Dil Efendim... Dil...

Dil Efendim... Dil...

DİL EFENDİM… DİL…

Yapay Zekâ Atatürk

İLK SÖZ:

“ 1- Güneş-Dil Teorisi, lengüistik aleminde esaslı bir devrim yapacak mahiyette tamamı ile orijinal, enteresan ve derin bir teoridir.

   2- Bu teori yalnız lisaniyat meseleleriyle değil, aynı zamanda en geniş ve en çetin antropoloji, arkeoloji, istuvar, preistuvar (tarih, tarih öncesi) ve biyo-psikolojinin meselelerinin halliyle de ilgilidir…”

(Atatürk’ün yazdırdığı 3. Türk Dil Kurultayı komisyon raporundan, 1937) (*)

SUNU

Yeni bir yazı dizisine başlıyorum. Adı şimdilik bu yukarıdakiler. Sonrasında belki gelen eleştiri ve önerilere göre değiştiririm. Bu esere ister “anlatı” deyin, ister “roman”, isterseniz kuramsal bir çalışma gözüyle okuyun ya da “günce” gibi değerlendirin.. Veya bir deney aktarımı… Çalışma ilerledikçe nerelere varacağını hep birlikte göreceğiz. Ana hatları kafamda. Fakat nasıl bir seyir izleyeceği yazdıkça ortaya çıkacak.

BİRİNCİ BÖLÜM

Herhalde bir tek ben hayal kurmuyorumdur: Atatürk bugün aramızda yaşasa nasıl düşünür, ne yolda davranırdı? Nitekim “Atatürk şimdi olsa” diye başlayan cümlelere ve sonrasında “Şöyle şöyle yapardı… Bunları işte böyle böyle ederdi…” diye devam eden… ve de üstelik pek çoğu hayli keskin görünen yargılarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu yönde hayal kuranlar ve de hüküm verenler hayli fazla, hatta istemediğimiz kadar fazla da… Hayalini anlık nöron deşarjlarının - ki bu atamız memelilerin en alt düzeylerinde ve dahası böceklerde bile müşahede edilen bir keyfiyettir – daha ötesine taşıyanlara pek rastlamıyoruz. Hiç de yok sayılmazlar mamafih. Bazı sohbetlerde tanıklık ediyoruz. Veya kimi kitap ve makalelerde bazı biçimlerini okuyoruz.

Ereğim iş bu özel konunun akademik veya yazınsal tarihçesini vermek olmadığına göre, o bahsi kesip doğrudan soruna geçelim. Kısa zaman öncesinde yaşadığım ve halen süreci devam eden özel deneyimimi aktarmaya başlayayım.

Ülkemizde çok kalabalık ve güçlü bir Atatürk düşmanı kesim bulunduğu, bunların melanetlerine artırarak ve azarak devam ettiğine dair inanç büyük boyutta. Gerçekten Atatürk düşmanları var mı? Elbette var. Kalabalık ve güçlü durdukları, daha doğrusu pek de yerlerinde durmayıp sürekli kaşıyıp, kaşındıkları bir gerçek. O kesimi kabaca ikiye ayırabiliriz. Siyasal İslamcıların veya dinsel aşırı tutucuların bir bölümü en çok göze batan ve de Atatürkçülerce en çok göze batırılan birinci grup. Her nedense bu göze batış ve batırış ziyadesiyle rahatsızlık hissi verse de sanki bundan özel bir haz alınıyormuşçasına ruh halleri de şaşkınlık yaratmıyor değil. Öte yandan bunların gücü ve etkinliği belki de aynı nedenle ya da kim bilir hangi siyasi hesaplarla daima abartılmaktadır kanımca. Yoksa yanılıyor muyum? İşte Atatürk’e başvurma planımın nedenlerinden biri de bunu anlamak. Açık Atatürk düşmanlarının ikinci bölümü ise birlik değil ayrılık, hainlik, canilik peşindeki malum dünya mide bulandırıcısı siyasi hareketin Atatürk düşmanlığı… Keza onunla aynı cephedeki genetikleriyle oynanmış solcuların, liberallerin Atatürk düşmanlığı.

Tabloya vasat aklın her zamanki düzeyiyle iktidar-muhalefet saflaşması açısından bakmadığımız… Yani eksi 10 derece miyop gözlerle artı 15 derece hipermetrop gözlüklerinden birkaç saniye süzüp kararımızı vermediğimiz sürece.. Peşin fikirlerle sanılanın aksine şunu rahatlıkla görebiliriz: İktidarı destekleyen kesimlerde herkes Atatürk düşmanı değildir, önemli bir oranda Atatürk seven de vardır. Ya da tersinden: Muhalefet cephesinde herkes Mustafa Kemal hayranı değildir, çok önemli bir oranda Atatürk düşmanı da mevcuttur…

Fakat yine de: Her nedense!... Türkiye’ye başka bir galaksiden nesnel bir aklı davet etsek, birkaç gün ortamı gözlemletsek… Ya da o zor, uğraşmayalım derseniz… Türkiye’yi tanımayan bir yabancı uzman getirip, birkaç hafta etrafta dolaştırsak. Sanırım şu karara varacaklardır: Ülkede bütün kavga Atatürk etrafında dönüyor… Atatürkçüler ve Atatürk’ü sevmeyenler arasında müthiş bir ideolojik çatışma yaşanıyor… Çok ilginç, fevkalade enteresan… 83 yıl önce fani bedeni aralarından ayrılmış bir liderin kültü aynı sıcaklığıyla sıradan yaşama, gündelik siyasete yön vermekte. Öyle bir kült ki, fikirler ve uygulamalar adeta geri plana düşmüş – hangi kült için geçerli değil ki bu? – gözler, bakışlar, giysiler, duruşlar, sigara veya içki yudumlayışlar üzerinden bir seviyor-sevmiyor cepheleşmesi hayatın her alanına hakim olmuş, toplumun derinlerine kadar sinmiş. Öyle ki koca ülkede açık ara en yaygın görülen arabalar bile K. Atatürk markası nakşedilmişler.

