Ödülünü eksilten roman: dağın öteki yüzü
DAĞIN YA DA EDEBİYATIN ÖTEKİ YÜZÜ

Eleştirmenlik ağırlığı olması gereken bir sorumluluktur. Bunun farkında olanlar için olumsuzluk içeren eleştiriler, amaçlı da değilse, daha masumdur. Belki küçük kırgınlıklara neden olur ama aksaklıkları göstererek yazarın yolunu açarken nitelikli edebiyata da hizmet etmiş olur. Eleştirmene kazandırdığı düşmanlıklar göze alındığında, özsaygının çok gerisinde kalır.

Hak edilmemiş övgülerse yazarda, yeterlilik duygusu uyandırarak bir anlamda gelişmesini önler. Hele ki bu övgü ödül boyutundaysa sorguların, kuşkuların ardı kesilmez. Daha da acıklısı, sıradan yazar nitelikli ürün çabası yerine, etkili eş-dost kaygısına düşer. Ne yazdığı değil, kimi tanıdığı önemliyse neden emek harcasın? Acemi okursa, kendince şöyle bir çıkarsamada bulunur: “Ödüllüsü buysa, sıradanından tanrı korusun!” Bir gün gelir, bir de bakarız ki okuru olmayan bir edebiyatla karşı karşıyayız.  

Bu uzun girişi, Erendiz Atasü’nün, “Orhan Kemal” ödüllü romanı “Dağın Öteki Yüzü” gerektirdi. Başladığım gibi sondan sürdüreceğim değerlendirmemi. Çünkü bana göre bu kitabın kaderinde; konusu, işlenişi, tekniği, kurgusu hatta dili değildir belirleyici olan;  sonrasındaki gelişmelere borçludur yükselişini. Yazar da bunun bilincinde. Öyle olmasa okurla buluşmuş değerlendirme metinlerini, kitabın arka sayfalarında, olumsuz eleştirilerin önündeki siperler gibi sıralamak gereği duymazdı. Bence sonraki baskılarda bu metne de yer vermeli. Çünkü biz, magazinsel araştırmaları seven bir toplumuz. “Kim haklı?” arayışı kitabın satışını tetikleyecektir.

Hangi koşullarda yazıldığına karar veremediğim Gürsel Aytaç’ın metnine eleştiri denebilir mi bilmem. Tümüyle övgü içeriyor. “Otobiyografik oluşunu, belgelere dayanılarak yazıldığını, yazarın “Sunuş” satırlarından öğreniyoruz.” diyor. Yazarın tümceleri Sayın Aytaç için yeterli olmuş demek ki! “Bilgi” denilen satırlar,  herkesin bilip durduğu notlardan ibaret. Mektuplarda da öznel olduğunu düşündüren bir ayrıntı göremedim. Kore ya da Kars; Ahmet ya da Cumhur Özgecan… Karakteristik değiller. Duygu bile geçirmiyor.

BİR FOTOĞRAFIN ETTİKLERİ:

“Belge” olarak değerlendirilen bazı aile fotoğrafları var. Keşke olmasaydı. Yazarımızı yanıltmış. Onlara bakınca annesinin Uludağ’a topuklu pabuçlar, beyaz İRLANDA KETENİ’NDEN şık bir döpiyesle yürüyerek çıktığını sanmış. Bunu o kadar önemsiyor ki yeniden yeniden sözünü ediyor. “Sunuş”ta belirtiyor. Romanda defalarca yineliyor.  Yıldız Ecevit’le söyleşisinde yine aynı konuya dönüyor. İşte o satırlar: “Diğer gerçek olay, 1935 yılında dağa tırmanış… Annem, gerçekten de İrlanda keteninden şık bir beyaz keten döpiyes ve –inanılmaz ama- topuklu pabuçlar giymektedir! Silik fotoğraf, Uludağ zirvesindeki gençler grubunun dünyaya meydan okuyan coşkusunu, özgüvenini, biraz çocuksu –ve altmış yılın ardından biraz patetik bir duygulanımla- hâlâ ışık gibi saçmaktadır!”(s:6. Sunuş) Belirtmem gerekli mi bilmiyorum, alıntıların virgülüyle bile oynanmamıştır.

Olayın, romanda nasıl yer aldığına göz atalım bir de.

“Üç kişiler… Ortadaki genç kadın, İrlanda keteninden bir döpiyes giymiş; başında yüzünü gölgeleyen geniş kenarlı beyaz şapka… Ayaklarında atkılı, beyaz rugan pabuçlar… (…) O, Vicdan Hayreddin’dir. İki yanında kardeşleri teğmen Burhan ve Reha Beyler.” (s:89) … “Görüyor musun Vicdan Hayreddin’i, nasıl da sekiyor kireçtaşlarının üstünde, doruğa doğru, keçi gibi, ama şıklığı ve zarafeti bozulmadan, topuklu pabuçlarıyla… Terlemiyor bile…” (s:91)  

Daha fazla uzatmak istemezdim, ancak yazar benim kadar anlayışlı değil. Yüzüncü sayfada hâlâ sürüyor döpiyesin öyküsü: “Vicdan Hayreddin İrlanda keteninden döpiyesini buruşturmadan uzandı, sıcak kireçtaşlarının üzerine; kalçalarını Uludağ’ın doruğuna sağlamca yerleştirip. Gövdesinden taşlara akan tatlı yorgunluğa bıraktı kendini, hücrelerini çözen dinginliğe. Kardeşleri Reha ve Burhan iki yanına uzanmış; terli başları Vicdan’ın derin soluklarla kabarıp alçalan göğsünde dinleniyor; yarı uykudalar…”

Önce görüntüyü kafanızda canlandırın: İki yetişkin adam, genç bir kadının iki taraftan göğsünün üstünde. Cinsellik değil vurgulamak istediğim, sadece uygulanırlık mantığı. Ayrıca Reha’nın o konuda da psikolojik sorunları var. Şöyle söylüyor yazar: “Oysa Reha annesinin vurmasından bile hoşlanırdı. Annenin güzel ipek esvaplarının hışırtısını kulağının dibinde işitmek, vücudunun mis kokusunu duymak, kucaklanırken olduğu kadar, dayak yerken de güzeldi.” (s:112) Reha’nın eğilimi ayrı, annenin ipek giysileri bir başka soru… Galiba o evde, çocuk dövmek için ipekli giyinmek kuralı var (!) …

Reha’nın eğilimini anlatan benzer satırlarla, ilerleyen sayfalarda da karşılaşıyoruz. Ama biz yine Uludağ öyküsüne dönelim. Yazarın sözleri bitmedi. “Burhan coşkulu sesiyle dağı tırmanışlarını anlatıyor, Vicdan onu destekliyor…” (s:220) Sonra yeniden: “Bugün üç kardeş dağda Raik’i dışlayan bir yaşantıyı paylaştılar, onlarca önemli, derin izler bırakan.” (s:221)

Aynı olaya Yıldız Ecevit’le söyleşide şöyle değiniyor. “Annemi şık kıyafeti, geniş kenarlı beyaz şapkası ve döneme özgü atkılı -topuklu iskarpinleriyle Uludağ’da gösteren bu resimler bana galiba çocukluğumdan beri inanılmazın başarılışını simgeliyordu.” (s:277) Yine belirtmem gerek, tümcenin aslı aynen korunmuştur.

Keşke bu kadar üzerinde durmasaydı! Gerçekliğini savunmasaydı. Sıradan bir ayrıntı olarak yazıp geçseydi de, biz de okuyup geçseydik. Belki, “Topuklu pabuçlarla dağa tırmanmak hangi akla hizmet?” der, gülerdik. Belki de yazarın doğa yürüyüşleriyle ilgili bilgi eksiğiyle biraz dalga geçerdik de, böyle didiklemek gereği duymazdık…  Keşke ben de deneyimli bir doğa yürüyüşçüsü olmasaydım. Öyle bir tırmanışın olanaksızlığını bilmeseydim. Yine de yanılgıya meydan vermemek için araştırdım. Uludağ’ın yüksekliği 2543 metre. Belirtmem gereksiz sanırım, bu sayı, şakul dikey yüksekliği gösterir.  Hiçbir canlı doksan derecelik o çıkışı gerçekleştiremez. Kuş uçuşu için bile bir eğim gerekir. İnsan adımlarıyla ise, kıvrılmak bükülmek, zikzaklar çizmek zorundasınızdır. Yani o sayıyı en az onla çarpmanız gerekir. 25.430 metre! Yani her adımda toprağa saplanması kaçınılmaz olan topuklu pabuçlarla yirmi beş buçuk kilometrelik bir yürüyüş… Hadi diyelim ki bu yolun yarısını araçla aşmış olsunlar. Benim deneyimim 3000 metreye kadar. Son yürüyüşüm 2290 metrelik Çiçekbaba Dağı. 1700 metreye, araçlarla ulaştık. Geride kalan 590 metre rehber eşliğinde, uygun botlar, tam donanımla bütün bir gün sürdü. Saat 08.00’de yola çıktık. Dönüşü tamamladığımızda 15.00’i geçiyordu. Zirveye ulaştığımızda herkes sırılsıklam terliydi. Giysi değiştirmeyen kaldığını sanmıyorum. Ya ayakkabılar! Sıradan bir bot bile yeterli olmaz, bu amaçla üretilenlerin, ayağınıza en uygunu olmalı… En küçük uyumsuzluk bile sadece o yürüyüşü değil, sonraki günleri de cehenneme çevirebilir. Kahramanımız çok yetenekliymiş diyeceğim ama o durumda da ayakkabılar iflas eder. Ya topuk kırılır ya da giyenin bileği…

Ayrıca bir fotoğrafa bu kadar bel bağlamak niye? Çektirmek için yürünmüş olması gerekmiyor ki!

Bir de “…kalçalarını Uludağ’ın doruğuna sağlamca yerleştirip.” diye biten tümce var ki; şaşkınlıklar içindeyim. Sanırım dorukların, çocuk resimlerindeki piramitlere benzediğini sanıyor. Doğa, işte böylesi oyunlar yapar insana. Birilerinin yardımıyla küçük bir yükseltiye çıkarsınız, bir de fotoğraf çektirirsiniz. Bakanlar ZİRVEYE ulaştığınızı sanır.

Merak ediyorum, bu bilgilerden sonra da, olayın gerçekliğini savunabilecek biri var mı?

Bir tırmanışa ne çok yer ayırdım, değil mi? Ne yapayım ki kitabın içeriği böyle. Sözünü ettiklerim söylemek istediklerimin yarısı bile değil. Hepsini yazmış olsam bir “Dağın Öteki Yüzü’nün Yüzü” daha çıkar ortaya. Örneğin, o şıklık iddiası. Çok acıklı! Giysiler, ancak yerli yerinde ve zamanında giyildiğinde “şık” tanımlamasını hak eder.

