İnsanbu.com şiirlerine kuşbakışı bir yaklaşım denemesi

Benim de üç şiirimin yayımlandığı (onları yorumlamak, bana düşmez) insanbu’daki şiir birikimine, topluca / kuşbakışı bir yaklaşımı denemek istedim bu yazıyla. Buna karşın, her insan tekinin, istediğince çalışsın, öznelliğinden tümüyle sıyrılabilmesi, bana olanaksız görünüyor. Dolayısıyla öznelleştiğimi düşündüren noktalar, mutlaka olacaktır. Oralardaki eksiklerimden ben sorumluyum elbet; ama, yazı boyunca önyargısız yürümeye gayretli davrandığımı da vurgulamalıyım. Edebiyat genelinde odaklandığım başlıca iki disiplin olarak, şiir ve eleştirel deneme yazıları(m); hiç kuşku yok, önünde-sonunda benim düşünsel-duyarlıksal çerçevemin somutlaştığı yazı-çizilerdir. Böyle yazı-çiziler, çokçası istencimizin dışında, kimi kırgınlıklara, hiç değilse alınganlıklara yol açıyor, yazık ki. Bu düzlemde diyesim: İncittiklerim olmuşsa, yetersizliğime verilsin. Eleştirileceksem (de), sanat-edebiyat ölçeklerine göre eleştirileyim. Yanılgılarım, kusurlarım, “senin şiirin ne ki, kalkmış başkalarını toza-dumana katmışsın” türünden temelsiz öfkelerle beslenen salvolarla değil; dayanaklı-donanımlı yorumlarla somutlaştırılsın. Amacıma varıp varamadığımı bilemesem de; ne kadar nesnel olunabilecekse o kadar nesnel olmaya çırpındığımın ve haktanırlıktan sapmamaya özen gösterdiğimin bilincindeyim.


Noktalarken diyeceğimse şudur: “Harmana giren porsuk, dirgene dayanır.” Dayanmalıdır.

*************

1.

Enver Topaloğlu


Topaloğlu’nun, Defter, Gösteri, Varlık, Yasakmeyve vd, “aristokrat” diyebileceğimiz “önemli” sanat-edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlandı. (Tabi, aristokrat ve önemli olmak, “değerli” olmaya denk düşmez her zaman.) Bildiğim kadarıyla, yayımlanmış 5-6 kadar şiir kitabı var. İyi şairlerden bilir(d)im Topaloğlu’nu. “Melankoli” başlıklı bir şiiri vardır ki, fenâ çarpar insanı. O şiirin girizgâhı şöyledir:


“kaybolurum fakat

susmak benim yenilgim olsun

benim çıkmazım olsun

itiraf gibi başlayıp düelloya çağrılan aşk

anımsamasam geçmişi yorumlayıp

doğrularımdan kuşkulanmasam

hiç sorun değil

ancak

gün biter anısı

aşk biter ağrısı kalır

bitmeyen bir rüya var mı ki”


“Gümüş Örtü” şiiri de öyledir: Kanırtan bir acının estetik dışavurumu. Çok uzaklardan gelmiş yorgun bir bilge, şiir-duâ karışımı birtakım tümcelerle ölüm üstüne konuşuyordur. Ama ne konuşmaktır o, okuyanı darmadağınık eder. Bir tutamcık da ondan alalım:


“Karakışa dipnot koydu kar

tanıdığım öldü dün

 esrar mezarlığına gömüldü sır

tabutunu almaya

kılıksız birkaç fısıltı

-rüzgarın adamlarıyız dediler

kınsız bir boy aynasının arka yüzü geldi”


Böyle yüksek düzeyli, etkin anlatımlı nice şiir yazmış, yayımlamıştır Enver Topaloğlu. Gelin görün ki, insanbu’daki on şiirinin, ıkınıp sıkınmadan söyleyeyim, bir tekinde bile bulamadım o şiirlerindeki havayı, atmosferi. İmgesel varsıllıktan eser kalmamış sanki. Çoğaltıldıkça çoğaltılmış bir tekdüzelik. Çoğunca yüzey yapıda kalmakla yetinilmiş; öyle olunca da, okuyucunun imgelemini genişletemeyen, genişletmesi şöyle dursun, daraltan bir yeteneksizlik egemenlik kurmuş, hemen her şiirde. Bu dediklerimin birebir karşılığını, örnekse “Burdayım Aşkım” (şiirin adı bile, başlıbaşına bir sığlık belirtisi) başlıklı çalışmada görebilmek olanaklı:


“demek ki yetti

aç kurtlar

gökdelenler

alışveriş merkezleri

polis karakolları ve

hükümet binalarından

kalabalıklara saldıran

kırılıyor düzenin sırtlan dişleri”


Kimi sözcükleri alt alta yazmakla, bir metni şiir düzeyine çıkarabilmek nerde görülmüş? Nurullah Ataç’ın, konumuzla bağlantılı, çok bilinen bir değerlendirmesine başvuracağım burada. Ataç, Ahmed Haşim’in “Merdiven” şiirindeki “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizesinin düzyazısal söyleyişinin “Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın” biçiminde olduğunu söyler ve Haşim’in aynı sözcüklerle yakaladığı şiir başarısını vurgular öylelikle. Buradan şuraya varabiliriz demek: Sözcüklerin birbirine çatılması, dizeler arası ilmeklerin örgülenmesi poetik bir kompozisyon olarak sağlanmaz ve bütün bunları yaparken şiirselliğin harmonisi kurgulanmazsa; o sözcükleri / söz öbeklerini, alt alta da yan yana da yazsanız, uğraşınız, kaçınılmaz biçimde tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor.


Kaldı ki, şiir, yığma değil, eksiltme işidir bir yerde. Bunun böyle olduğunu, ben söylesem önemli değil de, sanatsal yetkinliğini kanıtlamış şair ve eleştirmenler söylüyor. Ama Topaloğlu ne yapıyor: Şişirdikçe şişiriyor şiirinin gövdesini. Doymak bilmez bir obez iştahıyla yazıyor da yazıyor. Şiir, ince iştir, incelikler işidir. Gereksiz besin yüklemesini şiirin bünyesi kaldıramaz, kusar onu. Şiir târihimize kısacık bakmakla görebileceğimiz bir şeydir.


Topaloğlu, kitaplarında ve dergilerde okuduğumuz şiirlerindeki derinlikli akışını tümden yitirmiş mi, bilemem. Bildiğim, insanbu’daki çalışmalarının beni böyle düşünmelere sevkettiğidir. Şiirsel söyleyiş, almış başını, başka yerlere gitmiş sanki; onun yerine “gündelik dil”in (“kullanmalık dil”in) sıradan, sloganik, nerdeyse hamâsi diyebileceğimiz uzantıları çadır kurmuş.  Aşağıdaki kesit, “Epik” adlı şiirden:


“suphi nejat

artı kobane

çok söze gerek yok

ben anlayacağımı anladım

birlik dayanışma mücadele”

“Olmazda Olan” şiirinde de aynı kuruluk, aynı mekanik iklim hükümran. Bıktırasıya uzunluktaki sekiz bölümlük bu şiirin 3. bölümü, yargımızı doğrulayacak bir örnek:

“kutsal olduğu söyleniyor devletin

bu yücelik

öz çocuklarını öldürttüğü için herhalde”


Devletin kutsal olmadığı, hele hele öz çocuklarını öldürten devletlerin kati sûrette kutsal olamayacakları, şiir diliyle böyle mi işâretlenir, böyle mi sezdirilir? Enver Topaloğlu, Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirini okumamış olamaz. Ece Ayhan, “ne” diyor ve daha önemlisi “nasıl” diyor o şiirinin girişinde, hatırlayalım:


“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür”


Topaloğlu’nun devlet karşıtlığıyla Ayhan’ın devlet karşıtlığını, hem poetik-estetik sıkletleri yönünden, hem de toplumsal-siyasal bildirileri bakımından, şiir terâzisinin kefelerine koyun bakalım; hangisi açık ara ağır basacak? Hattâ, Topaloğlu’nunki için: “kötü şiir bile, nihâyetinde şiirdir; bu ise düpedüz şiir değil!” demeyecek misiniz bakalım? Toplumsalcılık, devrimcilik; kör gözün görebileceği seçiklikteki çarpıklıkları nâra atarak sergilemek olmasa gerek. Şair-özne odur ki; kendisini ve toplumunu kuşatan otoriterliklerle bağnazlıkları, “tek yol”cu, dar açılı yaklaşımlarla değil, çoğulcu poetikasının diyalektik imbiğinden geçirerek ortaya kor.


“Gezinin Ağaçları” şiiri, boyutça kısacık, gene de gevşek dokulu bir çalışma. Kısa şiirler; damıtılmış / yoğunlaştırılmış olurlarsa, belli bir çarpıcılık kazanabilirler. Elmas yontmak gibidir, kısa şiir yazmak. Bırakın tek sözcüğünü, tek harfini, bir virgülünü oynatamazsınız onun.  Oynatırsanız, şiirin bütün yapısı, mîmâri organizması, paldır-küldür çöker. Böyle şiirlerden biri, Oktay Rifat’ın “Ozan” başlıklı verimi, aklıma ilk gelenlerden:


“ıslak yol ve kırık dal

bir güz adamın içinde

 

“bakınır bizden öte

bir göz adamın içinde

 

şıra şaraba dönmüş

bir giz adamın içinde”


Şimdi de “Gezinin Ağaçları”na gidelim bir yol:


“canıma can oldu

yoluma yoldaş oldu/

büyüdü o fidanlar/

 

dilime şiir/

 

isyanıma ağaç oldu”

 

Her ortalama kişinin, şiirden upuzak insanların bile tutturabileceği çeşitten bir söylem işte. “Hadi ben de bir Gezi şiiri yazayım da, demokrasi saflarında olduğum belli olsun” konformizmiyle çiziktirilmiş birkaç parça-buçuk satır sâdece. ”Ne bir “gerçekliği imgesel düzlemde yeniden üretme”, ne de okuyucunun şiirsel’e açılan pencerelerini genişletebilme çabası var! Çiğnenmekten çürük sakıza dönmüş, söz yığıntıları. Olmuşu, olancası bu.

 

Şunu da belirtmeli: Gezi’den kastedilen, basit bir “gezme hâli” değil burada. Son dönemlerdeki en dinamik toplumsal kalkışma pratiklerinden biri, belki de birincisidir Gezi. Simgeleşmiş ve toplumsal muhâlefet hareketlerinin târihsel hâfızasına kazınmış bir eylemselliğin adıdır. Dolayısıyla özgün, özgün olduğunca da özeldir. Öyleyse, şiirin adı “kesme imi” içermeli, “Gezi’nin Ağaçları” olmalıydı. Şair sıfatlı kişiler için, gözden kaçırılmaması şart olan bir ayrıntıdır bu.

 

“Gizli Gözyaşları” ve “Mevsimlerin Döngüsü Üstüne Çeşitlemeler” başlıklı çalışmalar da sözünü ettiklerimden bir arpa boyu olsun daha ileride değiller. Çalakalem çırpıştırılmış, sırf “ileti” amacı taşıyan, biçim kaygısından alabildiğine yoksun uğraşılar. İletili şiirlere karşı olduğumdan demiyorum bunları. En kapalı (zor), en kendi içine dönük bir şiirin de iletisi vardır mutlak; biz onu sezebilsek de sezemesek de. Benim derdim başka: Şiirselliğini iletisine fedâ etmiş şiirlerin güdüklüğüne dikkat çekmek istiyorum ben. Şiir demek bile fazla, öylesi şiirimsilerin, kör-topal yürür gibi görünseler de, astımlı hastalar gibi ikide bir nefes alma zorlukları yaşadıklarını düşünüyorum. Allah muhafaza, sonları kötürümlüktür.

 

Fakat, Enver Topaloğlu için, gene de ümitvarım, iyimserim. Eskiden yazdığı nitelikli şiirlerin mecrâsına dönebilmek için lüzumlu mühimmatın hepsini tüketmediği kanısındayım. İyi şiirin toprağı, üstünde çiçeklenecek, meyve verecek ağaçları beklemekten usanmaz çünkü. Elverir ki, benden bu kadar, demek bahtsızlığına düşmesin şair.

 

**

2.

Ümit Özkan


Özkan’dan da on şiir çalışması okudum insanbu’da. Onca zamandır edebiyatla ilgiliyim; izle(ye)mediğim, izle(ye)mesem de adını duymadığım dergi yoktur desem, abartı olmaz. Eh kitaplara da, koşullarım yettiğince, ortamlarım elverdiğince erişmeye çalışırım ya; Ümit Özkan adı bana hiç tanıdık gelmedi. İnternetten baktım, orda da doyurucu bir bilgi bulamadım hakkında. Kuşkusuz, iyi şiir yazmak, yazılı ve görsel alanlarda fazlaca bilinmekle doğru orantılı bir şey değil; bilâkis, ters orantılı bile denebilir. Benim sözünü ettiğim Ümit Özkan mıdır bilemem ama Ümit Özkan imzâlı, Gri Yayınevi’nden çıkmış “Her şey Yalnızına Varır”  başlıklı bir şiir kitabı olduğu bilgisini edindim. Bir de, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı kimliğiyle Prof. Dr. Ümit Özkan’a rastladımsa da; bunu bilmenin, pek tabii, Ümit Özkan arkadaşın şiirine bakışımızda, hiç değilse doğrudan bir rol üstlenemeyeceği de ortada.

 

Özkan, sıkı bir şiir emekçisi olmadığını, çalışmalarının henüz ilk basamaklarında belli ediyor. Kan-ter içinde kalarak yazmıyor. Bir dizenin, bir sözcüğün ardında gecesini gündüzüne katıp koşturmuyor. Şiirle yaşamaya kalkışmanın, şiirle düşüp kalkmanın, yeri geldiğinde, bir bedel ödemeyi zorunlu kıldığını, sanırım hiç düşünmemiş. Düşünseydi,  şu uluorta deyişleri, “görünürde” dizeler biçimine büründürüp dökmezdi önümüze:

 

“bir köprüdür hayat içimizden geçen

ahşap bir köprü

ve yeni köprüler kurar insan

yeni ahşap köprüler

yüreklerin

tenha kızıllığında”

 

“bir köprüdür hayat içimizden geçen / ahşap bir köprü” demekle, düzyazı ortamından şiir ortamına sıçrayabiliyor muyuz, Allahınızı severseniz söyleyin? Nesir-Şiir arası geçişkenlik, bu raddede ucuzundan, bu raddede kolayından bir geçişkenlik midir? Sonra, aynı kesitte olmamıza rağmen, ikinci dizedeki tekil nicelikli “ahşap bir köprü”, nasıl oldu da hemen bir sonraki dizede çoğullaştı, “yeni köprüler”e, dahasında da “yeni ahşap köprüler”e evriliverdi? Şiirin, bir bilim disiplini anlamdaki “mantık”la (“lojik”le) her hâlükârda örtüşmeyen ama kendi ontolojisini ve metodolojisini kurmakta birinci dereceden kıymetli bir mantığı vardır ki, orada tutarsızlığa düşülmez, düş(ül)memelidir. Düşülürse, şiirsel esnekliğin estetiği, hiç hesapta olmayan bir anda sabun köpüğüne dönüşür, elde-avuçta şiir nâmına bir nesne kalmaz. Bu, o kadar öyledir ki, “negatif tutarlılık”ta da dâhil, bu tavır özenle gözetilmelidir.

 

Şu, “yüreklerin / tenha kızıllığı” demekle ne oluyor, bilmem ki! Şiirin başı, göğe mi eriyor? Belli oranlarda “kendiliğinden şiirsel” sözcüklerle şiir çatmak kadar zahmetsiz ne var şu yeryuvarlağında? Yürek, tenhâ, kızıllık gibi, görece “duygusallık kokan”, bir ucuyla “melankoli”ye açık sözcükleri, başka melankolik sözcüklere bağlamak, şiir işçiliğinden sayılmıyor günümüzde; yazmanın öylesi, kafa patlatmadan, çile çekmeden hedefe varmanın yollarından diye biliniyor genellikle.

 

“Köprüden Önceki Son Çıkış”ta gördüğümüz üzere, şöylesi sözcükleri şiire yedirmeye davranmaksa, şiire artı getirmek bir yana, bir ilginçlik örneği olmanın ötesine geçemez:

 

“izlaz

sortie

ausfahrt

exit

çıkış”

 

Kezâ, “terkettin ya sevgilim / ölümlerden ölüm değil / şiir beğen şiirlerden” dizelerinde, belli bir beğeni seviyesi yakalanmış yakalanmasına da, şiirin adı neden “terk edilen şair katildir” olmuş, orasını kavrayamadım işte. Ola ki bir esprisi / ironisi vardır da, ben kıt aklımla kavrayamamışımdır.

 

“Yıldönümümüz”, “Çiy ve Gün” şiirlerinde ise; esaslı şiirin gereksindiği “denetimli duyarlık”lara değil, belki bir nebzecik Ümit Yaşar Oğuzcan havasına çaldıran  “denetimsiz duygusallık”lara rastlayabiliyoruz. Pergeli şaşmış bir geometrisizlik.

 

Mâni kalıbında yazılmış “Mısır Türküleri”, sakız kâğıtlarındaki gelişigüzel dörtlüklerden azıcık daha doygun değiller, ne yazık ki.

 

Bunları okuyunca, Eray Canberk’in, 2013 Dünya Şiir Günü Bildirisi’nde dediklerinin bir bölümü düştü belleğime: “Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir.”

 

“Berkin Burakcan Polis Ağabey” başlıklı kısa çalışmanın tamâmına bakalım mı:

 

 “biz birdik

üçe düşürdüler

 

üçümüzü yere

yerimiz göğe

 

kara bulutlar kalksın aradan diye”

 

Gezi Kalkışması’nın simge isimlerinden Berkin Elvan’ın (ve başka ölümlerin / öldürümlerin) ardından yazılmış onlarca, bilemediniz, yüzlerce şiir okudum. Şiir dediğime kanmayın, lâfın gelişi. “Ha, bakın işte, bu şiir(ler), öl(dürül)en o kişinin, toplumsal-sınıfsal kavgadaki konumunu, savunduğu değerlerle bağdaşıklığını hakkıyla verebilmiş” dediklerimin sayısı, herhâlde ikiyi-üçü geçmez. Ümit Özkan’ın şiiri de o geçmeyenler bölüğünden. Modalaşma eğilimi ağır basıyor, böylesi şiirlerde. Ağır basıyor da ne, büsbütün öyle. Sol kültürümüzdeki bağırganlık damarının dışa patlamasıdır bu. Ben böyle baştan savma yazı-çizilere, “yumrukları sıkılı şiir” demek eğilimindeyim. Oysa, gerçekliği olanca çıplakılığıyla / yalınlığıyla yansıtmak için, yumrukları sıkmaya hiç hacet yok. Mümkün mertebe serinkanlı kalarak da devrimci anı şiirleri yazılabilir pekâlâ.  Bu diyeceğim, ilk ağızda size tuhaf gelebilir ya gelsin; “militan iyimserlik”, “militan siyasallık”la çok yerde çelişir ve çatışır. Şiir bahis konusuysa, bu biraz daha ve bilhassa böyledir. Böyle içerikli şiir tarzına çok iyi bir örneklik teşkil edeceğini düşündüğüm bir şiirden dem vurmanın sırası: Militan siyasallığıyla değil, militan iyimserliğiyle belirginleşen, çok beğendiğim o şiirin şairi Ahmet Günbaş. Günbaş, yakınlarda sonsuza uğurlanan şair arkadaşı Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun anısına yazmış bu devrimci duyarlıksal şiirini. “Cinoz’a Ağıt” başlıklı, her dizesi insanın aklını başından alacak kadar sarsıcı bu şiirden bir kesitçik, ne demeye getirdiğimi, umarım yetesiye açıklayabilir:

 

“Sonsuz kere sonsuz bağışla bizi Cinoz!

Rüzgârgülü saçlarını çekme ezberimizden

Sonra kalırız ortalarda besbeter

Üstelik şiire çıkmaya yüzümüz olmaz

En iyisi bir kentle örtelim üzerini

Sen topral döşeğinde uyuyadur

Üşürsen haber ver, sakın unutma

Bir ateş yakar ısıtırız kalbini”


Gene, Metin Demirtaş’ın, içeriğinde 12 Eylül Karanlığı’nın zebânilerince katledilen İlhan Erdost’la çilekeş Enver Gökçe’yi buluşturduğu, yüksek dalgaboylu bilinçlerle, derinlikli hissiyatlarla yazılmış anı-şiirini de not edelim.

 

Sözün özüne dönersek: Ümit Özkan’ın şiirleri beni heyecanlandırmadığı gibi, insanlığa ve sanata bakışımda da bir yeniliğe taşımadı. Bir değişim, dönüşüm sevinci yaşatmadılar bana. Onun, çok yorucu ve yıpratıcı mesleğine (akademisyen bir hekim olmasına) karşın, şiir yazma çabasını hürmetle karşılıyorum elbette ve sırf bu sebepten “iyi insan” olduğu kanaatindeyim. Ceplerinde bol sıfırlı banka cüzdanlarıyla dolaşmak onun için işten bile değilken, şiir kırıntıları taşımanın onuruyla yaşadığını duyumsuyor, sezinliyorum. Keşke, her iyi insan, iyi şiir de yazabilse!

 

**

3.

Nihat Ateş

 

Ateş’in sitede on şiiri ve iki de eleştiri yazısı var. Bir şairin, şiir üzerine değerlendirme / yorum / eleştiri yazmasını, her zaman doğru bulmuşumdur. Böyle yazılar, şairin “kuramsal kalibre”sini büyülttüğü gibi, şiirsel yürüyüşünün “kitsch ve süflî duygusallıklar”dan arınmasını da sağlayarak, “rasyonel bir duyarlık ekseni”ne lehimlenmesini de getirir. Dolayısıyla, “şiir”le “şuur”un bireşiminden “hayat” fışkırır o zaman. Ateş’in şiirlerinin çoğunda saptadığımız da budur. Hepsinde demedim ama, çoğunda.

 

Nihat Ateş’in “Kabuklar” ve “Koltuk Değneği” başlıklı şiirlerini meselâ, hiç sevmediğimi söylemeliyim, işin başında. “Kabuklar” şiiri; sâhiden de adına uygun biçimde “kabuk”ta takılıp kalmış, şiirin “öz”üne milim yaklaşamamış, başarısız bir çaba görünümünde.  Hadi son ikilik (“O kadar inanmıyorum ki sana /Bu kadar inançsızlık aşkla mümkün diyorum”) az-buçuk şiire değmiş gibi diyelim; ne var, oradaki “diyorum” sözcüğü de o az-buçuk şiirselliği silmiş-süpürmüş. Dediğimiz bir şeyi “diyorum”la çoğaltmak, düpedüz “boş-işlevsiz sözcülük” tür, “verbalizm”dir. Dediğini duyuyor, okuyoruz; bunu “diyorum” diye başımıza kakmanın ne âlemi var?


Ateş, yazılarının birinde şöyle diyor:


“’Dış’ın gürültüsünü ve uğultusunu ‘zamanın ruhu’ olarak sunan bir ritim. Ve bütün bunların toplamında elde kalan bulaşık bir konformizm. Sadeleştirmek gerekiyor öyleyse. Bütün bu çerin çöpün, bütün bu kulakları sağır eden uğultunun bir ritim gibi yutturulmasına karşı durmak. Elemek ve yalınlaştırmak.” (“Bu ‘Yaşam’dan Şiir Çıkar mı?” başlıklı yazısından)

 

“Kabuklar”ı yukarıda dedikleri bağlamında yorumladığımızda; şairimiz, düzyazısal olarak savunduğuyla düpedüz çelişiyor. Tamam, “konformizmden kurtulmak için sadeleştirmek” gerekiyor da, sâdeleştirmek dediğimiz de “basitleştirmek / sıradanlaştırmak” olmamalı, değil mi? “Yalınlık”la “sığlık” arasındaki incecik sınırda dolaşırken, canbaz soğukkanlılığını taşımalıyız. Aksi hâlde, şiirden aşağıya tepetaklak düşme tehlikesi, mütemâdiyen yanıbaşımızdadır. Düştüğümüzde çarptığımız yerse, ezgisini tümden yitirmiş bir “kuruluk”, onun ötesinde “kabuklar”dan ibâret, şiir-dışı bir sertliktir.