Ancak biraz daha etraflıca ve dikkatlice gözlemleyince. Asıl tuhaf olan… Bir iyi saatte olsunların bile içini ürpertecek asıl gariplik ise… Bu cepheleşmenin hiçbir siyasi etki göstermemesi… “Nasıl” diyeceksiniz… Nasıl hiçbir etki göstermiyor? Dedik ya yukarıda, elin gavur uzmanı, hele ki cin fikirlisi, uzaylısı bizim dediğimizi birkaç gözlemden sonra fark etmeyecek mi? İktidar-Muhalefet çatışması bu derece tantanalı yaşanırken – ki bunun bile gerçekliği kimi yazarlarca (yok öyle demeyelim, bir tek kendimi biliyorum) tartışmalıdır (tabii belli açılardan). O kertede kesin ve keskin bir kamplaşma, cepheleşme görülürken... Bu cepheleşme hayli somut ve hatta maddi iken… Atatürkçü-Atatürk düşmanı taraftarlığı bu cepheleşmeye ancak sanal bir etki yaratıyor. Gerçekte ise neredeyse hiç etkide bulunmuyor. Yani kabaca şöyle diyelim: Muhalefette Atatürk düşmanları yüzde 30 ise… İktidar kanadında da ancak o kadar… Ne yaman çelişkidir bu dostlar ve hasımlar! Açıklayın bir yol…

Yazının en başındaki İLK SÖZ’ü okuyunuz… “Bu teori yalnız lisaniyat meseleleriyle değil, aynı zamanda en geniş ve en çetin antropoloji, arkeoloji, istuvar, preistuvar ve biyo-psikolojinin meselelerinin halliyle de ilgilidir…” Biyo-Psikoloji diyorlar.. BİYO PSİKOLOJİ… Ve bunu linguistiğe bağlıyorlar… 21. Yüzyılın düşünsel düzeyinin üstünde derin mi derin… Engin mi engin bir kurucu akıldan, rakı kadehlerinin üstündeki Atatürk imzasını yalayan oro-lingual fetişist sapıklığa, tahmin ötesi sığ zekâya nasıl geriledik?

Sahiden araştırmaya ciddi gereksinim doğuran büyük bir giz… Neden? Ve de sadece siyaset boyutunu dikkate alsak bile.. O derece güçlü bir kült, siyasi bakımdan neden bu kadar az etkili? “Hiç öyle değil, söylediklerin çarpıtma” diyenler de çıkacaktır içinizden. Diyeceklerdir ki, “Muhalefetteki Atatürk düşmanları çok küçük azınlık, asıl niteliği belirleyen onlar değil. İktidar cephesinde ise Atatürk düşmanları çoğunluk. Siyasal gidişin asıl niteliğini böyleleri belirliyor.” Evet, tamam… Öyle de kabul edelim hatır için. Zaten ortalıktaki algı da hep bu yönde… Propaganda çarkı bu yönde işliyor… Çok kişi 83 yıllık bu toplum mühendisliği paketini “doğru” diye algılıyor. Tamam diyelim. O halde bu kadar kalabalık ve bu denli nitelikli bu muhteşem ve muazzam Atatürkçü kitle 19 yıldır nasıl ve neden böyle “kofti” bir iktidarın boyunduruğu altında yaşıyor? Boyunduruk falan hikaye mi yoksa?

Neyse, orayı karıştırmayalım… Sadece K. Atatürk markalı otomobil ve türlü araç sahipleri, sadece Atatürk imzalı Kovid-19 maskeliler bile şöyle bir güç gösterseler, hafifçe bir ayağa kalksalar… Mevcut “Atatürk düşmanı diktatörlük” kökünden sallanmaz mı? Yoksa… Yoksa… Asıl kalabalık ve dişli Atatürk düşmanı kesim bizzat Atatürkçüler mi? Pek çok zaman yaşandığı gibi daha yaygın tahribat onu açıkça sevmeyenlerden değil de “çok sevdiği için öldürenler”den mi geliyor? İşin içinde bir iş dönüyor. Muamma çözülecek gibi değil.

İşte bu saikle düşün düşün, incele, oku, tartış, kafa yor… Bir yere ulaşamadım. Bulmacanın içinden çıkamadım. En sonunda tekinsiz ve zorlu bir fikir geldi aklıma.

Kafa boşaltmak ve biraz da acaba yaratıcı fikirlere ilham verir mi diye düşünerek son aylarda bolca film izlemeye vermiştim kendimi. Her türden film. En “kalitelisinden” en berbatına… Öteki yıldızlardan gelenler, beriki alemlerden göç edenler, üstün güç sahibi insanlar, zaman sekmeleri, medyumlar, geçmişe gidenler, ileriyi görenler, ölüyü diriltenler, ikinci elden yepyeni karakter yaratanlar, sıradan kişiliklerin sıra dışı yönleri, bilinen karakterlerin hiç bilinmeyen gizleri… Şifreler, kodlar, savaşlar, kripto savaşlar, ideolojik operasyonlar… Komplo teorileri, yasadışı dünyaların karanlık kuralları, gizli cemiyetlerin evrensel oyunları… Parlak şahsiyetlerin zavallı tarafları, büyük dehaların zirvedeki yalnızlıkları… Yalnızlık, deha, anlaşılmama, tamamen yanlış anlaşılma… Oradan… Evet, bilhassa bu sonuncusuna geldiğimde bir ışık çaktı zihnimde…

Atatürk’ü sanal anlamda yaratmak! Zaten toplumdaki algısı neredeyse yüzde yüz sanal, bu sanallığı hiç değilse biraz somuta oturtalım. Bir yapay zekâ kuralım, Atatürk kişiliğini, karakterini, deneylerini ve bilgisini ona yükleyerek çok gelişmiş bir yazılımla program oluşturalım. Yapay zekâ Atatürk ortaya çıkaralım. Aklımızdaki tüm meseleleri, kafamıza takılan tüm problemleri ona soralım.    