 

 

ANILAR DA KURGULANIRMIŞ

Yazarın gerçekliğini savunduğu öteki olay, annesinin Atatürk’le söyleşisi. O kadar üstünde durmuş ki yemin billâh etse,  şaşırtıcı olmayacak! “Kitaptaki olayların tümü, ikisi dışında, düşseldir. (…) Birincisi Vicdan’ın Gazi Mustafa Kemal’le görüşmesi, ikincisi ise Vicdan’ın kardeşleriyle Uludağ’a tırmanmasıdır. (sıradan bir ailenin kızı olan annem gerçekten de 1936 yılında Dolmabahçe Sarayı’na çağrılmış,  ‘Reis-i Cumhur’la uzunca bir süre görüşmüştür.)” (s:6)  

Cumhuriyet tarihini biraz olsun bilen herkes, Atatürk’ün, eğitime verdiği önemi bilir. Bu amaçla cinsiyet ayrımı yapmaksızın yurtdışına öğrenci gönderdiğini de! O öğrencilerle, eğitim öncesi ve sonrası görüştüğünü de öyle… Vicdan, bu öğrencilerden biridir. Öğrenim için Oxford’a gönderilmiş, sonra da bizzat Atatürk tarafından göreve atanmıştır. Yazar olayları, Cambridge üzerine kurguluyor. Nedenini anlayamadım. Özgün bir bilgi yok ki, nerede geçtiği neden önemli olsun? Üstelik o yıllarda, adı geçen üniversiteye kız öğrenci alındığından bile emin değil!

Atatürk’ün yüceliğinin, yadsınamaz göstergelerinden biri: Avrupa’da bazı üniversiteler kız öğrenci kabul etmezken, Mustafa Kemal, yurtdışına gönderiyor! Yazarımız neden bu kadar inanılmaz bulmuş? Anlayamadım! Beni şaşırtan olay değil, anlatılmak için kurulan tümceler!

“Tevellüdünüz Selanik, değil mi?” dedi Gazi. ... “Evet Paşam.” …“Gördünüz mü, hemşeri çıktık.” …“Evet,” dedi Vicdan, küçük bir kahkaha koparken boğazından. (s:93)

Neden gülündüğünü anlayabildiniz mi? … Ben de öyle! Sonra uzun uzun dış politika konuşuyor Mustafa Kemal, hiçbir deneyimi olmayan, öğrenimini henüz tamamlamış, yirmili yaşlarda bir genç kızla! Yıl, 1936. Yani Atatürk elli beş yaşında. Savaşlar kazanmış, devrimler yapmış, işi çok zamanı kıt; sağlığı da bozulmaya yüz tutmuş bir devlet adamı! Sıradan bir belediye başkanı bile kent sorunlarını o konumdaki biriyle paylaşacak olsa, komik olurdu!  

Yazarın olaya yüklediği anlam o kadar da değil. Defalarca önümüze çıkıyor. Oysa hepi topu bir kez görüşülmüş, sonrası yaverden alıyor direktifleri. İşte o tek görüşmeden bir başka alıntı: “Yoksa Gazi, yalnızca Vicdan’ın sesini mi dinliyordu? Genç bir kadının, sevinçle, heyecanla, içtenlikle dalgalanan sesini… Bu ihtimal Vicdan’ı büsbütün sevindirdi.” (…) “Şimdiyse kendini hem yaramaz bir kız çocuğu gibi zeki ve sevimli, hem güzel ve alımlı hissediyordu. Alabildiğine genç ve kadınsı.” (s:95)

Sürüp gidiyor bu flört kuruntusu. “Gazi’nin katmanlı duyguları, Vicdan’ın önünde de benzer bir duygu alanı açmış, daha doğrusu, özvarlığında gizli olan ve bugüne dek bilmediği bir alanı fark ettirmişti. Bir ara, Gazi’nin, balmumundan mamul gibi duran, incecik parmaklı zarif elini uzatıp, kendisinin ateş gibi yanan yanağına dokunmak istediğini sandı. Bu dokunuş neyi ifade edecekti; çocuğunu okşayan babanın duygularını mı; gençliğe dokunan orta yaşın hasretini mi; erkeğin yalımlı isteğini mi? Hiçbirisini, hepsini, hepsinden başka bir şeyi…” (s:96)

Vicdan’la, yani annesiyle Mustafa Kemal arasında bir şeyler geçtiğini düşünmemizi sağlayacak sözcük arayışı bitmek bilmiyor. İşte biri daha: “Bu kez, biraz daha uzun tuttu Vicdan’ın elini elinde… Vicdan, Gazi’nin yüzünün parmakları kadar beyazlaştığını fark etti.  (…) ‘Paşam’ diye atıldı Gazi’ye doğru, onu korumak istercesine.” (s:97)

  Şaşkınlıklar içindeyim. Siz hâlâ şaşırmadınızsa bir de şu satırları okuyun.

“Vicdan’ın eli ayağı dolandı. Şaştı kaldı Gazi’nin çağrısı karşısında; Fitnat Hanım telaşlı. Gelsin yüzakı pembe muslin esvap ve bir sıra inci; Vicdan süslenmeli.” (s:231) (…) “Annesi yüreği ağzında uğurluyor kızını, bilinmeyen bir geleceğe.”

Durun hele! Ne kadar gecikmiş bir şaşkınlık bu? Yurtdışına eğitime gönderilmek olağan da, eğitim sonrası görüşme istenmesi şaşırtıcı.

(Fitnat Hanım, yoksa Gazi’nin Vicdan’ı alıkoymasını mı istiyorsun; o zaman Raik’le nişan bozulur, o zaman… Gazi’ye “hayır” demek ne mümkün! (…) O zaman, Fitnat Hanım’ın tüm mali sıkıntıları biter.)

Şunu baştan belirtsene sevgili yazar, neden bize bulmaca çözdürüyorsun. “Annemle anneannem o davete olmayacak anlamlar yüklemişler, hayal kırıklığına uğrayınca bozulmuşlar.. Bu romanın temelini de o bozgun oluşturuyor, desene! … Bu, nasıl zavallı bir tutum? Külleri bile kalmamış bir kent efsanesinden kazanım sağlamaya çalışmak! Nasıl olsa aksini açıklayacak kimse yok!

Belki siz, anlamdan çok kurguya takılmışsınızdır. Konuşan kim, falan diye sorguluyorsunuzdur? Ben de anlamadım! İç ses mi, dış ses mi, kahramanlardan biri mi? Arada bir yerli yersiz ortaya çıkıyor böyle.

Gelin şu olayı kafamızda biraz daha netleştirelim:

Düşünün hele. Sıradan bir şarkıcı ya da futbolcu bile genç kızların yüreğini hoplatmaya yetiyor.  Bunda yadırganacak bir yan da yok; başarı en güçlü çekim odağıdır. Mustafa Kemal, yapılamaz deneni başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış bir devlet adamı. Kadını erkeğiyle tanıdığı insanların sayısı belli değil. Karşısında yeni yetme bir genç kız. Kim kimi etkiler? Niyetlerin en kötüsü bile farklı bir tahminde bulunabilir mi? Bir genç kızdaki bu etkilenmeyi yadırgayan olur mu? Ancak bunu, yazarlık savında olan, ellili yaşlarda bir kadın, tersine çevirerek aktarıyorsa… İşte orada durup bir düşünmek gerekir.

 

 

DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR

Uludağ’da çekilmiş diye bir fotoğrafı elinden düşürmeyen yazar, böyle verimli bir konuyu bu kadarla bırakır mı? İlerleyen sayfalarda yeniden çıkıyor karşımıza. İşte kendini yalanlayan, “acabaları” silen paragraf: “Gazi Hazretleri benden öngörüşme için seçtiği gençler hakkında, malumat ve belge istedi. Sizinle görüştükten sonra İngiltere’ye radyo konuşması yapmak için gönderilecek kişi konusunda ikna olmuştu. Sanki aradığını bulmuştu; bu kızı gözüm tuttu, çocuk,’ dedi bana.”(s:234) Tümceye “çocuk” sözcüğünü kattınız mı, Atatürk’ün kurduğunu kanıtlamış(!) oluyorsunuz. Eh, birazcık süslemesi de olacak elbette. “Sanki aradığını bulmuştu; bu kızı gözüm tuttu, çocuk,” Yazarımız bu yöntemi çok seviyor.

Yaverle konuşması bu kadarla bitmiyor. Vicdan’ın radyo konuşmasıyla ilgili yorumlarla sürüyor. Hâlâ tayininin yapılmamış olmasına değiniyor Atatürk. Yaverin, “hızlandıralım” önerisini geri çeviriyor. “Hayır, dedi, diğer arkadaşlarıyla eşit muamele görsün. Yalnız, ona hususi ders temin ediniz, lütfen; çocuk mutlaka para sıkıntısındadır

Bence buradaki anahtar sözcük, “diğer!”

Yanlış yoldan ulaşılan iki gerçek: İşi başından aşkın bir devlet adamının, gençlere özel ilgisi, özeni; yönlendirme ve yapılandırma çabası... Öte yanda çarpık beyinli bir yazarın çıkarsamaları…

Kendini ele veren başka satırlar: “Gazi hep düşlerimde. (…) Onunla bir daha karşılaşmayı dileyemem, böyle bir arzunun hayali bile korkutur beni; bir kere daha o heyecana dayanamam

EMPATİNİN BÖYLESİ

Farkındasınız değil mi, bir kez görüşmüşler. Ne kadar cömert düşünseniz bir saati aşmaz o görüşme. Gözünüzde canlandırmanızı kolaylaştırmak için bir kez daha vurguluyorum. Biri yarım asrı devirmiş, çok şey yaşamış, görmüş, okumuş, çok şey bilen bir devlet adamı; öteki yolun başında bir genç kız. Yazar ne kadar özel anlamlar yüklemeye çalışsa da resmiyetten uzak olması olası değil. Genç bir insanı onurlandırarak şevk verme, bilgilenme çabası sadece. Yazarımız o bir saatlik görüşmede resmiyet sınırlarını aşmış, duygudaşlık aşamasına varmış. Hem de kim yapıyor bunu? Nerede eğitim görmüş olursa olsun, dünyadan bihaber bir genç kız. Eh, böyle bir aşama da büyük harflerle yazılmayı hak eder elbette. Yazar da öyle yapmış: “MUSTAFA KEMAL SİNİRLENDİ. GÖVDESİNİN BAŞKALDIRILARINA ALIŞKIN DEĞİLDİ.” (…) “TARİHİ HADİSELER MUSTAFA KEMAL’İN ZİHNİNDE, ZİNCİRİN HALKALARI GİBİ SÜRATLE İÇ İÇE GEÇİYOR; İSTİKBAL BEYİN DAMARLARINDA, ARTERLERİN VE KILCALLARIN CİDARINI…”

Ne diyeyim? Neresinden başlayayım? Siz ne dersiniz? Öteki ayrıntıları boş verin, yaygın söylemiyle “empati,” Türkçesiyle duygudaşlık için deneyimin, birikimin, koşulların denk olması gerekmez mi? Baskıdan uzak ortamlarda, içlidışlı olacak sıklıkta birliktelikleri gerektirmez mi? Karşı cinsten, sıradan iki insan arasında bile, bir bağ kurulması zaman gerektirir. Hangi koşul gerçekleşmiş burada? Tümcenin uzunluğuna, hantallığına, gereksiz tıbbi terimlere değinmeyeceğim bile…

Küçük bir örnekle “duygudaşlık” konusunu biraz daha genişletmek istiyorum. “Lavoisier in Kafası” adındaki küçük öyküyü bilirsiniz değil mi? Giyotin cezası alınca, matematikçi Lagrange'i çağırıyor. "Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam; insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte  demektir.” diyor. Sıradan bir insan bu duyguyu anlayabilir mi? “Ölüyorsun be adam, sana ne bilimin gelişmesinden?” demez mi? Sıradan insanla Lavoisier arasındaki farktan daha mı az Vicdan’la Mustafa Kemal arasındaki fark? Sanırım bu konunun içinden çıkamayacağım.

