Kar... Bozuk bir meta

Kar... Bozuk bir meta

“Adam Nobel Ödülü almış, kitapları birçok ülkede basılıyor, siz de kim oluyorsunuz?”

Bu cümlenin içeriği gerçekten de doğrudur:

-Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

-Orhan Pamuk’un kitapları dünyada birçok ülkede basılmaktadır.

-Gerçekten de “biz”ler, Orhan Pamuk ile karşılaştırıldığında “ihmal edilecek kadar önemsiz” varlıklarız.

Eğer ödül almasının ve dünyada basılmasının bir edebiyat eserini tartışma dışı bıraktığını düşünüyorsanız, bu yazının kalan kısmını okumanıza da gerek yoktur. “Adam iyi yazıyor olmalı ki Nobel almış ve satıyor” diyenlerin bu yazıdan öğrenebileceği hiçbir şey yoktur. Esasen bu türden okuyucunun bir muhakeme yapmasına da gerek yoktur, seçimleri bellidir: “Ödül alan” ve “en çok satan” kitaplar okunacaktır, o kadar. Ama “ben her şeyi bilmiyor olabilirim” diyorsanız, bu yazıyı okumanızı öneriyorum.

Edebiyat eleştirisinin herşeyden önce “gerekçeli” olması gerekir. Övgü ya da yergi içeren yüzlerce kof yazı okuyucuyu boğarken, bu nitelikli eleştiri yazısını okuyucuya tekrar hatırlatmak istiyorum.

Aşağıdaki yazı Orhan Pamuk’un Kar isimli kitabıyla ilgili olarak Cengiz Gündoğdu’nca   yazılmıştır. Mayıs 2002 İnsancıl Dergisi’nde yayımlanmıştır.

 

KAR... BOZUK BİR META

Cengiz Gündoğdu

Cehennem Sıkıntısı

Orhan Pamuk'un roman diye piyasaya sürülen Kar (1) adlı kitabı için ilk elde söylemem gereken şu. Kitabı okurken çok sıkıldım.
Kitabı, ilkin İnsancıl'da okumayı düşündüm. Başladım da... Bir süre sonra, kitabı okumamak için araya nedenler sokuşturduğumu anladım. Baktım olmuyor, eve götürdüm. Bir pazar, dişimi sıktım, okudum. Benim için zor. Not alarak okuyorum. Kitap bittikten sonra notlara baka baka, bir kez daha nerdeyse yeniden okuyorum. Sonra sıra yazmaya geliyor. Birinci yazımda bir kez daha kitapla boğuşuyorum. Böylece üç kez okumuş oldum Kar'ı.

Tam bir cehennem sıkıntısı yaşadım Kar'ı okurken. Kimileyin, kendime haksızlık yaptığımı da düşündüm. Değer mi bunca eziyete, bunca sıkıntıya dedim. Ama ben neler okuyorum, neler okudum düşüncesiyle Kar'ı bırakmadım, bitirdim.

Şimdi neden sıkıldığımı anlatmalıyım. Gogol, şöyle der. "Bir yazar, gençken çok çabuk yazar.
Muhayyilesi, onu, her an sürükler. Göklerde harika şatolar icat eder ve kurar. Ama yapıtında gerçeklik tek amacı olursa onun, yaşamı, tüm asaletiyle ve onurlu bir şekilde göstermesi gerekir. Hayal, artık onu harekete geçirmez. O, hayatın her noktasını ele geçirmek için savaşmalıdır."(2)

Orhan Pamuk'un "hayatın her noktasını ele geçirmek" diye bir sorunu yok. Orhan Pamuk, hayatın bir noktasını, her noktası diye göstermeye çalışmış.

Hemen anlaşılıyor. Orhan Pamuk'un amacı gerçeklik değil, hayat değil. Orhan Pamuk'un amacı, insani ülküleri benimsemiş insanlara hakaret etmek.
Onları alaya almak. Üstelik bunu son derece beceriksizce, son derece bozuk bir dille yapmak.
Bu, beni sıkar.
Şimdi buna, hayatın bir noktasını, her noktası gibi göstermeye çalışmasına örnek veriyorum. "Muhtar'ın bir sorusu üzerine, bir zamanlar 'dergide üçüncü dünya üzerine yazılar yazan' kıvırcık saçlı, Malatyalı Tufan'ın delirdiğini işittiğini gülümseyerek söyledi. Onu en son Stuttgart merkez istasyonunda elinde upuzun bir sopa, sopanın ucunda ıslak bir bez ıslık çalıp koşarak yerleri silerken gördüğünü anlattı. Sözünü sakınmadığı için sürekli azarlanan Mahmut'u sordu daha sonra Muhtar. Ka onun şeriatçı Hayrullah Efendi nin cemaatine katıldığını, bir zamanlar sol için girdiği kavgalardaki hırsla, şimdi Almanya'da hangi camiye hangi cemaat hakim olacak kavgalarına karıştığını söyledi. Bir başkası, Ka’nın gene gülümseyerek hatırladığı sevimli Süleyman ise Bavyera'da üçüncü dünyalı siyasal sürgünlere kucak açan bir kilise vakfının parasıyla yaşadığı küçük Traunstein kentinde o kadar sıkılmıştı ki hapse tıkılacağım bile bile Türkiye'ye dönmüştü. Berlin'de şoförlük yaparken esrarengiz bir şekilde öldürülen Hikmet'i, bir Nazi subayından dul kalmış yaşlı bir Alman kadınıyla evlenip onunla beraber pansiyon işleten Fadıl'ı ve Hamburg'daki Türk mafyasıyla çalışıp zengin olan Teorik Tarık'ı hatırladılar. Bir zamanlar Muhtar, Ka, Taner ve İpek ile birlikte matbaadan yeni çıkmış dergileri katlayan Sadık, şimdi Alpler'den Almanya'ya kaçak işçi sokan bir çeteye elebaşılık ediyordu."(s. 61-62)

12 Eylül faşist darbesinden sonra birçok insan savruldu.
Savrulanlar arasında solcular da vardı. Bu, herkesin bildiği bir doğru. Ama bu doğru, hayatın her noktası değil, bir noktası. Bu ülkede, direnen, mücadele eden Marksistler var. Üstelik, savrulanlar, direnenlere göre cim karnında bir nokta.

Bütün bunlar bir yana, insanın kurtuluş mücadelesi kişilere indirgenemez. Savrulmalar mücadeleyi yaralamaz.

Şunu bilmek gerekiyor. Birtakım kişilerin bir zamanlar Marksist harekette mücadele vermeleri, sonra pis işlere bulaşmaları Marksizmin sorunu değildir. Orhan Pamuk, bunu bir Marksist sorun yapmak istemiş. Bir zaman Marksist olanlar, mutlaka, mutlaka daha sonra pis işlere bulaşırlar.

Hayır.

Bu, insanla ilgili, insani bir sorundur.
Peki, Orhan Pamuk, bunun böyle olduğunu bilmez mi.
Bilmez. Orhan Pamuk, hayatın her noktasını, hayatı, "tüm asaletiyle ve onurlu bir şekilde" gösteremez. Çünkü Orhan Pamuk'un bakış açısı, hayatın her noktasını kavrayamaz. Bu eksikli kavrayışta, hayat "tüm asaletiyle ve onurlu bir şekilde" görünmez. Orhan Pamuk, hayatı göremiyor.

Bacon'ın Putları
Hem Felsefe Seminerleri'ne, hem Yazarlık Seminerleri'ne Bacon'ın putlarını anlatarak başlarım. Bunun nedeni şudur. İnsan bilinci kirletiliyor. Üstelik sinsi bir ustalıkla. Kirli, dumura uğratılmış bilinçle gerçeklik görülemez. Soyutlama yapılamaz. O zaman insan somutta kalır. En fazla, bir iki somuttan yanlış soyutlamalara gider.

İşte bunun için Bacon'ın putlarıyla başlıyorum seminerlere. Bilincin, gerçekliği açık seçik, her noktasıyla görebilmesi için.

