, mutlak ve göreli sömürüden bahsediliyor. Sizde acaba bunları depresyona nasıl bağlayacaklar diye merak ediyorsunuz.

Tabii Muntaner ve arkadaşları sağlıkçı olduklarından, en iyi bildikleri yer sağlık ortamı. Bakımevlerinde bir çalışma yapmaya karar veriyorlar. Önce her marksistin yapması gerektiği gibi bakımevlerini “mülkiyet” ilişkilerine göre üçe ayırıyorlar: kâr amaçlı, kâr amaçlı olmayan (vakıf gibi) ve devlet bakımevleri.

Daha sonra yine her marksistin yapması gerektiği gibi bakımevlerindeki insanları “üretim araçlarıyla ilişkilerine göre” kapitalist (bakımevi sahibi), küçük burjuva (bakımevi yöneticisi) ve işçi (hastabakıcılar) olmak üzere üç kategoride topluyorlar.

Gerisi “teknik” bilgiler, başınızı ağrıtmayayım, fakat sonunda o kadar ilginç şeyler buluyorlar ki, hiçbir tıp kitabında yok bunlar. Mesela depresyonun kâr amacı güden bakımevlerinde çalışan hastabakıcılarda, devlet bakımevlerinde çalışan bakıcılara göre daha yüksek olduğunu buluyorlar. Ne var bunda diyeceksiniz ama var.

Oturuyorlar bu farkın nedenini, hastabakıcıların genlerinde, beyinlerindeki kimyasal maddelerde veya rüyalarında falan değil, “çalışma koşullarında” arıyorlar. Ne kadar ilginç değil mi? İşte marksistler böyle uçuk insanlar. Peki, ne buluyorlar? İşin örgütlenmesinin ve işyerinde sömürünün (yani kârın) arttırılması için kullanılan “yöntemlerin” depresyonla meşhur deyimle “istatistiksel olarak müthiş anlamlı” bir ilişkisi olduğunu buluyorlar.

Yani aradaki farkın nedeni genetik veya serotonin falan değil, artık emek miktarını arttırmakta kullanılan teknikler ve yönetim tarzı. Elbette bunu sınamak lazım. Yani hastabakıcılar için bu sonucun çıkmasına neden olabilecek diğer nedenleri ekarte etmek lazım. Üşenmiyorlar ve ellerinden geldiğince diğer bütün olası nedenleri kontrol ederek sonuçlara bir daha bakıyorlar. O da ne? Depresyonun altından “sınıfsal sömürü” çıkıyor. 

Şimdi yine bazıları, “canım depresyonun altında sömürü yatmış, yatmamış, ne fark eder” diyebilir. Fark eder. Hem de çok şey fark eder. Bunu da yine Muntaner ve arkadaşlarının makalesinde görüyoruz.

Muntaner ve arkadaşları diyor ki, depresyonu yalnızca birey düzeyinde (mesela bireye spor yap diyerek, bireyin iş yükünü azaltarak vb) veya örgütsel düzeyde (yönetim tarzını “demokratikleştirerek”, işçinin yönetime katılmasını sağlayarak) çözemezsiniz diyorlar.

Allah, Allah diyorsunuz, bu marksistler kafayı mı yemiş? Daha ne yapalım yani? Bakımevini hastabakıcılara mı verelim?

İşte marksistler tam olarak bunu söylüyorlar. Eğer diyorlar depresyonu “önlemek” istiyorsanız, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti kaldırmanız gerekir.

Ne kadar ilginç, değil mi? Ah şu marksistler. Son olarak şunu söyleyeyim. Böyle sağlıkta “sömürünün” etkisini tartışan makaleleri, JAMA, BMJ, Lancet gibi “burjuva” yayın organlarında bulamazsınız. Aşağıdaki kaynakta göreceğiniz marksist dergilerde bulabilirsiniz. Neden mi? Çünkü burjuvazide oldukça gelişmiş bir sınıf bilinci var, kendi dergilerine işçi sınıfının ideolojisini sokmak istemezler.

KAYNAK:

Muntaner, C.; Ng, E.; Prins, S. J.; Bones-Rocha, K.; Espelt, A.; and Chung, H.  Social Class and Mental Health: Testing Exploitation as a Relational Determinant of Depression. International Journal of Health Services, 45(2): 265–284. apr 2015.

http://haber.sol.org.tr/blog/sinifin-sagligi/akif-akalin/depresyona-marksist-yaklasim-256567

SOLA ANLATAMAZSAK KİME ANLATACAĞIZ ?