Düşünüyorum da bizi, tanrı korumuş. Ya ikinci kez görüşselerdi! Sarayın bahçesinde bile olsa, ya da Taksim Meydanı’nda… Belki de şu anda bir “babalık davası” romanı okuyor olurduk.

GÖRÜŞLER ÖRTÜŞTÜĞÜNDE

Kitaba o kadar emek veren Yıldız Ecevit’e uğramadan geçersek haksızlık etmiş oluruz. Yazar bile üstüne basarak belirtiyor o emeği. “Kitabın müsveddelerini okuyan ve eleştirileriyle beni hem yüreklendiren, hem zihnimi açan değerli dostlarım Doç. Dr. Yıldız Ecevit’e ve Ülkü Yalım Günay’a içtenlikle teşekkür ediyorum.” (s:11)

 

 

Ecevit, desteğini yeterli bulmamış olmalı, bir de söyleşi yapmış. Sınırları çokça aşan söyleşisine “İÇTENLİKLİ BİR ERENDİZ ATASܔ başlığını koymuş. O başlığın yorumunu şu ana kadar yapmış olmalıyım. Öte yandan Ecevit’in yazara, kendini övdürme çabasına ne kadar “söyleşi” denir bilmiyorum. “Şunu söylemek istemişsiniz, değil mi?” diyen bir tavır. Sorular yanıttan uzun! İlk soru yirmi bir satır, yanıtı on yedi buçuk. Sadece dört ve beşinci sorularda kural değişiyor. On yedi buçuk satırlık son sorunun yanıtı, sadece dört satır! Yazarı konuşturmakla yetinmemiş, kitaptaki değerlerin (!) gözden kaçmasından endişe duymuş olmalı ki vurgulamak gereği duymuş.  “DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ Kemalist ideolojinin romanı, ‘tezli’ bir roman. Burada anlatılan, Kurtuluş Savaşı, Kemalizm, Dersim, Batı/İngiltere, kapitalizm, Nazım, Demokrat Parti, NATO, Kore başlıklı noktaların belirlendiği siyasal bir topografyanın üzerinde yol alan aydınlanmacı bilinci serüveni.” (s:275)

Sizin başınız da döndü mü? Üstelik değinilen konular bu kadar da değil. İçinin boş oluşuna aldırmazsanız Marksizm, ulusçuluk, romantizm, daha başka düşünce akımları da var. Hatta folklorik öğelerden, şairlerden, yazarlardan alıntılar da yapılmış. Mektup, tiyatro, andaç tekniklerinden yararlanmış. Zaman atlamaları, ses değişiklikleri, iç ses, ben anlatıcı, sanal kahramanlar; “R.N.Güntekin’vari” isim karakter eşleşmesi gibi aklınıza gelen tüm teknikler! Tüm o tekniklerin içinden çıkıp kitabı göklere çıkaran metinler, ancak kitabın arka sayfalarındaki eleştirmen yazarların “birikimi”yle gerçekleşebilir.  

Sondan başa geliyorduk ya, ancak hedefe ulaştık. O da, atlamalarla! “Sunuş” bölümüne girersem çıkamam. Ancak bir izlenimimi paylaşmak zorundayım. Yazar da inandırıcılıktan uzak olduğunun o kadar farkında ki, metin baştan sona “bir ön savunma” gibi. Son paragraf gizli bir sitemle başlıyor: “Dağın Öteki Yüzü ülkemizin edebiyat ufkunda havai fişek gibi patlamadı, ancak, okuruyla, usul usul, uzun soluklu, sağlam bir ilişki kurdu. Böylesi benim için daha güzel.” (s:12)

 Eğer öyle olsa belirtmek gereği duymaz, tadını çıkarmaya bakardı.

 

KAÇINMAK İSTEDİĞİM GERÇEKLER

Şimdi kitabı yüceltenlere yanıtını bildiğim bir dizi soru yöneltmek istiyorum: Neyi destekliyorsunuz?

a)     Konusu: (Dağın öteki yüzünün iniş olduğunu anlatmak için yazılmış, ekleriyle 291 sayfa.)

b)     Dili: (Romana hiçbir katkısı olmayan tıbbi sözcükler silsilesi. “Karbon, oksijen, hidrojen ve azot… Sonsuz küçük birimlerden oluşan protein ve yağ molekülleri, sarmal sarmal, metrelerce uzunlukta”…) (s:166) Paragraf boyunca sürüyor.

c)     Tek belge içermeyen belgeselliği.

d)     Tekniği: (Ardı kesilmeyen zaman atlamaları, ses değişikliği, yinelemeler.)

e)     Yöntem: (Tüm büyük isimleri, yüce duyguları, bilinen olayları, düşünce akımlarını kullanmak!)

f)      Amaç: (Ödüllü ve çok satan bir yazar olmak!)

g)     Hepsi: (Dağın Öteki Yüzü!)

 

SUNA GÜLER

 