Usta yazarlar bile, gerçekliğe bakarken bilincin bu tuzağına düşmüştür. Bunun insana sıkıntı veren örneği Gustave Flaubert'dir. Flaubert, insanlığın en soylu başkaldırısı Komün'e, "Ne ahlak yoksunu şu kalabalık," diye saldırdı. "Flaubert taşrada yaşadı. Proletaryayı, komşusu şato sahiplerinin hımbıl ve budala hizmetçileriyle karıştırıyordu. İkinci açıklama şudur: Sınıf duygusu. Flaubert mülk sahibidir." (3)

Orhan Pamuk, mülk sahibi midir, bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Ama şu kesin. Orhan Pamuk, Marksist harekete mülk sahibi sınıfların gözüyle bakıyor.

Türkiye'de Marksist hareketi, her türlü sol hareketi kökünden kazımak için, yürek daraltan, insanlıkdışı eylemler yapıldı. Savrulmaların bir nedeni de bu insanlıkdışı eylemler. Kitapta, dolaylı olsa bile bu gösterilmemiş.
Eksikli kavrayış, yalnız Marksistlerle ilgili değil.

Bir soytarıyı, Jakoben diye göstermiş.
Bakın, Jakobenler için ne diyor Taner Timur. "... Jakobenizm kavramı Türkiye'de hiçbir zaman moda kavramlardan olmamıştır. Buna karşılık, tutucu bir Anglosakson felsefesinden kaynaklanan ve neoliberalizm de yaratan bir akım, son yıllarda 'Jakoben' sözcüğüne küçültücü bir ton vermeyi başarmıştır. Bu operasyon, Fransız Devrimi'nin en önemli hareketinin 'terör'e indirgenmesi, haksız ve keyfi bir şiddet hareketi görülmesinde ifadesini bulmuştur.

Jakobenlerin 1793 Eylülü'nde terörü başlattıkları ve 9 Temmuz 1794'te Robespierre'in giyotine gidişine kadar da terörü sürdürdükleri bir gerçektir. Fakat Fransız tarihinde Jakoben hareket hiçbir zaman bir terörden ibaret görülmemiştir. Tam tersine, daha devrimden önce örgütlenen ve 1793'te 500.000 kadar tahmin edilen -çoğu taşra örgütlerine dağılmış- üyeleriyle Jakobenler, devrim ilkelerinin halka mal olmasında başlıca rol oynayan bir kuruluş olarak görülmüşlerdir." (4)

Ama Orhan Pamuk, Jakobenliği bir soytarıda simgeleştirmek istiyor. Jakobenizmi de nedensiz bir darbe hareketine indirgiyor.
Mülk sahiplerinin sözcüsü neoliberal Orhan Pamuk, eşitlikçi, güzel bir dünya için mücadele edenlere nefretle, öfkeyle, kinle bakıyor Kar’da.
Bütün bunları okurken nasıl sıkılmaz insan. Roman diye bir kitap okuyorsunuz. İnsanlar nasıl araştırılmış, gerçeklik nasıl estetik bir biçime dönüştürülmüş, bunu bekliyorsunuz. Ama kin, nefret, öfke bulaşığı sayfalar çıkıyor karşınıza.

Sanat bir değerlendirmedir. Ama bu değerlendirme asla keyfi değildir. Bir yazar, bilimci kadar kılı kırk yatmalıdır gerçekliğe bakarken. Bir yazar, "Ben böyle gördüm, böyle değerlendirdim," diyemez.

Orhan Pamuk'a geldikte... Bu kişinin değerlendirmesine göre bütün Marksistler, bir süre sonra aşağılık işler yapar. Gider şeyhin elini öper. Bütün Jakobenler soytarı.

Nerden çıkıyor bunlar. Marksist kuramda, döneklik mi kuramlaştırıldı. Jakobenizmle soytarılığın ne ilgisi var. Kendini Marksist sanan birinin şeyhi öpmesi başka, Marksizm başka. Bir soytarının kendini Jakoben sayması başka, Jakobenizm başka. Orhan Pamuk, insanla, bu disiplinleri ayırmamış. Kitapta insan kılığına sokulmuş Marksizm, insan kılığına sokulmuş Jakobenizm var.

Yarattığı kişileri öylesine aşağılıyor ki, insan kalmıyor ortada. Her insan bir toplumda yaşar. Toplumsal-bireysel nedenler, bir insanı Marksistken çeteci yapabilir. Yazar, bu duruma düşen insanı, toplumsal-bireysel örgelerle, açımlaya açımlaya gösterir.

Orhan Pamuk n'apıyor. Pazara giden biri gibi, unutmamak için 2 ekmek, 1 kilo domates, 2 kilo patates, 2 demet maydanoz diye liste çıkarıyor.

Roman yazmak bu mu. Roman yazmak bu değil. Kesinlikle bu değil. Orhan Pamuk, roman yazamadığını, yazar olmadığını er geç kabul edecek. Etmek zorunda.

Önce şu bilinsin. Bir hekim, hastasına keyfi bir biçimde hastalık tanısı koyabilir mi. Bir ayakkabıcı, 42 numara giyen birine, 38 numara ayakkabı yapabilir mi.

Söylemek istediğim şu. Hayatın hiçbir alanında keyfilik yoktur.

Şimdi geliyorum yazarlık işine. Bir öyküde, bir romanda bütün ilişkiler, nedensellik ilkesine dayanır. Öykü yazmanın, roman yazmanın zorluğu da hurdadır. Yazar, nedensel ilişkileri doğru kullanmalıdır. Kullanamıyorsa, o kişi, yazar değildir.

Bakın, Orhan Pamuk, nedensel ilişkiyi nasıl kuruyor. "Cam kenarında oturan yolcu yol yorgunu olmayıp gökten kuş tüyleri gibi inen iri tanelere biraz daha dikkat etseydi, yaklaşmakta olan güçlü kar fırtınasını seçebilir, belki de bütün hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkmış olduğunu ta baştan anlayıp geri dönebilirdi." (s. 10)

Bu yolcunun adı Ka. Kars’a gidiyor. Kar yüzünden Kars'ın çevreyle ilişkisi kesilecek. Bunu fırsat bilen Sunay Zaim, Kars'ta darbe yapacak.

Ka, karın yağışına biraz daha dikkatle baksaydı, kar yüzünden Kars'ın çevreyle ilişkisinin kesileceğini anlayacak. Bu yüzden Sunay Zaim'in darbesini bilecek, Kars'a gitmeyecek. Orhan Pamuk, Ka yorgun olmasaydı, şöyle düşünürdü demeye getiriyor, "Kar fırtınası, Kars'ın çevreyle ilişkisini kesecek. Kars'ın çevreyle ilişkisi kesildiği için Sunay Zaim darbe yapacak. Bütün bunlardan dolayı Kars'a gitmeyeyim."

Böyle bir nedensel ilişki kurulabilir mi. Türkiye'de, kar yüzünden çevreyle ilişkisi kesilen illerde birileri çıkıp darbe yapsaydı, kar fırtınasıyla darbe arasında nedensel ilişki kurulabilirdi. Böyle bir durum olmadığı için, karla darbe arasında akla dayalı bir ilişki kurulamaz. Ama aklı bir yana koyarsan, dünyaya gizemciliğin bulanık penceresinden bakarsan, aşkın güçlerin mucizelerine inanırsan böyle bir ilişkiyi kurabilirsin.

İşte Orhan Pamuk, bunu yapıyor. Kar gizemciliğin yatağında yoğrulmuş. Bunu, yeri geldikte başka örneklerle de göstereceğim.
Böylesi biri, nasıl olur da roman yazdığını söyleyebilir. İlle de yazar denilecekse kötü yazar denilmesi gerekir Orhan Pamuk'a.

İki Balina
Bütün kötü yazarlar gibi dil bilincinden yoksun Orhan Pamuk. Beni güldüren bir cümleyle başlıyorum dil işine "(...) aklına gelen yeni şiiri çabuk çabuk defterine hızla geçirirken (...)."
(s. 167)

Bu dil beceriksizliği değil yalnızca. İkili bir durum var burda. Biri, dil beceriksizliği. Öbürü şu. Orhan Pamuk eylem betimleyemiyor. İşte bir örnek daha.