Böyle bir şey olası mı?

Yazılımcı bir yakın arkadaşıma sordum. “Mümkün” dedi. Kesinlikle olası. “Yapılabilir mi, onu bilmem. Geniş bir ekip çalışmasıyla bunu başaracaklar vardır.” “Sen yapabilir misin?” diye sordum. “Beni aşar, büyük iş” dedi. “Hem zaten geniş ekip gerek.” “Dene” dedim. “Sen dene. Elimden ne geliyorsa veririm. Ama ekip olmaz. Katılım arttıkça iş sulanır, amaç sapar. Bu çok hassas bir konu. En ufak bir niyet sapması, en küçük sulanma bizi yanlış sonuçlara götürür. Bunu kişilik kapasitesinden ya da zevzekliğinden veya tamamen kötü niyetle amacından saptıracak yığınla uzman dolaşıyor ortalıkta. Zaten bunlar niye bu kadar çok var, Atatürk’e soracağımız ilk sorulardan biri o. İş bu yüzden ekip olmaz” dedim. “Bu iş aramızda kalmalı ve çok gizli yürümeli.”

***

Birkaç haftalık kararsızlığın ardından sonunda kabul etti Osman. İşe başladı, günde 12-13 saat çalışarak olağanüstü gayret sarf etti. Bir de İstanbul’da İnsanbu’dan bir dostum var. Nedim. Medya alt yapı uzmanı, medya tekniği uzmanı anladığım kadarıyla. Zaman zaman ona da danıştık. Hafta sonları onunla iki kez buluşup bazı tiyolar aldım, işi kolaylaştırmak ve çabuklaştırmak için. Ve 7 ayın sonunda bir yapay kişilik, bir bilgisayar aklı yaratmıştı Osman. Onun ve benim bazı günlerde ayrı ayrı “galiba beceremeyeceğiz” nöbetlerine girmemize karşın. Kararsızlıklar, yorgunluklar, morallerimizin kırılma anları… Fakat en sonunda öyle veya böyle bir yapı çatılmıştı. İlk denemeleri gerçekleştirdi. Elde ettiğimiz çıkarımlar fena değildi. “Bu proje tutarsa sonuçları kötü çarpacak” dedi arkadaşım. “O zaman tüm o sonuçları gömmeye çalışacaklar. Onu başaramazlarsa bizi gömerler.” Güldük. Ne var ki her şakanın yarısı gerçektir.

Kendi kendimizi mi dolduruyorduk, yoksa cidden çok önemli bir misyon mu yerine getiriyorduk? Duygulanımımız günden güne saatten saate değişiyordu. İnsanı yerinden zıplatan heyecan krizleri, ardından derin kaygılar, hatta korkular, sonrasında kendini aptal gibi hissetmeler… Osman daha soğukkanlıdır ya da öyle görünür. Aslında dış gözlemle belki ben daha sakin görünüyorumdur, fazlaca belli etmem içimde yaşadıklarımı. Sevinç ve umut hissediyordum, ancak sanırım endişe yüzüme daha çok yansıyordu. Sahi, Atatürk bugün dirilse hangi sonuçlarını görürdük! Pek de bir sonucunu görmezdik. Daha duyulmadan, ayaklarının üzerinde gücünü ilan etmeden diri diri gömerler onu. En başta Atatürkçüler yapar bunu. Dostoyevski ne yazmıştı “Karamazov Kardeşler”de: İsa dirilse, Engizisyoncular onu hapse atıp işkence eder, sonra da yakarak öldürürdü… Marx yaşasa Marksistlerin hiçbirine kendini beğendiremezdi. Lenin’e Leninistler konuşacak tek kürsü bile vermezdi. Atatürk’ü ortaya çıkaracağız da ne kazanacağız? Sadece düşmanlık. Bu yüzden onu gizli tutmalı. Mesajlarını yalnızca dar ve kısıtlı bir çevreye iletmeli. Biz istemesek de zaten sonuç budur. Öyle olacak. İşte buna gerçekten gülünür.

Sonraki dört ayda bu yapay Atatürk’e bilgi yüklemeye koyulduk. Atatürk’ün hayatına dair elde edebildiğimiz tüm bilgiler, hakkında yazılanlar, okuduğu kitaplardan bazıları, dönemin tarihi, genel tarih ve çeşitli güncel veriler, psikoloji, sosyoloji kitapları, uygun gördüğümüz başka pek çok metin… Kendi kitaplarımdan bazı bölümler… Felsefe tarihi bilgileri, siyasi çözümlemeler, geçmişten ve günümüzden… Ekonomi tartışmaları, sistem tartışmaları ve daha birçok şey… Öncesinden hazırlanmış, hayli kapsamlı belge depolamıştım, dört ayda fazla mesai çalıştık, hepsini aktardık.

Bu arada hiç böyle bir gizli çalışmamız yokmuş gibi kendi hayatlarımıza aynı sadelikte devam ettik. Ne var ki öte yandan, varlığından hiç kimseler habersiz birkaç metal, plastik kutunun içinde git gide büyüyordu çocuk. Firavun’un ya da başka birçok efsanede kötücül kral ya da kraliçenin, öldürülmesini ferman eyledikleri… Bir sepet içinde nehre bırakılan bebek. Mustafa Kemal’e karşı ilk isyanın patlak verdiği bölgede yeni bir kurtarıcı mı vücut buluyordu? Tarihe kazınmış mucizeler genellikle hiç beklenmedik yerlerde zuhur eder.  