Dağın Öteki Yüzü. Erendiz Atasü, Everest Yayınları

Facebook
yorumlar ... ( 61 )
23-03-2016
23-03-2016 22:26 (1)
Bu yazının sonunda bir kere daha anladım ki edebiyat eleştirisi yapmayı herkes beceremiyor, evet eleştirmenlik ağırlığı olan bir sorumluluk ve bu eleştiriyi yazan kişi bu sorumluluğu maalesef yerine getirememiş. Son bölüme yanıtımdır: a. Konusu: Türkiye'nin bugünlere nasıl geldiği, şu anki ordunun, siyasetçilerin ve yazarların nasıl üretildiği, b. Dili: Bir paragrafla yazarın dilini eleştirmek nasıl bir mantıktır? Yazarın eczacılık profesörü olduğunu ve bu kimliğinin romana yansıdığını unutmamak gerekir. Zaten bu tip teknik kelimeler romanın sonunda görülür. Geri kalan kısmı? c. Mektuplar belge sayılmıyor mu? d. Bu eleştiriyi yazan Suna Güler adlı kişiye "narratology" üzerine yazılmış makaleleri gönderebilirim. Çok faydalı olacaktır. f. Bu madde ise bir kelime ile açıklanabilir: "izansızlık". Erendiz Atasü'nün böyle bir amacı olsaydı keşke. Acaba o zaman Dağın Öteki Yüzü'nü yazabilir miydi sayın eleştimen? Yoksa Adı: Aylin tarzında romanları mı olurdu? Sibel İzmir
23-03-2016 22:27 (2)
erendiz atasü'yü ben elf kraliçesi ismi falan zannediyodum. öyle frodo'nun, gandalf'ın, isildur'un arkadaşlarından filandır diye aklımdan geçmişti. meğersem yazarmış. daha doğrusu beyazımsı türk - yazarımsı teyze. böyle de yazdık; şimdi sümer ya da babil bilmembişeyi de çıkabilir. ne de olsa cümhuriyyet'in "kurucu" tayfası sözkonusu. anadolu medeniyetleri müzesi! atatürrrk, layyikliiğk, cümhurriyeğğt, tayyörrr, kadınlara seçme ve seçilme hakkııı, iğrenç saç kesimiii! ondan sonra da IŞİD de inanma işte. hey gidi beyazötesi, beyaz ve beyazımsı türkler... ebemizin perişan halinin gerçek sorumluları... neyse. şu an bi ilk gerçekleşecek. dikkat! 2 yeri hariç (orada da maddi hata yok; stil eleştirisi zorlanarak getirilebilir) bu yazıyı resmen kıskandım. suna güler kimse ona da tebriksss sunuyorum. ben böyle yazamazdım. resmen "geçirmiş"! hatta "nassı koydu aykut kocamaan" olmuş! vallahi mil tebriksss! a.y.a. kıskansss. 31'e devamsss! 31: gıriğk sipriotların meşhur brendisi! yanlış anlamansss
24-03-2016 10:23 (3)
Yanlış anlama falan olur diye bi daha yazıyorum. İlk yorumun ışıma saatinden de anlaşılacağı üzere benim yorumum ondan habersiz yazılmıştı. Ama altını çizeyim. Suna Güler kim ise gidip onun mübarek ellerini öpücem. Kemalist soslu beyazımsıtürk hezeyanındaki saçmalığa iyi geçirmiş. Oh! Elinize sağlık sayın Güler! Tamamen bir nümrolu yoruma kontr çekiyorum. a.y.a. kontrsss
24-03-2016 11:36 (4)
Ben de a.y.a isimli kişiyi aya irini kilisesi zannediyordum desem beyaz olmayan türkler mi saldırır ki bana? Bu nasıl bir seviye sevgili a.y.a? Hadi IŞİD e inanmaya devam, kurucu tayfa, tayyör filan seni aşar. Aslında nasıl seviyorsun değil mi aykut kocamanı da diğer popular kültür öğelerini de, bir de kabullenebilsen bunları. Ama sonuçta all the world is a stage değil mi. Sen 31 e devam, biz çalışmaya, beyaz meyaz, herkes insan di mi? Hadi benim adım da pope olsun. Byessss S.İ.
24-03-2016 09:46 (5)
AYA ve AYA'ya karşı yorumlar birbirine karıştı. Editör uyarıyor: 2 adet yorum beklemede. Adınızı lütfen açık yazınız, adsız olan da adını yazsın. Adsız yorum yayımlanmıyor. MÜDÜRİYET
24-03-2016 10:23 (6)
a.y.a. kontrsss diye biten benim yorumum müdürüm. diğerini bilmem. a.y.a. yani ayda yürümeyen adam: arif yavuz aksoy hürmetsss
24-03-2016 11:36 (7)
Hey hey heey! O kadar çok şey yaşadım, gördüm ki, konuşunca şu sıkıcı ihtiyarlar gibi hissediyorum kendimi. 90'lı yılların sonu mu 2000 başı mı hatırlamıyorum. Benim Devrimciler romanımın İngilizce'de basımı söz konusu. Basacak da MİLET yayınevi. Sahibi Türk, eşi Amerikalı. Sahibiyle mail ve telefon üstünden (bir kez de rakı içtik) iyi görüşüyoruz. Fakat çevirmen bulamıyor her nasılsa yayınevi??? Teklif onlardan gelmiş oysa. Sonra bir çevirmen buldular! Örnek çeviri gönderildi. Benim Devrimciler her nasılsa Kürt olmuşlar! Kürt direnişçi olmuşlar! Olmaz böyle saçmalık dedim, yayınevi de kabul etti hatayı!!! ama iş orada kaldı. Bu yayınevi başka hangi Türk'ü çevirmiş diye baktım: Erendiz Atasü... Dağın Öteki Yüzü... Bizim Adam yayınevi çevresine sordum, hiç iş yoktur dediler. Yetinmedim, okudum romanı. Hakikaten iş yok. Ama aynı yayınevi ona çevirmen bulmuş! Gel de Yalçın Küçük'ün ŞEBEKE'sine inanma. Yıldız Ecevit de işin içinde. Devam... Kaan Ars.
24-03-2016 11:46 (8)
Devam.. Sonuçta bir bakıyorsunuz Kürtçülerle Beyaz Türk Atatürkçüler aynı işin içinde. Bunu ortak kişilerden anlıyorsunuz. Orhan Pamuk acentası romandan çakmaz Yıldız Ecevit bu kez de Erendiz Atasü'yü pazarlıyor !!! BOŞUNA MI BUNLAR? Bize bütün yollar Kaçkar dağı, onlara her yol asfalt. Sonra bakıyorsunuz her yerde liyakatsizlik, düzeysizlik. İnsana özgü bir şey, ama örgütlenişi bu şekilde. BİR DE YORUMLARDAKİ ÜSLUP KONUSU... Birinci yoruma karşı AYA'nın yorumunda geçen 31 ifadesini kendiyle dalga geçme olarak anladık, sansür etmedik. Karşı tarafa taciz gibi görmedik. Fakat böyle de algılanabileceğinden bir daha uyarıyoruz: YORUMLARDA BİRAZ DAHA DÜZGÜNLÜK lütfen. Özellikle kadınlarla tartışırken. Buna dikkat etmeye çalışıyoruz, ama FIRÇAYI yine biz yiyoruz. Daha çok saygı, daha çok özen lütfen. Kaan Arslanoğlu
24-03-2016 13:05 (9)
http://farmersmarketcyprus.com/shop/drink/v-o-31-cyprus-spirit-70cl --- 31'in ne olduğuna buradan herkes bakabilir. senelerdir çok severek tükettiğim bi brendi. geçen günkü yorumda "maçist pislik derler" diye adını anmadığımı belirtmiştim. bunda alınacak bişey yok. ben kıprıs'ta hep bunu içiyorum. ha mesele benim içmemse o daha da ayrı bi husus. dünkü yorumu ben ta 5'te (17'de)yazdım. müdüriyet 22:27'de yayınlamış. ilk yorum kaçta çıkmış? 22:26'da. manyak mıyım da 22:26'da çıkan yorumu takip edip 1 dakika içinde kontr yorum yazıcam ve bunu da editör saniyesinde onaylayacak?.. (manyağım, orası ayrı - ama bu kadar değil!) şimdi gelelim üslup meselesine. geldik. okuduğunu anlayamayan kretenler için altyazı geçeyim. 2 numaralı yorumun açıklaması: erendiz atasü'nün kim olduğunu biliyorum. adla dalga geçmek ad hominem değildir. varın, benim çiğliğime verin. ama adınız erendiz, soyadınız atasü ise normal türk vatandaşlarının %99'u sözle ifade etmeseler de içlerinden bunun makarasını yapar. ++
24-03-2016 13:05 (10)
++ ben manyak olduğum için (siz öyle deyiverin) bunu sesli yapıyorum. sorun mu? kimse gerilmesin diye bi derdim yok. dedim ya. çiğliğime verin. ama unutmayın. toplum benim gibi manyaklar sayesinde saçmaya saçma diyebiliyo. yoksa susup pusup kasıyo; ondan sonra da politikıli korrekt olma hastalığı içerde patlıyo. ben patlatmıyorum. gelişine voleyi çakıyorum! ayrıcaaa... 2 nümrolu yorumda gömçürdüğüm beyazımsıtürk lafına alınanlar daha da alınabilir. istediğiniz kadar alının. inadına daha fena şeyler söylerim. erendiz atasü beyaz türk değildir. ama beyazımsıtürk'tür. tezer özlü de beyazötesi türk'tür. ben beyaz, beyazötesi ve beyazımsı türkleri sevme ve onları kollama cemiyeti üyesi değilim. inancım değil de kanaatim o yöndedir ki, türkiye'nin bugün içinde bulunduğu guburun baş mimarı bu tayfadır. ayrıca tartışırız. bu zübük sürüsü elit melit de değildir. onlarda o kada beyin nerde! zavallı mustafa kemal de memleketteki adam kıtlığından ve bunların grup içi dayanışma gücüne karşı o bile+
24-03-2016 13:05 (11)
+ dayanamadığından bu beyazgil tayfayı kerhen abad etmiştir. bu ülkede kürtçülük, alevicilik, dincilik, tarikatçılık sorunsa beyaztürk sekti bunların hepsinden daha büyük sorundur. bunların toplamından bile daha büyük bi sorundur. o kadar yaaani. mustafa kemal'in politik opportunist ve pragmatist dehasını solucan kada beyinleriyle hiç anlayamadıkları halde "atatüüürk, layyikliğğğk" diye bas bas bağıran, ortalama adamda da yalnızca nefret uyandıran bu yavşak sürüsüne ben ne desem azdır. kimse kutsalıyla gelmesin. ben kutsallara feci bulaşıyorum çünkü. kıliğr? bence fazla bile kıliğr. şimdiii, ben bu 2 numaralı yorumu yazmışım. da??? da'sı var işte. 2 numaralı yoruma kretenler için altyazı geçmeme gerek de olmadan zaten bu yazdıklarım anlaşılırdı. bana mı öyle geliyo? peki. pekisi de var. kurucu tayfa, tayyör falan beni aşarmış. bi de seviyem soruluyo. benim sorum daha masum ve makul. bu seviye seviye mi? bişeyin beni aşacağını iddia eden kişi bizahmet neden öyle olduğunu da açıklasın ++
24-03-2016 13:05 (12)
++ bari. popular kültür öğelerini sevmediğimi de hiç iddia etmedim. daha çok popülEr tercih ediyorum ben. orası da ayrı. benle aleni çatışmaya giren yorumculara sesleniyorum. m.b. diye bi stalker'ım da vardı zamanında bu sitede. ondan bulaştı bu hastalık sanırım diğerlerine. bana cevap yetiştirirken benim stilimle yanıt vermeye kalkmayın. komik olmuyosunuz. çünkü benimki doğal. sizinki kasarak çıkıyo. o da iyi durmuyo. ben diyiğm de... siz nasıl isterseniz yine öyle takılın. and all the men and women merely players tabisi de. ama herkesin insan olup olmaması da beni zerre kada ilgilendirmiyo. ben zaten hep "okuyanlar"a yazdığım için sorun yok. 3 numarada suna güler'in geçirdiğini iddia ettiğim kemalist soslu beyazımsıtürk şeysi de erendiz atasü'nün romanımsısı. anlamayanlara bi daha duyuriym. a.y.a. her zaman değilse bile çok zaman edepsss ve adabsss. büyüklerin ellerinden, cüccüklerin de burcuvalarından öpsss