"Çocukluğunun yaz tatilleri, okuldan kaçtığı günler, kız kardeşiyle birlikte annesinin babasının yattığı yatağa girişleri (...)" (s. 289)

Neymiş, "annesinin babasının yattığı yatağa girişleri"ymiş. Şöyle diyemiyor. Annesiyle babasının yatağına kız kardeşiyle girişleri... Peki, "annesinin babasının..." n'oluyor. Bu, dilimizdeki çekim eklerinin tuzağına düşmektir.

İşte bir cümle daha. "Ölenlerden birisinin sağlık evinde temizlikçilik yapan annesinin, oğlunun aslında kapıyı çalan eli silahlı bilinmeyen kişilerce götürüldüğü yolundaki dilekçesi ve taksi şoförünün ağabeyinin, kardeşinin değil Kürt milliyetçisi olmak, Kürt bile olmadığı yolundaki dilekçesi işleme konulmamıştı." (s. 171)

Bir sürü örnek verebilirim böyle. Açık seçik görünen şu. Orhan Pamuk hem yazdığı dilin özelliklerini bilmiyor, hem de eylem betimleyemiyor.

Eylem betimlemesi bir eserde karakteri canlandıran, dahası o esere canlılık veren önemli bir öğedir. Şimdi size başarılı bir eylem betimlemesi örneği vereceğim.

Öykünün adı "Buluşma". Yazarı Adnan Özyalçıner. "Emektar dikiş makinesinin motoru düzenli bir biçimde yuvarlak kolu hızla çeviriyor, iğne görülmesi güç bir çabuklukla beyaz patiskaya girip çıkıyordu (...) Makinenin başındaki genç kadın, kumaşın durumuna göre motorun pedalına ya iyice abanıyor, o zaman makine aralıksız fıkırdıyor ya da ayağını pedala bir dokundurup bir çekiyordu. O zaman da makine kesik kesik çalışıyordu. Kadın, kumaşın inceliğine, kalınlığına göre ayağını pedala dokundurup kaldırışıyla direksiyon başındaki usta bir şoförü andırıyordu. Bir yandan ayağıyla pedalı idare ederken öte yandan iki eliyle kumaşı sağa sola döndürerek iğnenin altına sürüyordu." (s. 46)

Gerçi eylem betimlemesi zordur. Ama roman yazacağım, öykü yazacağım diyorsan, bunu doğru dürüst yapmak zorundasın, -nın'lı kelimelerle olmaz bu iş.

Peki, eylem betimlemelerine göre daha kolay olan durum betimlemeleri ne durumda. İşte bir örnek. "'Bu insanlar güçlerini Kars'ın bir zamanlar Gürcistan, Tebriz, Kafkaslar ve Tiflis yolu üzerinde olmasından, ticaretten, şehrin son yüzyılda yıkılan iki büyük imparatorluğun Osmanlı Devleti'nin ve Çarlık Rusyası’nın önemli bir uç noktası olmasından ve dağlar arasındaki bu yeri korusunlar diye imparatorlukların yerleştirdiği büyük ordulardan alıyorlardı." (s. 25)

Kars'taki "zengin orta sınıfın" gücünü nerden aldığını anlatıyor Orhan Pamuk. "Olmasından... olmasından" diye başlayan cümlelerle.

Şuna ne demeli, "Gövdesi İpek ile sevişirken Ka'nın daha önceden içinde barındırdığını bilmediği bir müzik bulmuş, onun ahengiyle ilerliyordu." (s. 305-306)

Ka, gövdesiyle sevişiyor. Gülerken kaygılandım. Bir müzik bulmuş, müziğin uyumuyla ilerliyormuş ya, eyvah dedim. Şimdi yataktan düşecek Ka. Neyse, hemen uyuyuverdi de, düşmedi.

Orhan Pamuk'a göre, Ka "derin bir ruha sahip", (s. 343)

Kitapta "ince fikirlere sahip" (s. 345) kişiler de var. Orhan Pamuk, bavulunu yerleştirmiyor, bavulunu hazırlamıyor. "Bavulu yapıyor." (s. 424).
Bavul yapılmaz Orhan Pamuk.
Orhan Pamuk'un dili, gerçekliği göstermeyen, egemenlerin dili. İşte bir ömek. "Turgut Bey'e aldırmadan sabaha kadar sevişeceklerini Ka hemen anladı." (s. 305)
Hiçbir gerçekliği yok bunun.
Öyle alışılagelmiş, egemenlerin dili bu. Kimse sabaha kadar sevişemez.
Bir ömek daha, "Kendini bir Turgenyev romanının yıllardır hayalini kurduğu kadınla buluşmaya giden romantik ve kederli kahramanı gibi görüyordu."
(s. 36)

Kapitalist dünyanın reklam dili. "Bir x holdinginin ürünüdür" biçiminde. "Bir Turgenyev romanı yok. Turgenyev'in romanları var. Olsa olsa "Bir Orhan Pamuk romanı" olabilir.

Bu "Bir"le, insanlığın birikimini de çarçur etmek istiyor.

İki balinaya geldikte... Son dönem roman denen kitaplarda kadınla erkeğin mutlaka sevişmesi gerekiyor. Tabii İpek'le Ka da sevişecek. Seviştikten sonra, filmlerde olduğu gibi yatağa uzanacaklar.

İpek'le Ka da tıpkısını yapıyorlar. Sevişiyorlar. Sonra yatağa uzanıyorlar. İşte bu sırada Ka, "sığ bir suda yan yana dinlenen iki balina gibi uzandıklarını" duyumsuyor.

İki balina...

"Teşbihte hata olmaz" diye bir söz var, bunu biliyor mu Orhan Pamuk. Bu söz, her teşbihi olumlama anlamına gelmiyor. Teşbihte hata olmaz, bir emir kipidir. Sözgelimi, fare gibi kuvvetli, aslan gibi korkak diye benzetmeler yapamazsın.

Kitaba göre konuşuyorum. İpek'le Ka, olsa olsa yılan balığına benzetilebilir.

Şimdi durum şu. Dil diyorsun, yok. Eylem betimlemesi diyorsun, yok. Durum betimlemesi diyorsun, yok. Peki ama bunlar yazarlığın nitelikleri değil mi. Böylesi nitelikleri olmayan Orhan Pamuk'a nasıl yazar diyelim.

Doğru bir yöntem, sağlıklı, ciddi kullanılmazsa sonuç başarısız olur. Orhan Pamuk, bu önermeyi tanıtlıyor.

Hiçbir yazar, tekili anlatmak için yazmaz. Sözgelimi Gogol, Ölü Canlar da.
(N) kentini anlatır. Ama (N) kenti, (N) kenti olarak kalmaz. (N) kenti, hem (N) kentidir, hem Rusya'dır.

Yakup Kadri'nin Panorama sında her mekân hem kendisidir, hem bir başka yerin simgesidir. Adnan Özyalçıner "Dükkân" adlı öyküsünde, tavukçu dükkânının, banka şubesine dönüşümünü anlatır. "Dükkan" adlı öyküde gösterilen kapitalizmin işleyişidir. Bu yöntemin başarılı olabilmesi için yazarın tekilden genele çıkabilmesi gerekir. Tekille genel arasında kurulacak diyalektik ilişki yazan amacına ulaştırır.

Eserde, tekil, genelin bütün olumlu ya da olumsuz gizil güçlerini içinde taşımalıdır. Tabii, bu ciddi bir disiplini, ciddi bir çalışmayı gerektirir.

Orhan Pamuk, Kars'ı seçmiş. Kars'ta kalmış. Kars, hem kendisi, hem Türkiye olamamış. Bu yüzden Kar, Türkiye'yi yansıtmıyor. Bunun nedeni şu. Orhan Pamuk düşüncelerini kişileştirmeye çalışmış. Nedir o düşünceler, Marksistler, önünde sonunda döner. Jakobenler darbe yapar. Köktenci İslamcılar da ülküleri uğruna insan öldürür.
Bu düşüncelerini bir yazıyla değil, bir "roman"la dillendirmek istemiş. O zaman şu çıkıyor ortaya. Kar'daki kişiler, Kar'da yaşamıyor, eylemiyor, acı çekmiyor, korkmuyor, sevinmiyor. Kişilerin varoluşu kendileri değil. Orhan Pamuk, düşüncelerini göstermek için karton kişilerle bir "roman" yazmış.