 

Benzer yargılarım, “Koltuk Değneği” için, daha da geçerli.

Şiirde eylem akışkanlığının sıradüzenini tutturabilmek, eylemsellikleri birbirine beceriyle teğelleyebilmek, olmazsa olmaz ölçülerde önemlidir. Şiirin ritmik yapısının genleşmesi, temposunun güçlenmesi, okuyucuyu yüreğinden ve belleğinden yakalaması, bir yerde bunlara azâmi dikkat etmekle mümkün. Gelgelelim, Nihat Ateş’in bu çalışmasında, fellik fellik arasam da, sözünü ettiğim becerilerin kıymığını bulamadım.

 

Ateş, İlk dizede ateşi kendisinin kucakladığından bahsederken, hemen akabinde “sımsıkı tut avucunda” diyerek, birine sesleniyor. Ateşi sen kucaklamışsın, anladık. Peki, seslenilen kişi neyi tutacak avcunda? Birinci tekil kişi eyleminden ikinci tekil kişiye geçişteki bu dilbilimsel (gramatik) sakatlık, şiiri henüz başında devre-dışı bırakıyor. İkinci dörtlükte, “Adımladım çamuru / Çekti içine” denmiş. Çamuru adımladıktan sonra, neyin içine kim çekti? Hep havada kalan, yerçekimsiz / zeminsiz deyişler bunlar.  Dize falan değiller. Rastlantısal, anlık kımıldanışların düz söze çevrilişleri. Öyle olunca da, nesnel dünyada karşılıkları olmayan, “kendi için”lik aşamasına varamayan “kendiliğinden” lâf yığıntıları.

 

Aynı tatsızlıklar, üçüncü öbekte de mevcut: “Tuttum dumanı soluğumla / Boğdu dudaklarımda adını”. Bağıra bağıra gelen eylemsel tıkanıklıklar. Uç noktalarda seyreden, dizeler arası geçişsizlikler / bağsızlıklar. Şiirin olanca organizması, bunların işgâlinde.

 

Dördüncü öbeğin ilk dizesi: “Kemiklerimi gökyüzü döküyor şimdi”. İyi ama, şairimiz şiirin girişinde daha, muhatabına “bırakma külümü” demiyor muydu? Öte yandan, “evimin teni” tamlaması, imge kurma kaygısıyla mı koyulmuştur şiire? Niyet buysa, sonuç tam iflâs!

 

Son kesite geliyoruz, öncesindeki bütün o kül olmuşluklara karşın, beden yerli yerinde; üstelik çok somut, çok maddî bir nesne olarak: “Ah bedenim bedenim / Aklımın koltuk değneği”. Buraya, “aklın koltuk değneği”nin bir soyutlama olduğu teziyle karşı çıkılabilirse de; onun bedenselliği bu tezi çürütüveriyor.

 

Fazla mı hırpaladım Nihat Ateş’i? Hâyır, kimseyi hırpalamaya mizâcım izin vermez. Benim şair kişilerin biyo-psiko-fiziksel varlıklarıyla bir alıp veremediğim, paylaşamadığım bir şey yok ayrıca. Yöneldiklerim, üstünde düşündüklerim, çapımın yettiğince yorumlamaya çırpındıklarım, şairlerin şiirleri, şiirsel metinleridir. O çalışmaların, şiir coğrafyamızdaki, şiir sosyolojimizdeki ontolojik konumlanışlarıdır. O şiirler, şiirsel metinlerse, kişiselleştirmelerin büsbütün uzağında, salt birer konu nesnesi olarak kaldıkları sürece anlamlıdırlar. Ondan ki, bir şairin herhangi bir şiirini yerin yedi kat dibine sokuyorsam, başka bir şiir emeğini yıldızlara kadar yükseltebilirim. O şair, babamın oğluymuş / kızıymış, yok öyle değil, bana yedi ceddimden uzakmış; şiire yaklaşımlarımda hiçbir artısı eksisi yoktur, bütün bunların. Dediklerimin tıpatıp böyleliklerinin sağlamasını, herkes istediği zeminde ve zamanda yapabilir. Elde edilenden utanmayacağımı biliyorum.

 

“Gölgenin Sesleri” şiiri, yukarıda değindiğim iki şiire oranla daha verimli. Dizelerin, bu kez, solukları geniş, açık. Ancak, gene de pürüzler yok değil. Bir konu bulanıklığıdır, gidiyor. Örnekse: Kimin olduğu bellisiz bir sesin gölgesi mi, seslenilen kişinin sesinin veyâ bedeninin gölgesi mi, yoksa şairin gölgesi mi konu edilmiş; nice zorlansak da, bunu şiir-metinden çıkaramıyoruz. Hepsi bir yana, şu bölümse şiirin alnını ak çıkarmaya yetiyor:

 

“Sarılıyorum sesine

Gölgem öylece duruyor yüzünde

Yüzünde koyu bir sınırdan gizlice geçiyor

                                               bir yolcu

Yüzünde sevdiğinin penceresini tıklatıyor

                                               bir âşık

Yüzünde büyüyor bin dallı bir ağaç

 Ve gölgem usulca sokuluyor kuytuna”


“Eşiğin Türküsü”; söylemsel rahatlığıyla öne çıkan bir çalışma. Yalın anlatımın zirvesi. Yalınlıkta kalarak da derin olunabileceğinin seçkin bir örneği.  “Uzun bir yalnızlıkla gelmiştir / Perdelerde trenlerin gölgesi” diyebilmek, gerçekten, öyle her kişiye mahsus değil, er kişiye mahsus bir hüner ister. Nihat Ateş’in hünerinin tanığıyız. Şiirin, “Alev kuşları tünemiştir dallara /Ateşböceğinden teninde eriyense / İki karıncanın yüreğidir” biçiminde dizelenen bölümü, bana yoğun bir Ahmed Hâşim etkisi gibi göründü. Bu belirleyişim, yadırgadığımdan ileri gelmiyor; sevdiğim için söylüyorum. Kumaşımızı, özünde kendi rengimizle boyarken, kendi desenimizle dokurken; bu arada ola ki bir öncüden, bir bilgeden de etkilenmişiz; kime ne? Mahâret odur ki: yazdığımızda kişiliğimizin mührü baskın olsun, etkilendiğimizin altında ezilmekten suyumuz çıkmasın! Çalçenelik etmeyeyim: “Eşiğin Türküsü”, bu sınavdan muzaffer çıkmıştır.


Nihat Ateş, “Şair, politikacı olmadan ‘politiğin’ dilini nasıl bulacak?” (“Bu ‘Yaşam’dan Şiir Çıkar mı?” başlıklı yazısından) diye soruyordu yazılarından birinde. Soru, önemli ve değerlidir. Mevcut şiir kumpanyalarının (bilerek “kumpanya” diyorum), şair tipolojilerinin yüzde ne kadarında bu soruyla yüzleşme cesâreti vardır acep? Bir bakıma, “masa demeksizin, masanın şiirini yazabilmek” gibi bir şey bu. Güç, çetrefilli, belâlı bir iş, hakçası. Her benim diyenin gözünün kesebileceği uğraşılardan / yönsemelerden olmadığı besbelli. Çünkü, “yüksek düzeyde soyutlama”yı koşullayacaktır, ister-istemez. Yükse düzeyde soyutlamalarsa, “yüksek soru”larla sarmaşdolaş ilerler. Yüksek soruların, aynı zamanda “iyi soru”lar olduğunda diretiyorum. Buradan hareketle olacak, iyi soran şairin iyi şiir yazacağına inanmışımdır hep. Nihat Ateş’in “Kâğıt” adlı şiirine “Bir kâğıt doğurdu beni / Üst üste katlanarak / Göçteki bir turnanın sancısına” demesine baktığımda, böyle düşünüşümün haklılığına iyice inandım. Şiirin ilerleyen satırlarında “Bir ebru doğurdu beni yeniden” şah-imge’sinin görkemi ise belleğimi de yüreğimi de kamaştırdı büsbütün. Sınıf bilinciyle donanık devrimsel dönüşümün şiire yansımasıdır, vurguladıklarım. “Şiirin rönesansı” diyeceğim, çok görülmesin.


Kemal Özer’in anısına adanmış “Guguklu Saat Atölyesi” başlıklı düzyazı-şiir, Nihat Ateş’in sitedeki en iyi üç şiirinden biri, bana kalırsa. (Ötekiler: “Anımsadık” ve “Lal Fener”.) Düzyazı formunda yazılsa da, şiirin olanaklarını düzyazının gövdesine üstünlükle giydirmiş ve böylece iyi şiirde içeriğin “bağımsız değişken”, biçiminse “bağımlı değişken” olduğunu güzelce örneklemiş oluyor hepimize. Yedeğinde târihsellikle, yedeğinde mitolojiyle, sevdâ yollarına revân olmuş, destansı bir yiğitliğin serencâmını okuyoruz sanki. Birkaç kavramsallaştırmada bulunacağım, paradoks gibi görünmesinler: Materyalizmin mistisizmi!.. Mistisizmin materyalizmi, desem, daha mı denk düşecek şiirin dokusuyla? İyisi mi, şiirin girizgâhını nakledeyim de, siz söyleyin şiire yakışanını:


“ ‘Beyaz kanatları bulutlara karışan bir kuşun ruhunu yaşıyorum’, diyen Şamana hiçbir zaman inanmadı bizim ustabaşı ama “Aşk elbette var. El üstünde el, can altında can lazım”, diyen o güzel, cilveli kadına her zaman inandı.”


“Şam Çeliği”, esefle söyleyeyim, ideolojik basıncın ağırlığından enikonu sakatlanmış. Şair; gazeteci belgeselliğiyle, diplomat ciddiyetiyle, mühendis soğukluğuyla, başöğretmen bilgiçliğiyle veyâ politikacı / vâiz hamâsetiyle.. bunların hiçbiriyle yazmaz hâlbuki, yazmamalıdır. O zaman, şu “Ey şimdi kalbini söküp kafasını koparanlar onun / Neyi biliyorsunuz siz? /Bildiğiniz ne sizin? / Hiç.” dizelerindeki bu yukarıdan atıp tutmalar neyin nesi? Retoriğin böylesi, bizi, bütün insânî ve vicdânî hislerimizle karşı çıktığımız din-mezhep madrabazı halk düşmanlarıyla benzer dilden içeriksizleşmeye sürüklemez mi?

 

“Anımsadık” şiiri, ölsem-gitsem unutamayacağım güzellikte bölümlerle yüklü.  Dirileştirici, dinamikleştirici ne deyişler onlar. İşte o bölümlerden biri:

 

“Kırdılarsa gölgemizi,

Birbirimizin omuzlarına düşen

Onu anımsayalım istediler.

Durmadan gelecekten söz eden

Rüzgârlarımızı değil.”

 

Şuradaki şiirsel incelik, her insanı, ütopik ama bitimsiz derinliklerin yaşandığı evrensel duyarlıklar ülkesinin yurttaşı olmaya çağırıyor gibidir:

 

“Bizse birbirimizle

Yaprak hışırtısıyla konuşmayı öğrendik.”

 

Zorbaların kusmuk kokulu suratlarına yumruk gibi inen dizelere bakın hele:

 

“Umudun yürekten ve kitaptan çıkıp

Sokağa gelişini anımsadılar.

Taze bir ekmek gibiydi sabah.

Anımsadığını gördüler

Ellerin hep ellere yakıştığını.

Çok korktular.”

 

“Bağdadi Duvarın Sırrı”nda, şu dize çok çarptı beni:


“kuytuydu o zaman annem”.

 

Şunların da hakkına giremem doğrusu:

 

“hangi kuytuya saklanacağım şimdi

Her yerde renkli televizyon

maç porno alışveriş

betonarme duvar asfalt sokak

pazar pazar Pazar”

 

Gelgelelim, diğer bölümler, şiirsel mecrâsını bulamamış, tipik kaba-gerçekçilik örnekleri.

 

“Lal Fener”, Allah var, Nihat Ateş’in doruk şiirlerinden. Bütünüyle doğurgan, okundukça çoğalan ve çoğaltan özelliklerle bezenmiş. Söyleyişin akıcılığı, dilinin temizliği, imgelerinin dal-budak yayılışları, düşünsel birikimlerin sanatsal içeriklere büründürülmesi, şiirin yetesiye sinerji biriktirmesine yol açıyor.

 

Devletçe “yasa-dışı” ilân edilen ve aranan bir genç kızın, düğün alayından hemen sonra zorbalıkla, çıplak zorla katledilişinin öyküsünü barındırıyor şiir. Tamâmını almazsam, şiirin şairine de, öyküsünün kahramanına da hürmetsizlik edecekmişim hissine kapıldım birden. Buyrun, yüksek övgüleri sâhiden hak eden o şiir, noktasına-virgülüne karşınızda: 

 

“Lal Fener

 

 

Suskun tahta kapı

Dilini unutmuş eşikte

Eşikte belleği ağaç

Lal bir fener gibi

Kullanıyorum aklımı bugünlerde

 

Bir düğün alayından arta kalmış gelinin

Dizbağları çözülüvermiş de eşiğimde

Saklarken korku dolu gözlerini

Vuruvermiş ışıklarım

Ölüm sinmiş yüzüne

 

Kıvrılıp kalıvermişti öylece

Nereye kapandığı artık unutulmuş kapıyı açarken

Yağmur gibi yağmıştı da kurşunlar

Çarpıvermişti ışıklarım

Devletin kendisinden çok aradığı

Gencecik ve masmavi gölgesine

 

 

Sanki gündüz göğü inmiş

Bir hale gibi ışıklarım içimde

Binlerce ayak ve gövde sustu

Bir ten gördü işte

Bir geçmiş ölüvermişti eşiğimde”

 

**

4.

Fatih Akça

 

Akça, beş şiiriyle sitede. Kapalı, ketum, okuyucudan epey gelişkin bir şiir kültürü isteyen şiirler yazıyor , Akça. Kapalılığını yer yer anlamsızlığa kadar taşıdığı da oluyor. (Onu, bu yönüyle, şiirlerine daha sonra değineceğim Kaan Turhan’a benzetiyorum.) Buradaki anlamsızlık sözcüğünü, olumlu veyâ olumsuz içeriğiyle değil, yüksüz (nötr) olarak alıyorum. “Şiir dediğin ille de apaçık olmalı, iletisini dosdoğru verebilmeli, okuma-yazmasız insanların bile hemen anlayabileceği / sevebileceği kertede yazılmalı” diyen, yalınlık bağımlısı, hele basitlik budalası yaklaşımlardan yana hiç olmadım; bu yaşımdan sonra da olabileceğimi sanmıyorum. Açıklık / kapalılık nitelikleri, şiiri şiir eden unsurlardan değil çünkü. O kadar değil ki, diyelim Ahmet Muhip Dranas açıklığıyla Ece Ayhan kapalılığı, hiçbir vakit birbirinin seçeneği sayılmamalı. Birbirinin seçeneği olmadıkları için de, onların şiirsel varlıkları, mantık biliminin iyeliğindeki bir kavramlaştırmayla söyleyelim, ancak ve ancak “ayrıklık ilişkisi” düzlemindedir. Onlar, iki apayrı şiir ülkesidir ve hâlis şiirsever biri, o iki ülkeye de yurttaş yazılmakta bir mahzur görmez bence. Benzer bir denklemi, Pablo Neruda-Octavio Paz ikilisi için de kurabiliriz.

 

Lâfı şuraya getireceğim: Akça; kapalı (puslu da diyebiliriz), ketum (ağzı sıkı) yazıyor ama bu yazışlarını,  basbayağı taklitçilikle zedelenmiş bir özenticiliğe, farklı görünmek uğruna olmadık biçimsel şaklabanlıklara soyunan züppeliklere götürmüyor. Şiirinin ölçüsü-biçisi, insanı rahatsız edecek şiir-dışı aşırılıklara duvar örebiliyor. Dizeler arası geçişlerde söylem yoğunluğu inceden inceye hesaplanmış bir dengelilik, imge kurgularında mantıksal denetimi boşlamayan bir tartımlılık egemen. Bütün bu başarılar, elbette, şiirin omurgasını sapasağlam kılıyor; tok söyleyişli bir yapı oluşturmasının önünü açıyor:

 

“sonra ne olur kahveden çıkar biri, gider güneşe oturur

babalar bumerang evlere döner, akşam olur”

 

“kapı sokağa itilir, adımlarca yollar linç edilir

çiğ adamlar geçer, kadınların rüyasından hunharca”


Gerçi, sonrasında (edilgin eylemsellikle başlayan şiirin, nedense ve birden etkin eylemselliğe geçişiyle), şiirin müzikalitesinde belirgin bir düşme hissedilir ama bu kusur daha sonra tekrar aşılır:


“ne olursa bundan sonra olur

avizeler yanar evler sağ çıkar sabaha

işkillenmiş bir düdük dolaşır şehri

yatıp kalkmayı düşünür bir çocuk hemencecik

yatıp kalkmayı düşünür bir orospu hemencecik

kirlenip temizlenir gecenin bacaksız iki yüzü”

 

Temposu yükselen şiir, kazandığı imgesel gerilimi, bir daha sonuna değin yitirmez. Çarpıcı, düşündürücü, zihinsel-duyarlıksal emek ürünü olduğu her hâlinden anlaşılan çalışmalardandır “Döngü”.


“Sokaklar Çiçeklenir”, “Döngü” çapında güçlü bir şiir sayılmasa da (“eskimiş haziran tekrarlamak /istiyor soluğumla bir kentti / neden!” dizeleriyle kurulan kesitte biraz tutukluk, iyi gitmeyen bir anlatım var. Ayrıca, “kentti” değil de, “kenti” olmalı sanıyorum, o sözcük) ortalamanın hayli üstünde.

 

Giriş bölümündeki, dili hiç zorlamayan akıcı söyleyiş, şiirin “derin yapı”sına nüfuz edişiyle epey etkileyici:

 

“çiçekli gömleğimi avluya sürtersem

yenerim belki

daldasında yılan besleyen taşları”

 

Aşağıdaki dizelerse, şiiri âdetâ uçuruyor:

 

“işte geldim sil baştan avlulara

acemi bir otum taş altlarına büyüyorum

çocuklar kaldırıp atmalı bu kabusu

taşı taşa çarparak kırmalı sessizliği

yıkmalı avluları kalkmalı topraktan sınır

gömlekler gömmeli tohumlarla

çiçeksiz gömlekler”

 

Somut  (maddî, nesnel) varlıkları imleyen sözcüklerle / kavramlarla kurulan şiirlerde akıcılığı, söyleyiş başarısını tutturabilmek, gerçekten hüner ister. (Dolap, değirmen, kemik, burun, salon, pedal, musluk, conta.. sözcükleri böyledir örnekse.) Fatih Akça’da bu hüneri net olarak görebiliyoruz.

 

“Leydi Mahşer” de en az “Sokaklar Çiçeklenir” kadar iyi, şiirsel mimârisini yetkinlikle kurabilmiş şiirlerden. Duygu birikiminin duygusallığa katiyen düşmediği, bilâkis dinamik bir şiir bilincinin ışığında ısrarla duyarlığa evrildiği, seçkin verimlerden. Defâlarca okudum.

 

“Tekil Masal”, kimileyin düzyazısal, kimileyin şiirsel tarzla yazılmış. İyice uçlara çekilme, şiirsel yaratmaya enikonu soyut, denebilir ki entelektüel katkılarda bulunma çabası, çok başat bu şiirde. Ece Ayhanvâri tutum, dolaysızca gözlemlenebiliyor. Şiirin topoğrafyasını, bütünüyle üstgerçekçi (sürrealist), karanlık ögeler şekillendirmiş desek, abartı olmaz:

 

 “suya kardeş, çürümeye özdeş gemiyim 

bana yeter bu, gövdemi sürterek çürürüm 

gerçeğin hayale karışmadığı bir denizde”

 

Sonrasının karanlığı daha da baskın:

 

“Suyun içinden çıktı masal. Karaya yürüdü. Çoğaltarak 

zıtlığı. Herkese bir ayna verdi. Aynaya herkesi bir bir verdi. 

Gördün mü hu çene kemiklerini söz ikiye ayırdı onu! Dil 

ağızdaki ejderha. De masal de bana. Sinirlenen bir kent 

gördüm, homurtusuyla oyuyordu zamanı. Yaralı zaman 

ısırıyordu insanı.”

 

Evet, karanlık; ama güzel, şiirsel bir karanlık bu. Alıp götürüyor insanı. Pozitif anlamda “metafizik ufuklar”a yolluyor bizi. İyice tasarlanmış, aşırı mantıkçı sertlikleri de hallaç pamuğu atarcasına atan “kaotik güzellik” dedikleri şey, böylesi şiirlere benziyordur herhâlde.


“Kentler Manzarası”, sitede, biçimce “Tekil Masal”ın gövdesindenmiş gibi duruyor ya; ben onu, yeterince sevemediğim, muhtemelen “Tekil Masal”a yakıştıramadığımdan da olacak, ayrı bir şiirmiş gibi düşündüm. Duruk, donuk, kütür kütür katılığıyla, şiirden ziyâde düzyazı kokuyor, “Kentler Manzarası”. Fazlasıyla tıknefes. Günümüz kentlerinin kabalığını, kötürümcülüğünü dizeleştirmeye çabalarken; şiir, kendisi kabalaşmış, kötürüm olmuş. Yürümüyor, yürüyemiyor. Fatih Akça’nın o tek kötü şiirinden bir öbek alayım da, haksız mıyım siz de görün:


“kentte insanlara durak olmak 

burnumu kütür kütür kanatıyor 

bir bekleme salonum bile yok 

kedi almadım adını muhsin koymadım”


Neyse diyelim. Beşte bir olumsuzluk, bir şair için fenâ not değil.  Öteki dört şiiriyle, Fatih Akça, iyi şair olduğunu belgelemiştir.

 

**

5.

Tarık Günersel


İlle de pişmiş aşa su katma peşinde koşanlardan olmadım. Zinhar, böylesi çiğ amaçlarla çevrelemem kendimi. Tanınmış, şöhretli simâları sarakaya alarak, adımı duyurmak cinsinden ucuz reklâmcılıkların bayağılık olduğunu bilirim. Ne ki, böyleyim diye, Günersel’in yazdıklarını şiirden görmediğimi söylerken, ikircikli davranacağım, duraksayacağım da sanılmasın. Aynı düşüncemi, daha önce bir dergide yazmıştım. Yinelemiş oldum. Buradaki dört çalışmasını okuduktan sonra, bu savımın temelsiz olmadığını, tersine, pekiştiğini saptadım. Sevindirici bir yargı değil tabi. Keşke, tersini düşünüp söyleyebilseydim!


Günersel; birtakım görsel, sayısal (dijital) işâretlerle yazdıklarından, bâzen tümden grafik çalışması denebilecek işlerinden, gene bir zamanlar BiRGün gazetesindeki köşe yazılarından tanınır. Kendini, siyasal yelpâzenin solunda, hem de epey solunda, sosyalist kanadında görenlerden. Burada şiir niyetine yayımlananların tek başına adlarından bile çıkarabiliyoruz bunu: “Suruç Kırımı”, “Haziran”, “Uludur Doğa”, “Diktetör”…


Ne var, adlarının ağır tonda devrimcilik kokması, toplumcu tınılar taşıması, o karalamaları poetik / esteik sığlıktan kurtaramadığı gibi, politik bakımlarda da ileri bir mevzîye, maalesef taşıyamıyor. “Suruç Kırımı”na birlikte bakalım:

 

“İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ!

İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ! İ!

32 genç İnsan...         

 

33. cansa beyni yıkanan:

 

İ!”