Akif Akalın  27/02/2019 Çarşamba

Bilim ve Aydınlanma Akademisi 23–24 Aralık 2017 tarihlerinde 6. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu düzenlemişti. Sempozyum çağrı metninde “Bilim… ancak piyasanın kuşatmasından kurtulduğunda toplumun ve içinde yaşadığımız doğanın yararı için üretilebilir” deniyordu.

Bugün Türkiye’de ve dünyada bilimin nasıl bir “piyasa kuşatması” altında bulunduğunu kimse inkar etmiyor, hatta bu durum “üniversite–sanayi işbirliği” adı altında meşrulaştırılıyor.

Yıllarını sermayeye vermiş üniversitelerden çıkan, dünyanın en “prestijli” dergilerinde yayınlanan bilim kimin bilimidir, neyin bilimidir?

CEM TERZİ 10 YIL ÖNCE NE DEMİŞTİ?

10 yıl kadar önce Toplum ve Hekim dergisinde Cem Terzi’nin çok ses getiren bir makalesi yayınlanmıştı: “Hekimler geçerli ve güvenilir bilgi için tıbbi literatüre güvenemezler.”

Makalesinde dünyanın en “prestijli” tıp dergilerinde çok sayıda yanlı ve çarpık çalışma yayınlandığını belirtiyor, çıkar gruplarının bilimsel araştırmalara müdahale ettiğini ve tıbbi araştırma sisteminin finansmanının ve saygın tıp dergilerinin ilaç endüstrisine bağımlı olduğunu ifade ediyordu.

Terzi’nin derleme makalesinde çok sayıda tanıklık (belki de itiraf) vardı. Bunlardan bir kısmını hatırlayalım mı?

New England Journal of Medicine (NEJM) editörü Dr. Marcia Angell: “…Resmin bütününe bakarsak, yanlılığın ("bias") sadece birkaç izole durum için söz konusu olduğunu söylemek saflık olur. Yanlılık tüm sisteme sızmıştır. Hekimler geçerli ve güvenilir bilgi için tıbbi literatüre güvenemezler. Son yirmi yılın New England Journal of Medicine editörü olarak, ne yazık ki ulaştığım son fikir budur ve son yıllarda daha da kuvvetlenmiştir...”

Science editörü Dr. Donald Kennedy: "Bilim adamları endüstri ürünleri aleyhine yayın yaptıklarında kişisel olarak saldırıya uğrayacaklarından, araştırma

desteklerini kaybedeceklerinden hatta haklarında ticari kayba yol açmaktan davalar açılmasından korkmaktadırlar."

Lancet editörü Richard Horton: "Dergiler ilaç firmalarının kirli çamaşırlarını yıkadıkları makalelerlerle dolu."

British Medical Journal editörü Richard Smith: “Tıp dergileri ilaç firmalarının pazarlama kolunun bir uzantısıdır.”

Bildiğim kadarıyla geçtiğimiz 10 yıl içinde Cem Terzi’nin bu makalesine karşı tek bir eleştiri gelmedi. Türkiye’deki on binlerce akademisyenden bir tanesi “hayır, bu dergilerde yayınlanan makalelere güveniyoruz” demedi.

Diyebilirsiniz ki “Toplum ve Hekim” dergisini kaç kişi okuyor, bu makaleyi kimse görmemiştir. Olabilir, fakat Cem Terzi bu makalesini yalnız Toplum ve Hekim’de yayınlamadı ki.

Terzi 2013 yılında yayınlanan ve yazarlarından biri olduğu “Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim - Onur Hamzaoğlu Olayı” kitabının “Bilimi kim ve neden çarpıtıyor” başlıklı bölümünde ve yine aynı yıl yayınlanan “Kapitalizm Sağlığa Zararlıdır” kitabının “Bilim, tıp ve kanıt” başlıklı bölümünde makalesinin geniş bir özetini verdi.

Dahası? Dahası makale, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi “Araştırma Eğitimi Programı” çerçevesinde “kaynak” olarak okutuldu (belki hala okutuluyordur.) Birçok yayında makaleye atıflar yapıldı (ben en az üç makalede ve bir kitapta Cem Terzi’nin makalesine atıf yaptım).

Bütün bunları Türkiye’deki hiçbir akademisyen görmemiştir diyen varsa, ört ki ölem derim.

BİLİM HABERCİLİĞİ

Bilim “sol düşünce” için büyük önem taşır. Sol bilimi her şeyden önce “üretici güçler” içinde görür ve bilimdeki ilerlemeleri, toplumsal ilerleme için çok önemser. Klasik eserleri okuduğumuzda, Marx ve Engels’in bilime büyük ilgi duyduklarını görüyoruz.

Sosyalist ülkeler de tarih boyunca bilime her zaman çok değer verdiler. Bugün de Küba’nın bilimi sosyalist kalkınmanın motoru olarak benimsediğini, biyoteknoloji alanındaki atılımlarından biliyoruz.

