Orhan Kemal Roman Ödülü nasıl verilmemelidir? (Orhan Kemal'in anısına saygıyla)

Bu yazı, 2014 Orhan Kemal Roman Armağanı’nın ilan edilmesinden hemen sonra yazılmıştı. O günden bugüne yaklaşık 6 ay boyunca ısrarla sorulmasına, defalarca yazı yazılmasına rağmen seçici kurul üyeleri bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamışlardır. Bu nedenle Mayıs 2014 tarihinde yazılan ve “belli nedenler”le yayınlanması gecikmiş-geciktirilmiş yazıyı okuyucuların değerlendirmesine sunarım.

 

 

Bu satırları buz gibi odamda yazıyorum. Ne odun ne kömür alacak param var.

                                                                                                Orhan Kemal (11 Mart 1964)

 

                            Orhan Kemal Roman Ödülü nasıl verilmemelidir?

                                       (Orhan Kemal’in anısına saygıyla)

            Sözcükleri çok ciddiye alıyorum. Bunu bize en çok edebiyat öğretti. Edebiyat dünyayı ve insanı sözcüklerle değiştirme sanatıdır. Bu nedenle, sözcükler üzerine yapılan tartışmalar, asla boş tartışmalar değildir.

            Orhan Kemal Roman Ödülü, 2014 yılında Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız kitabına verildi. Seçiciler Kurulu, bu romanı, "tarımsal üretim atmosferindeki insan gerçekliğinin dönüştürülebileceğini, daha iyi bir dünya için yaşanan acılardan kurtulmanın mümkün olduğunu, Orhan Kemal'in dünya görüşüne yakın bir anlatımla bir dizi bilinmezle irdeleyen ve tarihe yaptığı göndermelerle evrensel vicdanı da hatırlatan yaklaşımıyla" ödüle değer gördü.

          Acaba ben yanlış bir kitabı mı okudum, yoksa bu gerekçe başka bir kitap için mi ifade edildi gerçekten emin değilim. Ama neredeyse emin olduğum bir şey var.

-Ya ödülü veren seçici kurul bu kitabı okumamış.

-Ya da eğer okudularsa bu gerekçeyi başka birileri yazmış.

Geriye kalan tek seçenek olan “seçici kurul bu kitabı okuyup bu ödülü bu gerekçeyle vermiş” seçeneğine ihtimal vermek istemiyorum, çünkü bu durumda zorunlu olarak “saygıdeğer kurul üyeleri bu kitabı anlamamış” gibi bir yargıya varmak gerekiyor. Bu yargıya varmak haddim değil.

Bu nedenle mantık yürütmemi burada kesiyor ve neden böyle düşündüğümü anlatmaya geçiyorum.  

               Gerekçenin ilk bölümü: “tarımsal üretim atmosferindeki insan gerçekliğinin dönüştürülebileceğini”… Romandaki atmosferin, “tarımsal üretim” ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Romanda bir “üretim atmosferi”nden söz edilecekse bu asla “tarımsal” değil. Romanın ana kahramanı (Mesut) bir memur, roman boyunca işiyle ilgili kayda değer bir olay olmuyor. Romanın ikinci kişisi bir koruma-şoför, romanda en çok söz edilen üçüncü önemli kişi ise amca; geniş arazileri olan bir tefeci. Romanda en geniş anlamıyla yorumladığımızda bile “üretim atmosferi” namına hiçbir şey “tarımsal” değil. Ara sıra cümle arasında geçen “köylü fındığı satınca” gibi ifadeler dışında “tarımsal” hiçbir şey yok. Hadi daha da zorlayalım, “tarımsal üretim atmosferi” diye üretim mekanı ya da köy kast edildi diyelim; roman, kitabın başındaki yolculuk kısmı dışında baştan sona Ünye’de geçiyor. Arada sırada “köylü şöyle yapar, köylü böyle yapar” gibi ifadeler dışında köyle ilgili bir şey de yok. Sorun bende ise bunu memnuniyetle kabul etmeye hazırım ancak bu romanda “tarımsal üretim atmosferi” ile doğrudan ya da dolaylı hiçbir şey yok.  