Gazeteci Metin Münir, bir keresinde “Demokrasiyle insan, hamakla ağaç gibidir. Eğer birbirlerine bağlanmazlarsa ikisi de yerlerde sürünür.” diye yazmıştı. Şiirle şuur arasındaki ilişki de tıpkı demokrasiyle insan, hamakla ağaç arasındaki ilişki gibidir. Şuursuzca, aklınıza her düşeni, hiçbir mantıksal dizgeye bağlamadan, kâğıt yüzeyine yâhut elektronik ortama gelişigüzel boşaltırsanız; elde-avuçta kalan artık, ne şiir, ne de şuur; ne de ikisinin sentezidir. Ne midir: Çoğunluğun “bunda bir hikmet olmalı” türünden baktığı, görünüşte aykırı ve pek gösterişli, özde ise çeperlerine değin statükocu ve bomboş bir keyfiyettir.


Günersel’in, onlardan burada yok ama, öyle şiirleri (!) var ki, yalnızca bir (1) ve sıfır (0) sayılarınının, geometrik bir yapı (diyelim dikdörtgen) biçimindeki dizilişleriyle kurgulanmışlar. Anlamasak da, şairinin (!) bir bildiği vardır, diyerek işin içinden çıkmak da mümkün. Gelgelelim, kolaycılığın böylesi, şiir sanatıyla ciddî ciddî ilgilenen birine hiç mi hiç yakışmaz. Öyleyse ne? Şu olduğu kanaatindeyim: Özgün, herkesten farklı görünme numarası!.. Yüzeyselliği, cehlimürekkepliği alenîleş(tir)miş ve kitleselleş(tir)miş sanat-edebiyat toposumuzla onun her ideolojik kılıktan cemaatçikleri buna son kertede müsâit nasılsa! Bir yel estireyim de kayadan ne kadar apartabilirsem kârdır, anlayışı!.. Bir yenilik menilik yok gerçekte. Denenmekten posası çıkartılmış “biçimsel oyunbazlıklar”dır, sahneye konulan. Beylikleşmiş, klişeleşmiş postmodernist salgılamalar!..


“Haziran” metni, şiirin aslî malzemesi olan sözcüklerle düzenlenmiş ama orada da, boşuna yorulduk, şiirin ş’sine rastlayamadık. Çokçası yeteneksiz şairlerde gördüğümüz, artık kabak tadı veren, sözcükleri hecelerine bölerek veyâ şiirdeki eleştiri nesnesi kişinin adının-soyadının alaysamalı biçimde ele alınması yöntemini Günersel de tepeleme kullanıyor. Bu ne, deseniz, belki “devrimciyim ben, Gezi Kalkışması’nın nişan tahtasına koyduğu, siyasal arenamızın en kudretli aktörüdür şiirimin eleştirel hedefi” diyecektir, Tarık Günersel. Der mi der; ne ki, demesi, yazdığının şiirselle buluştuğunun göstergesi olamıyor ki? İddiâsının büyüklüğüyle yüzseksen derece ters düşen, baştan sona biçimsel şehvetliliktir, bir estetik çelimsizliğidir karşımızdaki. Alıntı getirmeyeceğim. Merak eden, siteden okuyabilir.


“Uludur Doğa” başlıklı çalışma, gûyâ diyalektik materyalist bir mantıkla yazılmış! Ancak, diyalektik materyalist öğretinin bilinen kalıplarının dümdüz, mekanist, takır-tukur bir dille yinelenmesinden öte bir başkalığa, sanatsal içerikli hiçbir kımıldanışa tanık olamadım burada da. Diyalektik düşünüşün avâmileştirilmiş hâli fiilen. Bir bölümüne göz atalım mı:


“Bu evren

   belki birçok türevinden

Emektir geliştiren

   onsuz evrilemezdik

Candır ten

   onsuz olamaz tin

Engindir beyin

   onsuz düşünemeyiz

Zengindir madde

   onsuz maneviyat olmaz”

 

İki dizelik son bölümdeki “naïf-romantik doğaseverlik”se, “doğa diyalektiği”ni zerrece kavrayamamışlığın bâriz, basit bir yansıması:

 

“Dans edelim Doğa'yla

‘Boyun eğiş’ olmasın aramızda”

 

“Diktetör” başlıklı şiirde;  çoktan bayatladığı için günümüzde iyi şairler ve eleştirmenlerce ancak gülüp geçilen “sözcük oyunları”ndan (“buluşçuluk” diyenler de var) biri çarpıyor dikkatimize. Böylesi teknikler, bîhakkın uygulandığında, ilgili sözcük, nişangâhı 12’den vuran bir mermiye dönüşüyor. Ama dediğim gibi işte: bîhakkın uygulandığında. O vakit, biz ona, şiirin çıtasını yükseltme görevini bilinçle yüklendiği için “sözcük oyunu” yerine, “sözcüksel sapma” diyoruz. Ece Ayhan’ın “cehennet”, “aparthan” sözcüklerini hatırlayalım. Onun, şiir kitaplarından birinin adı, bu bahiste daha da zengin bir örnek: “Bir Bakışsız Kedi Kara”.

 

Günersel; didaktik (öğretici!) şeyler yazıyor ya, “diktetör” sözcüğünü, “dikte etmek”ten türettiğini çıkaramayacağımızı düşünmüş herhâlde ki, kendince iki dizeyle, açıklamaya da girişmiş. Girişmemesini dilerdim. Gülünç olmuş!

 

“Diktetör. ‘Diktatör’ bu demek zaten.

Dikte eden.”

Şunlara da bir soluk zaman ayırın, bakalım savsöz (slogan) kalabalığından başınız dönmeyecek mi:


“Karanfile biber gazı,

kimyasallı su, şiddet…

Maşallah.

 Pek sever hiddeti.”

Günersel; ya biçimperestçe (Örnek: “Suruç Kırımı”) yazıyor, ya diskur (Örnek: Adlarını burada geçirdiğim ve kısaca değindiğim diğer üç şiir) çekiyor. Oysa, has ve hakikatli şiir, ikisinin de dışında. Uzaklara gitmese de olur; Dağlarca’ya, Gülten Akın’a, Turgut Uyar’a çevirse bakışlarını… 

Vikipedi, Tarık Günersel’in “Şair, öykücü, aforist, denemeci, librettist, çevirmen, dramaturg, oyuncu ve yönetmen.” olduğunu belirttikten sonra, şunları da demiş: Sanatın opera, tiyatro, sinema, edebiyat gibi pek çok alanında çalışan çok yönlü bir sanatçıdır.”

Giderayak vurgulayayım: Öznel görüşümdür, kimse katılmak zorunda değil. Bana kalırsa, kötü şair de, kötü mötü fakat gene de ikinci-üçüncü sınıf bir şairdir. Ad vermeye kalkmayayım, yüzlercesini sıralayabiliriz. Günersel’e geldikte ise, ne diyeceğimi üç aşağı beş yukarı sezebileceğinizi düşünüyorum. Vikipedi’nin listesindeki öbür yönleri için bir yargıda bulunamam; ancak şair olarak nitelenmesi, insana “acaba?” dedirtmiyor mu, duraksatmıyor mu kişiyi?

 

**

6.

Kadir Aydemir

 

Aydemir’den, insanbu’da dört şiir var. “Berkin Elvan’a Ağıt” hâriç, öteki üç şiir, benzer biçim ve içerikteler. Dize yapılanışlarındaki tutukluk / kekemelik (bunun olumsuzluk olduğunu düşünmüyorum ama; şiirin psikolojisi, böylesi bir dizelemeyi kendiliğinden dâvet etmiş olabilir), çoğuncası ortalama güzellikteki imge düzenlemeleri ve şiirlerin hepsine derinlerden nüfuz etmiş koyu karamsar ruh hâli, üçünün de ortak paydaları.

 

Yanlış anlaşılmaktan çekinirim: Koyu karamsarlıkla şiir yazılmaz, demiyorum, diyemem. Sözgelişi: Ahmet Erhan’ın nerdeyse bütün şiir külliyatı koyu karamsardır. Öyleyken, gene nerdeyse bütün verimleri, sözcüğün kapsadığı tüm olumlu bağlamlarda şiirdir. Söylem, “yüzey yapı”yla mümkünü yok yetinmez; dallana-budaklana, aka-çağlaya “derin yapı”ya bağlanır ve o bağlanma süreçlerinin bütün aşamalarında da okuyucunun imgelem dünyasına yepyeni pencereler açar. Kimileyin “melânkoli”yle kaynaşan koyu karamsarlığı, onun şiirinin devrimciliğini gene de perdelemez. Zirâ, Erhan; koyu karamsarken bile, özünde karşı-devrimcilikle örtüşen “kötümserlik”in anaforunda boğdurmaz şiirini.  Bunu, estetik atılımlara sıkı sıkıya sarılarak başarır elbette. İmgeyi, avara kasnakçasına boşa döndürmez; onun “hayat”la olan nesnel bağlaşıklığını gözeterek çalışır, şiir dersine.

 

Kadir Aydemir’de ise imge kuruluşlarındaki başarı, biçimde ortalamanın altına düşmese de; içerikte o düzey çoğu kere tutturalamaz. Dolayısıyla da şiir, devreleri yanmış bir elektrikli cihaza benzer, öyle durumlarda. Bir türlü çalış(a)maz, etkin konuma geç(e)mez. Umarsızlıklar, atâletsizlikler, sık sık keser yolumuzu:

 

“Acıyla eğiliyor akşam

Buz tutmuş otlara basarak gelip

Hiçbir şeyi unutmayan

Toprağın üstüne.”

(“Ölü Doğa”dan)

 

“Taşların altına saklandım

Bulman için beni

Her şeyden vazgeçmiş otlar arasına

Ve yere düşen yıldızlar”

(“Eksik Gökyüzü”den)

 

Görüyorsunuz işte: “Ölü Doğa”daki “Buz tutmuş otlar”, gider “Eksik Gökyüzü”de “Her şeyden vazgeçmiş otlar” olur. Devinimsiz, bağrında ileriye yönelik hiçbir potansiyel taşımayan, ancak olumsuzluğunu sürekli tekrarlayan bir Doğa. Bildirisi bakımından: tutucu, tutuculuğun bile gerisinde, Kadir Aydemir’in şiiri.  Yakınlarda sonsuzluğa uğurladığımız, birinci sınıf şairlerden Gülten Akın’a kulak vermeli hâlbuki:“Umudumu hiçbir zaman yitirmedim. Acılarıma yedirmedim. Acı varsa onu duymak başka, acıya yenik düşmek başka. Acıya yenik değiliz. Ne ben ne de şiirim.” (Zeynep Oral söyleşisinden, Milliyet Sanat Dergisi, 1988)

 

Aydemir’in “Karanlık” adlı şiirini okurken hele, karabasanlar basar içimizi:

 

“Islak çatılara çökünce gece

Kör perdedeki o gözler gibi

Kusuyorum içimdeki taşları

Siyah ve keskin!

(…)

Yerde fare pislikleri yazgımıza karışan

Ve ölüm, bir yengeç gibi gelip yerleşiyor eve.”

 

“Berkin Elvan’a Ağıt”ta ise Aydemir, başka bir biçim, başka bir söyleyiş edinmiş. Haziran Direnişi’nin simgesi Berkin üzerinden yürüyen “görece toplumcu” bir damar görüyoruz orada. Ne var, bu damar da pasifist, dolayısıyla da açılımsız, sınıfsal çekirdekten yoksun. Apaçık ortada: “reel durum”u zihinsel-imgesel düzeyde dönüştürmek gibi bir sıçrayış, şiirin olanaklarını deşeleyen bir çaba gene yok:

 

“On dört yaşında

Ekmeğe giderken

Vurdular beni”

 

Şiir, “Annemin gözünden / Düşen yaş / Sulasın toprağımı.” diye, hayatında şiirle hiç ülfeti olmayan kişilerin dahi söyleyebileceği çeşitten bir sığlıkla sonlanıyor nitekim.


Kadir Aydemir, biliyorum, şiir kitapları ve ödülleri olan, dergiler çıkarmış, tanınmış şairlerden. Yitik Ülke Yayınları’nın sâhibi aynı zamanda. Yayınevi, dergileri olmasaydı, mevcut şiir hacmiyle adını ne kadar duyurabilirdi, demekten doğrusu kendimi alamıyorum.

 

**

7.

Zeynep Yasmin

 

Sitede, Zeynep Yasmin  üç şiiriyle görünüyor. Onunkiler, Şiir Sunağı’ndaki, en zayıf çalışmalardan.

 

Öyle anlaşılıyor ki, Yasmin, şiirin kuramsal sorunları üstüne düşünmeleri denememiş hiç. Poetika nedir, estetik nedir; bunlara ilişkin uğraşılarda bulunmamış. Hangi içerik hangi biçimi zorunlar, gibisinden bir kaygı da taşımamış.  Oturmuş, aklına nasıl esiyorsa onu yazmış. Şiirin, derinlikli bir ayıklama süreci olduğu bilgisiyle tanışmamış çünkü. Katmadan çok, eksiltme işlemiyle yürünen çetin mi çetin bir yol olduğunu, besbelli bir yerlerden okumamış. Okusa bile, yetesiye algılayamamış. Okuyup algılasaydı, “Özlem” adlı  çalışmasındaki şu satırları (“kızılın maviye karıştığı / kalemimin çapasının / şiire takıldığı / yerdeyim”) alt alta / dizeler hâlinde yazabildiği gibi, yan yana / cümleler hâlinde yazdığında da (kızılın maviye karıştığı, kalemimin çapasının şiire takıldığı  yerdeyim)  bir değişim olmadığını görecek ve ister-istemez böyle şiir inşâ edilemeyeceğinin ayırdına varacaktı. Bu, yalnızca bir örnek. 

Sınaması zor değil: Bulun Yasmin’in şiirlerini siteden, pürdikkat okuyun, dediklerimin insafsızlık olmadığını anlayacaksınız. Hem, neden insafsızlık edeyim ki: Tanımam etmem Yasmin’i. Kendisiyle kişisel bir problemim de olamaz. Hep dediğimi diyeceğim gene:  O kadar zamanda, kendisini malca-mülkçe kalkındıracak bir işe değil de şiire mesâi ayırdığına göre, hiç değilse niyet olarak iyilikçi, güzellikçi ve de şiirseverdir mutlak. Bunlar benim, kuşku yok, haksızlık etmemi engelleyici faktörler. Daha ne olsun?

 

Sadri Ertem’in, “Edebiyat, ıstırabın dilidir.” dediği geliyor aklıma. Şiirse, edebiyatın en ıstıraplı türü. İlk oturuşta şiir yazmakla, şiirin tılsımına varabilmek, olanaksızdan da olanaksız. Değerli Zeynep Yasmin arkadaş; öyle bolluk bir yerlerde varsa, ben de bilmek isterim.

 

**

8.

Elif Firuzi

 

Üç şiir var Firuzi’den. Üçü de iyi şiir. Uzatmayacağım. Elif Firuzi; şiirle hayli hemhâl olmuş, şiirin iç-dış sorunsallarıyla cebelleşmiş biri olduğu izlenimi bıraktı bende. Şiirini yasladığı sosyoloji, gerçekten gürlek. Toplumsal acılardan, toplumca yaşadığımız çelişkilerden, slogancı kolaycılığa, ben dedim oldu toptancılığına yüz vermeden süzüyor şiirselini.

 

Yakınlarda yaşadığımız Ankara Katliamı’nı konu edindiği “Ankara İçin Şiir” başlıklı veriminden özellikle varıyoruz bu yargıya. Şiirin tümündeki söylemsel tutarlılık, yargımızı iyice perçinliyor. Niceliğiyle küçük ama niteliğiyle büyük bir parçaya bakalım o şiirden:

 

“yola düşsem diyorum

toplasam açıktaki acıları

rafine insanlık aksa memelerimden

çığlıklarından emzirsem

gözlerine dolunay batmış bütün çocukları”

 

“Ümit Özkan’a Cevap”ta, yalınlıkla sarmalanmış bir şiirin izini sürüyoruz. Çokçasının şiirinde yadırgadığımız yabancı (burada İngilizce) sözcük ve kavramlar, Firuze’nin şiirinde yerliyerine oturtulmuş, “şiirsel debi”yi daha da hareketlendirmiş. Aynı tavra, “Gecenin Hikâyesi”nde de rastlıyoruz. O verimdeki bütün dizeler, imgelerin zenginliğine örnek oluşturmaları yönünden dikkat celbedici ya, biz giriş kısmını nakledelim ve susalım en iyisi:

 

“Uzun ince bir yol gibi uzanıyor Saygon Nehri

Sisli kayıklarında titrek ışıklarıyla sessiz şehre

Havada eksiksiz bir hayat tadı

Beyaz keten takımlı adamlar Fransız aksanıyla İngilizce konuşuyor

‘Medeniyet’ geliyor insanın aklına!

İnce boyunlu zarif orientale kadınlar hep sakin, gülümsüyor

Sanki dünyanın merkezine pırıltılı bir akşam iniyor.”

 

**

9.

Kaan Turhan

 

Kaan Turhan’ın şiirinin serüvenini, “Gözleri Yitik Düş” başlıklı, boyutça çok ince, estetikçe ise çok incelikli kitabından biliyorum. Andığım o kitabı için, Berfin Bahar dergisinde (Şubat 2014, Sayı 192), kapsamlı bir yorum / tanıtım yazısı yazmıştım. Sitedeki şiirlerden ikisini (“Saatler, Akıntıda İstenç Yüklü” ve “Aynı Kerkenezin Son Çığlığı” başlıklıları), ilkin oradan okumuştum. O şiir deltasının süreği görünümündeki “Hanemde Tutsak Acı” ise, sanırım ilk kez burada yayımlanıyor. “Süreği” dememdeki maksat şu: Turhan’ın şiirinin yatağı değişmemiş, gövdesi de aynı gövde. Ondan ki, yaklaşık benzer yargılarda bulunacağım için, sözü uzatmak, yararsız olacağı kadar, anlamsıza da kaçacak. “Aşkınlığın Şiirine Bitişmek” başlıklı o yazımdan aktaracağım şu cümleler, yeterince açıklayıcı olabilir:

 

“Kaan Turhan’ın şiiri, öyle sanıyorum, “kültür-merkezli” bir şiir. Kültürünün kaynağında ise, felsefeden sosyolojiye, oralardan psikoloji ve psikiyatriye, siyasalbilim alanlarına değin genişleyen yönelimler / açılımlar var. O, şiiri bir "iç-dökme aparatı" olarak görmüyor, araçsallaştırmıyor. Hayatla olan nesnel bağlantılara başvuruyor ve bunu yaparken de, ucuz ve zahmetsiz olanı değil, pahâlı ve zor yollarda yürümeyi seçiyor: Özgün soyutlama teknikleri kullanıyor. Birbirleriyle hiç ilgisi yokmuş gibi duran sözcükleri  öyle ustalıklı bir biçimde sürtüştürüyor ki, o sürtüşmelerden süreç içinde yangınlara dönüşecek olan şiir kıvılcımları saçılıyor ortalığa. Kimilerinin yaptığı gibi, iş olsun, dostlar alışverişte görsün diye eğip-bükmüyor sözcükleri. Alışıldık kullanımların kalıplarını kırarken, o kırılmaların içlerinden bizim algı sistematiğimizi allak-bullak eden enerji birikimleri çıkartıyor. Üstelik, o birikimlerin dünyanın silbaştan yorumlanmasına katkılarını çoğaltıyor. İçbükey ve dışbükey aynaları, birbirlerinin işlevlerini kışkırtmalarına açık tutarak, birlikte çalıştırıyor: “Somut dünya” ile “insanlığın soyutlamaya yatkın hâlleri” aynı potada kesişiyor, çatışıyor yâhut uzlaşıyor. Bütün bunlar olagelirken, alelâdeliğe yer yok elbette, seçkinciliğe de. Çokbilmişlik, başvâizlik, başöğretmenlik de hükümsüzdür o mecrâlarda. Her durumda esas olan şiirdir.”

 

Velhâsıl: aşkınlığa bitişme çabası, olanca hızıyla devam ediyor, Turhan’ın şiir çizgisinde. “Hanemde Tutsak Acı”daki, ancak kırık-dökük bir kalbe yakışabilecek “dize kırmalar”la ilerleyen şu üst düzeyli dizeler, dediğimin dört dörtlük uygulamasıdır:

 

“kanmadım, o çirkin salınanlara,

dokuyarak yalan devşirdiğin koca sahteliğinle

benden yürüdün, ta içimden; nedensizce, damar damar

yokluğunda, bir duvak düşledim, sonluydu

kimsesiz ve karanlıkta, çeperinden sızan

ceninle konuştum: ‘haykırma, ilacın bu vakittir!’ “

 

**

10.

Cemile Çakır

 

Cemile Çakır, benim için bilindik bir imzâ. Şiirin yanı sıra öykü ve roman yazarlığı da var. İnsancıl dergisinde yayımlanan şiirlerinden anımsıyorum en çok. Kimbilir, eserlerinden kitap bütünlüğünde de okumuş olabilirim. Eften-püften bir şair olmadığını, adını okur okumaz tanıyışımdan çıkarıyorum. Bir blogu var, Çakır’ın; orası epey donanımlı verimler toplamı. Cemile Çakır; kısa, özlü yazıyor. Boyut, şiirin şiirliğini saptayan etmenlerden biri olmadığı için, şiirin kısalığı / uzunluğu, her zaman dikkate alınacak, önemsenecek ayrıntılardan değildir. Elverir ki, kısacıklığına karşın, yoğunluklu olsun şiir. Lâstikmişçesine uzatıldıkça uzatılmış, kof içerikli (daha doğrusu: içeriksiz), yapay, yığıntı, fason şiiri, yâni şiirbazlığı ne edeyim ben?

 

Az evvel dediğime dönüyorum: Çakır’ın şiir atlasında gevezeliğe, lüzumsuz ayrıntıya yer açılmaz. Buradaki üç şiiri de böyledir ve dipdiridir. Lümpen duygusallığını baştan sona reddeden “bilinçle desteklenmiş duygu”nun özgül ağırlığını şiirinin merkezine oturtur, her dâim. Ayırdındadır ki: bilinçsiz duygu duyarlığa evrilmez, sulugözlü duygusallığa seğirtir.

 

Çakır’ın şiirlerinden seçerken zorlandım. İyi, yetkin şiirler böyledir; insanın elini-ayağını titretir, kalbini çoğul seçeneklerle yüz yüze bırakır. “Rüzgârdan Sevgili”yi, hiç kırpmadan, alalım biz: 

 

“Rüzgârdan bir sevgilim vardı.

Kaldırıp havalandırdı beni

bıraktı beyaz köpüklü dalgalar üzerine,

ruhum kıyılarda çalkalandı.

 

Rüzgârdan bir sevgilim vardı.

Beni kanatlarına aldı,

bırakıverdi maviliğe.

Evren şimdi pür mavi.

 

Rüzgârdan bir sevgilim vardı.

Beni ağaçların soluğu kıldı”

 

“Çakıl taşı” ve “Güvercin’in Kanat Sesi” şiirlerini de bir yol görmelisiniz bence. Belleğiniz, imgeleminiz varsıllaşır.

 

**

11.

Sabri Kuşkonmaz

 

Kuşkonmaz’ı, genelde, BiRGün gazetesindeki muhâlif yazılarından, sol-demokrat duruşundan tanıyorum. Hukukun üstünlüğü ilkesinin, ülkemizin bütün toplumsal tabakalarında geçerli olmasının savaşımını veren, az sayıdaki yürekli avukatlarından. Yazılarındaki Türkçe, öyle “yazıyor işte, bir şeyler karalıyor kendince!” diyerek geçiştirilecek basitlikte değil asla. Cümlelerinin, izini bırakan bir aroması, rengi, kokusu var. Anadili midir, değil midir (ne önemi var ki bunun ayrıca) bilemem ama Türkçe’yi seve-okşaya kullandığı, gözlerden kaçmıyor.