Muhtar'ı, Kadife'yi, İpek'i, Sunay Zaim'i, Ka'yı karakter tip diyalektiğine büründürememiş. Şimdi bunu İpek'le Ka'nın konuşmasında görelim.

İpek soruyor.
"Hiç tanımadığın halde bana nasıl âşık oldun?"
"Güzel olduğun için... Seninle mutlu olacağımızı hayal ettiğim için... Sana her şeyi utanmadan söyleyebildiğim için. Durmadan seviştiğimizi hayal ediyorum."
"Almanya'da ne yapardın?" diye soruyor İpek.
"Yazamadığım şiirlerle meşgul olurdum ve otuzbir çekerdim hep..." (s. 128)

Burda duralım. İpek ya da Ka, bir karakter olsaydı, kullandıkları kavramların bilincinde olurlardı. Bu yüzden tartışma çıkardı. Çünkü İpek "bana nasıl âşık oldun" diye soruyor. Ka, "bana nasıl âşık oldun" sorusuna değil, "bana niçin âşık oldun" sorusuna yanıt veriyor. İpek, Ka'ya şöyle derdi, karakter olsaydı, "Bana niçin âşık oldun diye sormadım, nasıl âşık oldun diye sordum."

Kişiler konuşmuyor. Orhan Pamuk da "niçin"le "nasıl"ın ayrımını bilmiyor.

"Otuzbir çekmeye" geldikte... Ka, İpek'e her şeyi utanmadan söyleyebilirmiş. Ancak, utanmadan her şeyi söylemek başka, kaba bir dil kullanmak başka.

Burda sorun şu. İnsan, eylemleri, durumları, nesneleri bilincine göre kavramlaştırır. Dil, bir anlamda kişiliğin görünmesidir, somutlaşmasıdır. Cinsel açıdan kendini doyurma eylemini de çeşitli kavramlarla dillendirebilir insan. Ka, bu eylemi en kaba biçimde dillendiriyor. Böylesi kaba biri "kendini bir Turgenyev romanının yıllardır hayalini kurduğu romantik ve kederli kahramanı gibi" (s. 36) göremez.

Burdan geldiğim nokta şu. Orhan Pamuk, kişilerini özene bezene kurmamış. İpek, sorduğu soruya yanıt alamıyor, "romantik ve kederli" kişi, son derece kaba konuşuyor. Ka, utanmadan her şeyi söylemekle, her şeyi kaba bir dille anlatmanın ayrımında değil.

Kendi cinsel doyumunu kaba bir biçimde dillendiren Ka, "seviştiğimizi hayal ediyordum" diyor İpek'e. Peki niye sevişme eylemini kaba bir biçimde dillendirmiyor Ka.

Kişilerle ilgili sorunlar, Lacivertte de var. Ka'nın "tam on saat yirmi dakika deliksiz" uyuduğunu öğreniyoruz da Lacivert'in İslamcılığını öğrenemiyoruz. Müslümanlığını göremiyoruz Lacivert'in.

Kişiler, karton oldukları için kendilerini yaşamıyorlar.

Boşluk
İnsanla ilgisi yok Orhan Pamuk'un. İnsanı tanımak, insanı tanıtmak, bunun için insanı araştırmak yok Orhan Pamuk'ta. Kar'da insan, biçim olarak var, içerik olarak yok.

İpek, Hediye, Lacivert, Muhtar, Ka, Sunay Zaim... iç dünyaları yok bu kişilerin. Üstelik bunların hepsi bir zamanların solcusu. Hepsi başkalaşım geçiriyor.

Lacivert, bu başkalaşımı şöyle anlatıyor, "Çocukluğum ve gençliğim gizlice bir cerrahi tekkesine devam eden babamın alçakgönüllü ve sessiz dünyasında geçti. Gençliğimde ona isyan edip dinsiz bir solcu oldum, üniversiteye dek militan gençlerin peşine takılıp Amerikan uçak gemisinden çıkan denizcileri taşladım. O sırada evlendim, ayrıldım; bir buhran geçirdim. Yıllarca kimseye gözükmedim. Elektronik mühendisiyim. Batıya duyduğum öfke yüzünden İran devrimine saygı duydum. Tekrar Müslüman oldum." (s. 321)

Orhan Pamuk "roman" yazıyor. Lacivert, babasına isyan ediyor, dinsiz bir solcu oluyor. Evleniyor, ayrılıyor, bunalım geçiriyor. "İran devriminden" sonra Müslüman oluyor.

Ne kadar kolay değil mi roman yazmak. Tabii böyle olursa kolay. Ama Orhan Pamuk babanın alçakgönüllü, sessiz dünyasına, neden, nasıl isyan edildiğini anlatılırsa, roman yazmak zorlaşır. Hele bir de dinsiz solculuktan, yeniden Müslümanlığa dönüşümün, o başkalaşmanın nedenleri, nasılları anlatılırsa roman yazmak kat kat bir düğümü çözmeye benzer. Ama roman yazmak da tam da budur işte.

Bakın Yusuf Kaplan ne diyor, "(...) seküler projeler/ideolojiler, Müslümanlık kadar güçlü, derinlikli ve kuşatıcı bir dünya tasavvuru sunmaktan uzaktı ve Müslümanlık gibi insanın hem iç, hem dış dünyasını anlamlandıran, anlamlı kılan anlam haritalanndan ve anlam pratiklerinden yoksundur."(5)

Yusuf Kaplanın dedikleri genel olarak doğru, ama Müslümanlık için doğru değil. Tabii İslamın da dünyayı anlamlandırması var.

Şimdi Orhan Pamuk, n'apacak. Lacivert solcu oluyor. Bu, bir anlam vermektir dünyaya. Bunu gösterecek Orhan Pamuk. Sonra bu anlam yetersiz olacak. Yetersizlik sosyalizmde mi, yoksa Lacivertin sosyalizmi kavrayışında mı. Daha sonra Müslümanlığa dönüş... İşte o zaman kitap, romana, içi boş kişiler karaktere dönüşecek.

Bunu yapmak, önce bilgi işi. Sosyalizmin, İslamın, Jakobenizmin, Kemalizmin hayata nasıl bir anlam verdiğini bileceksin. Bunun günlük hayatı nasıl kuşattığını da bileceksin. Daha sonra bunu bir karaktere dönüştürme becerin olacak. Bitmedi. İnsanı tanıyacaksın, seveceksin. Çözümlenmesi, araştırılması gereken bir sorundur insan. Bu soruna, sorumluluk yüklü sevgiyle yaklaşmak gerekir.

Orhan Pamuk, insanı sevmiyor. Orhan Pamuk'un gözünde insan, bir makine. Düşünün, bir insan, Müslüman bir ailede büyüyor. Babasına isyan ediyor. Dinsiz bir solcu oluyor. Evleniyor, boşanıyor, bunalım geçiriyor. Sonra Müslüman oluyor. Bu süreçleri yaşayan, altüst olan insan, kim bilir ne acılar çekmiştir.

Gençliklerinde solcu olup, başkalaşım geçirenlerin geçmişlerine sövmeleri, insanı yakıp kavuran acı dolu pişmanlığın göstergesidir.

Roman yazarı, bu süreçleri göstermek zorundadır. Bir iki kelimeyle sonuçların anlatılmasına roman denmez.

Solcu Laflar Ne İşe Yarar

Orhan Pamuk, belli, solculara pek öfkeli. Bu öfkesinden ötürü, dönüp dönüp, durup durup solcuları aşağılıyor. Bütün solcular mutlaka dönüyor. Çeteci oluyor. Bunu öğreniyoruz. Daha sonra şunu da öğreniyoruz. "Bu ülkenin pek çok solcu şairi, 'aman onlar iktidara gelmeden ben dinci olayım' telaşıyla saf değiştirdi." (s. 220)

Bu solculuk pek kötü bir şey. Sakın solcu olma. Mutlaka dönersin. Üstelik bütün hayatın yıkıma uğrar.