“tarihe yaptığı göndermelerle evrensel vicdanı da hatırlatan yaklaşımıyla”

Gerekçenin son kısmı bu şekilde ifade edilmiş. Bitişi 2012 olsa da romanın son birkaç sayfası hariç tamamına yakını 27 mayıs 1960 sonrasında geçiyor. Romanda tarihe yapılan iki gönderme var: birincisi Adnan Menderes’lerin mahkeme süreci, ikincisi ise Mesut’un anne tarafından ailesinin uğradığı katliam. Yazar doğrudan belirtmese de dolaylı olarak bu katliamın 1915’te bir Ermenilere yönelik olduğunu anlıyoruz.

         27 mayıs “gönderme”si sadece Mesut’un karısı ile yaptığı telefon görüşmelerinin bir konusu olarak ve de iki siyasetçi ile konuşmalarında geçiyor. Diyalog konusu olması dışında hiçbir şekilde işlenmemiş. İkinci  gönderme roman açısından çok daha önemli. Ancak bu trajik olay bile fazla derin işlenmeden kalmış. Bu tarihi olay ele alınırken en derinleştirilmiş karakter olarak Hikmet karakterini görüyoruz. Bu motifin işlenişinde romanın sahicilik duygusuna en çok yaklaştığı yer burası. Ancak yazar, romanın doğal örgüsü içinde çok kolay çözülebilecek sorunları, doğaüstünü olaya katarak çözmüş. Hepsini birlikte değerlendirdiğimizde, bu katliamın ele alınışında edebi açıdan olumlu anlamda bir olağanüstülük yok. Toplu mezarın açılması gibi trajik bir sahne bile çok daha dramatik yazılabilirdi. Olayın kendi dramatikliğini düz yoldan dile getiriş dışında anlatımda bir özgünlük, ele alınış tarzında bir farklılık yok.

“Orhan Kemal'in dünya görüşüne yakın bir anlatımla bir dizi bilinmezle irdeleyen”           “bir dizi bilinmezle irdeleyen” ifadesi gerçekten doğru. Kastedilen sanırım romandaki ruhlar, ölü amcadan haber getiren arabacı, mezardan çıkan ölü vs. Bir romanda doğaüstü olaylar romanın kurgusu buna uygun olduğu takdirde elbette olabilir. Doğaüstü unsurlar tıpkı diğer unsurlar gibi roman gerçekliğinin altını çizdiği, gerçekliği güçlendirdiği ölçüde kullanılabilir. Bu roman, bir nedensellik örüntüsü içinde ilerlerken Mesut’un Ankara’ya gitme isteğini akışa aykırı bir şekilde doğaüstü bir güç (arabacı-amca) engeller (sf 115). Sayfa 377’de amcası arabacıyla mesaj göndererek “müsademeye gireceğini”, “şehirde değil köyde kalmasını” söyler; Hikmet’in semaverini ve halısını eve getirir. Ölü amcanın Huriye’nin evinden duyulan çığlıkları, amcanın mezardan kalkarak Huriye’nin elini yakması, amcanın parmağı vs. Bunlar bu romanın kurgusu içinde kolaylıkla çözülebilecek sorunlara gereksiz ve anlamsız “dış” müdahaleler olarak kurguya zarar vermiş. Romanın kendi içinde bir çok olanak varken bu kısa ve kötü yolun seçilmesi romanın niteliğini ciddi ölçüde düşürmüş. Doğaüstü müdahaleler, bu romanda zorunluluk değil aksine keyfidir, romanda yapay kaldığı ve bu romanın kendi kurgusuna aykırı olduğu için romanı zayıflatmaktadır. Bu romandaki doğaüstü olaylar, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabından çok Samanyolu TV’deki 5. Boyut programını andırıyor.