 

Birkaç şiir kitabı olduğundan ve öykü, roman türlerinde yapıtlar yayımladığından da haberdarım. Bunda benim kusurum olduğunu tartışmam bile fakat, kitaplaşmış hiçbir bir çalışmasını okuduğumu hatırlamıyorum. Çokçası, orda-burda, dağınık bir şekilde okuduğum, biraz da incitirim çekincesiyle beğenmediğimi ifâde etmekte zorlandığım şiirleriyle hatırlıyorum desem, en doğrusu olacak.

 

Diyeceklerimin, buradaki iki şiiriyle sınırlı kaldığını, dolayısıyla da Sabri Kuşkonmaz’ın şiir toplamına değgin kesinlemeye yakın yargılarda bulunmanın saygısızlıktan ileriye gidemeyeceğinin altına çizmeliyim ivedilikle.


Şiirlerin ikisi de “yüzey yapı”yı (“yatay yapı”yı) aşamamış, “derin yapı”ya (“dikey yapı”ya) yönelememiş kanımca. “Uçurum Annelerimiz” şiirinin tematiğindeki kadirşinaslık, hakperestlik önünde ayağa kalkarım, tamam. Tamam da, şiir açısından söz alınca, heyhat ki, benzeş / özdeş cümleler kuramıyorum.

 

“Dünyanın bütün Roboski’lerine” adanmış “Bir Çam Yıkılır”  şiirindeki sınıfsal öfkeyi, şiire adım atar atmaz fark ediyoruz. Ama o kadar işte, hepsi “gündelik / güncel dil”in öfkesi, düz cümlesi olarak kalıyor; şiirin imgesel ufuklarına açılamıyor.

 

Nokta.

 

**

12.

Bahadır Özdemir

 

İki kısacık şiir. Birkaç kez okudum. Hiç de fenâ görünmüyorlar, desem, Özdemir arkadaşın hakkını yemiş olur muyum acep? Öyle de, feleğimizi şaşırtacak mikyasta bir derinlikleri de yok. Montaigne ne diyordu, hatırlayalım: “İyi şiir, ortalamayı aşar, bizi şaşırtır, imgesel dünyamızı allak-bullak eder.” Belleğimde kaldığı kadarcığını yazdım. Bahadır Özdemir’in, Montaigne’nin bu cümleleri üstünde uzun uzadıya düşünme alıştırmalarına girişmesini dilerim.

 

“Bayram Sonu” şiirindeki şu üç dize, daha bir etkileyici gibi:

 

“Dolunay tam tepedeyken düşüyor,
Yas tutan bir çocuğun gözlerine
Sona kalmış, kötü bir pay olarak... “

**

 

13.

Onur Behramoğlu

 

İyi şairlerin ırmağındandır, Behramoğlu. “Verili dil”in imkânlarıyla sınırlamaz kendini; onu kategorik olarak reddetmez ama ham hâliyle “olduğu gibi” de sokmaz şiirine. Şiir algımızı genişletecek yeni kanallar, şiir terbiyemizi ve görgümüzü bereketlendirecek arklar açar ona. Dilin hamurunu yoğurmadan önce mayasının nitelikli olmasına özen gösterir. Hangi şiir hamurunu hangi maya daha iyi kabartır, bilir o işi.

 

“Bende” şiirinin şu bölümü, ne demeye getirdiğimin küçücük bir belgesi sayılsın:

 

“pütürlü belleğinde dokunuşların

geceye özgü sesler

bilenmiş ustura ışıltısı

değil bunlarla değil

buğday göğsünde boy atan

ayrılıkla yarışsam”

 

Onur Behramoğlu, kitaplı şairlerden. Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yeğeni olduğu söylenir durur edebiyat ortamlarında. Buna neden gerek duyulur, onu bilmem ya, neyse!.. Onur Behramoğlu; onların (veyâ başka tanınmışların) gölgesini kullanarak ünlenmeyi, içine sindirebilecek birine hiç benzemiyor. Kendi mührünü bastığı şiirinin onuru yeter ona.

 

“Benim bildiğim Berkin”  şiiri de güçlü. Dokuması sıkı, nakışları yakıcı. Gene de, bana mı öyle geliyor bilmem; üç kavşakta aksıyor, sarkıyor gibi: “benim bildiğim ‘ol’ ”, “on bir mart ikibinondört Salı” ile “ve ölü ve çürümüşüz” dizeleri, şirin akışını kesintiye uğratıyor. Buradan bakınca, bu şiir, “Bende” şiirinden, etkileyiş açısından, bir gömlek aşağıda duruyor. Umarım yanılıyorumdur.

 

Kusurun buncağızı, Onur Behramoğlu’nun, şiirimizin güçlü bir atardamarı olduğu gerçeğini tersine çevirmez şüphesiz.

 

**

14.

Veysel Çolak


Bütün şiirlerini sevdiğim üç-beş şairimiz varsa, bunlardan biri de Veysel Çolak’tır. Çok kendine vergi şiirsel yaratıcılığıyla, şiir coğrafyamızın başı bulutlara değen dağları arasında sayılmak, ona pek yakışır kanısındayım. Enver Ercan gibi çapsız, hele son yıllarda yazdıklarıyla yerlerde sürünen, şiir yakıtını handiyse tümden tüketmiş birinin düzinelerce sanat-edebiyat tırşıkçısı tarafından  “Şiir Çınarı” diye selâmlandığı (Bakınız: Kurşun Kalem, Temmuz-Ağustos 2014, Sayı 30)  bu pür-bahtsız diyarlarda, Veysel Çolak’ın şiir çalışmasının kıymeti, o kanaatteyim, hak ettiği ölçüde teslim edilmiş değildir. Çolak, salt iyi şair olmakla kalmaz; şiir kuramları (poetika) bakımından da, yetkinliğiyle, ustura kadar keskin estetik zekâsıyla da öne çıkan, önemi tartışılmaz bir edebiyat öznesidir. Şiirimizin sosyolojik haritasını, ontolojik topoğrafyasını onun kadar derli-toplu çizebilen ikinci bir sanat emekçisi kimdir, deseler, doğrusu cevaplamakta basbayağı zorlanırım. Toplumsalcı şiirimizin, toplumsalcılığı şiirde çürüten, kaba tâbirle “dangıl dungul” kesimlerinden ısrarla ayrılan yüzü. “Şiir zamânının ruhu”na derinlerden nüfuz eden, fenomenal kişilik.


Gelin görün ki, Veysel Çolak’ın günahları (da) hiç az değildir. O günahlar, şiir ahlâkı, entelektüel ahlâkı tartısına vurulsa, çektikleri ağırlığı görünce, küçük dilimizle berâber büyük dilimizi de yutmayacağımızın garantisini veremem doğrusu. Yıllarca derlediği şiir yıllıklarına, şiir antolojilerine öyle zayıf, fason, süflî şiirler tıkıştırmıştır ki; görseniz, böylesi döküntüleri, böylesi şiir ifrâzatlarını seçen kişi, kesinkes Veysel Çolak ol(a)maz, olmamalı demekten öte bir seçeneğiniz kalmaz. En azından benim düşüncem bu merkezde. Şiir kuramları, şiir estetiği (poetika) alanlarındaki yüksek birikimini, antolojilerine / seçkilerine neden yansıtmamıştır? Yansıtmadığının yanında, kendi entelektüel donanımından o mecrâlarda neden yararlanmadığının gerekçelerini de hiçbir zaman neden açıklamamıştır? Bitmedi. Şiiri, kapitalist mekanizmanın rant sistemine âlet eden içtenliksiz “sol” çevrelerle hizâlanmaktan kaçınmamış, hatt⠓şiir yarışmaları” dedikleri kumpasları tertipleyenlerden ödüller almış; bundan da kötüsü, o kumpasçıların seçici kurullarında görevler yüklenmiştir.  Başta, kendi şiirine-yazısına, başta kendi entelektüel kapasitesine saygısızlığın-sevgisizliğin daniskası demez misiniz buna? Sorular, sorular, sorular…


Sorular, bir kenarda duradursun. Biz, şimdi sitedeki iki şiirinde konaklayalım birazcık. İki şiir için de, hiç sallantısız / duraklamasız, “sitenin yıldız şiirleri” nitemini kullanabiliriz. Her iki şiirde de, ilk sözcükten son sözcüğe değin, bir tek aksayış ya da sarkış yok. Her iki şiirin matematiği de, deyişim uygunsa, integral hesapları yoğunluğunda, trigonometrik / logaritmik bir hassâsiyetle, en ince ayrıntısına değin hesaplanmış.


Kavramlaştırmalarımdan kimileri yadırganacak belki, ne yapalım, söyleyeceğimden caymayacağım: “duygunun tasarımsal geometrisi” kıvâmında bir şeyden söz edilecekse; bu kıvam, boydan boya kuşatıyor, sarmalıyor, Çolak’ın şiir evrenini. Somutla soyutun candan kucaklaştığı, “duyarlık geçirgenlikleri”nin doruklara tırmandığı, imgelem verimliliğinin sınırsızlaştığı atmosferlerle yüklü yaratışlara tanık oluyoruz, Çolak’ın şiirsel emeklerinde. Merkezden çeperlere doğru sürekli genleşen, akabinde çeperlerden merkeze gerilimlerle çekilen, gitgelleri çok basınçlı “şiir ihtilâlleri” bunlar.


Ondan ne vakit bir şiir okusam, “Veysel Çolak’ın şiir yazdığı bir dünyada, benim şiirimin cirmi nedir ki?” sorusu çarpmıştır, yüzüme-gözüme hep. Sahte ve salakça bir alçakgönüllülük bâbında anlaşılmasın dediğim, samîmiyetsizsem n’olayım!


Hazreti Yunus kıssasını bilir misiniz? Her şeyden ümit kesilmiş bir hâldeyken, bizi balığın karnından ancak hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem gökyüzüne geçen bir kahraman kurtarabilir, denir o kıssada.

 

O nedenledir ki ben, şiirimizden ümitsizliğe kapıldığım her durumda, iyi ki Gülten Akın, iyi ki Dağlarca, iyi ki Turgut Uyar, İyi ki Metin Altıok ve gene iyi ki Veysel Çolak var, biçeminde mırıldanırken bulurum kendimi.

 

Onun, buradaki “Bir Fotoğraf Dağılıyor”, “Bir Aşk ki Kıstırıldı Ama Ölümsüz” başlıklı şiirlerini, ne yapın edin, okumadan geçmeyin.( Alıntıya lüzum yok; şiirlerin bütünselliğinin örselenmesinden, söylem güzelliğinin  gölgelenmesinden çekiniyorum.) Sonrasında ise, tüm şiirlerine koşturun, var gücünüzle. Onun şiirinin deryâlarında kulaç atmak, başlıbaşına tutarlılık, tüm iktidar pratiklerine diklenen bir ayrıcalıktır.

 

**

15-16-17-18-19

Sületman Sırrı Kazdal, Hüseyin Çukur, M. Mazhar Alphan, Sinan Kutlu, Hakan İşcen

 

Geldik dayandık, sitede tek şiiriyle görünenlere.  Doğal ki: tek şiir(ler) üzerinden söyleyeceklerimiz, ötekilere değgin yazdıklarımızın yanında, fazlasıyla kısa boyutlu, fazlasıyla savsız kalacaklardır. Fiskeler hâlinde dokunmalar, değinip geçmeler diyelim bunlara. Çünkü: tek şiire bakarak, üsttenciliğe seğirtmeler, nesnelliğe de sığmaz, eleştirel etik açısından da sakıncalıdır.

 

Süleyman Sırrı Kazdal’ın “Sancı”, Hüseyin Çukur’un “Tanıklık Üzerine” (“künt” sözcüğü yerini bulamamış orada, Hüseyin Çukur, sanırım “kunt” demek istemiş), Edebiyat dünyasının epey eskilerinden M. Mazhar Alphan’ın çok uzun “Gezi Şiirleri”, Sinan Kutlu’nun “Ötekiler”, Hakan İşcen’in “Yüz Yıl Uyuyan Prens” başlıklı çalışmaları için, olumlu değerlendirmelerde bulunamayacağım, yazık ki!

 

Ola ki ben yanılıyorumdur, ama bu çalışmalarda, imgeleme, dize kurgulama, anlamsal yapı (semantik), ses yapısı (fonetik), şiirin topyekûn mîmârisi vs. hangi yönlerden bakarsak bakalım, tastamam bir “şiir başarısızlığı” yürürlükte. Böylelerinden istemediğiniz kadarını, düzeysizlikten dökülen, asgarî sanat kültüründen yoksun sağcılarla “solcular”ın güdümündeki lümpen dergilerle; onlardan kat be kat fazlasını da, vıcık vıcık sanal ortamlarda her an görebilmeniz mümkün. Şiirin, gelip geçici duygusal tepkilenmelerle değil, sözcüklerle; gündelik, siyasal ya da bilimsel-felsefî bilgilerle değil, onlardan da yararlanarak poetik-estetik tutamaklı kültürlerle yazılabildiğini eklesem burada, ukalâlık etmiş sayılır mıyım, ne dersiniz?

 

**

20.

Hüseyin Avni Cinozoğlu


Cinozoğlu; bu yılın 4 Eylül’ünde, ömrünün henüz yaşlı sayılmayacak bir döneminde, sonsuzluğa göçtü. Eskilerin o şiirsel adlandırmasıyla, “nev-i şahsına münhasır”, üstün nitelikli bir şairimizdir. Çoğu şiir olmak üzere, roman, deneme, öykü dallarında yayımladığı yığınla kitabı var. Sağcıymış, solcuymuş diye etiketlemeden, “önce şiir” felsefesine bağlı kalarak (ama, “şiirist şovenizm” derekesine düşmeden), belki 40 kadar dergide şiir ve yazılar yayımladı. Toplumsal konu ve izleklerle harmanladığı mistik-metafizik imkânları dibine değin kurcaladı. Bu tavrı, bâzı ortodoks-“sol” mahallelerde, fanatik -“lâik” mıntıkalarda sıklıkla yadırgandı. Hâlbuki, Nâzım Hikmet de dâhil, birçok devrimci şair ve yazarımız, dinsel-geleneksel antikiteden ilerici tarzda yararlanmış; o kaynaklardan devşirdikleri / dönüştürdükleri motiflerle ulusal-evrensel açılımlara bağlanmıştı. Geçelim, bu konu, başka bir yazının cephânesidir. Cinozoğlu, bu şiiri “Cellâdlar Baladı” başlıklı şiiriyle şereflendirmiş. Balad, bildiğiniz üzere, şiirin müziğe uyarlanmış hâlidir. Cinozoğlu ise, müziği şiire uyarlamış âdetâ. Coşkun / taşkın söyleyişiyle, derinlikli bir şiir kazısına girişmiş. Giriş şöyle:


“Cellâd, Şah’ımın boynunu vurur

Ol dem kıyamettir kopar

Köprüler yıkılır”

 

Bütün imgesel yaratıcılığıyla, şiirinin odak noktasına, bizim de, örneklerini birebir ve on yıllardır, ciğerlerimiz kavrulurcasına yaşadığımız; kutuplaştırılmış, kılcallarına varıncaya dek kamplaştırılmış siyasal ortamların başat aktörlerinin hegemonik / otoriter karakterlerini yerleştirir. Onların sonsuz kıyıcılığını, bütün mazlumların hissiyatlarına hitâp ederek, alegorik biçimde somutlaştırır. Somutlaştırırken de keskin politik şiarların altında ezdirmez şiirini. Hangi yoldan giderse, hangi yataktan akarsa, daha etkin, daha silkeleyici olacağının bilincinden milim uzaklaşmaz. Şiirin fonundaki “özelleş(tiril)miş yakın toplumsal târih”, olanca dinamizmiyle besler, çalışmasının özünü ve özdeğini. Eşyâyı adıyla çağırmanın, kitabın ortasından konuşmanın şiirceye tercümesidir, ortaya konulan.

 

Siyonist katil Şaron’un nezdinde, bütün yönetici-hükümran cellâtlar yargılanır. Filistin halkının Gazze direnişi ve Türkiye’nin Gezi (Haziran) Ayaklanması özdeş kılınır. Şiirin finaline düşülen ek,  gösteriyor işte:

 

“Direnişe devam, parola: İSYAN

BJK 1903

O güzel ve kahraman çocuklar

Ne Cellâd’dan korkar ne de Padişah’dan

 

Elbet Bahar gelecek bir gün benim acılı ülkeme de”

 

Paradoks desinler, umrumda değil: Cinozoğlu’nun mistisizmi, mekanik-materyalist “devrimciler”in hepsinin kalpsizliğinden çok daha devrim desenlidir.

 

**

21.

Hakkı Zariç

 

Zariç imzâsının yabancısı değilim. O da ben fakir gibi, şair-yazar grupla(şmala)rında arzıendam etmeyi sevmiyor olmalı ki, ortalıklarda pek görünmez. Şiirini yazıp, bir şişenin içinde denize salanlardan. Şiir kim(ler)e varacak, ya da varacak mı varmayacak mı, umursadığını sanmıyorum pek. İktidar düzeneklerine  karşıt düşüncelerinden ötürü, uzun yıllar tutuklu kaldığını biliyorum. İki şiir kitabı var, yanlış hatırlamıyorsam. Hakkındaki izlenimim olumlu. İyi şairler küresine rahatlıkla katabiliriz onu. Sıkı, cins şiirler işçisidir. İnce eğirip sık dokuyanlardan. Şiirinin atlasında, hüzün ve yalnızlık atbaşı gider. Acılarından süzerken şiir nektarlarını, bu dünyanın tozundan-toprağından, iyisiyle-kötüsüyle bu dünyanın insan malzemesinden geçirerek geliyor bugünlere. Buradaki, uzun dizelerle işlediği 28 dizelik tek şiiri “Islak Kül”, bir miktar örnekliyor dediklerimizi:

 

“Kendisini sorun çözmeye adamış adamların adımları yorulur

Yaşlı mevsimler gelir, heves gözün alnında sarışın bir yaprak olur

Gölün huzurunu kaçırır sektirilen taşın dalgaları

Moda sözcükler, kof ahlak ve ürkek bakışlı kadınlar unutulur”

 

Atlası hüzün ve yalnızlık koksa da; soyut, çıkışsız şiirlere katamayız Zariç’inkini. Bilhassa sonuncu dizede biriken arzu, canıyla-cânanıyla yazdığını imliyor zâten:

 

“Biraz daha gök, daha gök, gök!..”

 

**

22.

Balkan Yenisey

 

Yenisey adına ilk kez bu sitede rastlıyorum. “Aylan’ın Ülkesi” başlıklı tek şiirinin şu öbeğini beğendim:

 

“Bayraklarınızı taşımadım hiç

Kavgalarınızı anlamadım.

Anlayacak kadar büyüyemedim

Babamın korkuları yabancıydı bana”

 

Aslına bakarsanız, öbür öbekler de ortalamanın altına düşmemiş. Şiiri, yaşamının bir rengi, kalın bir çizgisi hâline getirmekte kararlıysa; daha çevik, daha çekici şiirler yazamaması için bir sebep göremiyorum.

 

**

23.

Betül Dünder


Görkemli soyutlama girişimleri ağır basar, Dünder’in şiirlerinde. Girişimlerinde gayet başarılıdır. Yerliyerine yerleştirdiği imgelerle, şiirinin çarklarını, melekelerine yaraşır şekilde döndürmesini ustaca becerir. Şiir için, parrhesiastes çapındaki şairler ve şiir kuramcıları, çoğu kere, “dil içinde dildir” demezler mi; bu tanımlama, bana mı öyle geliyor bilmem, Betül Dünder Şiiri için firesiz geçerlidir. Betül Dünder Şiiri diyorum, evet; biz şiirseverlere ne mutlu ki, böyle bir “şiir adacığı” vardır yurdumuzun. Buradaki “Kumru Kuşu” şiiri, birkaç kitaplı bu şairimizin imgesel yetilerinin üst-estetik düzeydeki yansımalarının taşıyıcısıdır. Küçücük bir îtirazla ama: “Kumru Kuşu” demek, “domates sebzesi” demek gibi bir şey değil mi? Abesliği besbelli. Nasıl sâdece domates diyorsak, sâdece “kumru” demekle yetinebiliriz. Yoksa, şiir tepesinden tabanına kadar, tastamam bir duyarlık-akıl sevişmesi. Bir parçacığında soluklanalım:


“Bütün çiçeklerimi değişebilirim zor değildi

denizlerimi verirdim sana karaya çıkmazdım hiç

en uzak şarkıları seslenirdim senin için -eski haziranlardan

bilirim bunu-

uzaklaşma sakın ay gösterir derdim kalbini şaşıranın yolunu

sana kabuk olurdum yaprak olurdum alırdım üstüme gövdeni”

 

**

24.

Gökçenur Ç.


Ç.; Şiir coğrafyamızın yüzünü güldüren şairlerinden. Dizelerinin iskeleti düzgün, imgelerinin omurgası sağlamdır. İnsanlığın birikimine sâdık, şiirin sosyolojisine saygılı bir antolojide mutlak yer almalıdır.


Kitaplaştırdığı birçok şiir çalışması var. Sitedeki “Berkin'in Alnından Kalkan Siyah Martıya Anıt” başlıklı tek şiiriyle de estetik doygunluğunun, poetik duyarlılığının zirvesinde dolaşır.  Sözcükleri tutumlu kullanmasıyla dikkat çeker orada. Bireysel’de kalmaz; toplumsal’a sıçramanın fideliğini, yüksek şiir bilincinin toprağında yeşertmenin olanaklarına yaslanarak oluşturur. Şiiri okuduktan sonra, “mâsumiyetin devrimciliği”ni derinden duyumsarız, bir kere daha. Kendi çapımızda ayaklanırız: En çok da, “Çıkar / cevizin dibine gömdüğün / sapanı” dizelerinin çağrısına kapılarak.

 

**

25.

Erkan Ezbiderli

 

Ezbiderli, İmzâsını ilk kez gördüklerimden. Değişik, şiir görgümüzü genişletecek kalitede bir şiir. İnsanda, başka şiirlerini de görmek hevesini kışkırtıyor.

 

Ezbiderli, estetik niteliğin, salt içerikle değil, biçim kaygısını da yedeğine alarak erginleşebileceğini iyi kavramış. Seçkin eleştirmenlerimizden Hüseyin Cöntürk’ün, Turgut Uyar’ı anlatırkenki şu belirlemesi kulaklarımda küpedir: “Şairin iyi bir şair olması için bir ‘dünya görüşü’ olması şart değildir. Ama ‘özel bir dünyası’ olması ya da ‘dünyaya özel bir bakışı’ olması şarttır.” (Çağının Eleştirisi 1, YKY, 2006, s. 204).

 

Alıntıyı şundan ötürü getirdim: Ezbiderli’nin dünya görüşü nedir, ne değildir, bilemem; doğrusu, o yanını pek merak ettiğimi de söyleyemem. Şunu söyleyebilirim ama: Erkan Ezbiderli’nin, Cöntürkçe kavramlaştırmalara bağlanarak diyelim, “özel bir dünya”sının, “dünyaya özel bir bakış”ının olduğu yadsınamaz.  Sevindirici tablodur, şiirimizin istikbâli için güven vericidir.

 

Hakçası, “Sefer” başlıklı şiirin(in) kusursuz güzelliğinden sermest oldum. Ne yapın edin, o şiiri okumaktan yoksun bırakmayın kendinizi. Beş parçalı çalışmadan, ilkiyle sonuncusunu sunuyorum:

 

“neyi istediğimiz gösterilmemiş çünkü

tüm yapabildiklerin, yapamadıkların

sonra birkaç yangın yanığı öğretir bunu”

 

“tümden gelip tüme varan için tektir sefer

nerden düştüm diye de buraya yerinme

gör, suyun toprağın başağın bir imlâsı var.”

 

**

26.

İnci Derinde


Şiir hareketlerini, şiir cereyanlarını yakından izlediğim hâlde, İnci Derinde adını da yeni gördüm. Hayli uzunluğuna rağmen, dizeleri ve öbekleri, hiç gevşetmeden / kağşatmadan, birbirine tutkalla yapıştırırcasına sıkılayan bir şiirselliğin üstesinden gelebilmek, kaç şairin harcıdır bilmem ki. Öyleyse, Derinde’yi şimdiye değin işitmemiş olmak, benim eksikliğim, hattâ sallapatiliğim sayılsın. Yedi kesitli, yanlış saymadıysam 228 dizeli “İçinden Tren Geçen Şiir”, tamlamanın bütün kuşatıcılığıyla söyleyeyim ki “senfonik şiir”dir.