Peki, bu solculuğun hiç yararı yok mu. Tamam, anladık, solcu olduktan sonra, başına türlü dertler gelir, şu olursun, bu olursun. Bir tek yararı belki vardır. Orhan Pamuk, bu konuda çabasını esirgememiş. Aramış, taramış solculuğun bir yararını bulmuş. Orhan Pamuk, bir zamanlar solcu olmanın yararını anlatıyor, "(...) oğlunun şair olmasına haklı olarak karşı çıkan annesini üzen ve bütün hayatını mahvedip en sonunda kendisini Frankfurt'ta bir fare deliğine sürgün eden inançlarını Turgut Bey'e yirmi beş yaş heyecanıyla tekrarladı. Bir yandan da sözlerindeki şiddetin İpek için 'bu şiddetle sevişmek istiyorum seninle' anlamına geldiğini hissediyordu. Uğruna bütün hayatını berbat ettiği bu solcu lafların en sonunda bir işe yarayacağını, o laflar sayesinde İpek ile sevişebileceğini düşünüyordu; tam da artık onlara hiç inanmadığı, hayatta güzel ve akıllı bir kıza sarılıp bir köşede şiir yazabilmeyi en büyük mutluluk olarak gördüğü bir zamanda.'' (s. 244)

Sağ olasın Orhan Pamuk, ben kırk yıl düşünsem, solcu lafların "güzel akıllı" bir kadını "yatağa götüreceğini" düşünemezdim. Günel Altıntaş'a söyleyeceğim bunu. Günel Altıntaş'ın Kız Tavlama adlı bir kitabı var. Bu yöntemi de eklesin kitabına. Yine de ben, akıllı bir kadının solcu laflarla "yatağa gideceğinden" kuşkuluyum.

Orhan Pamuk'un diliyle söylersem "solcu lafların" ancak bir kadınla sevişmede yararlı olduğu savı, sola ağır bir tokat olmuyor burda. Orhan Pamuk, tam bu cümleyi yazarken, sola sert bir tokat atmış olabileceğini düşünmüş. Ama bu tokat, Orhan Pamuk'un yüzünde patlıyor. Beceriksiz yazar, kendini tokatlıyor. Kitap boyunca solcuları aşağılayan Orhan Pamuk, burda ağır bir vuruş yapmak istiyor sola. Bu, Orhan Pamuk'un eleştirici gücünün, bilgi birikiminin ne kadar yalınkat olduğunu gösteriyor. Orhan Pamuk, solun hayat anlayışıyla, felsefesiyle estetiğiyle hesaplaşmaya girişemiyor. Böyle bir hesaplaşmanın kıyısından bile geçemiyor. Bu, Orhan Pamuk'un kendine attığı birinci tokat. Birinci tokadın acısı geçmeden ikinci tokat patlıyor Orhan Pamuk'un yüzünde. Bu tokadı Gogol atıyor.

Gogol, Ölü Canlar'da son derece gerçekçi. Ama bu gerçekçilik Gogol'ü rahatsız ediyor. Ölü Canlar'm ikinci cildinde Çiçikov'u, dini bütün bir Hıristiyan yapmak istiyor. Yapıyor da... Ama bunun başarısız olduğunu görüyor.

Çünkü yarattığı karakter, Çiçikov direniyor. Çiçikov, canlı bir karakter çünkü. Yazarın kuklası değil.

N'oluyor sonunda. Gogol, yazdıklarını yakıyor. Kar'daki kişiler, karakter olamadığı için Orhan Pamuk, onları istediği gibi konuşturuyor.

Kar'daki kişiler, karakter olsaydı, Orhan Pamuk, insanlığın en yüce ülküsünü dillendiren sözlere "solcu laflar" dedirtmezdi Ka'ya. Bu ülküleri dillendiren sözlerin yatak işleriyle ilgisi olmadığını kavrayan Ka, direnirdi Orhan Pamuk'a. İşte o zaman Kar'ı yakardı Orhan Pamuk. Tıpkı Gogol gibi... Gogol, gerçekliği bozduğu için bunaldı. Ölü Canlar'ın ikinci cildini yaktı. Orhan Pamuk, gerçekliği bozuyor, kılı bile kıpırdamıyor.
Gogol, Orhan Pamuk u tokatlıyor.

Balçıklı Yol
Orhan Pamuk, Kar'da gizemli bir çıkmazda dolaşıyor. Kişileri, aşkın, belirsiz bir gücün etkisiyle hareket ediyor. Şimdi bunu görelim.

Muhtar bunalımdadır. Her gün içiyor. Sonrasını Muhtar, şöyle anlatır. "İçkiden ve soğuktan bütün vücuduma tatlı bir uyku yayılıyordu. Ben de sessizce bu hayatı terk etmeye karar verdim, üç beş adım yürüdüm yürümedim bir ağacın altına buzlu kaldırıma uzanıp uykuyu ve ölmeyi beklemeye başladım. O soğukta içkili kafayla donup ölmek üç beş dakikanın işidir. Yumuşacık bir uyku damarlarıma yayılırken gözümün önünde bir türlü olmayan çocuğum belirdi. Çok sevindim: Erkekti, büyümüş, kravat takmıştı; hali bizim kravatlı memurlar gibi değil, Avrupalılar gibiydi. Tam bana bir şey söyleyecekti, durdu, bir ihtiyarın elini öptü. O ihtiyar adamdan her yere nur yayılıyordu. Derken yattığım yerde bir ışık tam gözümün içine vurup beni uyandırdı. Bir pişmanlık ve umut ile ayağa kalktım. Baktım az ötede aydınlık bir kapı açılmış, birileri girip çıkıyor. İçimden gelen sesi dinleyerek onların peşinden gittim. Beni aralarına aldılar ve aydınlık, sıcacık bir eve soktular. Burada Karslılar gibi hayattan umudu kesmiş, bezgin insanlar değil, mutlu insanlar vardı, üstelik onlar da Karslı, hatta tanıdıktı. Bu evin, söylentilerini işittiğim Kürt Şeyhi Saadettin Efendi Hazretleri'nin gizli tekkesi olduğunu anlamıştım." (s. 57)

Görüyorsunuz değil mi gizemciliği... Yumuşacık bir uykuda her yere nur yayan bir ihtiyar... aydınlık bir kapı... mutlu insanlarla dolu gizli bir tekke.

Daha bitmedi. Bakın Ka nasıl "felsefe" yapıyor.

Hani Muhtar içindeki sese uyup, tekkeye, aydınlık tekkeye gidiyordu ya, Ka da birtakım sesler duyuyor içinde. "Gece yarıları Frankfurt'un damlarına bakarken bütün dünyanın, hayatımın boşuna olmadığını hissediyordum. Birtakım sesler duyuyorum içimde (...) Yazar olsaydım, 'Kar, Ka'ya Allah'ı hatırlatıyordu!' diye yazardım kendi hakkımda. Ama bu doğru olur muydu onu da bilmiyorum. Karın sessizliği beni Allah'a yaklaştırıyor." (s. 63)

Şimdi burda duralım. Mekân-insan ilişkisinde mekânın insanı etkilemesini birçok yazar başarıyla kullanmıştır. Ben bir tek yazardan Mehmet Rauf'un Eylül adlı romanından örnek veriyorum. Suad, Necip, Süreyya çayırdadırlar. Eylül ayıdır. "Suad, çınarlardan sarı, kuru düşen yaprakların kapladığı yollarda yağmurlarla ıslanarak oluşturdukları çamura, bu çürümüş yapraklara bakarak 'İşte,' diyordu." Necip'le Süreyya konuşurlarken Süreyya, eylül ayının "hüzün ve yas" ayı olduğunu söyler. Mehmet Rauf, şöyle devam eder. "Bu söz üzerine Suad'a hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi. Eylül! Öyle bir ay ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. (...) Kendi hayatı da böyle değil miydi..." diye devam eder. (s. 205-208)(6)

İnsan-mekân ilişkisinde, her şeyden önce, insanın o mekândan etkilenmesi için, iç dünyasının buna hazır olması gerekir.