“Orhan Kemal'in dünya görüşüne yakın bir anlatımla bir dizi bilinmezle irdeleyen”

Bu fazlasıyla yanlış cümlenin “en yanlış” yeri burası… Cümlenin bu kısmı artık gerçekliğin inkarıdır. Bir masaya zürafa deseydiniz, gerçeği bu kadar inkar etmiş olmazdınız. Bu kitapta Orhan Kemal’in dünya görüşü var ise bize yıllarca Orhan Kemal diye yanlış kitaplar okutmuş olduklarını söyleyebilirim. Bereketli Topraklar Üzerinde, Eskici ve Oğulları, Hanımın Çiftliği… Eğer bu kitapları Orhan Kemal yazdıysa bu ifadeye palavra sözcüğü bile az gelir. Neresine dokunsanız elinizde kalacak bir ifade. Orhan Kemal’in dünya görüşü ile uzaktan yakından, köşesinden kenarından hiçbir ilgisi yok. Bunu yazarın da çok iyi bildiğini tahmin ediyorum. Çünkü bunu hiç saklamıyor ve söyleşilerinde söyledikleri ortada.  Bir söyleşisinde şunları söylüyor:

      “... Toplumcu gerçekçilik dedikleri bir şey vardı ve o yıllarda yaşamasına izin verilen tek gerçekçilikti. Ne işler ya! Nelerle uğraştık’ Lukacs diye bir Macar köylüsünü getirip burnumuzun dibine dayadılar, estet diye”

Üç satırda taşan kibir, Lukacs’ın aşağılanması ve diğer sorunları bir kenara bırakalım. Elbette bir yazar toplumcu gerçekçiliği eleştirebilir, Lukacs’ın değersiz olduğunu söyleyebilir, hakkıdır.

Buradaki sorun, bu yazarın gidip bir süre sonra, her fırsatta aşağıladığı “toplumcu gerçekçiliği”n abidesi Orhan Kemal adına verilen ödülü alabilmesidir. O “Macar köylüsü”nü “estet” kabul eden bir yazarın adına verilen bir ödülü almıştır Hamdi Koç.

Hamdi Koç söyleşilerinde, Lukacs'ı, toplumcu gerçekçiliği ve onların temsil ettiği edebiyat anlayışını defalarca küçümseyen, defalarca aşağılayan ve zaman zaman küfreden bir yazardır.

Yazdıkları ve söyledikleri ortadadır. Bir insan daha ne diyebilir?

Orhan Kemal ile Hamdi Koç'un birbirleriyle bir ilgisi var ise bu ilgi BİRBİRLERİNİN KARŞITI OLUŞLARIdır ancak.

Sanat anlayışları bakımından Hamdi Koç ne ise, Orhan Kemal o değil; Orhan Kemal ne ise, Hamdi Koç o değildir.

     Bu kitap yazılmış elbette en kötü kitap değildir. İyimser bakacak olursak yukarıdaki eleştirilerim haricinde romanın oturmuş karakterleri ve belli bir kurgusu var. Ufak tefek yanlışlar (“özlemle yad etti” gibi) hariç ciddi bir dil yanlışı (“aynen öyle”, “ya”’lı cümleleri görmezden gelelim) yok, belli bir biçimle yazılmış. Ufak kronoloji hatalarını (3 düşük yapan bir kadın, 3 yıl sonra hamile kalarak Mesut’u doğuruyor, Mesut 22 yaşında; bütün bunlar 25 yıllık bir evlilikte oluyor!) da görmezden gelelim. Ufak mantık hataları (AB negatif kan grubu olan bir hastaya annesinin kan vermesi) da gözardı edilebilir. İçinde nadir de olsa altı çizilecek bazı cümleler de var.

          Bu kitap Orhan Kemal ödülü almasaydı, ödülü “bu gerekçe” ile almasaydı, bu yazıyı yazmaya gerek duymazdım. Ancak bu kitap Orhan Kemal Roman Ödülü alacak en son kitaplardan birisidir.