Toplumsal örgeli uzun şiirlerin ekserîsinde önümüzü kesen, düşüncemizi boğan, duyarlığımıza ket vuran “bağırgan ve iddiâlı ses”ten eser yoktur bir kere. Kibirsiz ama kendine güvenli, diklenmeyen ama dik durmasıyla seçikleşen söyleyiş biçemi, şiirin anakarasını boydan boya sarmalar. İnci Derinde; zengin kelime kadrosuyla, basitliği baştan kapı dışarı eden oylumlu yalınlığıyla yazarken; pek haklı olarak, okuyucudan da belirli bir poetik / politik kültür, bir o kadar da estetik altyapı bekler tabi. Böyle olduğunu, şiirin boyu-bosu, içi-içeriği sezdirir.


“Politik kültür” dedim, lâfazanlık etmek maksadıyla demedim onu.  “artık karaborsanın ve / kıtlığın bulunmadığı bu çağdaki bu şehirde / geçim sıkıntısının marjinalliğini hissederim / utanarak / çekip göğüslerinden, / ismine örtüler örtmüş kadınlar dolaşır, / üşüyerek /çıplak kadınlar kenarda köşede / memelerini göstererek dolaşırlar.” vezninde çığlıklanan bir şair, şiiriyle irtibat kurandan politik tavır beklemez olur mu? Bir de şuraya dikkat isterim: “kadınların memelerini göstererek dolaşmaları”nı, pornografiye santim savrulmadan, yanı sıra “pederşâhi belleğimiz”i tersyüz ederek, şiirin bünyesine giydirebilmek; üstelik, memeleri tensel çekim alanından çekmek sûretiyle toplumsal acının motiflerine dönüştürmek, başka görkemli bir “siyasa-şiir diyalektiği”ne işlerlik kazandırmaktır ki, ayrıca kayda değer. Aşağıya taşıdığım dizeler de o bağlamlarda algılanmalı:


“orospuluk, azgınlıktan ya da bunalımdan yapılmıyorsa

uygunsuzdur ona dair şiirler yazmak tanrıya inanmamak kadar”

 

“boşa akmış aybaşlarımı, oruçsuz geçirilen ramazanlarda,

ve cinleri düşündüğüm de olur.

hortlayan genç kadınların beyazlığında işaretlerim kendimi

o gecelerde altıma işerim

bilirim, uğursuz olan kadındır hep.

ve benim trensiz şehrimin mezarlıklarında

yalnız kadınlar yatar.”

 

Ne kadar konuşsak yeridir, Derinde’nin şiirine dâir. Ama keselim burada. Şiirin tamâmını okuyun, ardını siz getirin, dilediğinizce. Dünyevî erklerin cümlesine“külliyen ret!” dediğini anayasasının ilk maddelerine yazmaktan geliyor o şair. Aykırılaştıkça güzelleşmiş, toplum kurallarıyla çarpıştıkça serpilmiş. İlgisiz kalmayalım onun şiirsel manifestosuna.

 

**

27.

Duygu Gündeş-Zafer Yalçınpınar


Gündeş-Yalçınpınar ikilisinin ortaklaşa yazdığı “Şaşırı” adlı şiir, farklı bir sanatsal deneyiş. Farklı bir deneyiş olması, onun kendiliğinden şiir katına yükseldiği anlamına gelmiyor ama. Şiirden çok, opera veyâ operet havasında demek, daha isâbetli olacak. Gene de, şiir değildir, veyâhut kötü şiirdir de diyemem. Bir yapıtta modernliğe abanan unsurlar varsa, onu algılamakta / anlamakta yayan kalıyorum. Nötr (yüksüz) duruyorum, “Şaşırı”nın karşısında. Fazlasıyla çağdaş şiirlerin künhüne tastamam varamayışıma yorumlansın.

 

**

28.

Halim Yazıcı


İkiliklerle yazmak, Yazıcı’ya has bir şiir biçimiymiş gibi düşündüğüm çok olmuştur. O biçimi böylesine tutkuyla neden benimsedi bilmem. Oysa, başka dizilişlerle örgü(t)lediği şiirleri, daha dolu, daha devingen, sanımca. 

Örneklersem, “Beni Bu Seferlik Affedin”, “Sır” ve “Savaş” şiirlerini sayabilirim. Bir dolu şiir kitabı var. Buna karşın, şiir birikimini çepeçevre incelediğimi söyleyemem. Dergilerde görebildiklerim üzerindendir, değinilerim. Öyle olunca da, hakkında, kesinlemeli bir yargıda bulunmam doğru olmaz. Sakıncası yoksa, şuncağızı diyebilirim ama: Yaşı îtibarıyla, 1970 Kuşağı’yla 1980 Kuşağı’nın ortalaması bir yerde duruyor. O dönemlerin şairleri içinde, baskın / etkin bir şiir konumuna yerleştiği öne sürülemez. Ancak, aldığı on dolayında ödüle bakıldıkta; düşündürücü bir sonuç karşılıyor bizi: Ya ben yanılıyorum, Halim Yazıcı, sanatsal sevîyece üstün nitelikli bir şairdir; yâhut, ödüller, arkadaşlık ve / veyâ kabîle üyeliği hatırına üstünkörü dağıtılıyordur. Bana, ikinci şık doğru görünüyor. Parça parça, dağınık dağınık okuduğum şiir çalışmalarının bende bıraktığı izler de bu doğrultuda.


Sitedeki tek şiiri “Bir Çingene İçin Caz”ı sevdiğimi söylemekse, boynumun borcu. Şiirin dibinde, fısıldarcasına söyleyişlerin yürürlükte olduğu bir “imge mağması” kımıldıyor boyuna. “ölümden bile güzel büyürsün” dizesi içinse, ayrıca saygı duruşu kaçınılmaz oluyor. O küçücük şiirin çekim gücünün büyüklüğü şaşırtıcıdır sâhiden. Siz de okuyun:   


Bir Çingene için caz

 

benim bir şiirimde ölürsen

kalbinde mızıkayla ölürsün

 

balıkların dilinden öpersin

düşünde bir çingene kızın

 

ellerime bırakırsın ellerini

ölümden bile güzel büyürsün

 

**

29.

Ümit Şener Ta


Ta’nın “Fesleğen” adlı tek şiirinin girişinden (“Ölümüm bir kere oldu / Binlerce serçe seyretti camdan / Giden postacı attı mektubumu / Kelimelerinin dilini çözemeden”) epey umutlanmıştım. Ne var, basamaklar geçildikçe, şiirsel güç kaybı hissedilir ölçeklerde azalıyor, şiir sönümlendikçe sönümleniyordu. Baksanıza şu dizelerin sıradanlığına, vasatlığına:


“Cam sakızı çoban armağanı

Mendilleri okula götürmüştüm

Öğretmenin güzel yanakları

Pembe pembe allanıp

Konuşuyorlardı sanki benimle”

İncitmekten korktuğumu vurgulayarak söyleyeyim: İlkokul çocuklarının müsâmerelerinde okunan manzûmelerden ne farkı var bunların?

Şiirin, temelde “söylemek” değil, “farklı söylemek” olduğunu, Ümit Şener Ta arkadaş bilmesin, mümkün değil. Beylikleşmiş ama önemli bir genel doğruyu dile getiren o cümleyi de yazmalıyım: “Ne yazdığımız kadar, nasıl yazdığımız da belirleyicidir”.

**

30.

Sencer Başat


Başat, tanıdığım bir isim değil. “Yabancılaşma” adlı şiirini okuduktan sonra, “sıfır noktasında ne şair bozuntuları var ki, gözümüze gözümüze sokuluyorlar dergilerde, sergilerde, bilumum yerlerde; öte yandan, edebiyat ortamlarında adını-sanını hiç duymadığımız, meselâ Sencer Başat gibi ne çok şiir ışıldağı vardır kimbilir” diye söylendim durdum kendi kendime.


Dizelerin eklem yerleri, iyi saptanmış. İmgeler, doğurgan; soyut-somut dengesi ustalıkla kurgulanmış. Sencer Başat, belli ki, zorlanmasız, rahat söyleyişin, okuyucuyu şiire ısındıran önemli etkenlerden biri olduğunun farkında. Şiir terbiyesi dediğimiz şey, sindirilmiş bir poetik kültürle estetik kültürün bileşkesinden geçiyorsa; bu, toplumsal gerçekliği de sırtlanarak, Başat’ın şiirine damgasını sâhiden vurmuş. Bu soy şiirlerde, sancı sancı çoğalan acılara eğilmek; çağcıl duyarlık taşımakla bağlantılıdır, orası kesin.


Şiirden dört dizecik koyuyorum ilginize. Siz oncağızla kalmayın isterseniz, şiirin bütününü görün derim. Hepi-topu, ne boyutta zâten!


“Bir kuru yaprağın

intiharına şahit oldum ormanda

bir sürü cenaze kaldırdı kalemim

postalların ayak izleri arasında”

 

Başat’ın başka şiirlerini de okumak, emînim, gönendirir insanı.