24-03-2016 13:41 (13)
a.y.a, sakinssss, brendiye devamssss, bu kafayla türkiye'nin içinde bulunduğu grubun baş mimarları kesin gider değil mi ya? Derdinizin edebiyat eleştirisi yapmak olmadığı o kadar açık ki. Burada yazan pek çok kişinin romanı okumadığından da o kadar eminim ki. İsmi Erendiz olan ve de üstüne kadın bir romancının brendi eşliği ile eleştirilmesi kurtaracak bu ülkeyi. Ben de buradan tüm önyargılı sığ insansıları muckssss. S.İ
24-03-2016 21:38 (14)
1. a.y.a. genelde çok sakindir. 2. bu yorumları brendi sonrası yazmadı. 3. a.y.a. o kadar dipsomanik bi tüketicidir ki, brendiye başladıktan 1 saat sonra yorum yazamaz hale gelir. emin olabilirsiniz. 4. türkiye grubun değil guburun içinde idi a.y.a.'nın yorumunda. a.y.a. gruba karşı olduğunu şoför, bahçevan, uşak menkıbesinde zaten belirtmişti. gubur bugünkü türkçede heladaki delik manasında kullanılır. kabir ile aynı arapça kökten gelir. ekabir ile aynı kökten gelmez. 5. hangi kafayla, kimin, nereye, hangi kesinlikte gideceği a.y.a.'nın ilgi alanına hiç girmedi. 6. a.y.a.'nın derdinin edebiyat eleştirisi olduğu o kadar açık ki, kendisi amatör edebiyat eleştirisi bile yaptı ve bu sitede o yazı yayınlandı. 7. burada yazan pek çok kişinin romanı okumuş olup olmaması a.y.a. ile olan tartışmada gereksiz ayrıntıdır. 8. hangi isimdeki ve hangi cinsiyetteki yazarların hangi içki eşliğinde eleştirilmesinin ülkeyi kurtaracağını biliyorsanız a.y.a. size minnettar olur. 9. a.y.a. prejudice'den ++
24-03-2016 21:38 (15)
++ hususi nefret eder. bilhassa kendi imanlılık ve grup aidiyeti halleri nedeniyle "kutsalıma dokanma"cı prejudice sahipleri ve sahibelerine a.y.a.'nın hiç tahammülü yoktur. 10. a.y.a. derin mi, sığ mı olduğunu bilemiyor. sistem fatal hata verdi. 11. a.y.a. kesinlikle hominid değil! efsanevi yaratık man-bear-pig a.y.a.'nın emmoğlu olur. 12. a.y.a. herkeşlere hayırlı ve beyaztürksüz günler diler. 13. a.y.a. gerçekten aşık atışması stilini de çok sever! a.y.a. kopsss
24-03-2016 21:38 (16)
Beyaz türkler kavramını bir türlü anlayamadığımdan Nilüfer Göle'nin ilk olarak ortaya attığı "Beyaz Türk"ün anlamına baktım. "Eğitim-kültür seviyesi yüksek, genellikle yurt dışında eğitim görmüş, ekonomik gücü fazla, inanç ve gelenekleriyle büyük ölçüde bağını koparmış, tarihî mirasını önemsemeyen tabakalar". Beyaz Türk kavramı, insanbu okurunun yazarının çoğunu kapsıyor sanıyorum. Geleneklerine pek bağlı bir grup değiliz. Eğitimliyiz. Önemli bir maddi sorunumuz genelde pek yok. Egemen sınıflar, iş adamları, siyasetçiler, bir zamanların askerleri kastediliyorsa biraz anlayabilirim. Yine de kavram bu genişlikte ortaya konunca sığ kalıyor. Ayrıca Atatürkçü, Laik egemen sınıf neden Beyaz Türk, mutaasıp, gelenekçi egemen sınıf neden siyahi, bu kavramın içeriğinde açıklanmıyor. İsimden yola çıkıp beyaz türk yakıştırmasını yapamayız. Örneğin ismim ilginç diye Beyaz Türk'sem de benim haberim yoktu bugüne kadar. Siyah nasıl olunur, olsam iyi bir insan olur muyum, onu da bilmiyorum. Ezel Parsa
24-03-2016 23:15 (17)
Nilüfer Göle'nin sosyologluğu Orhan Pamuk'un edebiyatçılığı gibidir. Kendisi beyaz Türk'tür. Onun yaptığı Beyaz Türk tanımlaması da hatalıdır. Beyaz Türk Celal Şengör'dür. Kendisi Beyaz Türk'tür. Erzurum'u Konya'yı bilmediği için oraları gizemli bulur. Orada üç gün yaşasa yaptığı analizlerin 180 derece değişeceğinden eminim. Nilüfer Göle'nin burka analizi: http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/tugba-tekerek/karanlik-ve-guzel-burka/11428/ ç.
25-03-2016 08:07 (18)
Wikipedia'dan bakarsan o kada oluyo işte. Nilüfer Göle ya da Ardahan değil idi o tamlamayı ilk kullanan. Yamulmuyorsam rahmetli ufuk güldemir icat ettiydi beyaz türk'ü. Sonrasında rahmetlinin her modasını takip eden serdar turgut ve ertuğrul özkök çok kullandıydı. Beyaz, beyazötesi ve beyazımsı diye boşuna yazmadık burda. Ama ben söyleyince olmaz biliyosun ç'cim. Çünkü ben sosyoloji porofisürü değilim. Hemi de sürekli brendi bulutunda yazıyorum ya. Ama unutulmamalı. Ne demiş vilyam şekspir? Gud kampıni, gud vayn, gud velkam ken meyk gud piğpıl! a.y.a. essen gut, alles gutsss
25-03-2016 08:10 (19)
Belki, kavramı ortaya atan bile tahmin etmiyordu böyle olacağını ama bir kategori olarak konformist, seçkinci, orta sınıf elit-bürokrat oligarşi de beyaztürk sınıfına giriyor kanımca. Ortak özellikleri, en başta KİBİR olup, kendi aralarında ister istemez işbirliği ve diğerlerine (halk) karşı büyüklenmeciliktir. Kendileri şehirlerin yılmaz savunucularıdır -kendim de maruz kaldığımdan biliyorum- saldırılarında ilk kullandıkları dil, "taşralı, yarı-taşralı" söylemidir. Esasında bunları daha iyi tanımlayan terim, Tayfun Er'in kitabının adı da olan Erguvaniler'dir. Güzel bir yazı şurada var; http://erguvaniler.blogcu.com/erguvaniler-ya-da-oligarsi-nin-gercek/1674754 Kendiyle barışık bir taşra sakini mh'den tüm siteye SS.
25-03-2016 10:20 (20)
7 ve 8 NUMARALI YORUMLARIM GÜME GİTMESİN. Orada çok somut bir bilgi veriyorum, kakara kukara değil. Devrimciler romanınındaki karakterleri Kürt direnişçi olarak gösteren İngilizce çeviriyi de bulabildiğim zaman siteye koyacağım. Ayrıca Erendiz Atasü'nün dandik romanını - Yıldız Ecevit'in beğenmesi bile bu konuda kanıttır- bir de bu ŞEBEKE açısından değerlendirin. O.P - Y.E - E. A. kardeşliğinin anlamı? Kaan Ars.
25-03-2016 10:20 (21)
Hiç kakara kukara olur mu Kaan bey?Yazdıklarınızı okuyunca gözlerim faltaşı gibi açılıyor.Bu zevat,ticarethane sisteminin,zihniyetinin sadık bendeleri.Saygılar...Caner E.
25-03-2016 10:44 (22)
yorumlarınız güme gitmiyor müdürüm. bazı insanlar size bulaşmaktansa bana bulaşmayı tercih ediyolar. olay bundan ibaret. yoksa sizin dediklerinizin gayet iyi farkındalar. ve bu fikirlerinize kesinlikle düşmanlar. ama size açıktan cephe almaktansa benim "makara kukara" görünümlü giydirmelerime kendilerince ayar vererek mesaj gönderme hevesindeler. meşaz kaygısı diye buna derim. yalçın küçük haklıydı. ama adamı iyice deliye bağlattılar ki olay daha da vıcısın. ha zaten yalçın küçük'te de balatalar fazla yağlıydı; ayrı mesele. ŞEBEKE var! ve ŞEBEKE kesinlikle tehlikeli! çünkü kifayetsizlerin oluşturduğu her şebeke tehlikelidir. a.y.a. gruba ve kifayetsizlerin şebekesine karşı!
25-03-2016 12:55 (23)
Yaşasın edebiyat, kahrolsun şebeke. Günün özeti. Romanı Yıldız Ecevitle ve beyaz türklerle sınırlandırmanız takdir edilesi. Hele ki yalçın küçük denilen gerçek bir kifayetsizin şebeke teorisi ile edebiyatı yorumlamaya çalışmak çok bilimsel oldu. Şebekeler her yerde, burada da var belli ki. Küçük bir tarikat olmuş bu site, ne yazık, eskiden ne güzel tartışmalar olurdu, gerçekten eserler tartışılırdı. Bir roman yazarını yaftalayıp eserini anlamadan işe yaramaz demek tam beyaz türk işi oldu ironik bir biçimde. Sadece Ecevit mi bu roman üstüne yazan, kanıt bu mu? Ya da yayınevi? O zaman hepimiz hayatlarımıza bir bakalım, kimlerle oturup kalkıyoruz, nerelerden ödüller almışız? Edebi eleştiri tüm bunların neresinde kaldı peki? Ya bir gün sizlerin yazdığı bir roman hiç beğenmediğiniz birileri tarafından ödüllendirilirse ve siz de bu ödülü kabul etmek zorunda bırakılırsanız? AKP tarafından ödüllendirilirseniz? Önyargı herkesin içinde; dandik olan roman değil bu safsatalar. S.İ.
25-03-2016 13:07 (24)
heeeh işte! ben demedim mi? a.y.a. demedim mi, demedim miii, gönül sana söylemedim miii nakaratını tekrarlasss dursss! bizim sekt açığa çıktı big boss. ben biraz araziye uyucamsss
25-03-2016 13:08 (25)
Kıymetli S.İ, Yalçın Küçük'ü sevmem, ama eserleri var, oradaki aklı, zekası ve tezleri var, bunlara saygı duyarım. Her eseri nesnel değerlendirmeye çalışırım, siyaseten bana uzak yakın demeden. Yalçın Küçük'e bir sürü şey söyleyebilirim, en son şeydir "kifayetsiz". Biz burada da geniş geniş bağlantıları anlattık. Başka yazı dizisinde edebiyatta ölçütlerden bahsettik. Dandik olan bu dandik romanı kendi takımından, kendi şebekesinden diye beğenen kafalardır. AKP'ye bakmayın. Türkiye'de iktidarda olan topyekun bu kafalardır. Dünya ve Türkiye'nin bu dandiklikle geldiği yer bellidir. Dandikliğin en yetkini bu iktidar olduğu için şimdi bunlar var, yarın bir başkası olacaktır. Ne kadar öyle ya da böyle dersek, laf ebeliği yaparsak yapalım, herkesin eseri meydanda. Dandikler dandiği sevecektir, başka dandik denilenler başka dandik denileni. Çok şükür ki, elimizdeki tek nesnel şey, bu eserler, yapılanlar, bağlantılar, ilişkilerdir. Gerisi boş. Saygılar. K.A.
25-03-2016 13:45 (26)