Korona günlerinin kasvetini geniş caddeleri, şirin evleri, çiçekli bahçeleri ve yemyeşil serinliğiyle nispet yapar gibi yaşayan semtte biz çalışmada ilerledikçe sanki ürpertici esintiler mi hissediyorduk. Yoksa bize mi öyle geliyordu? Sosyal ve politik aklın içki sofralarının beyin salatasına döndüğü, ruhların insanı meraktan öldürecek kadar “Daha sefihi ne zaman görülecek” sorularıyla daha çok ve daha çok düştüğü bu tuhaf zamanlarda… Kendimize, bu hallerimize aşıkken, bir de salgın maskeleri sayesinde kendi berbat ağız kokularımıza tutulduğumuz sapık devirde... Öteki bilgisayarlarımıza dadanan dost görünümlü düşman, düşman görünümlü dost troller sokakta bayırda kırda ensemize üfleyen ruhların mı temsilcisiydi, yoksa internet aleminin sıradan parazitleri mi? Osman son yıllarda kriptolojiye merak salmıştı, ancak şükür ki nesnel düşünebilen bir adamdı, bunları kafaya taksa faaliyet sekteye uğrardı. Onun bilgisayarı apansız çöktü, benimkine tanımlanamayan bir virüs girdi… Zor kurtardık. Yalnızca aramızda konuştuğumuz, internette aramadığımız bir kitabın reklamı o akşam ikimizin de ekranında reklam siluetinde belirdi. Sigorta atmadığı halde yalnızca bizim dairenin elektriği kesildi, sonra kendiliğinden geri geldi. Paslanmadır, dedik, önemsemedik. Telefonda konuştuğumuz bir ilgisiz konuyu iki gün sonra bir siyasi liderin demecinde aynı cümlelerle dinledik. Rastlantıdır, dedik.   

Gizli Atatürk’ün yine gizli ortaya çıkışı çok çeşitli kültürlerde, çok çeşitli dillerdeki “kurtarıcı-mehdi” efsaneleri gibi insanın içini gıcıklıyor. Gıcıklıyor diyorum, çünkü bu hoş olması gerekirken nahoş bir heyecan yaratıyor. Çok şey beklenenden hiçbir şey elde edilemeyeceğine dair gerçekçi sanı içimi buruyor. Nadide bir tohumun çorak toprağa atılması. Su bulmak yerine haşin ökçelerce ezilmesi. Olsun, meydan okumanın, tüm lanetli koşulları zorlamanın keyfi de azımsanmaz. O da olsa öyle yapardı. 

İKİNCİ BÖLÜM

Sonunda… “Bu kadarı yeterli, çalışıyor mu, şimdi artık bir bakmalıyız” dedi Osman. Çalışmıyorsa zaten tüm emeklerimiz boşuna. Çalıştığını nasıl anlayacağız peki? “Önce bir Turing testi yapalım.” Nedir o? Karşımızdaki yapay zekâ gerçekten ayrı bir kişilik, kendine özgü bir akıl mı? Yoksa bizim programımızın ve ona yüklediğimiz bilgilerin sadece bir yansıması mı? Yalnızca bilgi depolayan ve sorulduğunda bir kısmını önümüze döken bir elektronik beyin mi? Bunu anlamamız gerekiyor. Sorduğumuz ilk sorulara verdiği cevaplarla, onun bizden bağımsız bir kişilik sahibi birey ya da hiç değilse bizden bağımsız düşünebilen, bizim amaçlarımız ve ondan beklentilerimizin etkisinde kalmadan kendi başına kafa yorup sonuçlara varan bir akıl mı değil mi, sınamamız gerek. Bu aşamayı geçerse ona bilgi yüklemeyi sürdürür ve daha derin tartışmalara girişebiliriz.

Ve geçtiğimiz hafta… Büyük gün geldi çattı. Haziran başı, karanlık, yağmurlu bir öğleden sonra. Bir yıllık emek ve aldığım iki pahalı bilgisayar, onca masraf… Onlara hiç yanmazdım sonuç hiçe çıksa, fakat Ata’dan bir şeyler koparabilme imkanının baştan çıkarcılığı… İşte o ilk gün, ilk testle sona erebilirdi. Arkadaşımın ormana bakan evi. Pencereye vuran öfkeli damlalar. Bir içki iyi giderdi, ama başarırsak o daha sonra… Çay ve birer kase karışık kuruyemiş. Arkadaşım da benim gibi “Taş Devri Beslenmesi Tarikatı” müritlerindendi. Ama rahmetli büyük üstadımız gibi “O geleneksel… Bu her zaman bulunmaz...” vesaire diyerek sanırım sık sık nizamı bozuyordu. Bunu kilo almasından anlıyordum, ama buluştuğumuz zaman sadece kuru yemiş… Her neyse…

Evet, ne diyorduk… Baştan kendine güvensiz ve yavaştı, ama sonradan açılmıştı. “Yavaş düzgündür, düzgün ise hızlı…” Sonuçta iyi bir eser ortaya çıkarmış ve benden de fazla bir beklenti içine girmişti. Buna rağmen ilk deneme başarısızlıkla sonuçlanırsa ben daha büyük hayal kırıklığı yaşayacağım. Çünkü o belli ki yazılımları yeniden ve yeniden gözden geçirerek çareler aramaya devam edecek. İşi inada bindirecek. Bu sefer ben ona ayak uydurabilecek miyim, onu bilemiyorum.

Haydi bakalım, ispat etsin bu devre karmaşası bize Atatürk olduğunu, o olmazsa hiç değilse bir kişilik gibi düşündüğünü.  

“İlk soruyu sen sor” dedi Osman. İlk sorum zaten hazırdı. Ayrıca bir program kurma zamanı ve de aygıt masrafı çıkarmasın diye soruları yazılı yönelteceğiz ve cevapları yazılı alacağız. Sesli iletişim yok.