Bünyamin Durali

Facebook
yorumlar ... ( 94 )
21-11-2015
21-11-2015 08:47 (1)
Sayın Bünyamin Durali'nin bu yoğun emeği, sabrı Sunak'ın fotoğrafını çekip bize gösterdi ve gördüm ki epey yol almışız. Değerlendirmeleri için çok teşekkür ederim. Ben kendi adıma şiirlerim için yazdığı övgülerini hemen unuttum, eleştirileriniyse aklımda tutacağım. Saygılarımla Nihat Ateş
21-11-2015 10:23 (2)
"Şiirde İmge" ve "İmgeci Şiir" kavramlarını şiirde yozlaşmanın ve sentimentalizmin simgesi olarak gören ve asla imge kullanmayan biri olarak Bünyamin Durali'yi bu geniş kapsamlı ve başarılı çalışmasından dolayı kutluyorum. Kendimle ilgili konularda yanlış anlaşılan ve düzeltmem gereken iki şey olduğunu düşünüyorum. Birincisi benim okuduğum Montaigne tercümelerinde Montaigne “İyi şiir imgesel dünyamızı allak-bullak eder.” demiyor. "İyi şiir aklımızı başımızdan alır allak bullak eder" diyor. Akılla imgesel dünya birbirinden çok farklı şeyler. İkinci olarak Bünyamin beyin beğendiği mısralarımda kesinlikle bir "imgecilik ve şiirimsilik" yok. Yoğun sembollerle örülmüş "hayal" denen bir şey var ve bu imgeden çok daha farklı bir kavram. Saygılarımla. Bahadır Özdemir.
21-11-2015 11:17 (3)
Sevgideğer Nihat Ateş'in yukarıdaki yorumu, beni hem üzdü, hem sevindirdi. Üzdü, çünkü: kendisiyle ilgili yorumumu yeniden gözden geçirdiğimde, ona sanki fazla yüklenmişim gibisinden bir duyguyu yaşadım. Sevindirdi, çünkü: inceltmeden söyleyeyim, iki kıçı kırık kelimeyi birbirine bağlamaktan âciz, düşünce ve duyarlık fukarası onlarca "şair-yazar artığı"ndan yediğim küfürleri hatırlayınca birden; onun bu çelebice, centilmence ve kalendermeşrep tavrının, eleştiriye dayanıklı, demokrasi kültürüyle perçinlenmiş sanat-edebiyat anlayışının, hepimize görkemli bir örneklik oluşturacağını düşünebilmenin iyimserlikle donanık tadını yaşadım kendimce. Sevgi saygı bizden.-bünyamin durali
21-11-2015 11:45 (4)
Sevgideğer Bahadır Özdemir'e yorumu için teşekkür ederim. Kendisine değgin bölümdeki Montaigne alıntısını, belleğimde kaldığı kadarıyla yazdığımı belirtmiştim zâten. Mealen getirdiğim o alıntıyı yineleyeyim: “İyi şiir, ortalamayı aşar, bizi şaşırtır, imgesel dünyamızı allak-bullak eder.” Özdemir arkadaşın buna îtirazı var. Diyor ki: "Montaigne 'İyi şiir imgesel dünyamızı allak-bullak eder.' demiyor. 'İyi şiir aklımızı başımızdan alır allak bullak eder' diyor." Şimdi de, Montaigne'nin dediğini tam olarak kaynağından aktaralım: "Şiirin orta hallicesi beylik ölçülerle, sanat ...O güzellik aklımızı işletmez, başımızdan alır, allak bullak eder." Biçimce baktıkta, haklıdır Özdemir; ancak, içerikçe baktıkta da ben haksız değilim. Şundan ötürü öyle: İmgesel dünya, akıldan bağışık değil; aksine, akılla yontulmuş, onunla yoğrulmuş bir duyarlık ortamıdır. Akılsız bir imgesel dünya tasarısının varlık olanağından söz etmek, abesle iştigaldir açıkçası. Devam edeceğim.-bünyamin durali
21-11-2015 11:56 (5)
Özdemir,kendini"'Şiirde İmge've'İmgeci Şiir'kavramlarını şiirde yozlaşmanın ve sentimentalizmin simgesi olarak gören ve asla imge kullanmayan biri"diye tanıtmış.Sonra da beni kutlamış.Burada da ayrılıyoruz:İmgeci şiir,ne zamandan beri yozlaşmanın ve sentimemtalizmin simgesidir?Octavio Paz,Rafael alberti, Neruda,Ritsos..bizden Dağlarca,Gülten Akın,bütün bir İkinci Yeni,1940,1970,1980 kuşaklarının en güçlü şairleri imgecidirler ve imgeyi tıpkı dize gibi şiirin temel birimlerinden sayarlar. Vurgulamak gerekli mi: Benim "gözüyaşlı duygusallık", sulusepken hislilik" diye karşıladığım sentimentalizmse, imgeyi kutsallaştırmadan kullanan imgeci şiirin tam zıddında konaklamaktadır. Özdemir,"Bünyamin beyin beğendiği mısralarımda kesinlikle bir'imgecilik ve şiirimsilik'yok.Yoğun sembollerle örülmüş'hayal'denen bir şey var ve bu imgeden çok daha farklı bir kavram."demiş ya;yazıya baktım,bunları dememişim.Bir de: "şiirimsi" olumsuz bir kavramken,"hayal" büsbütün imge-dışıdır denemez.bünyamin durali
21-11-2015 17:48 (6)
Peki bu konuda da açıklama ve örnekleme yapayım. Ben siyasi fikirlerim, önyargılarım vb. nedeniyle imgeci şiire karşı değilim. "İmgeci Türk Şiiri" "imge"ye karşı olduğu için bu şiire karşıyım. Bit ton "haiku" yazmış bir adam olarak "gerçek imge"nin ne olduğunu da bu konuda Ezra Pound'un neler söylediğini de gayet iyi biliyorum ve tabii ki "gerçek imge"yi ben de kullanıyorum. Hemen örnekleyelim. Bir haikumda "Ahmak ıslatan bir yağmurla birlikte takılıyoruz" (B.Ö.) diyorum. Bakın bu bir "imge" ve şair sadece ahmak ıslatan bir yağmurun altında yürüdüğünü söylüyor. Şairin söyleyiş özgünlüğünden (üslup) başka şiire kendinden kattığı hiç bir şey yok. Ama şöyle deseydim: "Ahmak ıslatan bir yağmurdur yaşamak / Senden uzakta.." bir anda olaya kendimden bir şeyler yansıtmış olacak ve imgenin dışına çıkarak "İmgeci Türk Şiirinin" sınırları içine girecektim. İşte böyle... Tabi konunun estetik ve kuramsal farklı boyutları da var. Ama en basit şekliyle böyle açıklayabilirim. (B.Ö.)
21-11-2015 20:53 (7)
1)"'Şiirde İmge've'İmgeci Şiir'kavramlarını şiirde yozlaşmanın ve sentimentalizmin simgesi olarak gören ve asla imge kullanmayan biri olarak.." 2)"Ben siyasi fikirlerim,önyargılarım vb.nedeniyle imgeci şiire karşı değilim." Alıntıların ikisi de B.Özdemir'den.İkisi,birbirine tümden zıt değil mi?Sonra ben,Özdemir'e "siz,imgeci şiire,siyâsî fikirleriniz,önyargılarınız yüzünden karşısınız"demedim ki?Bu savunma refleksi nerden çıkıyor?Bir alıntı daha:"'İmgeci Türk Şiiri''imge'ye karşı olduğu için bu şiire karşıyım." Adı üstünde:İmgeci Türk(çe) Şiir(i).Öyleyken,nasıl olur da,bu şiir,imgeye "cepheden" karşı durur!Düz mantıksal muhakemeyle bile böylesi bir çıkarıma varılabilir mi?Özdemir'in verdiği şu örnekse("Ahmak ıslatan bir yağmurdur yaşamak/Senden uzakta..",şiirsel'i(imge'yi)yakalamak bakımından çok güçlü ama öyle yazması hâlinde "imgenin dışına çıkarak'İmgeci Türk Şiirinin'sınırları içine girecektim."demesi de,tam bir çelişki yumağı!Girseymiş keşke,haiku o vakit şiir olacaktı.-b.durali
21-11-2015 20:53 (8)
Elinize sağlık. nebil
21-11-2015 21:07 (9)
Sayın Bünyamin Durali, eleştirileriniz için çok teşekkür ederim. umarım başka ürünlerim de eleştirel ilginizi hak edebilir. saygılarımla. İnci Derinde
21-11-2015 22:21 (10)
İnci Hanım, başka şiirlerinizi de merak ettiğimi bilmenizi isterim.-bünyamin durali
21-11-2015 22:21 (11)
Evet tahmin ettiğim gibi konuyu getirmek istediğim yere geldik. Anlaşamadığımız nokta, "gerçek imge" anlayışıyla sizin "imge" anlayışınızın birbirinden farklı olmasından kaynaklanıyor. Sizler, Türkçe'nin kazanmış olduğu esnek yapı nedeniyle sembolik söylemini tam olarak kuramayan bir şiirin "sembol özürlü, kırık ama yine de sembolik tarzı" söylemini "imge" olarak kabul ediyorsunuz. Aslında ortada olan şey, eskilerin tevriye ve teşbih dedikleri şeylerin başarısız örneklerinden ibaret. Kelimeler ve söylem eğilip bükülerek orjinalleştirilmeye çalışılıyor ve bahsettiğimiz şiir ortaya çıkıyor. İşte Batıda birileri "imaginizm" diye bir şeyler bulmuş diye bu yapılanlar onunla bağdaştırılmaya çalışılıyor. Neden "imge" diyorsunuz ki? "İmece" deyin mesela. Ne kadar güzel. Sonuçta her ikisinin de "gerçek imgeyle" alakası yok. Açıkçası ben bazen imgeci bazen sembolik tarzda yazan biriyim. Aslında "imgeci" olduğum halde neden kendime bir türlü "imgeci" diyemediğimi de sanırım açıklamış oldum. (B.Ö)
22-11-2015 10:34 (12)
Büyük emek ve bir nevi "Şiir" dersi... Şiir gibi bir öznellik deryasında, öznellikten ne kadar uzak durulabilirse onu -bence olanaksızı- hedefleyen, özverili bir çalışma. Kutluyor ve teşekkür ediyorum. Mine M
22-11-2015 10:50 (13)
B.Ö;bir"gerçek imge"dir tutturmuş ve bunun karşısına da,kendi öyle adlandırmasa da,benim öne sürdüğüm imge anlayışını kastederek"sahte imge"yi koyuyor.Ancak,savını temellendiremiyor bir türlü.Görünürde"Sizler,Türkçe'nin kazanmış olduğu esnek yapı nedeniyle sembolik söylemini tam olarak kuramayan bir şiirin'sembol özürlü,kırık ama yine de sembolik tarzı'söylemini'imge'olarak kabul ediyorsunuz."diyor ama özde hiçbir şey demiyor.Kafa karışıklığının ve elbette kaçınılmaz olarak,kavram kargaşasının tipik bir örneği!Ardından da"Açıkçası ben bazen imgeci bazen sembolik tarzda yazan biriyim."diyerek,meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir noktaya taşıyor.İmgeci şiire karşı olduğunu sıklıkla vurgulayan birinin,gene sıklıkla,"bazen imgeci...yazan biriyim"demesindeki tuhaflık,farkedilmeyecek kadar kapalı değil.Neyse.."tartışmak için tartışmak",hiç hazzetmem."Kavramların şehveti" çekicidir ama ona kapılmamalı.Enikonu kabak tadı vermeye başlayan bu bahsi ben kendi payıma burada kapatıyorum.-b.durali
22-11-2015 10:50 (14)
Mine M arkadaşa,onurlandırıcı sözleri için teşekkür ederim.Dediklerine yakışmaya çalışacağım hep.Esenlikle.-b.durali
22-11-2015 12:23 (15)
Hayır ben tartışmıyorum. Ayrıca bahsettiğim hiç bir şey temelsiz değil. Sonuçta imajizm diye bir şey var. Bunu kuran Ezra Pound isimli şairin "imge" konusundaki görüşleri de var. Bu görüşlerin Japon haiku şiirinden devşirildiği de biliniyor. Ve ben de "haiku" da "imge" de ne demek gayet iyi biliyorum. Zaten yukarıda yazdıklarım da sizi ikna etmek amaçlı değil. Sadece klişe bir "imge" lafıyla sürekli karşılaşan ve olayı çözemeyen genç arkadaşların kafasında konu netleşsin ve gerekli araştırmaları yapıp bazı şeylerden emin olsunlar istedim. Sanırım başarılı oldum da. Sonuçta benim imge dediğim şey size göre "anlamsız düz tasvir", sizin imge dediğiniz şeyse bana göre "sentimental ve duygucu laf kırıntısı". Kavram ve şehvet diye bir şey de yok. Satrançta her taşın bir hareketi vardır. Bunları herkes bilir ve taşları ona göre oynar. Yalnızca yeni öğrenen küçük çocuklar kafaları karışınca taşları keyfi olarak hareket ettirip, karşı tarafın bütün taşlarını yıkarlar ve kazandım derler. (B.Ö)
22-11-2015 15:16 (16)
Bir şey sormak isterim. Hangi imgeden söz edildiğini anlayamadım. Sanat imgeler aracılığıyla “gerçekliğin” yeniden üretilmesiyse, biz kimin imge anlayışından - gerçek anlayışından söz ediyoruz?, imge dünya görüşüyle sıkı kopmaz bir bağ içindedir. Avner Ziss’in Estetik kitabına dönmek zorunda hissettim kendimi. Bakın ne diyor. “Sanatsal imge anlayışının temelinde, bilimsel öğretinin bilgi kuramı vardır Elbette kelime anlamıyla herkes imge ne demek biliyor(dur). Ancak sözcüğün terim anlamıyla, edebiyat özelinde, maddeci kuram içinde anlamı nedir? Belki de en sık kullandığımız sözcüklere aynı içerikleri vermiyoruzdur? Özetle Sayın Bahadır Özdemir siz imgeden ne anlıyorsunuz anlayamadım. Haikulardan ve Ezra Pound’dan bahsettiğiniz yerleri anlayamıyorum, sanatınızın çıkış noktası, derdi, yolu neresi, nereye varmak istiyorsunuz? İmge nedir, bunu hangi içerikle kullanıyorsunuz? Bahsettiğiniz “imge”nin sembol, mecaz, tasarım… olmadığından emin misiniz? Neden bahsettiğinizi bildiğinizden
22-11-2015 15:16 (17)
emin misiniz? Merak ediyorum. Sevgilerimle, saygılarımla İnci Derinde
22-11-2015 15:17 (18)
Bu çalışma güzel oldu, siteye kalite ve renk kattı. Teşekkürler. Ayrıca Bünyamin Durali ve Bahadır Özdemir'in tartışması da gereksiz değil, ben bir şeyler öğrendim. Nihat ne der acaba bu konularda? B. Ö'nün söyledikleri de bence yabana atılmamalı. Kaan Ars.
22-11-2015 19:10 (19)
(16) Nolu isimsiz arkadaşa cevap: Ziss doğru söylüyor. İmajizm modernizmle beraber ortaya çıktı. İngiliz şiirinde romantizmin ve victorian şiirinin duygucu ve kopuk söylemlerine karşı sadece "fenomen olarak doğada veya insanın içinde olan şeylerin somut olarak ifade edilmesi" olarak anlaşıldı önce. Bu değişen çağın özelliklerine ve bilimsel bilginin gözlemsel ve materyalist-determinist gerçekliğine de uyuyor gibiydi. Ancak daha sonradan gerek Ezra Pound'un hayatındaki değişimler gerek İmajizmden vortisizme dönmesi ve aslında imajizmin esaslarını oluşturan unsurların katı gelenekçi Japon şiirinin somut imge anlayışıyla aynı olması gibi nedenlerle zamanla ilgiyi azalttı. Ama tabi gerek Ezra Pound gerekse diğer imajistler tam olarak da imge olarak belirledikleri şartlara bağlı yazmadılar. Bu daha çok bir okul ve onun etrafındaki şairler olarak anlaşıldı. (B.Ö)
22-11-2015 21:11 (20)
(16) nolu yoruma cevabın devamı: "İmge" kavramı Türkçeye çevrilirken yine her yerde ve her şeyde olduğu gibi tercüme azizliğine uğradı. "Düzgün olarak kurulmuş cümlenin yanısıra, sıradışı bir cümlenin de "somut" bir "fenomen" olduğu ve zihinde bir şeyler çağrıştırdığı zihinde çağrışan şeyin bir imaj, dolayısıyla sıra dışı ifadenin de "imge" olduğu" söylenildi. Örneğin: "uçan balık kırmızı kediyi havada kaptı" gibi bir şey dediğinizde güya zihinde bir imaj uyanıyordu ve bu ifade de bu nedenle "imge" oluyordu. Bu saçmalığı havada kapan Türk Şairleri de "imge" adı altında hemen zırvalar üretmeye başladılar. Sonra zamanla bu biraz yontuldu düzeltildi, bir takım kelime oyunları, harf kırpmalar veya kesmeler parantezler gibi şeyler eklendi ve bugünkü "imgeci şiir" ortaya çıktı. Aslında olay, Divan Şiirinin sürekli eleştirilen "Mazmun" yapısının çok daha uygunsuz ve acemi bir şekilde yeniden üretiminden başka bir şey değil.(B.Ö)
22-11-2015 21:25 (21)
Sevgideğer Kaan Arslanoğlu,"B.Ö'nün söyledikleri de bence yabana atılmamalı."diyorsunuz.Bence de öyle.B.Ö;zaman zaman doğru saptamalarda(da)bulunuyor.Özellikle Ziss ve Pound için dediklerinde haklı.Bunlara bir şey demiyorum.Onda eleştirdiğim yanlar şunlar:1-Karşı çıkar göründüğü tezlerin yansımaları kendi şiir(ler)inde var.(İnternetten başka şiirlerini de okudum,aralarında çok da beğendiklerim oldu.)2-Destekler göründüğü tezlerin yansımaları ise,bu kez tam tersinden şiir(ler)inde yok.Onun büyük çelişkisi burada zâten.3-Benim kurmadığım cümleleri bana kurdurtuyor.Bunlardan birkaçına cevâbî yazılarımda dokunmuştum.Burda ayrıntısına girerek, gene verimsiz bir tartışmanın önünü açmak istemiyorum.4-Kendisine yöneltilen soruları,hangi saikledir bilmem,başka mecrâlara çekiyor.Örnekse:İnci Derinde arkadaşa (Özdemir,"isimsiz arkadaşa"demiş nedense)verdiği cevap,soruyla doğru orantılı mıdır?Öyle olunca da,tartışma,başka bir doğrultuya saparak,havanda su dövmeye dönüşüyor.-bünyamin durali
22-11-2015 22:07 (22)
Off.. 17 inci yorumu görmediğim için "isimsiz arkadaş" dedim. Onun başka bir anlamı yok. Ayrıca burada anlattığım şeylerin sizinle ilgili olmadığınızı ve sizin anlamanız için olmadığını da belirttim zaten. Burada sizinle ve sizin yorumlarınızla ilgisi olmayan, Türk Şiirindeki "imge" kavramını açıyorum sadece. Kendimi de savunmuyorum, hiç bir şeyi de başka mecralara çekmiyorum. Kendi şiirlerimi de övmüyorum. Kendi şiirlerimden sadece bir haiku örneği verdim. Sizin bütün yazınızı, şiirlerinizi ve bana yaptığınız yorumları gördüm zaten. Onları okuduktan sonra neden sizinle tartışayım. Havanda hiç su dövmedim. Yanlışlıkla da olsa döven birini de görmedim. Dolayısıyla "Havanda su dövmek" diye bir şey de yok. Yook. Hiç bir zaman da olmadı. Kısacası Bünyamin bey, olay sizin anladığınızdan çok daha başka. Ama bilmeden size karşı herhangi bir hata yaptıysam özür diliyorum. Bahadır Özdemir
22-11-2015 22:11 (23)
Sn. Durali 21, yazınız çok emek verilmiş bir değerlendirme. Elinize sağlık. Benim gibi konunun dışında birisi için çok bilgilendirci ve bir kaç kere okumayı gerektiriyor. Karşılaştırmalı ve öğretici bu yazının devamı gelse ne güzel olur. Bir de, Bahadır Özdemir 16. ve 17. yorumların bir olduğunu farketmemiş olsa gerek. Belki de İnci Derinde'yi bir haiku zannetmiş olabilir:) Kendisinin haikularını okumak da sitemizi zenginleştirebilir. Saygılar. mh.
22-11-2015 22:53 (24)
Bahadır Özdemir arkadaş; ricâ ederim, özür dilemenizi zorunlayan bir kabahatiniz olmadı. Lütfen yanlış anlamayın, gördüğüm çelişkilerinize (şiir kurgunuzla şiir felsefenizin uzlaşmazlığına demeyeyim de karşıtlığına) değindim salt."Sizin bütün yazınızı, şiirlerinizi ve bana yaptığınız yorumları gördüm zaten. Onları okuduktan sonra neden sizinle tartışayım." demişsiniz. Neden tartışmayacasınız? Yeter ki, tartışma terbiyesinden, demokrasi kültüründen, uzak düşmeyelim. Düşmedik zâten. Gene de kırdıysam, bağışlayın! Esen kalın.-b.durali
22-11-2015 22:53 (25)
Sayın Mehmet Harma (mh)arkadaş; mütevazı duruşunuzla bezediğiniz yorumlarınızın hakkını vermeye çırpınacağım, kuşkunuz olmasın. Şu da var: Herkesten ve sizden öğreniyorum. Hayatın sürgit öğrencisi kalmak, çok kıvançlı bir duygu sâhiden. İyi akşamlar.-b.durali
22-11-2015 23:35 (26)
Aslında açıkladım ama tekrar söyleyeyim. Başlangıçta "imgeye karşıyım" sonra da "imgeciyim" demem arasında ve sonra yazdıklarım arasında hiç bir çelişki yok. Sadece konuyu açarken, karşımda bu konularda ne kadar bilgi sahibi olan birisi veya birileri olduğunu bilmediğimden farklı bir giriş yaptım o kadar. Eğer siz "imgeci şiir" konusunda uzun süreli uğraşları olan, emek vermiş, o işin piri olan tiplerle oturup kalkmış ya da röportajlar falan yapmış ve işi özümsemiş biri olsaydınız bana vereceğiniz cevaplar çok farklı olacaktı ve konu farklı mecradan gidecek ama gene benim istediğim yere gelecekti. Yani adam satranç oyununa başlarken şahının önündeki piyonu çift sürmüyor da mesela ilk hamlede atını oyuna sokuyor gibi. Ama siz ise ısrarla "Neden şahın önündeki piyonu sürmedin. Onu sürseydin ya. Oyuna böyle saçma sapan başlanır mı?" diye ısrar edip duruyorsunuz. "Çelişkiler" dediğiniz şey sadece bundan ibaret Bünyamin Bey. Esenlikle (B.Ö.)
23-11-2015 00:35 (27)
Sayın Mehmet Harma, ne kadar zarifsiniz. İsim, siz böyle ortaya koyunca çok hoşuma gitti. Sanırım yazarken araya artı koymalıydım hata benim. Kesinlikle kişisel algılamadım Sayın Bahadır Özdemir. Ben imgeden, yine materyalist anlamıyla şunu anlıyorum. Sanatsal imge, gerçek bir görüngünün bağlamlı ve tamamlanmamış, yapıtın fikri ile uygunluk içinde estetik bakımından anlamlı duyulur ve somut bir biçmi olan belirgin niteliğidir (sayfa:64) Söz sanatları imge değildir. Mecazi dil yetisi imge değildir. İmge, nesnel dünyanın “ideal” bir tablosunu yansıtır. Ya da olanı özelleştirir, bir dönemin ruhunu yansıtır. Nazım’ın şiirine baktığımızda bir resim görürüz. Bunu “on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı” dizelerinde görürüz. Çernişevskiye baktığımızda narodniklerin bir –imgesini- görürüz. (imge yalnızca şiire ait bir kavram değildir.) +++
23-11-2015 00:35 (28)
İmge sizin ulaşmak istediğiniz dünyanın dizelerinizden sızan (Caudwell) bir resmidir. Somut ve maddidir. – siz maddeci olmasanız da öyledir, örneğin kralcı Balzac, Goriot Baba’da bir evsahibi tanımı sunuyor ki, tümüyle materyalist ve imgeseldir.- Avner Ziss, nasıl devam ediyor bakın: Sanatsal imge, konuşma dilindeki alışılmış anlamıyla özdeşleştirilmemeli, sanattaki imgeler sisteminin çeşitli öğeleriyle ya da yöntemleriyle, sanatın anlatımsal ve tasarımsal araçlarıyla bir tutulmamalıdır. Bu araçlar arasında söz gelimi istiarenin (mecaz, metafor) apayrı bir yeri olmasına karşın çoğunlukla imge olarak nitelenir. Oysa bu iki kavram hiç de aynı olamaz. İstiare şiir dilinde bir değişmecedir. En geniş anlamıyla yerinel ya da değişmeceli dil yetisinin bir yöntemidir. İmgenin kendisi değildir. +++
23-11-2015 00:35 (29)
Yukarıda verdiğiniz balıklı örnek ya da daha önce verdiğiniz ahmakıslatanlı örnek, bu yüzden bana göre imgesel değildir. Özetle söylemek istediğim şu: devlet somuttur. Herkes ona bakar bilir tanımlar. Ama kimileri, “Devlet, halka hizmet eden bir organdır.” Kimileri de “Devlet bir sınıfın bir sınıfa tahakküm aygıtıdır. “, der.. Siz devleti hangi tanımla düşünürseniz, onu yazmış olursunuz. O olmuş olursunuz. Umarım söylemek istediğimi anlatabilmişimdir. size şiirinizi götürmek istediğiniz yer neresi derken hangi tanımlarla düşündüğünüzü sormak istemiştim. Ezra Pound’un kavramlarıyla düşündükçe bu içinizdeki –tanımımı mazur görünüz- “yönsüz “ eleştirel potansiyeli heba etmenizden çekinirim. Sanırım sayın Durali’nin bahsettiği tutarsızlığın bununla ilgisi olabilir. Yanıtlarınız için teşekkür ederim. Saygılarımı ve sevgilerimi sunarım. İnci Derinde
23-11-2015 00:35 (30)
César Birotteau yerine Goriot baba demişim. Düzeltmek isterim İnci Derinde
23-11-2015 12:10 (31)
Evet İnci Hanım. Konuyu tam bilmese de az çok benim düşüncelerimi anlatmaya çalışmış. Şair ve yazarlar bir şey yaratırken içlerindeki dünyayı kullanırlar. Dış dünyadan bir sürü veri yaşantı ve bilgi olarak içinize yansır. Sonra kafanızda kurguladığınız şeye göre dışarı çıkar. Dışarıdan gelenler ne kadar yoğun ve hayal gücünüz ne kadar gerçekçiyse ona göre bir şeyleri net olarak tasvir edebilir ve o kadar başarılı olursunuz. Usta bir romancı hiç bir şeyi şansa bırakmaz. Kurguladığı yerleri gezer, fotoğrafını çeker, bir adamın o mekanlarda bir yerden bir yere ne kadar zamanda gittiğini hesaplar. Her şeyi öğrenir ve sonra bunları hayal gücünde kurgulayarak yazar. Şairler ise belli bir tema yakalayıp, o temayı benzetme temelli bir takım sanatlarla hayal güçlerinde kurgulayarak fonetik, etkili söyleme ve duygu katma vb. ekleyerek dışarı verirler. İşte bunların hepsi aslında "hayal" ve hayal gücü oyunlarıdır. Ama bunların hiç biri asla "imge" değildir. (B.Ö) +++
23-11-2015 12:10 (32)
Bir haiku şairi ise asla bir şair ya da yazar değildir. Sizin mensup olduğunuz kültürlerde onu tasvir edebilecek tek kavram "Peygamber"dir. Bir peygamber nasıl kendisine melek tarafından getirilen ilahi mesajları "hiç değiştirmeden" insanlara aktarmak zorundaysa bir Japon haiku şairi de tabiatın kendisine gösterdiği anlık görüntü ve durumları hiç değiştirmeden tüm somutluğuyla insanlara aktarır. Bu nedenle fırçasıyla 17 heceyi oluşturacak harfleri çizerken sadece şair değil aynı zamanda ressamdır da. Bu, "farklı yalan kültürleri" üzerine kurulu tek tanrılı kültürlerde yaşayan bir şairin asla anlayamayacağı ve kabullenemeyeceği bir şeydir. Yani edilgen olmak, gözlemci olmak ve yalnızca somut gerçekliği hiç bir şey katmadan ve yorumlamadan, yalanlarla süsleyip bezemeden aktarmak. Yağmur altında araba sürerken bir anda fark ettiğim bana ait bir haiku: "Nasıl da sakin, sağnak yağış altında çam ağaçları" (B.Ö)... İşte tüm yalınlığıyla "imge" budur. Bahadır Özdemir
23-11-2015 12:30 (33)