Orhan Pamuk neden iyi bir yazar değil? Onu sevmeyenlerin yüzde doksanı için Atatürkçü veya sosyalist olmadığı için. Eğer aynı kitapların çok az değişiğini Atatürk'ü öven birkaç sözle bezeseydi bu dandik kafaların büyük çoğunluğu Pamukçu olurdu. Çünkü çoğu insanda zerre kadar roman estetiği veya zerre kadar gerçeğe sadakat duygusu yok. Ama Pamuk gerçekten iyi roman yazsaydı (en önemli ölçüt dili yetkinse gerçeklik duygusudur) isterse AKP'li olsun, biz ona "iyi romancı" derdik. Anlatabiliyor muyum? Bir daha: Şu yazar siyaseten bizden, bu ise siyaseten düşman diye iyiyi karalıyor, kötüyü baş tacı ediyorsanız, bu liyakatsızlığı zirveye çıkarır. Şimdi olduğu gibi. Medya, akademi, sözde "aydın" camiası en ufak felsefi derinlikleri olmadığı halde "şebekeden" veya değil bilgisayar sistemiyle çalışan kafalara sahip işte bu gerçek kifayetsizlerle dolu ve bunlar AKP ile birlikte iktidarda. Atatürkçü, Kürtçü, Liberal, sosyalist fark etmez. Takımları farklı, ligleri aynı. Kaan Ars.
25-03-2016 21:26 (27)
Suna Güler'e bu güzel yazısı için teşekkürler. Yazarın somut veriler ve kanıtlarla yazması yanında dili, üslubu, ironiyi kullanmasındaki başarısı, bu samimi çabayı görmek hem heyecan uyandırdı hem de bir eleştirinin nasıl olması gerektiğini göstermesi bakımından zenginleştiriciydi benim için. Yazara "narratology" ile ilgili makale önerebileceğini söylemiş Sibel İzmir. Yanlış olan sizce neyse açıkça yazmak yerine yazarlara yapılan bu tür kitap, makale önerilerini hiç anlamıyorum. Mesela ben ilkokul mezunu bir insansam, "narratology" nedir bilmiyorsam eleştiri okumamalı, yazmamalı mıyım:) Farklı düşünen herkes cahil ve bilgisiz midir, yoksa böyle olması sizce istenen bir şey mi? Sırf yazarı, romanı sevdiğiniz- beğendiğiniz- için eleştirilmesi sizi bu kadar rahatsız ediyor, sonra da Yalçın Küçük'e kifayetsiz diyorsunuz. Saygılar. Özgün Ergen
25-03-2016 21:28 (28)
Sn. S.İ. emin olmakta haklısınız, bu günlerde Erendiz Atasü çok okunanlar arasında değil, hele bu sitede hiç değil. Ancak bir eleştiriyi okumak için, önce eleştirilen eserin kendisini okumak şart mıdır? Okumasak olmaz mı? Öyle ki bazı eleştirilerin edebi şehveti, eserin kendisinden daha fazla olabiliyor. Suna Güler'in yazısı tam da sitenin staylasına uygun. Muhtemelen de editör onayından bu nedenle geçmiştir. Ayrıca Suna Güler'e 'izansızlık', Yalçın Hoca'ya 'kifayetsizlik' yakışık almamış. Son olarak, akp taraflarından bir ödül mü yola çıktı da alıştırarak söylüyorsunuz. Hayırlara vesile olsun, gözümle görmeden inanmam. Böyle birşey olursa elimde gaz tenekesiyle dama ilk çıkan ben olurum o da başka. Saygılar. mh
25-03-2016 22:20 (29)
İnsan bazen çelişiyor görüşleriyle.Yaşamında yapmam dediğini yapabiliyor.İnsanız robot değil.Ne hatalar yaptık hepimiz kim bilir.Olabilir.Bundan ders çıkarıp yapmamak gerekiyor ya...Can alıcı nokta şu ki en dürüst en erdemli biziz diyen tek doğru tek gerçek benim ki bizim ki diyen ve bunu da gerçekten öyleymiş gibi yansıtıp-ki değiller-bunu yana yakıla herkese ilan edip dikte etmeye çalışanlarda sorun. Öyle bir görüş mörüş yaşayış yok. Eleştirilemez diye bir şey hiç yok.Sadece bunun faydası ve gerçeğe uygunluğu var.Büyük çelişki sıkıntı aymazlık kifayetsizlik bu.Yanlışı görüp susanlarda. Kimler kimlerle oturdu hatalar yaptı ve kaçamadı... Birçoğumuzun mücadelesi dürüstçe ve daha adil bir dünyada yaşam mücadelesi. Yalnız size göremediklerinizi gösteren birleri varsa ve ya kötülük olduğu apaçık olan aklınızın algınızın reddedemeyeceği çıkarcı sinsi davranışlar yapılıyorsa sizin örgütlü bir güç olduğnuz bağlantılarınızın olduğu ve bunu bilerek yaptğınız açığa çıkartılyorsa(çıkartldı)işte+
25-03-2016 22:20 (30)
+,şebeke veyahut körebe bilmem ne derseniz deyin ciddi bir sorun iğrenç ve örgütlü bir sistemin olduğu anlaşılıyor... Nesnel olan bu eleştiri ve burada ki yorumlar niye, nasıl sığdır? Ortada olan bir şeyi bir kişi ortaya dökmüş ya da binlerce kişi demiş ne fark ediyor Edebi eser nasıl yorumlasın eleştirilsin dili sıkıntılı tekniği sıkıntılı vs. denmiş zaten. Örneğin romanda yazarın profesör kimliğini dâhil edip etmemesi eleştirilmiyor. Bu kimliğin yersiz ve gereksiz dahil edilmesi sıkıntılı. Yoksa yazar kimliğini bilgisini istediği kadar gözümüze sokabilir gizlemeye çalıştığı ego tatminini roman vasıtasıyla yaşayabilir. Zaten itici olan bir şey de şu ki gündelik hayatımızda, romanlarda bu bildiğini gösterme çabası ile kelimeleri ve kavramları yersiz ve fazlaca kullanma zaten normalmiş gibi görülüyor.’ Narratology’ bunu gerektiriyor sanırım. Eleştirdiğimiz duruma konuma kendimiz gelebiliyoruz. Tek bir paragrafla eleştiri yapıyoruz.+
25-03-2016 22:21 (31)
Çok yaygın bu insanoğlunda olumsuz eleştirdiği duruma sıklıkla düşmek onu yapmak. Hangi renkten hangi milletten insana ait bu acaba ?'Beyaz türk'birine hakaret ve küfür sözcüğü kullanmadan rencide etmek aşağılamak için seçilen sözcüklerden biri. Şu solcu geçinen memleketimiz insanımsılarının da :) yöntemi ve dili. Gerçekten bırakalım bu sözçükleri tarifleri naçizane önerim. Takılıcak bir beyaz sarı kırmızı siyah türk kalmıştı zaten! Ayrıca ülke sorunları ya bunlar çok önemli de diğerleri yapay sorunlar mı sorun değil mi neye göre kime göre belirleniyor? Asıl sorun yaşadığımız emek sömürüsü adaletsizlik diğerleri de tuzu biberi önemsenmeyecek şeyler mi? Gül.T
25-03-2016 22:21 (32)
Allahım, bugünleri de görebilecek miydim? İnsanbu beni şaşırtıyosun ve şımartıyosun. Ne kutlu bi gündür ki özgün ergen ve mehmet harma bile benle aynı fikirde! Bu sefer de olmayaydı ben alacaktım gaz tenekesini elime asıl! a.y.a. tam gazsss
26-03-2016 08:38 (33)
'Bir eleştiriyi okumak için önce eleştirilen eserin kendisini okumak şart mıdır?' Ya ilkokul mezunuysam ve narratology bilmiyorsam amaaaaa. Çok eğlenceli bir yer olmuş burası gerçekten. Küçücük yalçınların peşinden giden koca koca adamlar...Hasta muayene ederken hastaya ihtiyaç duyuyor musunuz? Gerek yok bence de. Bu arada o ilkokul mezunları 31 i biliyor mu, şu brendi markası, beyaz olmayan türklerin kullandığı var ya. Insan bu işte...insanbu. Kanıt arayanlara...S.İ.
26-03-2016 10:37 (34)
Sitemiz gerçekten eğlencelidir, kabul! Her kafadan bir ses çıkmaktadır. Evet doğru! Ve bu gereklidir de aynı zamanda. Zira, barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğmaktadır. Hem de şanslıyız üstelik, baksanıza bi narrratoloğumuz yoktu o da tamam oldu. Artık bize narratır narratır durur. Ne güsel. mh
26-03-2016 12:13 (35)
benzetmeye bak, hizaya gel! sonra millet beni edebe, adaba davet ediyo. izansızlık bu işte. hamfendi, hamfendi, hasta muayene ederken hastaya ihtiyaç duymak başka şey; muayene sonucunu raporlamak başka şey; o rapora bakarak kendisini görmediğiniz hastanın durumu hakkında fikir yürütmek başka şey. sizi İZAN'a davet ediyorum (milas'taki özel hastane değil). izansızca benzetme yaparsanız ben o benzetmelere çatır çatır voleyi, hatta röveşatayı çakarım. ilkokul mezunlarının 31'i bilip bilmemesinden bana ne hem? beyaz olmayan türkler içer gerçekten de. çünkü şişesi 5 yuro. beyaz türk angutlar şişesine 100 yuro bayılıp soba isi - kurum aromalı lagavulin felan takılıyolar (metaxa 28 yıldız felan da olabilir). kanıt arayan da aynaya bakabilir. ben baktım. hominid değilmişim. ayna öyle dedi. insan hakkaten bu. o aynadaki kim bilemedim. a.y.a. says narratology is a craft of the hususi kifayetsizsss ve cüccüklerin burcuvalarından kisss. a.y.a. öpsss, başa koysss
26-03-2016 12:52 (36)
Beyaz Türk'ten aynı görüşten iki benzer kişi bile farklı anlamlar çıkarır. Kimisi diplomatları, kimisi iş adamlarını, kimisi "boğaza karşı viski içenleri" anlar. Beyaz Türk'ü yükselene çelme takan gizli bir teşkilat olarak kurgulayanlar vardır. Okumuş, batı değerlerini benimsemiş insanlardan tiksinenler bu kavramı en çok sahiplenen gruptur. Bazıları bu kavramı "burjuva" yerine koydular. Sağcılar solcular için kullanır. Cumhuriyet karşıtları kurucular için kullanıyor. Kimisi patronu için, kimisi kadro alamadığı üniversitedeki öğretim üyeleri yerine... Anlamsız kavramları kullanmak haksızlıklara karşı durmaya engel oluyor. Kavram üretebilmek için düşünmeyle işe başlanmalı. Anlamını tam olarak açıklayabilmek gerekir önce. Beyaz Türk kimdir, kesin sınırlarıyla açıklayabilecek bilimsel bir insan var mıdır? Ezel Parsa
26-03-2016 14:03 (37)
Sn Parsa, tam da cümleten burada bir kez daha can sıkıcı biçimde deneyimlediğimiz üzere, insanları birbirine düşürmek, kışkırtmak, sorunları bütüncül bir bakışla görüp ortak çözümler üretmeye engel olmak amacıyla icat edilmiş bir kavram zararlısıdır, kanaatimce. Saygılar. Mine M.
26-03-2016 14:04 (38)
sayın parsa, kavram üretmek için düşünmeyle işe başlanmalı buyurmuşsunuz. bu kavramı - beyaz türk - ben üretmedim. fekat beyazötesi ve beyazımsı bana ait kavramlar. tartışırız. sosyolojik tanımlarda kesin sınırlarla açıklama yapmaya çalışmak harbi kasar ama. ben diyeyim de... hiç değilse ben bana ait kavramları açıklarım. konsensus oluşup oluşmaması beni bağlamaz. bilimsel kavram-ad eşleştirmelerinde o iş sizin dediğiniz gibi olmuyo çünkü. filim adam olabilirim ama bilimadamı yönüm de epey ağırdır. belirteyim. bize lolo olmasın yani. narratology'den değil bi de benim ilim-bilim-bilmeyim durumum. gayet pozitif işlerle, ölçülebilirlerle uğraşanzi. kıliğr? düşünmeye davet edişinizi de gayet kibarca algıladım. totoma ve işkembeme söyledim. bende kafa yok ya. onlar düşünme sürecine katılacaklar. saygılarımı sunarım efenim. a.y.a. kaşınsss (düşünemezsss)