Orhan Kemal Ödülü bu kitaba okunmadan verildiyse bu korkunç bir olaydır. Ancak bu kitaba okunarak ödül verildiyse bu çok daha korkunç bir olaydır. Ödül gerekçesi ise akılla ve insanlığın sanat birikimiyle alay etmektir.

          Jüri üyeleri içinde tanıdıklarım, gayet saygın alanlarında yetkin sanatçılardır. Ancak bu olay kişisel bir olay değildir. Bu kitabın Orhan Kemal Ödülü almış olması, Türkiye’de ödül kurumunun ne kadar çürümüş olduğunun güncel bir kanıtıdır.

                                                                                                                        Taylan Kara

                                                                                                taylankara111@gmail.com

 

Bu yazı İnsancıl Dergisi’nin Kasım 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Facebook
yorumlar ... ( 21 )
17-12-2014
16-12-2014 22:19 (1)
Tebrikler. Bu kadar güzel anlatilamazdi. Teşekkürler Sayın Kara
16-12-2014 23:16 (2)
(1)Toplumsal ahlakın farklı tarihsel dönemleri var. Bu dönemleri yıllara göre sınıflamayı ve tanımlamayı denesek nasıl bir şey çıkar ortaya... Toplumda, gündelik hayatta daha çok görünen, yapılmasa da savunulan, bir "eşik" olarak iddia edilen "ahlak" anlamında... Para, maddi çıkar, dürüstlük, yardımlaşma, bencillik kategorilerinde... 1920'li yıllar ahlakı... Kırsal, feodal kültür. Savaş sonrası... savaş dönemleri, dayanışmacı. Para mülkiyet hırsı hoş karşılanmaz. Bilim ve sanat emeğine ait belirgin bir tutum yok ama geliştirilmeye çalışılıyor. Kapalı ve yoksul ekonomi; kanaatkarlık övülür... 1960'lı yıllar... Eski Türk Filmlerinde görünen ne ise o... Bilim ve sanat emeğine değer veriliyor... Bu yolda emek verenlere büyük saygı duyuluyor. Okumak, bilmek, eğitim görmek hayran olunası uğraşlar. Üniversitede okuyan delikanlı mahallede parmakla gösterilir, övülür... Zengin olmak değil "mühendis, doktor" olmak önemlidir... Yazarlar az kazansa da, manevi olarak tatmin oluyorlar...
16-12-2014 23:16 (3)
(2)1980'li yıllar... Tüketim toplumu ahlakının ilk yılları. Para ve mülkiyet ideolojisinin baskın olmaya başladığı zamanlar. Artık "para kazanmak" övünülecek duruma geliyor. Bilim ve sanat emeği yerine, piyasa üzerinden kazanılan para daha önemli oluyor. 2000'li yıllar... 80'li yılların ahlakı topluma nüfuz etmiş. "Dini, İmanı" para olanlar, karaparalarını "din, iman" ile aklıyor. Bilim ve sanat emeği iyice gözden düşmüş; daha kısa zamanda, daha çok para getiren işler... 1960'lardan başlayarak "köşe dönme" üzerine faaliyet gösterenler, 2000'li yıllarda siyasal iktidarı ellerine geçirirlerken, aynı yatakta serpilmiş ahlak ile de buluştular. Her ne ise o, her kimin ise, arkasında yatan tarih-emek-duygu ne kadarsa... hiç önemli değil.. Soru şu; "bu işten kazanç ne kadar, payıma ne düşer?" Ölçü "nakit olarak ne kadar?" sorusunun yanıtında aranıyor..
16-12-2014 23:18 (4)