bana mahallenin dürtülünce necaset fışkırtacak delisi demişler. eyvallah. ama sorarım, haiku yazarı bö benden daha mı az m... ? "Sizin mensup olduğunuz kültürlerde"... vaysss. baboli, sen hangi kültüre mensuptun? bi defa sen önce o anadille o ritm duygusunun zorunlu birlikteliğini "içselleştir" de ondan sonra konuşak, he mi?! haiku japonca'dan doğmuş. bak bakalım batı dillerinde hangi şiir formları var. 8. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan evrim ne alemde? hangi dilde nasıl olmuş? dilin kendi mekanik bi mantığı ve iç tutarlılığı var. o yüzden, onu konuşan ve aslında kendi içinde geliştirmiş olan toplumun ırk veya dar coğrafya-içi evrim biyolojisi de faktör. toto mancınık değildir. sallamayalım. kalede ben varım. a.y.a. şu hiçbişe anlamadığı şiir şeysinin altına yorum yazmak zorunda kalsss.
23-11-2015 13:06 (34)
Devam edelim.. "Nasıl da sakin, sağnak yağış altında çam ağaçları" (B.Ö). Bir haikuyu okuduğunuzda önce bunu yarım kalmış bir şiir sanır ve "bunun devamı nerede?" diye sorarsınız. Sadece bu kadar olduğunu fark edince "Adam ne demeye çalışmış acaba?" diye düşünürsünüz. Sonra kendinize göre yorumlar geliştirirsiniz. Bunlar sizinle ilgili şeylerdir. Haikunun ve şairinin böyle bir amacı yoktur. Doğa sadece şaire bir "fenomen" göstermiş ve şair bu "imaj"ı (imge) kelimelere dökmüştür. Kelimelerin ve oluşan cümlenin "o anı" göstermekten öte bir işlevi yoktur. Ortaya bir anlam çıkıyorsa da bu, haikunun veya şairin suçu değil, dilin kelimelerine ve cümle yapısına binyıllar boyunca eklenmiş anlamlar nedeniyledir. Dolayısıyla "imge" dil dışı, kültür dışı bir şeydir ve sadece gerçekte olan bir görüntünün kelimelere yansımış halidir. (B.Ö)
23-11-2015 13:14 (35)
Onca birikimlerine karşın; Kaan Arslanoğlu, Nihat Ateş, Mehmet Harma ve a.y.a'nın bu yazı bağlamında yazdıklarına baktığımda sezebildiğim mütevazı tavırları (edebiyat-şiir kültürü söz konusu olduğundaki insancıl alçakgönüllülükleri, hafiften "çekinik" duruşları) karşısında "iyi ki bu toprakların insan malzemesi tümüyle kokuşmamış" diyebilme bahtiyarlığını yaşıyor insan.-b.durali
23-11-2015 15:16 (36)
Sayın Bahadır Özdemir, yazarken vermiş olduğu kolaycılık ve kesitten bir parça alıp (unutmayın, zamansal bir süre içinde kesitler hep değişir, ve siz hangi kesitten parça alırsanız alın, bu diğerlerinden farklı olacaktır, üstelik sizin kullandığınız anlamında söylüyorum, imgesel de olabilecektir.) olanı öznelleştirerek sunmanın verdiği dayanılmaz rahatlık hissi yüzünden, Haikuya,( yetmişlerde doğalcı köy edebiyatına, şiirde köy biçimlerine olduğu gibi) “sığınmak”, bana şu anın yakıcı gerçeklerinden kaçmak, geri bir biçime sığınarak, kendi gerçekliğinden uzaklaşmak gibi geliyor. Biçim ve içerik birbirine Nazım Hikmet’in deyişiyle ten çorap ve kadın bacağı gibi bağlıdır. Çorap biçimdir, ve yalnızca bacağı güzelleştirir. (Kemal Tahirle Mektuplaşmalarında okudum bunu) Ben buradayım diye bağırmaz. Bu biçimle hangi içeriği sunmak istiyorsunuz? Üç keredir şiirinizde amaçladığınız şeyi soruyorum. Nereye varmak istediğinizi. +++
23-11-2015 15:16 (37)
Anladığım kadarıyla haiku yazmak istiyorsunuz. Haiku belli bir andaki belli bir şartlar ve zaman aralığında belli bir kültürde ortaya çıkmış bir edebi olaydır. Bizdeki maniler gibi, türkü, koşma gibi. Japoncanın dil özelliklerinden doğan kuralları vardır. Ölçüler, açık kapalı hece uyumları, belli temaları vardır. Nereye varacaksınız, o dil, o kültür o temayla beslenmiş Japonlardan daha iyi mi haiku yazacaksınız? Haikuyu modernize mi edeceksiniz? Önemli bir misyon tabi. ( Belki arada mani de yazmayı denemelisiniz Her kültürde Haikunun karşılığı olacak kurallı kısa naif biçimler bulmak mümkün, ilginç bir şekilde. kültür emperyalizminin yalnızca Amerikan menşeli mi olması gerekir? ). Basho’nun haikularını okudunuz mu? Her dizesine Bizim Olmayan Bir Ülke sinmiş. Ve bu yüzden güzel. Belki de siz dünyanın en güzel haikularını yazarsınız. Yol sizin, at sizin. Çok sevinirim.
23-11-2015 15:16 (38)
+++Ama bana kalırsa bugün ihtiyacı olan şiir, beslenecekse önce kendi edebi geleneğinden beslenen gerçekçi, hikayeyi dışlamayan, güçlü sarsıcı imgelerle bezenmiş politik bir şiirdir. İstese de istemese de politik olmak zorunda olan bir şiir. Ve yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için şunu yeniden söylüyorum; ben size haiku yazmayın demiyorum. Haikular ya da halk biçimleri gericidir de demiyorum. Sadece kendi zamanlarına aittirler diyorum. İçerilerek, eleştirilerek aşılmalıdırlar diyorum. Şiirinizi bunlarla beslersiniz, beslemelisiniz ancak şiirinizi bunlardan ibaret kılamazsınız diyorum. Nesnel bir bakışla bunun nereye oturduğunun farkında mısınız diyorum. ve imgeyle ilgili tartışmaya hiç girmiyorum. Sanırım pek üretici – yaratıcı olmayacak. Sevgilerle İnci Derinde.
23-11-2015 19:28 (39)
Peki devam edelim. Aslında ben tabii ki imgeyi anlatıyorum. Haikuyu değil. Haiku konusuna "somut imge" nin nereden çıktığını göstermek amacıyla girdim. Bu benim yolumu kısaltmış oldu. Yoksa haikuyu tercih eden biri de değilim, insanlara "haiku yazın" diyen biri de değilim. Artık her şeyi özet geçebiliriz. Kökeni tam olarak bilinmeyen "somut imge" kavramı tabi ki herkes için cezbedici bir şeydi ve "bilimsel" temellere dayanan materyalist-diyalektikçiler bunu hemen kaptılar. Okuyup bir türlü anlayamadığımız yaklaşım özetle şöyleydi: Dış dünyada ve insan zihninde oluşan tüm fenomenler ve imajlar aslında somuttu. İndeterminist herifler bu somut olan imgeleri soyutlaştırıyor, varması gerekenden farklı yerlere vardırıyor, sanatın da bilimin de içine ediyorlardı. Gerçek bilim de gerçek sanat da ancak somut imgelerin değiştirilmemesiyle ve geliştirilmesiyle oluşabilir ve ilerleyebilirdi. Tamam, bu bilimde oluyordu. Ama sanat edebiyat gibi şeylerde nasıl olacaktı? Bunu çözebilen yoktu. (B.Ö)+++
23-11-2015 19:29 (40)
İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda materyalist bilim anlayışının, sosyalist toplumlar ve milli devletler kurulmasına yol açarak insanlığı büyük bir felakete sürükleyebileceğini değerlendiren kapitalistler, bu anlayışı yok etmek için önce Kuantum Mekaniği diye bir şey öne sürdüler. Çok çok özel şartlarda yapılan gözlemlere ve ehlinden başka kimsenin anlayamayacağı matematiksel hesaplamalara dayanan bu anlayış, klasik fiziği tamamen yıkıyor, kütleyi inkar ediyor ve belirsizliğe dayanıyordu. Bunu anlamaya çalışan diyalektikçiler, diyalektiği kotarmakta bayağı güçlük çekiyorlardı çünkü yeni anlayışın özünde "Halostik Paradoksal Düşünce" diye bir şey vardı. Yani bir zen öğrencisi, karanlık sessiz bir ortamda oturmuş "mö mö" derken, hocası arkadan sessizce yaklaşıyor ve onu sopayla ve avaz avaz bağırarak bir güzel dövüyordu. Korkudan kalbi duracak gibi olan öğrenci ise bir anda sevinçle ayağa kalkıyor "Şimdi gerçeği buldum. Ben bir tavşanmışım" diyor ve aydınlanmış oluyordu. (B.Ö) +++
23-11-2015 20:50 (41)
Kuantum fiziği beklenildiği gibi bir sürü newage akım doğurdu. bir sürü gizemci, uzaycı akımlarla birlikte Ruhçuluk artık yeniden diriliyordu. "İmge" ise soyut somut tartışmalarından çıkıyor ve "çağrışım" oluyordu ki bu daha sonra bugünün şiirinde kullanılan "imge" anlayışına dönüşecekti. Tabi kapitalistler bu kadarla da kalmayacaklar, klasik evrim teorisine ve DNA sarmalına dayalı materyalist tıp eğitiminin de bir sürü gıcık doktor ortaya çıkardığı, bunların zengin hastalara surat astıkları, ilaç firmalarına zorluk çıkardıkları, sigortası yetmeyen hastaları tedavi etmeye kalktıkları gibi gerekçelerle biyolojiye de müdahale edecek ve "İnsan Genom Projesi" diye bir şey icat edeceklerdi. Neyse bunu şimdi açamam. Ama bir bilimadamının "Güçlü olan değil, inançlı olan hayatta kalır. Çünkü DNA sarmalının etrafında inanç sarmalı diye bir sarmal daha var" gibi bir şeyler söylediğini duyarsanız şaşırmayın. Ama tabi "imge"yi asıl keşfeden tabii ki "Şeytanın sinema Endüstrisi" oldu.(B.Ö) +++
23-11-2015 20:51 (42)
Subliminal mesajlar konusunu da açacak değilim. Ama bu işin de çalışma mekanizması bazı "görsel imgelerin" (imajların) gizli yolla insan bilinçaltına aktarılması ve bilinçaltının yönlendirilmesi şeklinde oluyordu. Burada "imge" artık başroldeydi. Neyse fazla uzatmak istemiyorum. Şimdiye kadar yapmaya çalıştığım şey, "toplumcu şiir" yazmak isteyenlerin karşısında "imge" adı altında zırvalamalar yığını olmadığını, aslında "imge" nin çok güçlü bir düşman olduğunu göstermekti. Aslında ben tüm yazdıklarımın bir paronaya ve külliyen hezeyan olduğunu düşünmek istiyorum açıkçası. Okuyanlara teşekkür ederim.(B.Ö)
23-11-2015 21:50 (43)
Sn. BÖ, yorum serinizi takip ediyordum. Sn. Durali'ye açıkçası haksız ifadeler yönelttiğinizi düşünüyor ve son yorumlarınızdan 41'de "materyalist tıp eğitimi" "inanç sarmalını" okurken de, 'birşeyler yazmalı' diye içimden geçiriyorken, 42'de, sondan bir önceki cümle beni bu zahmetten kurtardı. Evet, bütünüyle paranoya ve hezeyan! Okumuş bulunduk, yapacak birşey yok. mh
24-11-2015 10:00 (44)
Yazınızın en sevdiğim kısmı "Halostik Paradoksal Düşünce" oldu. Bence bunları yazmalısınız. Saygılarımla, İnci Derinde
24-11-2015 10:01 (45)
Sayın Mh teşekkürler. Bir şair için olmazsa olmaz olan şey delildir. Delili olmayan, "paranoid şizofren" durumuna düşer. Örneğin rahmetli Attila İlhan incelediği konularda tek tek bütün delilleri verirdi. Alışılmışın dışında şeyler anlattığından, insanların bazısı Onu, çoğu defa yanlı yorum yapıyor sanırdı. Ama aynı insanlar, paranoid şizofren tanısı almış başka kişilere de nedense "delilleri olabileceği" gerekçesiyle sorgulamadan inanırlardı. Yani aslında demek istediğim şey: Ben şair değilim. Konu dışı olarak, bu hafta sonu D&R da dolaşırken elime rastgele bir kitap aldım ve "şunu ayak üstü hızlı okuma tekniğiyle 15 dk.da bi okuyayım" dedim. (Tabi aslında hiç bir şey anlamadım.) Ama ismi ilginçti. Sanırım şu kitaptı: http://www.dr.com.tr/Kitap/Inancin-Biyolojisi/Bruce-H-Lipton/Egitim-Basvuru/Kisisel-Gelisim/urunno=0000000251092 Konusu hoş ve eğlemceli bir kitap olması nedeniyle önerebilirim. (B.Ö.)
24-11-2015 11:59 (46)
Arkadaşlar, baştan, ben de B.Ö'ye azıcık haksızlık ettiğimi zannetmiştim ama hiç de öyle değilmiş. B.Ö; birbiriyle hiç ilgisi olmayan kavramları aynı sepete doldurarak, âdetâ bir yamalı bohça koyuyor önümüze. Tartışmayı ekseninden saptırarak, bambaşka doğrultulara sürmekte de fazlasıyla mâhir. Bütün argümanlarını okudum, okudukça da yolumu yitirdim. Besbelli, bir şeyler okumuş. Okumuş da, okuduğunu sindirememiş, kendisinin kılamamış, bileşenleri birbirinin içinde eriterek tutarlı bir bireşim (sentez) oluşturamamış. Öyle olunca da,lâf ebeliğinin ötesine geçemeyen, birbiriyle bağsız-bağlantısız, a'dan z'ye eklektik, bizi "aaa, bu adamın ne derinlikli bir dünyası var" dedirtmeye zorlayan ama temelde ancak ve ancak "sofizm" diyebileceğimiz, mantık bilimince (de) söyleyelim, sayısız "boş küme" kalıplarıdır ileri sürülenler. Pound ve Ziss'ten aktardıkları dışında hiçbirinin iler tutar yanı yok. Onlar da altları doldurulmadığından, nesnel dünyada karşılıkları yokmuş gibi sunulmuşlar.-b.durali
24-11-2015 19:03 (47)
Bayram Sonu Dolunay tam tepedeyken düşüyor, Yas tutan bir çocuğun gözlerine Sona kalmış, kötü bir pay olarak... Yukardaki dizeleri yazabilen Bahadır Özdemir'in böyle top yekün bir kıyımı hak etmediğini düşünüyorum.İyilikle. Elif Firuzi
24-11-2015 19:58 (48)
Sayın Elif Firuzi diyor ki: "Yukardaki dizeleri yazabilen Bahadır Özdemir'in böyle top yekün bir kıyımı hak etmediğini düşünüyorum." Cümlesinden kasıt, benim dediklerimse; bilâkis bana haksızlık edildiği kanısındayım. Eleştirilerim, Sayın Özdemir'in şiir felsefesindeki (poetikasındaki) çarpıklığa, tartışma tarzındaki yönsüzlüğe ve artık tekrar etmek istemediğim başka tutarsızlıklarına yöneliktir. Bunu ısrarla vurguladım, vurguluyorum. Şiirine (dizelerine) dönük sistematik bir eleştiri getirdiğim, kesinkes söylenemez ve gösterilemez de. İyi akşamlar-b. durali
25-11-2015 15:13 (49)
Elif Hanım, beni (henüz) cevaplamadığına göre; buradan, Bahadır Bey'in kıyıma uğratıldığıyla bağlantılı cümlesinin bana çevrik olmadığı sonucuna varabiliriz sanıyorum. Öyleyse, sevinebilirim: Çünkü: tüm yazdıklarım ortadadır ki, dönüp dolaşıp dediklerimde o kanıyı destekleyecek tek sözcük bulunamaz. Yinelemek pahâsına belirtmeliyim: Özdemir'in "şiir"ini ve şiiriyle tümden bağdaşmayan şiir "anlayışı"nı gene tümden apayrı düzlemlerde değerlendiriyorum. Kaldı ki, hem başlıklı yazı(ları)mdan, hem de kısa yorumlarımdan; benim haksızlık etmekten bayır-bucak nasıl kaçındığım, her okuyanın berrakça görebileceği açıklıkta ve mesâfededir. Elif Firuzi, kendisinin üç şiirinden övgüyle, başka bir şiirindense olumsuzlukla söz edişimden hareketle, bunun tastamam böyleliğini teslim edecek bir öngörüyü taşıyor bence. Benden, hatır-gönül için yazı çıkmaz; hele kıyım, öldürseler çıkmaz. Bundan sonra da çıkmayacak.-b.durali
25-11-2015 19:38 (50)
Sayın Durali, size zaman kısıtı nedeniyle yazamadım. Ancak siz bu süre zarfında bütün değerlendirmeleri yapmış, kararlarınızı vermişsiniz... Lütfen, arzu ettiğiniz sürece, şiirlerimi istediğiniz gibi, istediğiniz yer ve zamanda eleştirmekten imtina etmeyiniz.Şimdiye kadar yapmış olduğunuz eleştirilerle ilgili herhangi bir öngörüye, hele hele hatır gönül işkisini çağrıştıracak en ufak bir öngörüye kesinlikle sahip olmadığımı ve olmayacağımı özellikle belirtmek isterim. Sayın Ateş'in dediği gibi övgülerinizi çoktan unuttum. Eleştirilerinizi ise, herhangi bir okurumdan gelecek eleştiri gibi titizlikle dinleyip, yine de kendi yolumda yazacağım.En güzel söz ve en güzel cevap şiirdir. Elif Firuzi
25-11-2015 21:43 (51)
Elif Hanım,polemikten hiç hoşlanmam.O nedenle,polemik sayılmamasını dileyerek,şunları diyeceğim size:"herhangi bir okur"dan daha fazlası olduğumu hiçbir yerde söylemedim ki.Kendi yolunuzda yazmaktan caymanızı önerdiğimi de hatırlamıyorum.Ancak,sizden asıl beklediğim cevaplar başkaydı:o "topyekûn kıyıcı" ben miydim,değil miydim?Ben,olmadığımı somut kanıtlarıyla gösterdim.Sizin de,tersini düşünüyorsanuz,belgelendirmenizi beklerdim.Ya da,hayır, siz değilsiniz,demenizi.Dolayısıyla,bir önceki iletimde "Elif Hanım, beni(henüz)cevaplamadığına göre;buradan,Bahadır Bey'in kıyıma uğratıldığıyla bağlantılı cümlesinin bana çevrik olmadığı sonucuna varabiliriz sanıyorum." deyişimin temelsiz olduğunu düşünmek zorundayım. "Nasıl düşünürseniz düşünün,sizin bileceğiniz iş" de diyebilirsiniz tabi. Fakat o durumda,kendimi tarafınızdan haksızlığa uğratılmış biri olarak hissedeceğim ki,bu durum sizi üzmeyecekse,o konuya hiç değinmemeyi tercih edebilirsiniz elbet.Yol-yordam sizin.Esenlikle.-b.durali
25-11-2015 23:03 (52)
Peki tamam. Yazdıklarımı tekrar okuyunca Bünyamin beye haksızlık etmediğimi ama "haksızlık etmiş gibi olduğumu" fark ettim. Kendisinden ve yoğun bilgi bombardımanından dolayı kafası karışan herkesten özür diliyor, bayan şair arkadaşlara hakkımda iyi şeyler söyledikleri için teşekkür ediyorum. Ben gerçekte basit piyasa türü şiirler yazan birisiyim. Çok da derinliği sevmiyorum açıkçası.. 3 dk.da yazmış olduğum piyasa türü bir şiirimle herkesin gönlünü almak istiyorum. Vereceğim şiirde tek kesmeler (/) bir satır alta geçmeyi çift kesmeler (//) iki satır alta geçmeyi ifade ediyor. Saygılarımla (B.Ö.) UYKULU DURUŞ//Şairin bir aklı fikri olunca/Sular da durulur çaylar da durur./Şiir durağında uyur Dilrüba//Kamera şakası aslında düşler./Tabirler nalıncı keseri sanki,/"Suyu tut, kurutma, Hazreti Yunus."//Aşk göl kıyısıysa balayı olur.//Bahadır Özdemir
25-11-2015 23:03 (53)
Sayın Durali; otuzun üstünde şair ve sayfalarca şiiri kim, neden okur ve değerlendirmek gibi meşakkatli bir işe girişir? Sizi sırf bu yüzden bile üzmek istemem. ‘Kıyım’ gibi bazı kelimeleri kullanışımı şiire olan meylime veriniz. Kanımca bu tartışma ömrünü tüketti. Sevgi,saygı ve iyilikle. Elif Firuzi
26-11-2015 16:33 (54)
Sayın Elif Firuzi; kıyısından-köşesinden de olsa, bana yönelik olduğu anlaşılan "haksızlık mızrağı"nı(zı) geri çektikten sonra, bu "tartışma"yı daha da uzatmanın, bana göre de gereği kalmadı. Bütün derdim buydu: Haksızlık etmediğimin belgelenmesi!.. Bakmayın siz, şiiri dizi dizi biçim oyunlarıyla, bulmacamsı-bilmecemsi tuzaklarla canbazlık derekesine düşürmek isteyenlere. "Estetizm"i putlaştıranlara da bakmayın. Şiir: temelde "güzel"den neşet eden, insânî bir eylemselliktir ve sömürü, zulüm, haksızlık düzenekleriyle çarpışma pratiğidir. Başka bir deyişle: kendine yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, başkasına da yapmama irâdesinin ete-kemiğe bürünmesi!.. İyilikler, güzellikler dilerim.-b.durali
26-11-2015 22:04 (55)
Sayın Bahadır Özdemir, bunları bayan şair arkadaş kontenjanından yazıyorum. Yazdıklarınızı, son yazdığınız yorumun ışığında, yeni baştan okudum da, sanırım en azından beni iyi "trol"lemişsiniz. tekrar saygılarımı sunuyorum. İnci Derinde
26-11-2015 22:38 (56)
Sayın Bünyamin Durali, kullandığınız "estetizmin putlaştırılması" kavramı üzerinde durmak isterim. Bana bir süre önce okuduğum Gregory Jusdanis'in Kurgu Hedef Tahtasında : Edebiyatın Savunusu adlı kitabındaki estetizm kısımlarını hatırlattı. Size katılıyorum, estetizmin estetik olanın en büyük düşmanı olduğunu düşünüyorum. (bu arada kitabı tavsiye etmek isterim okumamış olanlara, yazar, felsefesini net olarak ortaya koymasa da, gerçekten önemli bazı noktalara parmak basmıştı.) Şu an, sanırım estetizm'in bu putlaştırılması, bazı sembol isimler ve kelimeler üzerinden kendini en bayağı biçimlerde yaygınlaştırıyor. emperyalist, faşizan baskılara karşı, bugün sol olarak, nasıl bir antifaşist cephede örgütlenmek zorundaysak, edebiyat alanında bir antifaşist yazın cephesinde en azından ideal ve etik anlamda buluşmak gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, artık putların yıkılması gerektiğini, bir estetik anlayışın eleştirilerek, içerilerek değil, aşılması gerektiğini düşünüyorum. +++
26-11-2015 22:05 (57)
Siyasetin bir dışlama, kimi dışlayacağını bilme sanatı olarak tanımlıyorum ve yazının da bundan uzak olmadığını düşünüyorum. Bence artık yamalı bohça haline gelmiş hakim şiir felsefesi yıkılmalı... Saygılarımla İnci Derinde
26-11-2015 22:38 (58)
Sayın Bünyamin Durali, kullandığınız "estetizmin putlaştırılması" kavramı üzerinde durmak isterim. Bana bir süre önce okuduğum Gregory Jusdanis'in Kurgu Hedef Tahtasında : Edebiyatın Savunusu adlı kitabındaki estetizm kısımlarını hatırlattı. Size katılıyorum, estetizmin estetik olanın en büyük düşmanı olduğunu düşünüyorum. (bu arada kitabı tavsiye etmek isterim okumamış olanlara, yazar, felsefesini net olarak ortaya koymasa da, gerçekten önemli bazı noktalara parmak basmıştı.) Şu an, sanırım estetizm'in bu putlaştırılması, bazı sembol isimler ve kelimeler üzerinden kendini en bayağı biçimlerde yaygınlaştırıyor. emperyalist, faşizan baskılara karşı, bugün sol olarak, nasıl bir antifaşist cephede örgütlenmek zorundaysak, edebiyat alanında bir antifaşist yazın cephesinde en azından ideal ve etik anlamda buluşmak gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, artık putların yıkılması gerektiğini, bir estetik anlayışın eleştirilerek, içerilerek değil, aşılması gerektiğini düşünüyorum.
26-11-2015 22:38 (59)
(55. ve 56. yorumun arasındaki yorumu gönderememişim İnci)
26-11-2015 23:27 (60)
Bu "estetik" bahsinde hep verdiğim bir örneği vermek istiyorum. Hem şiirin hem de estetiğin nerede aranması gerektiğini güzel anlatır. Biliyorsunuz Ömer Tuğrul İnançer adlı kişi, hamile kadınların "sokakta gezmemesi gerektiğini, insanlara iyi şeyler çağrıştırmadığını, her şeyden önemlisi de -dikkat- estetik durmadığını" söylemişti. O zaman kadınların sokaklarda, yürüyüşlerde verdiği haklı tepkinin bir tanesini unutmuyorum: Bir kadının elle yazdığı pankartında şu yazıyordu: "Sensin estetik." Şimdi "estetik" diye karşıma gelene şöyle bir bakıp içimden: Sensin estetik, diyorum. Çünkü bunları İnançer'le buluşturan ortak sınıfsal bağlantıları var. İşte o bağlantılar bir yazının konusu:)) Saygılar, sevgiler... Nihat Ateş
27-11-2015 01:04 (61)
Ben de şunları söyleyeyim ki etik ve estetikten kaçarken aslında başka bir estetik oluşturuyorsunuz. Sonuçta ne oluşturursanız oluşturun kazanan eseri alan-satan kişiler, yani patron oluyor. Bunu resimden düşünebilirsiniz. Sonuçta etik ve estetik dışı her tablo da para edebiliyor. Şiir ise estetikten daha bağımsız ve farklı bir olay. İşte olaya estetik açıdan bakarsanız şiirden hiç bir şey anlayamazsınız. Tıpkı Nedim'in "Şu şehri Stanbul ki bî misli behâdır / Bir sengine yekpâre acem mülkü fedâdır" gibi çok basit bir beytini edebiyatçılarının anlayamadığı gibi. Yani şiir aslında bir sanat değil. Temel yanılgı şu ki: somut olmayan bir şeyin estetiğinden bahsedemezsiniz. (B.Ö.)
27-11-2015 11:53 (62)
İnci Derinde ve Nihat Ateş:görünürde farklı ama özde kuşatıcı yaklaşımlarla,estetik konusuna yeni açılımlar getirmişler.İki arkadaş da,her cümlesi bir sonrakini besleyen,dolayısıyla da sağlam mantıksal silsilerle düşündükleri besbelli yorumlar koymuşlar ortaya.Yalınlıkları ölçüsünde hacimli saptamalar bunlar.Kendilerine teşekkür ederiz.Bahadır Özdemir ise,hep bildiğimiz üzere:ne demeye getirdiğinin bilincinde değil,anlayabildiğim kadarıyla."Sonuçta ne oluşturursanız oluşturun kazanan eseri alan-satan kişiler,yani patron oluyor."cümlesinin yeri nedir orada?Pazarda mıyız?Sonrasındaki"Şiir ise estetikten daha bağımsız ve farklı bir olay.İşte olaya estetik açıdan bakarsanız şiirden hiç bir şey anlayamazsınız."türünden pergeli hepten şaşmış önermeye ne demeli peki?Alabildiğine bir"her çorbada benim de tuzum olsun"tutumu.Olsun da,tutumun böylesi,çorbaları çorba olmaktan çoktan çıkardı.Derinde ve Ateş için"yalın"demiştim.Özdemir için,hiç sakınmasız,"yalınkat"diyebilirim.-b.durali
27-11-2015 15:21 (63)
Yalınkat Estetikle bir şiir yazalım hemen: KURŞUNKALEM GÜNCESİ // Yanlış bir tanıydı sonbahar vakti, / Bir doktor mürekkep kustu aklara. / Ben kurşunkalemdim, sevgilim silgi. // Kurşunum kaç şair katletti heyhat! / Kalemim kaç aşkı ipten çevirdi. / Sevgilim, bir tanem, pembe kokulum! // İşte aşk mektubum, işte reçetem. // Bahadır Özdemir
27-11-2015 15:21 (64)