26-03-2016 15:29 (39)
Şahıslara sataşmak amacında değilim. Bu kavram üretilmiş ve yaygın olarak kullanılıyor. Anlamını açıklayan bir referans olursa birbirimizi daha iyi anlayabiliriz. Yoksa boş göstergenin içine her birimiz işimize gelen anlamları doldururken birbirimizi anlamadan boşlukta kürek çekeriz. Bilimselliğin ve sanatın kimsenin tekelinde olmaması için uğraş veren ender kalelerden biri olduğu için bu siteyi takip ediyorum. Yanlış bildiklerimi düzeltmek ve doğruları öğrenmek için... Ezel Parsa
26-03-2016 15:45 (40)
aya, çok şaşırttın beni bu sefer, sen o kadar kendine evren üstü, sistem üstü bir dil yarat, sonra gel ataerkil ideolojinin kurbanı ol, maço maço konuş...üstüne bir de mh'nin avukatlığını yap. Bir daha okursan görürsün, kendisi bir eseri eleştirmek için okumaya gerek yok diyor. Bir diğer kişi de ilkokul mezunları için büyük endişe duymuş. Neyse bunlar gerçekten safsata şeyler, burada Atasü'nün romanını tartışmıyoruz artık, bireysel saldırı kısmına geçildi belli ki. Çok iyi bir okuyucu olabilirsiniz, çok iyi bir roman yazarı veya edebiyatçı da olabilirsiniz ancak edebiyat eleştirisini eleştiri teknikleri bilmeden yapmanın imkansız olduğu gerçeğini değiştirmez hiç biri. Benim şimdi önüme tıp kitaplarını yığsalar, oku bunları 6 sene diye, sonra karşıma hasta gelse, teşhis koyabilir miyim? Narrator, implied narrator, form, content, simile, metaphor, vb...üzerine okumadan, eleştiri tahihi ve edebiyat teorisi bilmeden romanın nasıl yetersiz bulunduğunu açıklayan bir kişi var mı burada?si+
26-03-2016 15:45 (41)
Sizler çok saygı duyduğum mesleğiniz için tıp fakültelerinde eğitim alırken, gece gündüz nöbet tutarken, bizler de edebi teori ve eleştiri tarihi okuyorduk anlayacağın. Suna Güler takma ismi ile yazan kişi makalesinde adam akıllı romanı eleştirseydi, eksik dediği şeyleri edebi açıdan gösterseydi, tamam. Ama eksiğin ne olduğu zaten belli. Eksik, daha doğrusu yanlışlık, teknikte vs değil, romanın içeriğinde. M. K. Atatürk'e, cumhuriyete saldırmanın dayanılmaz hafifliği. Mesela romanda defalarca yinelenen sahnelerden bahsetmiş Güler. Extended metaphor niye yapılır acep, bir düşünebilir mi kendisi? Romanın tekniğini sorgulamış Güler, herhalde anlatım tekniği demek istedi. Stream of consciousness gibi teknikler icat edildi, var mı haberiniz, hani sesler, konuşanlar değişiyor sürekli, Virginia Woolf kullanır hani...Ama mesele bunlar değil. Bu romandan cumhuriyet tarihini ve Atatürk'ü çıkaralım gelin. Yerine Mustafa Suphi koyalım. Şimdi ne muhteşem oldu değil mi? si
26-03-2016 15:45 (42)
Bir romanı eleştirirken biçim, biçem ve içerik ayrımını yapmazsanız eleştiri beyaz türk düzeyinde kalır. Kaan Arslanoğlu'nun yıllar evvel okuduğum Çağrısız Hayalim adlı romanını biçim ve biçem estetiği açısından ne kadar iyi bulduğumu hatırladım şimdi. Atasü romanı da benzer bir çizgidedir. İçerik olarak değil tabii ki, o insanbu kurallarına uymuyor. Herkese iyi haftasonları. si
26-03-2016 16:14 (43)
Kıymetli Sİ; benim örneğimi bana karşı kullanmayınız lütfen. E.A. romanında Atatürk'ü değil, Mustafa Suphi'yi övseydi, yine kötü roman olacaktı yine kötü roman olacaktı. Çünkü roman anlayışlarımız da farklı, ideolojimiz farklı olduğu gibi. Ayrıca Atatürk'ü ben de severim, Atatürk asalaklarından ise nefret ederim. Ülkeyi bu hale getirenlerin en önde gidenleridir, o yüzden onlara ağırlaştırılmış müebbet kin duyarım. Roman ölçütlerimizi birçok yerde defalarca netleştirdik. Bana göre Dağın Öteki Y. kötüdür, iyi roman olsaydı, isterse Tayyip'i övsün, iyi roman olacaktı. Bu bir, ikincisi: Bir eseri okumadan, eleştirisi okunabilir, genellikle yapılan budur, yanlış da değildir. Tersi de doğrudur. Çünkü eleştiri bir bağımsız edebi türdür. Örneğin Nurullah Ataç'ın eleştirilerinin çoğunu okudum. Eleştirdiklerinin çoğunu okumadan. Bu bana çok şey öğretti. Okur, eleştirileri okuduktan sonra da bir romanı okuyup okumamaya karar verebilir. En tabii hakkıdır. Devam.. K.A.
26-03-2016 16:15 (44)
Her tartışmada burada yorum yazan her insanın bahsettiği her kitabı alıp okumaya bir robot değil, insan olduğumdan imkanım bulunmuyor. Dağın Öteki Yüzü'nü 15-16 yıl kadar önce okudum ve dandik bir kitap olarak etiketleyip dahasında Erendiz hanımdan bir şey okumadım. Şimdi tekrar aynı kitabı ele alıp yazı yazacak değilim. Her yere yetişemem. Ama Suna Güler'in eleştirisini gayet yerinde, düzeyli bir eleştiri olarak gördüm, çoğu görüşüne katılıyorum. İlaveten Suna Güler'in takma ad değil, "Günah Kadına Yaraşır" ve daha birkaç kitabın yazarı ve çevirmeni Suna Güler olduğunu öğrendim. Ara Güler'in eşi olan Suna Güler ise 2010'da vefat etmiş. Yani daha önce Mutluhan'ın iddia ettiği gibi "ç" rumuzlu yorumcu ben olmadığım gibi, Suna Güler de ben değilim :)) Kendisi buraya not iletirse, yorumlara cevap verirse memnun olurum. Son bir şey: Benim Çağrısız Hayalim kitabı Erendiz Hanım'ınki düzeyindeyse onu da çöp olarak görebilirsiniz. Hakkında bir şey yazmadığınız isabet olmuş :) Kaan A
26-03-2016 18:11 (45)
Suna Güler'i gerçek biri olduğunu bilecek kadar tanıyorum. Doğa tutkunu, yardımsever ve yazar. Yıllar önce Erendiz Atasü'nün Ank. Üni. Ecz. Fak.nde öğretim üyesi iken çıkardığı bir kitabını okumuş ve beğenmiştim. Bir daha okumadım, kendisiyle yapılmış bazı söyleşiler hariç. Ülkemiz şartlarında "kadın"ı mesele etmiş olmasını önemli buluyorum. Edebi açıdan tanımıyorum, ancak onu çok beğenen kadın yazar arkadaşlarım var :)) Bir edebi tür olarak, romanı/kitabı okumadan da yararlanılan ve keyif alınan eleştiri yazıları olabileceğini düşünürüm, ancak bu yazıyı kendim için böyle değerlendiremedim. Suna Güler, ilk bakışta etkili ve imla açısından da fazla sorun içermeyen bir eleştiri yapmış görünmekle birlikte, gerçek şahıslar ve yazıya dair önemli iddiaları mevcut. Dolayısıyla, her eleştiri yazısı için geçerli olmasa da bu romanı okumadan bu yazıyı yorumlamanın eksik ve hatalı olacağını düşünüyorum. Ancak her şeyden önce burada önemli tartışmalara vesile olması iyi bir şey. Saygılar. Mine M.
26-03-2016 18:15 (46)
Pardon Sayın K.A, sizin romanınız kutsal kitaplar kategorisindeydi, unutmuşum. Burada sorulara cevap vermeyip konu değiştirmek adetten sanırım. Romanınız hakkında bir şey yazmamam her iki taraf için de isabet olmuş, doğru. Yoksa utanç duyardık değil mi şu an? si
26-03-2016 18:24 (47)
Yok sayın Sİ, siz o yazıyı yazamazdınız, yazmadınız. Kibarca iyi olmuş, demek istedim. Benim kitaplarım "kutsal kitap" statüsünde değildir. Hatta çöp olarak değerlendirebilirsiniz dedim. Sizin cevabınız işte böyle. Bravo, saygı katsayınızı kutlarım. Yazamazdınız, çünkü benim gibi tek başına kalmayı göze almış ve 25 yıldır böyle yazan birinin kitabını yazmak, övse de sövse de yazana risk getirir. Bu benim görüşüm değil, yazmak isteyenler böyle düşünüp yazamaz. Siz ilk örnek değilsiniz. Ama birden atılıp Erendiz Atasü cengaverliği yapmak risksizdir, hatta akademik camiada size puan kazandırır. 3 küsur yıllık yayın hayatımızda sizin tek katkınız bu oldu. Sizin muhalifliğiniz sadece bize çalışır. Durmak yok, yola devam. Kaan A.
26-03-2016 18:48 (48)
Çok şükür bu site vasıtasıyla gelecek puanlara hiç ihtiyacım yok. Bizim bölümlerde böyle şeyler işe yaramaz. Internette yazılanlara hocalar bakmaz bile. Kriterler farklı. Küçük savunmak iyi. Atasü savunmak cengaverlik. Romanınız için o yazıyı yazardım ama tercih etmedim, şu an yazsam yine güzel şeyler yazarım çünkü faşizan tutumlardan etkilenmem, eseri yazarından bağımsız değerlendirebilirim. Saygıdan bence hiç bahsetmeyelim, edebi eserlere dandik diyen ben değilim. Ama bence de çok iyi olmuş. Ben cengaverliğimin bu siteye yaradığının da farkındayım, ne güzel, birden okunma sayınız arttı. si
26-03-2016 22:39 (49)
Sn. S.İ. (40) diyorsunuz ki "...üstüne bir de mh'nin avukatlığını yap. Bir daha okursan görürsün, kendisi bir eseri eleştirmek için okumaya gerek yok diyor." diyorsunuz. Valla a.y.a.'nın söyleye söyleye dilinde tüy bittiği, disleksi işte budur. Benim dediğim; "Bir eserin eleştirisini okumak için o eserin bizatihi kendisini okumak şart mıdır?, Okumasak olmaz mı? Doğrudan eleştirisini okuyamaz mıyız? Bence okuyabiliriz ve de çok güzel olur" idi ancak siz bambaşka bir şey olarak, "bir eseri eleştirmek için okumaya gerek yok" şeklinde anlamışsınız. Bu durumda benim yapabileceğim bir şey yok sizin için. a.y.a.'yı da provoke etmeye çalışmanız nafile. Çünkü mh'yi kazıyın altından a.y.a. çıkar veya tersi. Bay dı vey, güçlü bir dişi olarak, eşiniz adına savunmanıza da saygı duyuyorum ancak herkes savaşını kendi vermelidir kanımca. Herşeye rağmen saygı ve sevgilerimle. Sizi tanımış olmaktan memnun oldum. mh
26-03-2016 22:57 (50)
Sn. E. Parsa (36) isteğinizin karşılanması için bir etimolog konsültasyonu istemek uygun olacaktır. Ancak, bu mümkün olmazsa, sitemizde, hali hazırda kavram kanırtıcısı bir sevgi kelebeğini bulmak da zor olmayacaktır. mh