(3)İşte bu ölçüler gözetilerek davranma meşruiyet kazandığında, "nakitin" edinilmesi egemen ahlak olduğunda, o jüriler hem de "farkına varmadan", ödülleri de bu "kaygılar" içinde dağıtmaya başlar. Gözetilmesi gereken, Orhan Kemal'in kişisel ve yazınsal tarihinin kendisi değil, ne kadar "nakit" sağlayabileceğidir; hatta bu ödül ile o roman çok satıyor, "nakit" büyüyorsa, jüri, doğru bir iş yaptığını da iddia edebilir? Egemen ahlak'tan yana olarak da Taylan K. gibilerini "anlayamıyor" olmaları da mümkün. "Bak evladım; günümüzde bir romanın da değeri ne kadar çok sattığı, sektöre, ve sektörün adamlarına ne kadar çok kazandırdığı ile ölçülür. O.Kemal ödülü de diğer ödüller gibi bu sektörün daha çok kazanmasına hizmet ediyorsa kendine ait önemi, değerini artırır. Kitap çok satıyorsa, Orhan abinin de reklamı olmuyor mu bu?
16-12-2014 23:18 (5)
(4) Bu sayede Orhan K. 'inde kitapları yeni basımlar yapar; önemli olan romanın beğenilmesi, beğendirilmesi, iteklenmesi ve çok satılması... Öyle şeylere kafanı takma, yok Orhan ağabey böyle yazmazdı filan; hangi çağda yaşıyorsun sen?" Bu çağ böyle... Pazarlama çağı... Pazarlanmayacak ne kaldı? Orhan Kemal'in adı, anıları, hayatı ve adına düzenlenmiş ödül... Elbette o da pazarlanacak!
16-12-2014 23:21 (6)
Vallahi doğru :)) K.A.
17-12-2014 08:50 (7)
(5) Akılda kaldı mı? Aynen öyle demişti... "Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim!" Dediğini yaptı ve yapıyor; iktidardan da inmiyor. Ülkenin pazar malı yapıldığı ve alkışlandığı ülkede de, Orhan Kemal'in anıları, yazar kişiliği de elbette yayın pazarının bir malı haline gelir... Burada denilebilir; ama jüride bulunanlar "solcu", "aydın", "demokrat".. "Onlara yakışır mı?" ... Yine unutuldu galiba, yine başa mı dönüyoruz; "pazarlanmayan hiç bir şey yok; o andığın değerler de aynı pazarın içinde birer tabela, satışı, iknayı temin eden görüntülerdir... Pazarlamaya dahildir!" ***** Hiç bir zaman "pazarlanamaz" değerleri olanların bir araya gelerek yeni bir sanat ahlakı oluşturmalarından başka çare olduğunu sanmıyorum. Bu elbette tarihsel bir olgu; ama geleceğin de tohumları her zaman "geçmişte" atılır... Ve bugün o geçmiştir; ama geçmemiştir...ogürsel
17-12-2014 08:52 (8)
Geçmişi ve bugünkü edebiyat ortamını karşılaştırmak o kadar da doğru değil. Geçmiş güzel günlerde de fırtınalar kopuyordu. Zafer Yalçınpınar'ın evvel.org adlı sitesinde, 1950’lerin sonunda Sait Faik Armağanı’na ilişkin olarak süren tartışmaların bir dökümü var. İlgilenenlere okumalarını tavsiye ederim. Şimdi Doğan Hızlan var. O zaman da Yaşar Nabi varmış. Sait Faik hikaye ödülünü kendi yayınevinden çıkan kitaplara verdiriyormuş. http://evvel.org/buluntu-sait-faik-armagani-uzerine-yasar-nabinin-tuhaf-cevaplari-1955
17-12-2014 10:01 (9)