"ne demeye getirdiğinin bilincinde değil,anlayabildiğim kadarıyla", "pergeli hepten şaşmış önerme", "her çorbada benim de tuzum olsun"tutumu.Olsun da,tutumun böylesi,çorbaları çorba olmaktan çoktan çıkardı." ifadelerine benim cevap vermem gerekiyor. Ben buraya Bünyamin Durali'yi denemek, benim yazdıklarımı anlıyor mu anlamıyor mu sınamak amacıyla bir şeyler yazmıyorum. Kaldı ki kendisiyle tartışmadığımı da nedenleriyle birlikte belirttim. Ayrıca konuşulan konulara Fransız kaldığı halde, cevap vermeye devam etmesine bağlı olarak, "Haksızlık edilmiş" konumuna düşen de kendisi. Kendisine bunu kasıtlı yapmadığımı belirttim, özür de diledim. Daha ne yapabilirim ki. Gerek benimle, gerek aksi fikir ifade ettiğini sandığı herkesle polemik oluşturmaya çalışması anlaşılır gibi değil. Bahadır Özdemir
29-11-2015 12:48 (65)
Sayın Özdemir, En azından teşekkürünüzü gördüm demek istedim bir kaç kez ancak her defasında ‘bayan’kelimesinde durdum. Buradaki esas tartışma duralamış gibi göründüğüne göre sormak istiyorum, ‘bayan’ kelimesini; piyasa ağzı olduğu için mi, ağız alışkanlığı olduğu için mi yoksa bu sitede yazan kadınları kendinizce taltif etmek için mi kullanıyorsunuz? Veya benim aklıma gelmeyen başka nedenlerle mi? Zira ben ‘kadın’ veya ‘bayan’ hitabının hem estetik olmayan estetik anlayışla hem de, belki derine inildiğinde imge olmayan imge tartışmalarıyla yakından ilgili bir politik duruşu temsil ettiğini düşünüyorum. Ne dersiniz? İyilikle. Elif F.
29-11-2015 14:52 (66)
Çok anlamsız bir konu. iyi. O zaman bayan da demeyelim kadın da demeyelim "hanım" diyelim. Eğer kafamda iki cins arasında ayrım olduğuna dair bir takım takıntı ve saplantılar olsaydı ya da yapay bir takım saygı göstermek gibi kaygılarım olsaydı o zaman bayan kelimesini zaten kullanmazdım. Bir politik duruş açısından bakacak olursak, ne bayan ne erkek, kimsenin sırlarını veya özelini merak etmeyen ve "özel" olanın "pis" olduğuna inanan bir yapım vardır diyebilirim. (B.Ö)
29-11-2015 15:54 (67)
Belki de bi şey demeseniz, bi şey deme gereği duymasanız daha iyi olur sayın Özdemir. Sayın Firuzi'nin şiirinde onun bayan şair olarak tanımlanmasını gerektiren bir yönelim yok. kendi şiirimde olduğunu da düşünmüyorum. kadın yazar, kadın şair demek yerine kötü yazar, kötü şair diyin mesela. İki cins arasında ayrım olduğunu düşünmüyorsanız belirtme gereği duymazsınız. bunu yalnızca size söylemiyorum. kadın yazar, kadın şair sıfatını kullananlara da kızıyorum. kadın edebiyatı. meclise bilmem kaç tane kadın milletvekili soktuk. kadına pozitif ayrımcılık. bir kadın olarak sus. birbirlerinden ne kadar farklı görünseler de bence hepsini aynı torbaya koyabiliriz. bakın tavsiye ederim, Kadir Cangızbay'ın Komprador Rejimin Anatomisi diye bir kitabı var. orada insan altı olan (cinsiyet, ırk, ten rengi, etnisite vs) insan üstü olan (din) ve insani olan gibi bir ayrım yapıyor. biz insani olanda kalmak zorundayız. sınıfsal olanda, irade ile değiştirilebilecek olanda. emekte. liyakatte.İnci Derinde
29-11-2015 19:48 (68)
Bir dakika. Ben buraya yazdığım şeylerde "kadın şair" diye bir pozitif veya negatif ayrımcılık yapmadım. Yalnızca konu hakkında yorumlar yapan şairlere teşekkür ettim. O şairler de kadın olduğu için tanımlamak için "bayan" kelimesini kullandım. Yani "beyaz saçlı adam", "mavi gözlü çocuk" der gibi. Ama ben "bayan şairlerin yazdığı şu mısralar ne kadar da ilginç" gibi bir cümle kursaydım, o zaman ithamlarınızda haklı olabilirsiniz. Yani sonuçta ben, bir insanın yazdığı şiire bakarım yani. E, az çok bir şeylerden anlayan bir adam olduğum da belli oluyor sanırım. Saygılarımla (B.Ö)
29-11-2015 19:49 (69)
İnci Derinde'nin düşün(ce)lerini savunmak bana düşmez.Kendisinin buna gereksinmesi de yok.Kültürel kalibresi,durduğu yerin hakkını veriyor.Bütün bunlardan azâde olarak,"kadın/bayan"temalı tezlerinin(de)içini doldurduğunu düşünüyorum.Şu dediklerindeki haklılık payı ise,tartışılmayacak ölçekte büyük:"kadın yazar,kadın şair demek yerine kötü yazar,kötü şair diyin mesela.İki cins arasında ayrım olduğunu düşünmüyorsanız belirtme gereği duymazsınız.bunu yalnızca size söylemiyorum.kadın yazar,kadın şair sıfatını kullananlara da kızıyorum.kadın edebiyatı.meclise bilmem kaç tane kadın milletvekili soktuk.kadına pozitif ayrımcılık.bir kadın olarak sus.birbirlerinden ne kadar farklı görünseler de bence hepsini aynı torbaya koyabiliriz."Net,adlı adınca bir yaklaşım bu."Eril dil"le hesaplaşırken,"dişil dil"in yanına da gitmiyor.Gitseydi,kendisinin"cinsiyetçi"liğe,en azından"kaba feminizm"e göz kırptığını duraksamaz,söylerdim."Bayan"sa,bayağıdan bayağı.("Bayan yanı"nı anımsayalım)."Bay"da öyle.-b.d
30-11-2015 10:55 (70)
Sayın Özdemir, Konuyu tartışmayı anlamsız bulduğunuz için sizi anlamsız bulduğunuz bir tartışma içine çekmek ve orada tutmak niyetinde değilim. Dahası sizi ettiğiniz teşekküre pişman etmek niyetinde hiç değilim. Sizin gibi kelimelerle haşır neşir olan birinin nasıl olurda 'bayan' kelimesini sorulamadığına hayretler ederek soruyorum: 'Yalnızca konu hakkında yorumlar yapan şairlere teşekkür ettim. O şairler de kadın olduğu için tanımlamak için "bayan" kelimesini kullandım.' Burada geçen o şairlerde 'kadın' olduğu için.... O şairler kadın ise, yani zaten zihninizde o kişilerle ilgili bir tanım var iken neden yeni bir tanım arama ihtiyacı duydunuz ve gidip 'bayan' tanımını buldunuz? Bana cevap vermeyebilirsiniz.Yazdıklarınızdan neden bunu yaptığınız az buçuk anlaşılıyor. Konuyu dallı budaklı bir feminizm kartışmasına çevirmek gibi bir niyetim yok. ++
30-11-2015 10:56 (71)
++ Ülkemizdeki genel eğilim kadının biyolojik cinsiyeti ile cinselliğini bir ve aynı kabul etmek, cinsellik çağrışımını ayıp ve uygunsuz bulmak, bundan kaçınmak için de gereksiz ve yapay bir tanıma ‘bayan’a başvurmak. Estetik olmayan estetik dediğim budur. Sorularımı da sizin ‘bayan’ kelimesini bilinçli olarak mı yoksa genel eğilime uygun olarak, sorgulamadan mı kullandığınızı anlamak için sormuştum. Burada toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, LGBTİQ, feminizm, pozitif ayrımcılık vb. konulara hiç girmiyorum. Niyetim sadece kadının kimliğine; adı, cinselliği ve şimdilerde cinsiyeti de olmayan bir ‘kadın’ yaklaşımına, beni de içerdiğini düşündüğüm ‘bayan’ hitabı üzerinden itiraz etmekti. Elif F.
30-11-2015 11:14 (72)
Değerli Elif F, bu bazı sözcükler üstüne takıntılar "baydı" artık :) Benim çocukluğum ve gençliğimde "bayanlar ve baylar" diye bir başlangıç kalıbı vardı mesela, kimse bundan rahatsız olmazdı. Sonra birtakım bir şey duyarlılıkları oluşuyor, bunlar kendilerini sunileştiriyor, sunileşmiş bu duyarlılıklar suni diller yaratıyor. Artık "bayan" sözcüğünü kullanmak bir nevi "kıroluk" -kıro da diyemeyiz artık onun da etnik duyarlılığı var- bir tür kadın düşmanlığı gibi görülüyor ki ne alaka. Ama alaka kurulmuş bir kere. Ben de kullanmıyorum artık "bayan"ı, tepki oluştuğu için. Artık "zenci" de diyemiyoruz, neymiş Amerikancadaki negronun karşılığı imiş. Oysa bizdeki zenci tamamen yüksüz bir adlandırmaydı, aşağılama içermiyordu. Saçma sapan yarı aydın yaklaşımlarına fazla kapılmayalım. Oysa Türkçe diye bir şey kalmadı, Türkçenin düzgün kullanımında ısrar ederseniz sarakaya alınıyorsunuz. Bayan-zenci-kıro vb. demeyin yeter... Konu basit değil yani. Saygılar. Kaan Ars.
30-11-2015 14:03 (73)
Olay tamamen "dedin" demedin" muhabbetine döndü. Bir adam bir şeyi on kez söyler ama neden hala yanlış anlaşılır anlayamıyorum. Bakın son kez söylüyorum. Benim şairleri kadın-erkek diye ayırmama gerek yok. Herkesin yazdığı şiirlere bakıp seviyesini zaten görebiliyorum. Neden öyle bir ayrım yapayım? Neden buna gerek duyayım? Ne kadar saçma ve ne kadar anlamsız bir tartışma. (B.Ö)
30-11-2015 18:26 (74)
Sayın Arslanoğlu, Bir miktar farklı nedenlerle de olsa konunun hiç basit olmadığı fikrinde birleşiyoruz. O meşum kelime İnsanBU'da karşıma çıkınca kelimenin dayanılmaz cazibesine kapıldım diyelim:) Saygılar benden de. Elif F.
30-11-2015 19:45 (75)
Peki biraz anlatayım o zaman. O sizin "meşum kelime" dediğiniz şey ve onun "Bay"ı, Cumhuriyetin ilk zamanlarında yabancı isimlerinin başlarına gelen "madam" ve "mösyö" kelimelerini karşılamak üzere üretilmiş-türetilmiş kelimelerdir. Çünkü Türkçedeki "bey hanım" ifadeleri isimlerin başına değil sonuna geliyordu. "Ahmet bey, Ayşe Hanım" gibi. Bunlar kullanılmaya başladıktan sonra insanlar gerek yazışmalarda gerekse yazdıkları mektupların adres hanelerinde hep bu bay ve bayan kelimelerini kullandılar. Ta ki senyorita (Sn.) kelimesi icat olana kadar. Ayrıca bu kadar rahatsız olunmasına asıl sebep olan şey, toplumun esnaf-işçi kesimlerinin kadınlara "bayan-yenge-abla-teyze" şeklinde hitap etmeleri. Asıl sorun ve kadınları gıcık eden şey bu. Ama o insanlar bunu saygı göstermek amacıyla yapıyorlar. Saygısızlık için değil. Bayan kelimesi bir sıfat.. sadece isimlerin başına getirilen bir sıfat o kadar. Bu arada bilmediğiniz bir dilde şiir yazdığınız için sizleri kutluyorum. (B.Ö)
30-11-2015 19:59 (76)
Sn editörüm SanBa3, vallahi sizden cesaret aldım da yazıyorum. Dur bakalım. Gavurda lady var, woman var, female var, mrs var, miss var, mistress var, madam var, madame var, dame var, mistress var, ladyship var, gentlewomen var, mum var, mother var, she var, ms var, femme var, var da var yani. Ne var yani, bizde de bayan olsa? İngilizce yazı yazarken lady kullanmıyoruz pregnant woman diyoruz ama bizdeki halk otobüsü şoförü ayağa kalkıp da koridorda bekleyen yolculara doğru "bayanlara yer verelim" dediğinde de garip karşılamamak lazım. İsteyen de bayanı kullansın ne çıkar? THY "hanımefendiler, beyefendiler" diye anons yaparken çok mu doğal oluyor sanki? mh
30-11-2015 20:55 (77)
ciddi misiniz gerçekten anlayamıyorum. bayan hitabı, ki bay kelimesinin "kaburga kemiğinden" türetilmiştir, kadını erkeğin bir altı olarak konumluyor. bir sözcüğün toplumsal hafızadaki çağrışımı önemsiz mi sizce, bir aleviye, açık açık kızılbaş diyebilir misiniz? (neden diyesiniz?) Rte kız mıdır kadın mıdır bilemem diye bas bas bağırdığında, bu mantığa göre rahatsız olunacak bir şey olmadığı ispatlanabilir. Batı toplumlarında da var, Madam, matmazel gibi. (sanki batı toplumları cinsiyet eşitliğini sağlamış gibi. tabi ki olacak.) ben burada politically correct durumundan söz etmiyorum. ama neden zenci sözünün, siyahi sözünün, hatta çikolata renki sanatçı sözünün kullanılmak zorunda olduğunu anlamıyorum. Pozitif ayrımcılık istemiyorum. Bayan-Kadın-Kız-Hanım olmak da. sanırım böyle çağrılmayı durdurmaya yetecek gücüm yok, ama bunu sevmemeye hakkım var, çünkü benim felsefeme göre düşünce dili değil, dil düşünceyi belirliyor. saygılarımla. İnci Derinde
30-11-2015 22:02 (78)
Evet, "canan" kelimesi de "can" kelimesinin titreşiminden üretilmiş. Ayrıca eşinizin "vali kaymakam komutan" gibi bir etiketi olsaydı ve davetiyelerde isminizin başına "bayan" yazılsaydı bundan gurur mu duyardınız, yoksa rahatsız mı olurdunuz o da apayrı ve çok çok çok derin bir konu. Neyse, ben İsmet Özelin şiirini ilk gördüğümde "Ne kadar saçma, kadınlardan çok daha berbat yazan erkekler var, ne alaka" diye düşünmüştüm. Ama şimdi açıkçası adamcağızı gayet net anlıyorum çünkü bana da o tür bir şiir yazdırdınız. Pes ediyor, helal olsun diyor, teşekkür ediyorum. (Tek kesmeler (/) bir satır, çift sekmeler (//) iki satır alta geçmeyi gerektiriyor.) MÜSTEF'İL-HÂTÛN//Bir kadın şaire bayan deyince,/Yırtılır lodosun ürkek nefesi/Küçücük göllerde kasırga kopar.//Korkutmaz insanı gökgürlemesi,/Tüyleri ürpertmez en yoğun sağnak/Kızgın bir kadının gözleri kadar.//Direnmek, daha çok dayak yemektir.//Bahadır Özdemir
30-11-2015 23:35 (79)
İlk başta bö'ye çok mu haksızlık edilmiş diye düşündüm. Ne de olsa ben de manyaam. Ve haksızlığa tahammül edemem (başkaları eder diye kinaye yapmıyorum - sadece bende racon bu, onu diyore). Ama sonra şu yorum silsilesini bi daha okiym dedim. Hâlk jürisinin bi azası olarak kanaatimi belirticiğm (klinik yorumumu kendime saklıyorum - her ne kadar aslında durumla alakalı ise de burada ifade edilmesi şimdilik gereksiz). 52 nümerolu yorumu bi daha okusun herkes. Bö'ye karşı çıkanlar çok haklı maalesef. Çünkü, bal gibi o "bayan"ı oraya kakmış. Şimdi hiç silinmesine gerek yok. Önceki yorumları yapan durali'nin ve ateş'in cinsiyetine gönderme yapma ihtiyacı niye hissetmemiş? Bu insanların o yorumlarını değerlendirmemiz için onların cinsiyet verilerine ihtiyacımız yoktu. Oysa bö aşikar şekilde cinsiyet belirten "sıfat"ı (kendisi öyle demiş - oysa normalde o "meşum" sözcük pek sıfat olarak kullanılmaz - asla kullanılmaz demedim, pek kullanılmaz dedim) tam da cinsiyet belirtmek için oraya koymuş +
30-11-2015 23:36 (80)
Sn 77, yorumunuzda bütün "günahları" (kadın-kız, alevi-kızılbaş) bayan üzerinden boca etmişsiniz, tam aşure olmuş. Yani zenci yerine afro-american deyince sorun çözülüyor öyle mi? Zenciyi de beyaz adam üzerinden tanımlayınca sıkıntı olmuyor. Pazarcı "Geel, bayan!" diye tezgahına çağırdığında, "sen kime bayan diyosun" diye toplanıp adamın üstüne yürüyün, "bizi kategorize etme" diyin de o da "Höğ?" desin size. Daha sırada abla-yenge-bacı var, "bayan soför" gerçeği var:) İşiniz uzun. mh
30-11-2015 23:37 (81)
+ Mamafih, bö'nün bu davranışında hüsnüniyet taşıyıp taşımadığını sorgulama hakkım yine de olmaz kanaatindeyim. Cezai ehliyet ayrı bi tartışma konusu. By the way (baydıvey - baydı be hey), politikıli korrekt olma takıntısına karşı bayrak açmış adamlardan biriyim. Bu sitede de bunla ilgili 50 (abartmıyorum) yorumum olmuştur. Zenciye zenci, kızılbaşa kızılbaş denir. Ya ne diyecektik? Kadına da kadın denir. Kıza da kız. Hepsi insan dişisini karşılıyo. Doğru. Ama hanım başka şey, kadın başka, karı başka, kız başka, gocagarı bambaşka. Biz bunlar yokmuş gibi davranamayız. Kelimeleri yok saymak IŞİD'e DAEŞ deme cingözlüğünden bile ahmakçadır. Ayrıca o kelimeler argo falan da değildir. Amaaa... İşte bu durum bö'nün yaptığında politikıli korrekt olmak ya da olmamaktan bambaşka bi sorun olduğu gerçeğini değiştirmiyo. Bi de... Ladyship dişilik içermez. Majesteleri, haşmetmeab, hazret falan gibidir. Aksini gösteren örneğe sevinirim. Öğrenmiş olurum ben de. a.y.a. mucuksss (erkekçe öpsss - nası?)
30-11-2015 23:38 (82)
Ayrıca eşinizin "vali kaymakam komutan" gibi bir etiketi olsaydı ve davetiyelerde isminizin başına "bayan" yazılsaydı bundan gurur mu duyardınız, yoksa rahatsız mı olurdunuz o da apayrı ve çok çok çok derin bir konu. demişsiniz bay özdemir. derin bir konu falan değil. ama inci derinde. (şiirinizin adı bana hababam sınıfında alçak kadın, beni neden Taksim'de iki saat beklettinnn... kısmını hatırlattı. eğlenceli birisiniz vesselam, tuhaf bir espiri anlayışınız var.) İnci
01-12-2015 08:46 (83)
Bilimsellik maskesi altında "Klinik Tanı" ve "Cezai Ehliyet" gibi kelimeleri kullanmak, artık hakareti de aşan ve direkt mahkemelik bir olay olduğu için cevap vermem gerekiyor. Sayın aya'nın bana bulaştığı anda Rölatif Yetmezliğe girerek komik duruma düşmesi, tabi ki benim suçum değil. Bu "Doğal Seleksiyon Kuralları" gereğince olan bir şey. Ayrıca bir insanın "ne kadar etik çalıştığını" vurgulaması da bana pek normal gelmiyor. Neyse, düşünce akışındaki bozukluğun en kolayca anlaşılabilecek belirtisi belli bir noktaya takılıp kalma ve o noktadan çıkamayarak hezeyanlar üretmektir. Benim bu başlıkta yazdıklarıma bakacak olursak ben sadece bir "edebiyat ortamına" girdiğimi düşünerek bir takım magazinsel bilgiler verdim, yani kendimce "döktürdüm" o kadar. Daha sonradan etrafımdaki tipler "Hocam demin neden güldünüz" "Bana neden öyle baktınız" gibi gerekçelerle üzerime gelince onların diliyle konuşarak onları yatıştırmaya çalıştım. Yaptığım şey sadece bu. Herkes kendi aynasına baksın. (B.Ö)
01-12-2015 10:26 (84)
Rölatif Yetmezlik??? Halostik Parodoksal Düşünce diye de bişe uydurduydun sen. O zaman "ne saçmalıyon la" demeliymişim. Haklısın. Eee, nası olsa psikiatr bol diye salla dur. Elini tutan mı var?! 1. Bilimsellik maskem falan yok. Senin uydurukingenin çok. 2. Klinik tanı falan demedim. Doğru oku. 3. Etik çalışmak?.. Ne alakası var yavrum? O bu yazı altına yazılmamış bi yorum. İçinde etik-götik de geçmiyo. 4. Sen deli görmemişin. Beni görünce emin ol diğneğini saklarsın. 5. Burdaki sakin insanları pıstırabilirsin. Ama senin triplerin bana sökmez. 6. Bi daha saçmalama özgürlüğünün sınırını aşarsan ve bana bulaşırsan sana anladığın dilden de cevap veririm. 7. Mahkeme? Dedim ya. Ortada bi cezai ehliyet olması gerek muhakemenin yapılabilmesi için. 8. Ben çok gada aldım. Kumbaraya atma sen. 9. Mucucuksss. "a.y.a. bö'den çok korktu; hatta tırstı; hatta yusuf yusuf etti!" Hadi len ordan! Herkes ritalinini, lityumunu, risperdalini saatinde alsın. Bana bulaşmasın! Pis adamım ben. a.y.a. pisss
01-12-2015 10:27 (85)
Şizofreninin bi özelliği de şizofrenin kendini normal sanıp milleti hezeyanlarda saymasıdır. a.y.a. durum tespitsss
01-12-2015 12:53 (86)
Biraz bilimsel bilgi verelim. Bu tür konularda herifin ya da kadının yazdığı yazılara göre ya da içine gelen "çoşku"ya göre tanı konulmaz. Herhangi bir psikiyatriste sorsan "Abi önce herifi bir görmek gerekir" der. İçindeki coşkuya göre tanı koymaya kalkarsan coşku elinde kalır ve "bu nereden elime geldi" der bakar kalırsın. Konu dışı olarak, gevişgetirenler familyasından hayvanların geviş getirmeleri yedikleri şeyleri yutmamış oldukları anlamına gelmez. Sadece sindirmeye çalıştıklarını ve bunun da zaman aldığını gösterir. (B.Ö)
01-12-2015 12:58 (87)
Değerli AYA ve BÖ, bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi büyük çoğunluğun bugüne kadarki ortak aklı ve onayı ile yorum onaylamada tamamen kafamıza göre hareket etme hakkını elde etmiş bulunuyoruz müdüriyet olarak. Yine de buna bir kural silsilesi getirmeye ve onu uygulamaya çalışıyoruz. İki ya da daha fazla kişi arasındaki polemiklerin hele böyle kırıcı şekilde uzaması her şeyden önce bizim ruhsal sağlığımızı tehdit ediyor. O bakımdan birbirinize son kez -tercihan kırıcı olmayan- bir şey söyleyiniz ve lütfen bu polemiği kapatalım. Son söz hakkınızı kullanmasanız tabii daha iyi olur, ama siz bilirsiniz. Birer yorum kutusu hakkınızı kullanabilirsiniz. İkinize de içten sevgi ve saygılar. Müdüriyet.
01-12-2015 13:42 (88)
İçimden "ç"oşku falan gelmedi. Ben tanı da koymadım. Ha ama disleksi abartılı derecede sabit. Orası elde var 1. Geviş getiren hayvanlar konusunda çok haklı zat-ı muhterem. Bu başlıkta işkembesini, kırkbayırını, börkeneğini ve şirdenini kimin kullandığı herkesçe malum. Bu durumda kimin gevişgetiren fraksiyonda olduğu da aşikar. 1 yorum hakkımı edep sınırları dahilinde kullandım sanırım. Di mi müdürüm? a.y.a. sigarasını pofurdatsss. Ha bu arada, bi arkadaşa burdan haber veriym. Akepe oyvereni başörtülü kadınların kitap fuarında ne işi olduğunu söylemek ifade hürriyetine girmiyomuş. Memlekette bu konulara meraklı savcı da çokmuş. Sonra derdini Marko Paşa'ya anlatır. Ama olsun. Ben cezai ehliyet konusunda yine kendisine destek olurum. a.y.a. pofursss da pofursss
01-12-2015 16:13 (89)
Sonuçta protest takılmanın da tabii ki bi adabı var. Ama fırsatını bulduğu anda çatır çatır reklam yapmasını çok iyi bilen "oppurtinist" bir tipin, protest görünüm altında ona buna ve "hatta bana" rastgele saldırmasını, diş geçiremeyince hakaret, itham, tehdit gırla gitmesini de sineye çekecek değilim. Sonuçta işimizi de camiamızdaki profilleri de bi-nevi gayet iyi tanıyoruz yani. Müdüriyete de sabrı için teşekkür ediyorum. (B.Ö)
02-12-2015 10:05 (90)
81. "Ladyship dişilik içermez"e...Bak ne diyo gavur? 1. Her/your ladyship: a polite way of referring to or talking to a woman or girl who has the rank of a peer or knight without using her title http://dictionary.cambridge.org/dictionary/english/ladyship , 2. Her/Your Ladyship: A respectful form of reference or address to a woman who has a title. (British ironic) A form of reference or address to a woman thought to be acting in a grand or self-important way http://www.oxforddictionaries.com/definition/english/ladyship 3. Her/Your Ladyship: (ironic) A form of reference or address to a woman thought to be acting in a pretentious or snobbish way http://www.oxforddictionaries.com/definition/american_english/ladyship. Yanisi, ladyship gayet de "dişilik içerir", dişiyi kasteder, o yüzden bunun bir de lordship olanı vardır. mh
02-12-2015 14:59 (91)
meramımı iyi ifade edememişim ama 90'da verilen referanslar ve örnek de (lordship) beni doğruluyor. sınaması basit. çeviri dilinde ladyship'i türkçeye dönüştürünce aynen 81'de belirtilen kelimeler çıkıyor. ki görüleceği üzere orada cinsiyet kavramda batıni olarak saklı değil. indo-aryan bir dil olan ingilizcede maskülen/feminen ayrımı katıdır. o yüzden bizim dilimiz açısından ve genel kavram yükü açısından cinsiyet içermeyecek ifadeler mecburen cinsiyet bildirir hale dönüştürülür. yoksa kelimenin kendisinin cinsiyete doğrudan göndermesi yoktur. örneğin yine indo-aryan bi dil olan ispanyolcada doctor/doctora diye bi ifade vardır. ama bu çok "zahiri"dir. orada kişinin dişiliğine doğrudan referans yapılmaz; aksine, dilin mekanik bi zorunluluğu nedeniyle bu belirtilir. ilgililere duyurulur. arif yavuz aksoy saygılarını sunar
17-12-2015 15:43 (92)
Tartışmalar esnasında söylemeye fırsat bulamamıştım. "Halostik Parodoksal Düşünce" konusu ilgi çekmiş. Bu tabii ki benim uydurmam ve yorumum değil. Bir genel kültür konusu olarak, Uzak doğu felsefeleriyle modern fiziğin bağdaştırılması konusunu herkesin bildiğini sanmam benim hatam. Bu konuda merak edenler Fritjof Capra'nın "Fiziğin Tao'su" kitabını okuyup yorumlarda anlatmak istediğim şeyi anlayabilirler. (B.Ö)
17-12-2015 16:32 (93)
sayın bahadır özdemir, o söylemeye çalıştığınız şey HOLISTIC PARADIGM olmasın? new age zulmün şahikalarındandır kendileri. ve aynen benim yazdığım gibi yazılır. japon şiirine hakimiyetiniz gözlerimi yaşartmıştı. yahudi tarihine sizin gibi vakıf olan da görmemiştim yıllardır. ama ingiliz dili galiba biraz "az ve öz" kalmış. halostik parodoks... google it! böyle bir şey yok. bunu mu demek istediniz? bu arada, pardon. google it dedim. kendim de googleladım. sadece insanbu sitesi çıkıyor. ve siz ve size takılanların (inci derinde ve aya) yorumları... para olacak bir de o paradokstaki. paro değil! saygılarımı sunarım efendim. not: bu bir polemik değildir. çağrı erhan
17-12-2015 17:24 (94)
Hatalarımı gören ve düzelten insanlar olması güzel. Teşekkürler. Ayrıca yahudilik konusundaki ve Japon şiiri konusundaki takdirleriniz için de ayrıca teşekkür ediyorum. (B.Ö)
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210598
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.