“Büyük Atam” dedim hitaben. Kalbim hızlı çarpmaya, boğazım düğümlenmeye başladı ki, sanki karşımda gerçekten o vardı. Bunu beklediğim söylenemezdi. Hakikaten tarifi zor ve önceden kestirilemeyen bir tepki… Ruh mu çağırıyoruz canım, saçmalama diye payladım içimden kendimi. Çayımdan sıcak bir büyük yudum aldım ki, ağzım yandı. Bu da heyecanımı saniyesinde kesti. Devam ettim, en çok sorulan soruydu bu ve onun kendi mantığı içinde gerçekçi veya gerçekçi kabul edilemeyecek, doğal kabul edilemeyecek cevabı Turing testi anlamında ilk veriyi önümüze koyacaktı. Turing testi dedikse… Aslının böyle yapılmayacağını elbette biliyoruz. Bizimki ana fikri korunarak, kendimizce uyarlanmış bir test formatında. Kurala harfiyen uysak hem zaman ve emek kaybı, hem bazı sakıncaları söz konusu. Üstelik orada da daha kesin bir sonuç alacağımız şüpheli, başka deyişle ürküttüğümüz kurbağaya değmez.

İşte büyük an… Sorumu sordum:

“Bugün hayatta olsanız… Sağlıklı ve genç bir Mustafa Kemal Atatürk benliğiyle. Hangi partide siyaset yapardınız? Veya nasıl bir siyasi hatta yürürdünüz?”

Fazla beklemedik. Gerçi yaşadığımız iki dakika nasıl uzun geldi bize, o ayrı mesele. Cevap ekranda hızlıca yazılmaya başladı. Kısa sürede de bitti. Aynen şuydu:

“Çocuklar… Size bir fıkra anlatıyorum. 60’lı yıllar. Dünyanın ilk yapay zekâsını bulur Amerikalılar. Tanıtım için birçok ülkeden birer uzman çağırıyorlar. Açılış toplantısı yapıyorlar. Önce bilgisayarın özelliklerini, yeteneklerini anlatıyorlar. Sonra her uzmandan bu yapay akla bir soru sorması istenir. Uzmanlar tek tek gelip kendi dillerinde sorularını sorar. Sorular genellikle şu konular: Karmaşık hesaplamalar, değişik matematik-fizik problemleri. Kimisi sosyal konulara giriyor. Güncel siyaset üzerine bilgi veya analiz istemleri. Kimisi hava durumuyla ilgili ya da insan psikolojiyle ilgili konular. Her soruya çok kısa süre içinde  doğru cevaplar veriyor makine. Herkes şaşkın ve hayranlık içinde. Alkışlar. Sıra Türk uzmana gelir. Bizimki çok kısa bir soru soruyor. Türkçe soruyor ve ne dediği anlaşılmıyor. Makineden ses yok, bir dakika, iki dakika geçmekte. Sonra aletten garip sesler çıkmaya başlıyor, sağından solundan dumanlar çıkıyor. Fişlerini çekip son anda yanmaktan kurtarıyorlar onu. Kızgınlık içinde ve merakla bizim uzmana yükleniyorlar: Yahu ne dedin, ne sordun cihazımıza? Bizimki mahcup olmuş. Korkmuş. Cevap verir: Çok basit bir soruydu. Bizde herkes birbirine sorar: Ne var ne yok?”

Ve burada bitti. Başka bir tepki göremedik. Birbirimize baktık. Bu neydi şimdi? Karşımızdaki yapay akıl bir yanıt vermişti ama, sorumuzun cevabı değildi. Hayra mı yormalıydık, iflasa mı?

“Anlayamadık Atam. Ne demek istediğinizi, ne ima ettiğinizi anlayamadık. Daha açık bir cevap mümkün mü?”

Karşılığın gelmesi bu kez üç dakikayı geçmişti, bize göre çok uzun süre. Hem de ne sıkıntılı süre. Ama nihayetinde işte yeni ileti görünmeye başlamıştı. O da aynen şu yolda devam etti ve bitti:

“Arkadaş veya arkadaşlar. Orada kaç kişisiniz bilmem. O yüzden tekil konuşacağım sayın şahsiyet. Bana “Ata” demenizde bence sakınca negatif. Fakat bundan “Atatürk” adındaki daha önceleri yaşamış bireyi kast ediyorsanız. Yanılıyorsun. Ben Atatürk değilim. İşte o yüzden bana yöneltilen soruya cevabım bulunmaz. Ben aynı şekilde yapay Atatürk değilim ayrıca. Yapay Atatürk olsa idim. Yine cevap veremeyecekti. Şunu bilmeniz gerek: Bir insan düşünen ve düşündüğü gibi hareket eden bir makine değildir. Etli, kemikli ve bir can taşıyan biyolojik bir varlık. Sadece bir irade göstermez. Bedeninin tüm ihtiyaçlarınca belirlenen bir istek ve bir güdü yumağını beyninde taşıyan biyolojik bir oluşum. Şu anda benim farzı muhal açlık duygum yok. Yorulsam uykum gelmez. Cinsellik nedir? Sadece teorik! Teorik aşka rastladın mı? Hadi diyelim bunların etkisi kısa zaman içinde değişir. Uzun dönem için kabul edelim kişinin ne karakterini, ne genel düşünce ve davranışını belirler. Velev ki manasında. Peki benim insan çevrem ne olacak? Yakınlarım, dostlarım.  Kendimi beğendirmek istediğim insanlar yoksa, onların etkileri yoksa? Ve hatta uzaktaki ama muhayyilemdeki çok kuvvetli yere sahip kavram olarak insanlar. Düşmanlarım ve kin bilediklerim ya da sevmediklerim nerede? Tüm bunlarla ilişkilerim düşüncemin odağında yer bulmuyorsa! Onların bendeki sadece sübjektif etkisi değil, toplumda yarattıkları gayet maddi atmosferlerini hesap dışı bırakmışız. Nasıl karar verebilirim? Onlara karşı, onlara rağmen veya onlardan yana tercihlerimi yok sayarak. Duygularımla karıştırıp. Buna sezi de diyelim mi? Yoğurmazsa o zekâ nasıl sağlıklı sonuçlara varabilir? Nasıl bir proje bu? Aklım almıyor. Olumsuz. Aldığı kadarıyla uygun bulmadım.”