ama bugün fırtına kopmuyor. "sessizlik süikastı" o günlerde yapılamazdı. Namuslu insanlar haklı bir şeyi yalnız bırakmazdı. Bir şekilde bir karşı cephe oluşturulurdu. Bugün "burjuvalaşma" sürecinde, dillerinde, yazılarında "kuştan-böcekten" konu alanlar, gerçek hayatta garsona döner, rica eder..."bu kuşu yağda kızartın, daha lezzetli.." diyerek, yanındakine gülümser; "bu kuş hakkında ne de dokunaklı yazılarım vardı.." Sonra çınlayan bir kahkaha... Bu parçalanmış kişilikler fazla değillerdi; ya da onlar dışlanırdı... Ne gam... İyi bir şey yeryüzünde kaybolmaz! Kuşkusuz T. Kara'nın bu teşhiri çok yararlı oldu ama... bir yerde durmak gerekir... Beklemek, güç toplamak... Yeni bir fırsatta bunları yine rezil etmek... Ama insan "kendi askerlerini" de biraz dinlendirmeli! ogürsel
17-12-2014 10:53 (10)
Orhan Pamuk'un son romanına dair olumsuz bir eleştiri okumadım ve duymadım henüz. Önceki romanlarına göre daha başarılı deniyor. Müdüriyet veya kıdemli okurlar ne düşünüyor bu hususta? Politikayı bir kenara bırakacak olursak, edebiyat kıstasları içerisinde "Kafamda Bir Tuhaflık" romanını nasıl buldunuz?
17-12-2014 10:56 (11)
Siz okuyun sayın 10 numara ve yazıp bize görüş bildirin lütfen. Size görüş bildireceğiz diye çöp okumaktan emin olun, bütün samimiyetimle söylüyorum, pislik karıştırmaktan bezdik, midemiz kalktı. Biraz merhamet lütfen. K.A.
17-12-2014 11:14 (12)
boşa söylemiyoruz, halkımız kahramanlığı çok sever, ama başkası yaparsa. kendisi kıçını yaysın, hiçbirşey yapmasın, birileri onun yerine her işi yapsın ister. arada sırada kafayı çevirip şöyle bir bakarak: "ıııh, olmamış, bu böyle olmaz" demesi için başkaları yıllarca hapis yatabilir önemli değil. buradaki 3 sayfa yazıyı okumaya üşenen adam, 400 sayfalık kitabın okunması için ona buna ödev verir. ee insanbu, üstüne üstlük fazladan ülkemiz insanı bu... bezginbekir
17-12-2014 11:14 (13)
Editörlerin işi çok zor. Şimdi Orhan Pamuk'un son kitabı şöyle kötüdür diye yazsalar, biri çıkar der ki, kötüdür demekle olmaz, niye kötü, yazın anlayalım. Yazdıkları zaman da bir sürü yorumcu şöyle der: Bizi bunlarla niye oyalıyorsunuz, kötü eser tanıtmayın, iyi kitapları anlatın :)) Nasrettin Hocanın çağdaş komşuları :))
17-12-2014 11:34 (14)
Eski patronum L.E. söyledi, Sözcü'de Oray Eğin "Orhan Pamuk'un boza problemi" diye yazmış. Sonunda adamı övüyor mu yeriyor mu belli değil ama "kötü cümle yapısı ve dil kullanımı, Yeni Hayat'ın okunma zorluğunun Yüksek Topuklar'da konu edilmesi, cümleler yabancı dilere kolay aktarılsın kaygısıyla yazma, boza ile ilgili wikipedia açıklamaları" gibi bir çok ipucu var. Bana göre zaten yabancı bir dilden çeviri olarak yazıyor ya neyse, yine hem bu toprağın yiğit evladı hem de süper zeka elitist pozisyonuna düşmeyelim durduk yerde. Kafamdaki tuhaflık da henüz geçmedi zaten. Hayri Şinasi
17-12-2014 11:54 (15)
Vergilius' un ölümünde Vergilius hasta yatağında Aeneas'ı yakmak istediğini arkadaşlarına anlatırken, daha sıradan şair olan Lucius sıradan tük eserlerin tok edilmesini, temizlik yapılmasını savunuyor. Büyük sanatçı kendisini gelişmemiş bulurken küçük sanatçı başkalarını yetersiz ilan eder diyebilir miyiz? -kendisinden daha akıllılardan sürekli öğrenmeye istekli okur