Orhan Pamuk burda da keyfilik yapıyor. İnsan damlara bakıp, hem dünyanın, hem hayatın boşuna olmadığını çıkarır mı. Böyle bir duygunun, Frankfurt damlarıyla ne ilgisi var. Sonra karın sessizliği özellikle Ka'yı Allah'a niye yaklaştırsın. Ka, iç dünyası olan biri değil.

Orhan Pamuk bu beceriksizliği yüzünden, roman yazımı açısından, roman birikiminin gerisine düşüyor.

Orhan Pamuk'un gizemciliğine devam ediyorum. İçinde sesler duyar Ka. Bu seslerin n'olduğu belli değil.
Orhan Pamuk, üşendi mi, gereksiz mi gördü, bu içinden gelen sesleri yazmadı, bilmiyorum. Ama yazıverseydi de bu seslerin n'olduğunu bilseydik. Sonra bir gün Ka'ya mektup gelir. Kimden mi... Şu, her yere nur yağdıran, kapısı aydınlığa çıkan Şeyh'ten. Şeyh, Ka'yı rüyasında görmüştür. Devam eder sonra. "Cenabı Allah'ın bir imtihandan geçirdiği Muhtar Beyefendi sizin bu kara ne mana verdiğinizi bana nakletti. Yolumuz aynı yoldur. Bekliyorum efendim."

Ka, şeyhine gider. Sarhoştur. Ama şeyh hoşgörülüdür. Ka'yı kabul eder. Elini bile öptürür. Şeyh, Ka'yı rüyasında görmüştür ya, Ka da şeyhi rüyasında görmüştür. "Ben de sizi rüyamda gördüm Efendi Hazretleri." (s. 98) Ka aydınlanmıştır. Yanılgısını şöyle açıklar. "Ben ülkemin kalkınmasını, insanların özgürleşmesini, modernleşmesini bir çocuk gibi iyi niyetlerle istedim hep. Ama dinimiz bana hep bunlara karşıymış gibi gözüktü. Belki yanılıyordum. Afedersin. Belki şimdi çok içkiliyim de o yüzden bunları itiraf edebiliyorum." (s. 99-100)

Gizemci Orhan Pamuk burda durmuyor. "Türbancı kızların lideri" Hicran'ın Müslüman olması var bir de. Aslında bu manken, "kıçını, bacaklarını" gösteren bir manken. Bu manken Kars'a geliyor. "Başörtüsü mücadelelerinin henüz başında olan eğitim enstitülü iki kız onu çaya çağırıyorlar. Manken Hicran 'Sizi ortaçağın karanlığına götüren bu bez parçasını güzel başlarınızdan çıkarın!' diyerek kızların en şaşkınının başörtüsünü atıp çekmeye yeltenmiş ve (...)." (s. 111) o anda ne olabilir. Kız, ağlamaya başlar, başörtüme dokunamazsın. Kız, mankenin elini tutar. Kız, mankeni eliyle iter. Kız, mankene bir tokat atar...

Hayır, bunların hiçbiri olmuyor. Başörtüsünü almak için mankenin eli uzanmıştı ya, işte o el o anda hareketsiz kalıyor. Manken bunun üstüne kendini yere atıyor.

Gördünüz mü. Gizemli güçler, başörtüsüne uzanan eli, nasıl kaskatı yapıyor.

Gizemciliğin balçığında yürümeye çalışan Orhan Pamuk, bir noktada son derece "gerçekçi" oluyor. Bu mankenin ne işi var Kars'ta. Manken, dikkatinize sunuyorum Blendax şampuanının reklamı için Kars'a gidiyor. Burda hiç gizemcilik yok.

Bozuk Bir Meta
Kar, kişilerin konuştuğu, kişilerin eylediği bir kitap değil. Orhan Pamuk, belli düşünceleri kişileştirmeye çalışmamış bile. Kemalizm-Jakobenizmin kişisi Suat Zaim öldürülüyor. Köktenci Lacivert de öldürülüyor. Ne olduğu bilinmeyen Ka da öldürülüyor. Bu kitabın tek aydınlık kişisi hoşgörülü tekkeci Şeyh.

Kitap ılımlı İslamı öneriyor bize. Bu, Huntington'ın önerisi. Şöyle diyor Huntington.
"Güney Afrika Apartheid'ı bıraktığı gibi, Türkiye de yapısına aykırı laikliği bırakarak, kendi uygarlığında bir parya olacağına, o uygarlığın lideri olabilir. (...) Fakat bunu yapmak için Rusya'nın Lenin'i atmasından daha köklü olarak Atatürk mirasını reddetmelidir." (7)

Kar kişileştirilmiş düşüncelerle bunu, Türkiye'de çözüm yolu olarak gösteriyor. Bu, akla uygun bir yanıt değil. Çehov'un dediği gibi, Orhan Pamuk'un sorduğu soru akla uygun olsaydı, yanıtın akla uygun olup olmaması önemsenmeyebilirdi. Tolstoy'un, Yakup Kadri'nin yanıtları da akla uygun değildir. Ama bu yazarların soruları akla uygundur. Ayrıca onlar roman yazdılar. Kar, roman değil en başta. Şimdi bu kitapta örgeyi nerde aramalı. Yazar, olayı örer. Karakterler, bu örge içinde hareket ederler. Kar'da örge yok. Kişiler aşkın bir gücün etkisiyle hareket ediyor. Başkalaşıp duran kişilerin neden, nasıl başkalaştığı belli değil. Sözgelimi Albay Nuri Çolak... Bu albay Kars'ta darbe işine girişiyor. Neden böyle bir işin içinde albay. "'Sunay'ın ısrarı üzerine mertliğe leke sürmemek için ve yapılacaklardan sonunda Ankara'nın memnun olacağına inandığı" için bu işe girişiyor.

Böylesi biri için, aklını peynir ekmekle yedi derler. Türkiye'de albaylar darbe yapamaz. Biri yapmaya kalktı, gördü gününü. Kar'da albaya darbe yaptıracaksan, sağlam bir örge kurmalısın. Bizde rakı sofrasında verilen sözler, rakı sofrasında kalır.

Kar büyük reklamlarla piyasaya sürüldü. Bunu garipseyenlere "Roman da buzdolabı gibi bir metadır. Romanın da buzdolabı gibi reklamı yapılmalıdır," dendi.

Biliyorsunuz, metalara güvence verilir. Bozuk meta, yanlışlıkla piyasaya sürüliirse, bozuk olmayan metalarla değiştirilir.

Kar, roman diye piyasaya sürüldü. Kar roman değil. İletişim Yayınları'nın Kar’ı bir romanla değiştirmesi gerekir.

Neden Yazdım
Şimdi bir soru. Son derece sıkıcı, uzun, bozuk cümlelerle insanı boğan bu kitabı niye okudum. Sonra, niye yazdım.

Şunun için yazdım.

Birincisi şu. Orhan Pamuk yazar değil. Doğru dürüst cümle kurmasını bilmiyor. İkincisi, yazar olmamasına karşın roman yazıyor.

Bunların belirtilmesi gerekir.

Üçüncüsü. Edebiyatımıza zarar veriyor. Orhan Pamuk edebiyatımızın birikimini tıkıyor. Edebiyatımızın gerçekçi çizgisini kırıyor.

Bunun söylenmesi gerekir.

Orhan Pamuk, kitabın tanıtımını, beyin yıkamaya dönüştürüyor... Bu iş, "İstersem kiremit tozu satarım," diyene dönüşüyor.

Eminönü'nde Mısır Çarşısı'nın yanında bir park var. Gençliğimde sık sık gittiğim parklardan biriydi orası. Arada sırada, orta yaşlı, çatal sesli, kurnaz bakışlı biri gelirdi parka. Camekânlı bir çantası vardı. Bir yükseltide, camekânlı çantasından bir şişe çıkarırdı. Şişenin içinde bir merdiven vardı. Çevresini saranlara şöyle seslenirdi. "Bu merdiven, bu şişenin içine nasıl girdi, nasıl çıkar. Bunu, size göstereceğim. Ama önce şu ilacın tanıtımını yapacağım." Küçük, kahverengi bir şişenin içindeydi bu ilaç.