27-03-2016 09:17 (51)
Mehmet, gördüğün gibi eşim kendi savaşını kendisi verecek güçtedir. Mücadelesi bağımsız ve kendi adinadir ve hiçbir grubun içinde harmanlanmamistir. Tabii ki bir romanı okumadan eleştirisini okursun ama sadece o eleştiriye dayanarak romanı okumadan roman hakkinda karar vermek, ilaç firmalarından tedavi öğrenmeye benzer. Elestiri yazisi fikir verir tabii ki ama sadece onu okuyup da bir roman hakkinda fanatik bir fikrin savunucusu haline gelirsen futbol fanatigi duzeyinde kalirsin. Eşimin bağımsız tutumundan ne kadar gurur duyuyorsam sizin sadece birbirinize destek olmaya odakli tutumunuz sizin adınıza beni utandırdı. Yazdigin gibi herkes kendi savasini versin. Birbirinizi ölesiye seven bir grupsunuz, sizi çok iyi anlıyorum. 15 yaşında iken ben de oyleydim. Delikanlılık ile harmanlanmis mehmetlerle tartışmak edebi olmaktan çok, kasımpaşa tadi veriyor.Bu kadar maço kocasi olan esleriniz kendi savaşlarını verebilecek cesareti bulabiliyor mu? Aya destek atıyor mu evde de? Mutluhan İzmir
27-03-2016 09:17 (52)
Sayın mh, beni bilenler bilir, ayrımcılığınız doğru olmuş, güçlü bir dişiyimdir, öyle ki eşimle de bu konular üzerine çok ciddi ve sert tartışmalar yaşarız biz. Ancak sizlerin aksine bizim evde işler birbiri adına mücadele vererek yürümez, herkesin görüşü ve düşüncesi ayrıdır, kimse birbirinin şakşakçılığını yapmaz, üç senedir benim bir tane 'katkım' olmamıştır bu siteye, sebebi de budur, evde tarikat mantığı yoktur yani. Kitabı okumadan üzerine eleştiri okuyunuz, okuduklarınız çok değerli olabilir ama onlar sizin görüşünüz olmayacaktır. Falan filan işte...bu arada şu anda eşim uyumakta, gizli yazıyorum :) bir sakıncası olur mu ki? si
27-03-2016 09:49 (53)
Yorumlarınızın altına LÜTFEN AD SOYAD YAZINIZ: Kutucuğun üstünde "Yorumlarınıza gerçek ad soyadınızı eklemeniz zorunludur" diye yazıyor. Bunu yüzüncü kez hatırlatıyoruz ayrıca. Ama bazılarının görevi isimsiz cinlik yapmak. Anlıyoruz, her yerde kalabalıksınız da, buraya girmeyin. Kendi cinliğinizle kendi mekanınızda halvet olun lütfen. Bazılarının görevi de sanki hiçbir cümleyi anlamamak. Bir kutucuk içindeki 10 cümlenin 10'nunun da yanlış anlamak. Uzman, elit, akademik ve üstelik sivri dilli bir anlamazlık gösterisi. Sinir bozmakta başarılı. Tek bir cümleyi bile kasten anlamayan birileriyle uğraşmak psikolojik işkencenin en ağırı. Ve bizce bu tartışmayı uzatmak gereksiz. Cevap verilmemesini sadece öneririz. Cevap geldiğinde hakaret yok ise ve gerçek isimliyse elbette onaylayacağız. MÜDÜRİYET
27-03-2016 10:51 (54)
Sn. Mutluhan İzmir, gördüğünüz gibi 2'ye karşı 1'im ve yardıma gelen kimse de yok. Öyle ölesiye sevgi bağımız yoktur aramızda ama tanıdığımız kadarıyla içtenlik ve tutarlılık vardır. Soyadımı kullanarak yaptığınız kelime oyunu çok dahice ama ortada "delikanlılık", maçoluk düzeyinde bir diyalog yoktu buraya nasıl geldiniz? "Eşlerimiz kendi savaşlarını verebilecek cesareti bulabiliyor mu?" sorusunu şöyle yanıtlayayım; eşimin bırakın o cesareti bulmayı, beni her türlü oyma hakkına sahip olduğunu söyliyeyim. Bildiğim kadarıyla a.y.a.'nın Red Sonya'sı var ve a.y.a da onu çok dikkate almaktadır. Ancak görünen o ki sizde de benzer bir durum var. Nebleyim belki bir pazar kahvaltısında biraraya gelsek bunlar ve daha fazlasını konuşabilirdik. (Ha, bir de kendi kendinize gurur duyabilirsiniz ama bizim adımıza utanmanız gerekmez, çünkü eğer varsa aramızda "destek olmaya odaklı bir tutum" şeysi, mahallemizin bir sakini olmanız hasebiyle bu sizi de kapsar seve seve). mh
27-03-2016 10:51 (55)
Sn. si, yıllarca oturduğunuz sitede bir komşunuzun varlığını yeni farkedersiniz ya, sizinki de öyle oldu işte. Üç yıldır varmışsınız ve ilk defa bir katkıda bulunuyorsunuz. Benim bunu, sayın eşinize destek atmak için olduğunu zannetmemi de anlayabilirsiniz o halde umarım. Kim zannetmez ki hem. Benim eşim de kimi durumlarda yetkilerimi alır ve duruma kendi müdahale eder. Ama olay böyle değildir diyorsunuz, tamam o zaman. Ama sitemiz de bu vesileyle değerli bir yorumcu kazanmış oldu kabul edelim. (Eşinizin uyuduğunu zannettiğiniz sırada bir sitede yorumu çıktı kendisinin. Esas gizli yazan o. Muhtemelen de ayfonundan:) mh
27-03-2016 13:11 (56)
Sayın mh, üç yıl göndermesi dünkü konuşmaya idi, sitenin takipçisi değilim, kırk yılda bir bakarım,elit akademisyen olarak Erendiz Atasü üzerine bildirilerim ve yayınlarım vardır, ilgi alanımda yani kendisi, okumadığım, bilmediğim yazarlar üstüne yorum yapmak veya yorum üzerine yorum yazmak tarzım değildir. Suna Güler yazısının linki bana yollandığı için yorum yazmıştım. Bu arada buraya yollanan yorum saatleri ile yorumun yayımlanma saati arasındaki farkı size benim açıklamam biraz abes olur bence. si
27-03-2016 16:20 (57)
Erendiz Atasünün eserlerinde betimlenen yaratıklardan biri olmak ya da olmamak. Anladığım kadarıyla Suna Güler'in yazısı, zorunlu bir kabullenişe karşı çıkan bir yazı. Bunu da yazarın sığlığını göstermeye çalışarak yapıyor. Erendiz Atasü hakkında bir erkeğin yorum yapması neredeyse yasak. Bu nedenle Erendiz Atasü hakkında gereksiz ve anlamsız şeyler söylemek istemiyorum. Ama şunu belirtmek isterim ki naratologlar fakültede aruzla ya da iambic iki dize yazmayı bile beceremedikleri halde ne biliim, Şeyh Galip hakkında ya da Shakespeare hakkında her türlü çözümleme yapma hakkını ellerinde tutan kişiler. Çünkü diplomaları var. Ben burada çağdaş eserler hakkında yalnızca şunu belirtmek istiyorum. Bu memlekette malum "Arabesk" diye bi film yapıldı. Hatta ardından "Ağır Roman" diye bir film de yapıldı. Yani yazılmış bir eseri Postmodern kavramlara vurmadan önce, bu tür filmleri akla getirmek, esere önce bu açılardan bakıp sonra postmoderne geçmek gerekiyor. Diye düşünüyorum. (B.Ö.)
28-03-2016 16:12 (58)
Eleştirimi eleştirenlere, ayırdıkları zaman için teşekkürler. Ben kitaptan algıladıklarımı, birikimlerim doğrultusunda aktardım, herkes kendi yorumunda özgür. Ben de öyle. Mektup belge sayılmaz mı, diye bir soru var ilk eleştirilerde, elbette sayılır; eğer olsaydı... Eleştirimi eleştirenler belli ki kitabı okumamış, dilerim merak edip okumazlar, çarpık bir etki olur bu. Yazar da sahiden başarılı olduğunu düşünüp, benzeri romanlar kaleme alır ki vah benim beğenisi oluşmamış kitapseverlerim... S.Güler.
12-04-2016 09:33 (59)
Yorumları takip edememiştim bir süredir. İlkokul mezunu ile başlayan yorumum bilgisizliği övdüğüm şeklinde anlaşılmasın diye yazma gereği duydum. Ben bu yazıyı gerçekten çok beğendim. Sayın Suna Güler'in diğer eleştiri yazılarını da -varsa- okumak isterim. Eleştiri kuramlarını, yöntemlerini bilecek elbette ki bir eleştirmen. Bu yeterli mi, felsefe, sosyoloji, plastik sanatlar, tarih, matematik... Bu alanlarda da bilgili,öğrenmeye açık olmalı. Biçim-içerik ayrıca, keskin çizgilerle ayrılmış ve bu şekilde ele alınmış olsaydı bu yazı bu kadar iyi olmazdı. Afşar Timuçin yazılarını kavramlara boğmaz, ama hepsinden yararlanır. Bir kere bir şey yazıda çok net: Bilgi yanlışı var, şu dağ yürüyüşü konusu...Bir tıpçı değilim. Bir tiyatrocu olarak söyleyeyim, bizim laboratuvarımız sahnedir. Tiyatro kuramları, eleştiri yöntemleri okuruz daha çok. Bizde çok geçerli bir söz vardır. Seyirci için her şeyi söyleyebilirsiniz ama seyircinin algısını küçümseyemezsiniz. Ne koşulda olursa olsun.+
12-04-2016 09:33 (60)
+++Yaratacağınız karakter her kimse, onu her yönüyle tanımak zorundasınız. Yazacağınız, yaratacağınız karakter bir ayakkabı tamircisi diyelim ki. Ayakkabıcılık, tamircilik, bu konularda bir eksiğiniz olmamalı. Sırf bunun için bir ay bir ayakkabı tamircisinin ellerini nasıl kullandığına baktığımızı bilirim bir oyun için. Ki oyuncuların en çok zorlandığı şeydir ellerini kullanmak… Oyun sahneye koyulduğunda her zaman seyirciler arasında bu işi yapan bir kişinin, “O ayakkabı böyle tamir edilmez.” deme şansı vardır. Ve genellikle haklıdır. Bu konuda bir hata yaparsanız, “O anda yanlış yapmışım.” deme şansınız hiç yoktur. İş bitmiş, oyun sahnelenmiştir artık. Seyirci eleştiri hakkına sahiptir. Aynı durum burada da geçerli bence. Evet, biz tıpta tanı koyamayız. Ama tıp bir bilim olduğu gibi bir meslektir de.Eleştirmenlik böyle midir? Eleştirmen her kaynaktan, her an beslenebilir.Bu alanda hiç eğitim almamış biri, sizin fark etmediğiniz bir şeyi günün birinde fark edebilir. +
12-04-2016 09:34 (61)
Bu alanda hiç eğitim almamış biri, sizin fark etmediğiniz bir şeyi günün birinde fark edebilir. Bir mühendis, reji yapabilir, yazarlık fakültesinde okuyan birinden daha nitelikli bir eleştiri yazısı yazabilir. Hiç ummadığınız biri ufkunuzu açabilir. Bu mümkündür. Biçim-içerik demeden de biçim ve içerik ayrımını anlatabilirsiniz her zaman. Keşke, o fakültelerde de, mesela edebiyat fakültelerinde de bu site sürekli okunsa ve sürekli aynı şeyleri söyleme alışkanlığından kurtulabilseler. Sanırım bu iklim çok daha farklı olurdu o zaman. Saygılar. Özgün Ergen
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210135
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.