17-12-2014 11:58 (16)
15 numaralı sıradan gizemli okur, cevap vereceğim ama, yetersizliğimden ötürü anlamadım, daha açık sorabilir misiniz? Kim şu anda büyük ve yetersiz sanatçı, kim sıradan sanatçı? Karnımızdan konuşmazsak, dürüst ve açık olursak bir yere varabiliriz belki. Kaan Ars.
17-12-2014 13:06 (17)
Orhan Kemal şairlik için kendisini yetersiz saymış,düz yazıya yönelmiş. Zamanının şairlerini eleştirmemiş. Büyük yazar tavrı için örnek. Küçük yazarı ben değerlendiremem. Zaman kimin kalıcı olacağını ortaya koyar.- yazar olma iddiası olmayan, soru işaretleriyle yaşayan basit okur
17-12-2014 21:01 (18)
Taylan Kara'nın bu dörtbaşı mâmur yorumunda,bir edebiyat eleştirmeni tavrının en diri,en güzel örneklerinden görüyoruz.Gene de takıldığım bir nokta var:Hamdi Koç'un dünya görüşü(hayata bakışı),diyelim Orhan Kemal'in dünya görüşüyle(hayata bakışıyla birebir örtüşseydi;ödüllerden bir ödül olan Orhan Kemal Roman Ödülü,meşruiyet kazanacak mıydı?T.Kara'nın cevâbını az-çok tahmin edebiliyorum ya,sormadan edemedim işte.Şuraya geliyorum öyleyse:Nobel ödülleri de içinde olmak üzere,tüm ödüllere cepheden karşı duracak kadar yakıtımız yok mu?Burasının vurgulanması gerekmez miydi? bünyamin durali
18-12-2014 10:35 (19)
Lütfen bağışlarsanız, yazıya şöyle bir göz attım ama dürüstçe söylemek gerekirse başlığı dışında pek bir şey okumadım. Fakat başlığı bile bana çok şey düşündürdü. Solun önce şunu anlaması gerekiyor: ÖDÜL SOL İDEOLOJİ AÇISINDAN MİDE BULANDIRICI BİR ŞEYDİR. Mesela, Nobel ödülü alabilmek, Pamuk gibi milyon doları cebe indirebilmek için emperyalist karar merkezlerine yaranma çabası. "Ermeni soykırımı olmuştur" lafını eğer gerçekten inandığı ve duygulandığı için kullansaydı Pamuk'a büyük saygı duyardım. Ama böyle değil işte. Nobel ödülü öpncesinde ve o ödülü almak için sarf ediyor o sözler. AKP'ye övgüler de aynı amaca yönelik idi. Neyse. Ödül ve ödül peşinde koşmak, bir amaca ulaşmak yerine ödül almak için yırtınmak insanı kapitalistleştirir, çünkü egosunu alabildiğine okşar, öne çıkma hırsı yaratır ve sosyal dayanışmayı tahrip eder. Ödül kapitalizmin havucudur. İyi bir film yapmak mı önemli, ödül almak için çırpınmak mı önemli? N.B. Ceylan'ın röportajını okuduğumda, ödül için çırpınan bir
18-12-2014 11:01 (20)
18 numaralı yorum(um)daki cümle düşüklüğünü gideriyorum:"Taylan Kara'nın bu dörtbaşı mâmur yorumunda,bir edebiyat eleştirmeni tavrının en diri,en güzel örneklerinden birini görüyoruz." B.D.
25-12-2014 10:14 (21)
18 numaralı yorumun sahibi Bünyamin Bey, ödülün adı Orhan Kemal Roman Ödülü. Verilen ödülün meşruiyet kazanması için ilk adım herhalde sizin söylediğiniz koşuldur. En azından orhan kemalin savunduğu değerlere saldıran bir esere orhan kemal ödülü vermek çok daha eleştirilesi. Baknalı
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210976
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.