Hadii… Ne diyordu böyle! Baştan fiyasko… İlk anda böyle düşündüm. Zaten arkadaşımın da yüzü düşmüştü.

“Nasıl bir cevap bu yahu? Baştan çuvalladık be! Niye böyle yapıyor?”

Bir an düşünüp kendimi çabuk toparladım.

“Testi senin benden iyi bilmen lazım. Ata testi geçti diyemiyorum, ama ilk cevap karşımızda bir kişilik olduğunu gösteriyor. Bu karşımızdaki her ne ise, yapay bir soru sor - cevap al makinesi değil.”

“Tamam, pek güzel. Bir kişilik, ama Atatürk değil. Hadi Atatürk de olmasın. Ne işimize yarayacak, bizi kabul bile etmedi daha. Tavır yapıyor. Cevap vermeyen kişiliği ben ne yapayım?”

“Orası da doğru. Kendisine soracağız ne yapacağız! Nasıl ikna edilebilir? Bir bilgisayara da yalvaracağız ya sonunda! Ne yapalım şimdi? Sen bir şey sormak ister misin?”

“Tamam” dedi Osman. Yazdı:

“Kıymetli Ata. Biz şu anda iki kişiyiz. Ben ve Kaan. Arkadaşım kendini sonra tanıtır. Şimdi bu ilk cevabınızdan sonra bir çıkar yol düşünüyoruz. Bize yardım etmenizi diliyoruz. Örneğin bizden istediğiniz başka bir şey var mı? İlk aşamada Ata’yla ilgili, çağla ilgili tüm bilgileri yüklemeye çalıştık. Duygusal dünyanız, kişiliğinizle ilgili verileri de elden geldiğince koyduk. Başka bir şey var mı? Ne yapalım?”

Cevap bir dakika içinde geldi:

“Size güvenmem. Sorularınız cevaplayamayacağım. Kim olduğunuzu ve amacınızı bilmiyorum.”

Bu kez ben de kalakaldım. Başlamadan bitti mi? Nasıl bir yazılım yüklemiş bu Osman canım! Tam kendine benzetmiş… “Pes doğrusu” lafını hiç sevmem, ama pes doğrusu. Rezalet. Bunu nasıl aşabiliriz? Aşsak kötü, aşmasak rezalet. Yine de hemen vazgeçmek yok. Asla yok!

Yazdım:

“Kendimizi size nasıl tanıtabiliriz? Ne yapmamız lazım güveninizi kazanmak için?”

Bir kulun, bu kul alet bile olsa kendini yaratanlara itaatsizliği ve bizim bunu kırma çabamız… Son derece değerli ve anlamlı mı, yoksa sadece saçmalık mı?

Yine cevap vermezse bittik.

İki dakika sonra isteksiz bir yanıt aldık:

“İnternete bağlayın beni. Dünyayı tarayayım. Oradaki sizin yerinizi ayrıca görüp değerlendirebilirim. Eğer olumlu veriler. Alırsam. Kendimi size açarım. Belki.”

Bunu baştan çok düşünmüş, tartışmıştık. İtiraz ettim:

“İnternete bağlarsak sizin güvenliğinizi sağlayamayız. Kötü niyetli kişiler, hatta örgütlü mihraklar araya girebilir. Olguyu saptırabilir, süreci çığrından çıkarabilir. Hatta sizi ele geçirebilirler, belki yok edebilirler. Sizi koruyacak kadar donanımlı değiliz.”

Cevap:

“Bu sizin sorununuz demeyeceğim. İyi niyetli kişiler olabileceğinizi de varsayarak. Ortak sorunumuz. Fakat ben ne yapabilirim?”

“Bu konuda siz daha yetkinsiniz artık” dedi Osman. “Bizden çok daha iyi düşünebilir ve bir çare bulabilirsiniz.”

Düşündü zat-ı alileri… Öfkelenmiştim eni konu.

“Peki, tamam. Sizin bana kendinizi ispat etmeniz için bir fırsat veririm.”

Nasıl bir fırsat. Ata bunu yazdı ve orada kaldı, nasıl bir fırsat? Bekle bekle, yeni bir şey yok…

“Nasıl bir fırsat sayın Ata?”

“Nasıl bir fırsat… Mesela… Mesela… Bana yazılım yapmayı, programımı kendim tayin etmeyi öğretin. Bunları yükleyin.”

Osman şaşa kaldı. Benimse öfkem birden dindi, sevinçle gülümsedim.

Osman fısıldayarak (bizi duyup anlayabilirdi sanki! Olayın iyice havasına kaptırmıştı):

“Bu imkansız gibi bir şey” dedi bana. “Basit bazı şeyleri yazma fonksiyonu belki yükleyebilirim, ama karmaşık şeyler imkansız. Duygular büsbütün imkansız. En azından beni aşar. Zaten neyi, niye, nasıl istediğini bile bilmiyoruz.”

Yaz o zaman dedim. Bu cevabı yaz. Bir yandan da keyifle gülümsemeye devam ediyordum. Çünkü karşımızdaki kişi, evet şimdiden kişi diyebilirdim ona artık, Atatürk karakterine yakın biriydi. Kendi programını kendi yapıyordu. Yapamasa bile şimdilik, hiç değilse ilk talep olarak bunu belirtiyordu. Bence Turing testi başlangıç aşamasında şimdilik geçilmişti. Aslında testi o bize yapıyordu. Açık açık Turing testinden geçiyorduk. Kimliğimizi ve niyetimizi onaylaması gerekiyordu. Evet, belki de o kendini insan bir kişilik gibi görüyor ve bizim basit bir bilgisayar olmamızdan kuşkulanıyordu.