Yakında eczanelerde yüksek fiyata satılacağını söylerdi. Şimdi reklam için satış yapılıyormuş. Üstüne bastıra bastıra, "Ben istersem kiremit tozu bile satarım, ama sizlere faydalı bir ilaç getirdim,"' derdi.
Garip bir ilaçtı bu. Zıt rahatsızlıklara bile iyi geliyordu. Sözgelimi kabızlık, ishal, iştahsızlık, oburluk. Bütün ağrıları da geçirme gücü vardı ilacın. Sırt, mide, ayak, kulak, göz, el. bel ağrılarını bıçak gibi kesermiş.

Sattığını sattıktan sonra, sıra şişenin içindeki merdivene geldikte, "Zabıta" diye bir ses duyulur, satıcı kaybolurdu. Ama iki gün sonra yine gelir, aynı sözlerle işe başlardı. "Zabıta" ünlemesiyle gösteri biterdi.

Orhan Pamuk, Kara Kitap diye ortalığa çıkıyor, sonra kayboluyor. Bir süre sonra Benim Adım Kırmızı'yla gösteri başlıyor, sonra yine kayboluyor. Şimdi Kar'la gösteri devam ediyor. Orhan Pamuk bir süre Sessiz Ev'in sessizliğine çekilecek.

Eminönü'ndeki satıcıyla merdiveni konuşmadım. Orhan Pamuk'la da romanı konuşamadım. Yıllar önce satıcıya, "Dur gitme merdiveni konuşalım," dedikte, satıcı "Merdivenden sana ne, alan memnun, satan memnun," demişti.

Orhan Pamuk da belki de, "Romandan sana ne, alan memnun, satan memnun," diyordur. İyi ama Orhan Pamuk, okuru, estetik nesne olmayan bir kitapla boş yere oyalıyor. Bunu, kısaca bir kez daha açıklayayım.

Çatışkı, estetik nesne olan eserlerin dayandığı temellerden biridir. Hegel'in de belirttiği gibi çatışkı, eylemin ön hazırlığıdır. Çatışkı, örgeden, eserin içinden çıkar. Esere gerçeklik kazandırır. Çatışkı-eylem diyalektiğiyle eser canlanır. Bu canlanmayla okur, hayat deneyimi edinir.

Kar'da çatışkı yok. Orhan Pamuk, gerilim yaratmaya çalışmış. Gerilim dıştan verilir. Eser boyunca yükselir, sonunda çözülür. Gerilime dayanan roman canlanmaz. Gerilim bittikten sonra bir köşeye atılır. Oysa çatışkı çözülmez. Bunun için roman insan hayatında devam eder.

Gerilim eserlerini küçümsemiyorum. Ama Orhan Pamuk, gerilim bile yaratamadığı bu kitapla, hak etmediği bir yere gelmek istiyor.

Bu yere kalem gücüyle gelinir, reklamlarla değil. Reklamlar da tıpkı gerilim eserlerine benzer. İlgiyi yoğunlaştınr, sonra çözülür. Satan memnun kalır, ama alan bir süre yüzünü buruşturur.

Gerçek Kılma Mücadelesi
Yazımı bitirmiştim. Yalçın Küçük'ün Şebeke adlı eseri geldi.(8) Şimdi bu eserden birkaç alıntı yapmak istiyorum. "İngilizce olsaydı, 'The O. Pamuk Case' derdik, artık tam anlamıyla bir 'vak'a' olduğundan kuşku duymamak durumundayız. Bir 'Orhan Pamuk Vak'ası ile karşı karşıya bulunuyoruz; ortada bir estetik tartışma yok, çünkü bir taraf Pamuk'u 'yazar' saymıyor, bu içerisidir ve diğer taraf, Türkiye'nin 'en büyük yazarı' tayin ediyor, bu dışarısıdır, biz böyle bir matriksle bir edebiyat tartışması yapamayız. Bir taraf, Pamuk'un çıkardıklarını okumadığını, okuyamadığını ve bundan hareketle bunların okunamayacağını ampirik dayanaklı bir hüküm olarak ortaya koyuyor, bu Türkiye'dir ve diğer taraf, satır aralarında okunmadığını kabul etmekle birlikte, yüksek sesle 'şaheser' diyorsa ve bu zengin dış dünyadır, ortada estetik değil bir ideolojik savaş yar demektir. Bu ideolojik hegemonya savaşı da diyebiliriz; öyleyse eleştirel alana değil, bir savaş meydanına giriyoruz."

Bütünüyle katılıyorum.
Yalçın Küçük şöyle diyor Şebeke'de "... Pamuk'un 'büyük' sözcüğünü bir tarafa bırakıyoruz, 'yazar' olduğu tartışmalıdır ve böyle bir durumda dışardan 'büyük yazar' dayatmasını, en kibar sözcükle kafalarımızı sömürgeleştirme süreci olarak anlıyoruz; sorun da budur."

Yalçın Küçük'ten öğreniyorum. Şöyle diyor Yalçın Küçük. "Bin dokuz yüz doksan dokuz yılının başında, Almanya'da Gabriele Killert'in O. Pamuk romanları üzerine uzun bir incelemesi yayınlanmıştı; bana verilen bilgilere göre ağırlığı olan ve saygın bir eleştirmendi, eleştirinin yayınlandığı Die Zeit'in önemli olduğundan hiçbir kuşku yoktur."

Bu eleştirmen Orhan Pamuk için "metin fabrikalarının şehrazatı" diyor. Yine bu eleştirmene göre, "her şeyden önce anlatamıyor, çünkü 'dünyayı yeniden yaratarak onu anlamlandırmanın, sanatın ruhuna has tutku' yok," Orhan Pamuk'ta.

Orhan Pamuk, ciddi eleştirmenlerce yazar sayılmıyor. Üstelik çok satmasına karşın, okunmuyor. Daha kötüsü okunamıyor.

Benim çevreme ancak okuyan insanlar girebilir. Bu okuyanlar da boş okumazlar. Didik didik ederler okuduklarını. Benim çevremden hiç kimse Orhan Pamuk'u okuyamıyor.

Bakın, bir romanın estetik nesne olamayışından söz etmiyorum. Estetik nesne olmasa bile okunabilir romanlar var. Ama Orhan Pamuk okunamıyor.

Bir örnek. Diyelim bir dülger var. Bir iskemle yapmış. Güzel değil. Ama oturabiliyoruz iskemleye. Bir başka dülger var, oturamıyoruz yaptığı iskemleye. Oturursan kırılıyor. Orhan Pamuk, bu ikinci dülgere benziyor.

Doğru dürüst cümle kuramıyor, bir.
Kişileri konuşturamıyor iki.
Betimleme yapamıyor, üç.

Yapılmak istenen ne.
İnsanın meta derkesine düşürtüldüğü, bilincin dumura uğratıldığı, insani değerlerin çamura bulandırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Sahte bir dünya bu. Orhan Pamuk, bu sahte dünyanın ürünü.
Sahte dünyayla tam bir uyum içinde.

Bu sahte dünya ayakta durmak, sahteliğini saklamak için çeşitli aygıtlar kullanıyor. Orhan Pamuk'un kitapları bu aygıtlardan biri.

Orhan Pamuk'un kitabını yayımlayanların, bu kitapları övenlerin, Orhan Pamuk'un yazar olmadığını, “roman"larının roman olmadığını bilmemesi mümkün değil. Hiç kimse, ama hiç kimse bu kadar cahil olmaz. Ayrıca hiç kimse bana, bu romanı yayınlayanların "roman cahili" olduklarını kabul ettiremez. Orhan Pamuk'un yazar olmadığı, yazdıklarının roman olmadığı çok açık. İşte bu noktadan sonra, bunların amacı, sahte dünyayı devam ettirmek için bilinci dumura uğratmak diyorum. Piyasaya öyle bir kabadayıca girdiler ki, nerdeyse romancı bırakmayacaklar, tek bir kişi bile roman yazamayacak. Bir anlamda edebiyat dünyasını çökertmeyi amaçladılar.

Peki, bu böyle devam edecek mi. Hayır. Bu, böyle devam edemez. Çünkü insan yaratıcı bir varlıktır. İnsanın yaratıcılığı, bu dünyayı, kendisi için gerçek kılma mücadelesidir. Bilim, felsefe, sanat, yaratıcılığın somutlaştığı alanlardır.