Bu çerçevede solun yayın organlarında bilim haberciliği yapması, okurlarını bilimsel gelişmelerden haberdar etmek istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Fakat bu yapılırken, “hangi bilim” sorusu akıldan çıkartılmamalıdır.

Cem Terzi “hekimler geçerli ve güvenilir bilgi için tıbbi literatüre güvenemezler” demişti ve makalesini “Bu yozlaşmış bilimsel üretim ve yayın süreçlerinde bir yandan radikal reform çabaları yürütürken, bir yandan da bu sistemden tamamen koparak, alternatif bilimsel üretim ve yayın sistemi geliştirmekten başka çare yoktur” cümlesiyle bitirmişti.

Sadece hekimler değil, “solcular” da New England Journal of Medicine (NEJM), Science, Lancet ve British Medical Journal gibi “bilim” kisvesi altında sermayenin borazanlığını yapan dergilere güvenemezler.

Sol yayınların “bilim haberciliği” yaparken bu dergilerde yayınlanan makalelere, en azından bu dergilerin “editörleri” kadar (yukarıda gördük) kuşkuyla yaklaşmaları gerekir.

Dahası bugün dünyada bilimin bütün alanlarında çok sayıda Marksist bilimsel dergi var. Küba’nın birçok bilimsel yayını var. Şahsen tıp alanında bir konuyu araştırırken PubMed’den önce Küba’nın MEDICC’ine bakmayı tercih ediyorum.

Neden işçi sınıfının bilimsel yayınları varken, sermayenin yayınlarına itibar edeyim?  

http://haber.sol.org.tr/blog/sinifin-sagligi/akif-akalin/sola-anlatamazsak-kime-anlatacagiz-257508


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Akif Akalın

    Akif Akalın 21.03.2019

    Merhaba, öncelikle bugün dünyada kendisine Marksist diyenlerin ortaklaştığı bir Marksizm kalmadı. Marx uyansa "ben Marksist değilim" diyeceğinden emin olabilirsiniz. Örneğin yukarıdaki makalenin yazarları kendilerini "neo-Marksist" olarak tanımlıyorlar ve "benim" gibi düşünenlere "ortodoks Marksist" diyorlar. Açıkçası ben pozitivizm olarak eleştirdiğim "materyalist determinizm" yerine olaylar arasında doğrusal, mekanik nedensellik ilişkileri kurmayan bir diyalektik materyalizmi kullanmayı tercih ediyorum. Bunun özellikle tıp alanında bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Takdir edersiniz ki bu konu 1000 karaktere sığmaz ve ben derdimi "özet" anlatabilme becerisine sahip değilim (yazılarımdan belli zaten 4 sayfadan kısa yazamıyorum). Ancak ilk fırsatta bu konuda bir yazı için söz veriyorum. Selamlar

  • Bahadır Özdemir

    Bahadır Özdemir 21.03.2019

    Burada tüm marksistlerin düştüğü yanlıştan bahsedelim. Gerek Akif Akalın'ın düşüncelerine, gerekse yabancı araştırmacıların çalışmalarına bakınca bilimsel bir olgu olarak depresyonun niceliksel verilerle, yani bütün duygu, düşünce ve önyargılardan soyutlanmış deney, gözlem vb. yöntemlerle ve niceliksel boyuta indirgenerek incelenmediğini; bunun yerine belli bir niteliksel önyargı temel alınarak incelendiğini görüyoruz. Tamam şimdi Marksizim, siyasal anlamda kendini tamamen niteliksel tezlerle ve önkabullerle ortaya koyan bir ideoloji. Ama baz aldığı bilimsel düşünce şekli böyle değil. Yani zaten adı üstünde, materyalist determinizm derken olguların tamamen niceliksel boyutta incelenmesi gerektiğini iddia ediyorsunuz. Eğer bu iddianız doğruysa depresyonu da tıpkı eleştirdiğiniz kapitalist doktorların yaptığı gibi nörolojik düzlemde incelemeniz gerekir. Ama bunu yapmayıp da incelemenizi siyasal önkabuller üzerinden başlatırsanız o zaman insanlar size sadece "Haa! Vay be!" der. (B.Ö.)

  • 19.03.2019

    İlgilendiği ve yazı kaleme aldığı konuları engin bilimsel derinlikte ,zaman ve emek konusunda sınır tanımaksızın samimiyetle araştıran, sizin gibi kişilikli bir bilim insanını okuma onuruna kavuşmuş olmayı, kendim için ayrıcalık sayıyorum. Mutluluk kaynaklarımın başında geliyorsunuz. Minnettarım.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.