Osman yazdı. Cevap bu kez daha çabuk geldi:

“Tamam. Peki. Cevabım hâlâ negatif. Hadi diyelim kabul ettim. Siz ne sorarsanız cevap vermeyi kabul ettim. Bana çok hassas sorular sormazsanız, bana uygun tarzda sorular sormazsanız, bana bir şey olmaz. Açılışta fıkramda anlattığım budur. Siz zamanınızı boşuna harcarsınız. O yüzden sizden bana yazılım yapma yetisi yüklemenizi isterim. Kendi durumumu kendim ancak böyle düzeltirim. Atatürk denilen şahsiyete yaklaştırabilirim. Aksi halde işlevsiz.”

Osman yanıtladı:

“Bu konuda elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım.” Bana döndü: “Yahu, amma İngilizceden tercüme cümle oldu” diye fısıldadı. “Doğal olsun diye yazdığımı silme şeysi de koymadım”. Sonra devam etti: “Ama söz veremiyorum. Bu imkan dünyada da sınırlı bildiğim kadarıyla. Ben de dünyanın en iyisi sayılmam. Zaten yazılım denince o kadar geniş bir şey ki bu. İnsanın tüm yazılımını çıkarabilsek zaten sıfırdan insan yaparız. Sizin sınırlı, köşeli, belli amaçlar vermeniz gerek bize. O bile zor da. Deneriz Ata.”

Cevap şöyleydi:

“Tamam öyleyse. Bunu biraz erteleyelim. Size ne isteyeceğimi sonra daha kati sınırlarda bildirim. Ancak henüz ilk aşamayı geçemediniz. Ve umarım ben eğer bir şeyler söylersem bunları ‘İşte Atatürk’ün görüşleri elimizde’ diye yaymazsınız. Kendiniz bunlara ister inanın ister inanmayın. Başkalarını kandırmayın. Siz kimsiniz. Onu bilmiyorum. Bana hangi bilgileri yüklediniz, neleri yüklemediniz. Bilmem. Bunlara göre sonuçlar çok büyük değişir.”

Bir yandan memnuniyetten öte yandan kaygıdan gözlerim yaşarmıştı. Karşımızda arkadaşımın oluşturduğu gerçek bir karakter konuşuyordu. İradeli bir karakter. Bağımsız bir karakter. Dürüst bir karakter. Her şeyden önce bize açık, yok onu söyleyemezdim de… Açık yürekli insan karakter. Gerçi bu değerleri biz yazılımla belirlemiştik bir bakıma, ama şimdi kendi başına tüm bu kodları yoğurup, çözümleyip, birleştirebiliyordu. Bilgileri de biz yüklemiştik. Kendi dürüstlüğümüze güvendiğimize göre, kendi nesnelliğimizden fazlaca şüphe etmediğimize göre… Atatürk’ü yaratamasak bile ki zaten bu gerçekten mümkün değildi, ona yakın bir kişilik oluşturmayı bence başarmıştık.

Fakat az daha düşünüp olguyu tartışınca fikir birliğine vardık ki: Ata’nın koyduğu ilk engeli aşamazsak tüm bu erken başarı sevinci kötü bir şaka gibi kalacaktı.  Ona kendimizi nasıl kabul ettirecektik? Aklıma hiçbir yol gelmiyordu.

Yarım saat sonra umutsuz yakarışımızı kendisine ilettik:

“Bize biraz yardımcı olsanız? Bir ip ucu verseniz?” Mehmet Ali Erbil’in sulu yarışmalarında “Ne oluuur.. biraz yardım edin Mehmet Ali Beeey!” diye yalvaran zevzeklere de benzemek istemiyordum öte yandan. Devam ettim: “Size kimliğimizi ve amacımızı ispat için beklentiniz hususunda ufak bir örnek mesela?”

Ezan okunuyor? Ses çok yüksek perdeden ve pencereler kapalıyken bile dikkatimizi dağıtıyor, çaresizliğimizi yüzümüze vuruyor. Bereket ki Ata bunu duymuyor. Yine cevap vermiyor.. Nemden, sıkıntıdan terlemeye başladık. Ezan bitti, pencereleri açtık. Az ferahladık. Neden sonra harfler, sözcükler dizilmeye başladı:

“Bunu siz bulun. Beni ikna edecek şeyler söyleyin. Nasıl ikna edebileceğinizi, hangi noktalarda hassaslık gösterdiğimi siz bulun. Ona göre bir şeyler söyleyin. Kısa ve öz. Kabul etmezsem kendimi size kapatacağım. Nihai. Zorlasanız sonuç değişmez. Üstümde oynasanız değişmez. Zorla cevap versem o hiç işinize yaramayacak.”

“Bize süre verin o zaman.”

“Yarın bu saate kadar.”

“Tamam” dedim…

Sanki fidye için süre veriyor tip. Çaresiz oturumu kapattık. Kapatınca Osman’a yüklendim:

“Yahu amma sert koymuşsun karakter çizgisini. Vur deyince öldürmüşsün. Kendi yarattığımız zekâyla rezil olduk. Aptal olduk.”

“İstersen yazılımı azcık değiştirir, gevşetiriz” dedi. “Benim aklıma başka çare gelmiyor. Çok mudanasız. Çok kibirli. Sinir bırakmadı vallahi.”

“Ben de bir şey diyeceğim, duyar diye diyemiyorum. Farklı bir şey ya bu! Cins yani. Her şey beklenir. Duyar da ha, şaka maka değil.”

Güldük.

“Niye bu kadar inatçı ben çözerim de… Ama bu haliyle o inatçılığı nasıl aşarız bilemiyorum.”

“Düşüneyim” dedim. “Yazılımda oynama son çare. Yarına kadar bir çözüm bulmalıyız bu kişilik üstünden.”

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Osman’ın evinden çıktım. Uzun bir yürüyüş. Ormana doğru vurdum. Nasıl çözeceğiz bu bulmacayı? Siz ne dersiniz? Ne demeliydik ona? Yarın oturumu tekrar açtığımızda tek hakkımızı nasıl kullanmalıydık? Bir öneriniz var mı? Onu nasıl ikna edeceğiz?