İnsanın, dünyayı, kendisi için gerçek kılma mücadelesi, çok sert, çok zorlu geçmektedir. Çünkü insanın karşısında dünyayı sahteleştirenler vardır. Dünyada milyarlarca insanın sömürülmesi işte bu sahte dünyada gerçekleşmektedir. Ama insan, bu dünyayı kendisi için gerçek kılacaktır. İşte o zaman Orhan Pamuklar, sahte dünyayla birlikte çekip gideceklerdir.

Kar'daki İz
Orhan Pamuk'un gizemciliği düşündürttü beni. Nerden çıktı bu gizemcilik dedim. Bu soru, bir ateş gibi düştü içime. Kar'da şöyle diyor Orhan Pamuk, "Ka, Türkiye'de Allah'a inanmanın, insanı tek başına en yüce düşünce, en büyük yaratıcıyla karşılaşması değil, her şeyden önce bir cemaate, bir çevreye girmek demek olduğunu biliyordu (...).' (s. 64)

İnsanın tek başına en yüce düşünce, en büyük yaratıcıyla karşılaşması gizemci algılayışın temel ilkesidir. Bu ilkenin izi sür
ülürse ezoterizme, ordan da Kabalacılığa gidilir. Tam bıırda "Hain şeytan, dur," dedim.

Durdum.

Daha sonra Yalçın Küçük'ün eseri Şebeke geldi. Orda okudum. Eleştirmen Gabriele Killert de saptamış Orhan Pamuk'taki ezoterizmi.

Yalçın Küçük, Şebeke’de şöyle diyor. "Bilim, imbikten geçirilmiş birikimin bir ön yargıya dönüştürülmesi değilse nedir, 'ön yargı' sözcüğünü bilerek ve çekinmeden kullanıyorum. Bilim yolunda, geçerliliğini yitirinceye kadar önyargılarımız olmalıdır; Pamuk'un iki kitabını incelemeye de kristal netliğinde önyargı ile başladığımı söylemem bir bilimsel gerekliliktir. Önyargım şu idi; bu iki kitapta anlaşılmayanları, ancak ezoterizm, Batınilik ve Yahuda tasavvufu olan Kabala ve Sabetayist referanslarla çözebileceğimi düşünüyordum, burdan yürüdüm."

Burda şunu söylemem gerekiyor. Bir insanın inancının, şu ya da bu olması hiç önemli değil. Bunu Yalçın Küçük de belirtiyor.

Orhan Pamuk ta durum değişiyor. Çünkü Orhan Pamuk, Yalçın Küçük'ün söylediği gibi, "hem dışardan bastırılmaktadır ve hem de bize karşı mücadelelerde yerini almış durumdadır".

Orhan Pamuk'un değişik bir yanı daha var. Orhan Pamuk, sanatta star sisteminin içinde yapılandırıldı.
Bu sistemde beslendi. Ta 1984'te bu sistemin sakıncasını şöyle belirledim. "Star sisteminin bir zararı var mı? Elbette var. Sisteme göre sanat eseri bir mal. Sistem, malına müşteri arar. İşte bu noktada kaliteye önem vermez. (...) Star sistemi, kendi kuralları içinde kaliteye önem vermez. (...) Bu sistem, sanatta kaliteyi öldürdü. Sanatçıyı öldürdü. Okuru, izleyiciyi zedeledi. Bunlar önemli değil sistem için. Sistemin amacı belli. Çok müşteri... Daha çok müşteri."

Sanatta star sistemi, daha çok müşteri için okurun estetik bilincini dumura uğrattı. Orhan Pamuk dumura uğratılan bilinçlerin içinden çıktı. Şimdi Orhan Pamuk, "kalitesiz" kitaplarla, kaliteli eserlerin üstünü örtüyor. Böylece insanda estetik bilincin yeniden oluşumunu engelliyor. Bu engelleme yüzünden okur, hayatın çirkinleştirildiğini göremiyor. Bunun yanında insanın haz duygusunu köreltiyor. Bundan ötürü okur, estetik nesnelerden haz alamıyor.

Kimileri karda yürür, iz bırakmazmış. Orhan Pamuk Kar'da iz bırakıyor. Yürüdüğü yere bakıyorum. Orhan Pamuk, insana karşı yürüyor.

Cengiz Gündoğdu
İnsancıl, Mayıs 2002

Dipnotlar
1. Orhan Pamuk, Kar. İletişim Yayınlan, İstanbul, 2002.
2. Henry Troyat, Gogol, çev.: Bedia Kösemihal, Multilingual, İstanbul.
2000.
3. G. Bourgin-A. Adamov. 1871 Paris Komünü. Türkçesi: A. Tokallı-G. Üstün, Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul, 1968.
4. Taner Timur. Küreselleşme ve Demokrasi Krizi, İmge Kitabevi. Ankara. 1996.
5. Yusuf Kaplan. "Türk Modeli '28 Şubat mı. Osmanlı Misyonu mu?' I". Yeni Şafak. 04.03.2002.
6. Mehmet Rauf. Eylül, Günümüz Türkçesi: Kemal Bek. Özgür Yayınları. İstanbul, 2000.
7. Doğan Kuban, "Bay Huntington'un Bilimsel Komplo Senaryoları". Cumhuriyet Bilim-Teknik, 09.03.2002.
8. Yalçın Küçük, Şebeke 'Network". YGS Yayınları, İstanbul. 2002.


 

Facebook
yorumlar ... ( 5 )
08-04-2013
08-04-2013 23:01 (1)
Taylan Kara'ya teşekkür ediyorum. Her ne kadar Orhan Pamuk'la ilgili genel bir kaanatim olsa da, yukarıdaki eleştiri yazısı sayesinde kafamda çok daha net bir Orhan Pamuk portresi belirmiş oldu. Çok uzun bir eleştiri yazısı olmasına rağmen, sıkılmadan okudum diyebilirim. Gerçekçi değerlendirmeleri için, Cengiz Gündoğdu'nun da emeklerine sağlık. Recai Kulaksız
09-04-2013 08:47 (2)
Bu güzel yazı için hem Cengiz Gündoğdu'ya hem de Taylan Kara'ya teşekkürler. 2002'de yazılmış bu yazıdan bugüne neredeyse 11 yıl geçmiş, 28 Şubat tartışılmakta, O. Pamuk Nobel almış ve bir de Esad'a sonun Kaddafi ve Saddam gibi olur, bitişli bir mektup yazmış... Bizim orada bir deyiş vardır: "de gidi deeee" Şule Süzük Toker
15-04-2013 08:21 (3)
Sanat ve bilim bir asırdır Avrupalılar ve Kuzey Amerikalılarca bir "mesleğe" dönüştürüldüğünden beri bu konular ile ilgili uğraş veren insanlar işin özünden uzaktırlar ve böyle olmaya mahkumdurlar. Muhafazakarlık denen şey de böyle bir şey işte: sadece din ile ilgili değil; düşüncenin dünyevi korku ve/veya iktisadi çıkarlar nedeni ile askıya alındığı durum. Bu insanlar "f(insan) = (- korku) x (garanti isteği)" fonksiyonunun ürünleridir. Özgür Ekinci
24-04-2013 16:56 (4)
C.Gündoğdu ve Yalçın küçük O.Pamuk romancılığı ile ilgili isabetli tesbitlerde bulunmuş. Bence de, O.Pamuk postmodern bir anlayışla insanları nesneleştiren, nesneleri de özneleştiren metinler yazıyor. Bu da ABD güdümlü "neo-liberal" ideolojiye paralel olduğu için "kültür egemenleri" tarafından destekleniyor... Bu durum, "reklam-ödül-övgü" üçlemesine mazhar olamayan "insandan yana" eserlerin okuyucuya ulaşmasının önünde ciddi bir engeldir. Ozan Yılmaz
01-09-2015 17:27 (5)
Okuduğum en kapsamlı ve bilimsel roman ve edebiyat incelemesi... RESUL BUĞDAYCI-MERSİN
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2211391
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.