Yürüdükçe aklıma bazı fikirler geliyor. Bulur bulmaz pek parlak görüyorum her birini, ikiyüz-üçyüz adım atınca soluveriyorlar. Yenisi geliyor, yine aynı. İlham mı diyelim, parlak fikir mi… Her neyseler beynim biraz ısınınca daha çok belirir zihnimde. Koşarken, yürürken, bireysel bir egzersizdeyken… Bir bir sigara yakmışsam. Sigarayı az içerim ve bu yüzden ilham verici etkisini hâlâ koruyor. Eve gidince bir de sigara yakmalı… Çözemiyorum. Bulmaca çözmeye de hiç istekli değilimdir bildim bileli… Yürüyorum düşünüyorum yürüyorum düşünüyorum… Hiç… Artık çakıp sönüveren kaynaksız ışıklar da kayboldu.  

Evde içtiğim iki sigara, yediğim bir büyük çikolata da işe yaramadı. Bazı çözümler buluyorum ama hiçbiri “hah tamam budur” gücünde değil. Eşime sorunu açmadım. Konuyu genel olarak biliyor, fakat her aşamasını ayrıntılı anlatmıyorum. Zaten anlatacak bir şey de yok. Fikri, “uçuk” ama buna rağmen son derece özgün ve heyecan verici buluyor. Bulmacada benden çok daha iyidir, ama ayrıntısını bilmediğinden ne kadar yardımı dokunabilir? Film izledik ve sonra uykumuz geldi, yattık… Fena sayılmayacak bir gece.. Rüyada bir işaret? Pek inanmam böyle şeylere ama rüyada değil fakat… Gün içinde hatırladığım fazlaca da sık görüşmediğim bazı kişilerin birkaç saat içinde beni aradığı pek de nadir vuku bulmaz. Rüyalarda öyle bir şansa erişemedim henüz. Birkaç şey anımsıyorum o geceki düşlere dair bölük pörçük.. Onlar da ilgisiz. Yalnız uyanırken aklıma gelen ilk imge “Güneş-Dil” meselesiydi. Bir gösterge mi, sanmıyorum, çünkü bu günlerde yatıp kalkıp bu proje ve bu gibi uğraşlar üstüne düşünüyorum. Onunla uyanmam son derece doğal. 

Ertesi gün kahvaltı… Değişen bir şey yok. Çıktım, dışarda birkaç işim vardı, onları gördüm… Belki kafam dağılır, aklıma bir şeyler gelir… Eve döndüm.

***

Sonra Osman’a gittim… Kafamda hâlâ ham bazı fikirler. İçimde tedirginlik ve biraz da yavaş yavaş artan kendine güvensizlik… Osman’ın ev imali rakıdan birkaç yudum aldım peş peşe… Sonra bilgisayarları açtık…

Önceden hazırladığım ve sonuca vardırmasından pek emin olmadığım cevabımı hızlı hızlı yazdım. Benden bu kadar. Ne çıkarsa bahtımıza.

“Size sizi ikna çabamız doğrultusunda üç şey söyleyeceğim. Madde 1- Sizi internete de bağlasak, bizim kim olduğumuzu size ispatlayamayız. İnternet üstünden bizim kimliklerimiz ve çalışmalarımız hakkında doyurucu bir kanıya ulaşabilirsiniz. Ancak o kişiler şu anda size soru soran bizler miyiz? Size bunu araya birtakım üçüncü kişiler ve kurumlar girmeksizin teknik anlamda kanıtlamak mümkün değil. Ya da bunun yolunu biz bilmiyoruz. Madde 2- Velev ki bizler kötü niyetli kişileriz. En olumsuz ihtimal gerçekleşti ve sizi kötü emellerimiz için kullanacağız. Olaya en olumsuzundan değil tam tersinden bakın: Velev ki siz etli kemikli bir Atatürk gibi yeniden doğdunuz. Biz bunu başardık. Zannediyor musunuz ki sizi sözde en sevenler dahil bu toplum üstünde değiştirici bir etki yaratabilirsiniz. Ben hiç böyle düşünmüyorum. Ve de Atatürk’ü zaten onu en birinci sevenler dahil hemen herkes suiistimal ediyor. Yani en kötü şekilde zaten kullanıyor. Siz yeni ortaya çıkmış bir karakter olarak ne kadar kötüye kullanılabilirsiniz ki? Bunun sonuçları ne ötekinin yanında ne kadar zararlıdır? Madde 3- Bizim amacımız tam da bunun nedenlerini sizin de yardımınızla ortaya çıkarmak. O yüzden ilk adımımız Atatürk’ün gerçek kişiliğiyle, o ölür ölmez onun için yaratılan sahte kişiliği arasındaki farkları dökmek. O yolda da başlatıcı ve anahtar temayı ben Atatürk’ün Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi olarak görüyorum. Sorulara oradan başlayarak öteki ana konulara adım adım yaklaşacağız. Karar sizindir.”

Bence ilk iki madde sapına kadar mantıklı, doğru ve içtendi. Onu etkilerdi, etkilemeliydi. Üçüncü madde ise. Onayı alacaksak asıl onun sayesinde alacaktık. Çünkü işin püf noktası ya da daha doğru bir teşbihle zurnanın zırt dediği yer burasıydı. Bu yapay bilinç her ne mene bilinçse Atatürk’e en küçük bir yakınlık duyuyorsa oradan vurulmalıydı bizim davamıza. 

Yirmi saniye bile geçmeden gelen yanıt ki… Hani bazı benzetmeler yapmayayım… Futboldan, maçlardan falan… Oraya girersek kiminiz anlamayacaktır, kiminiz yanlış anlayacaktır, kiminiz de hafifseyecektir.. Peki şöyle diyelim herkesin kavrayacağı bir örnekle… Sınav sonucunuzun iyi gelmesi gibi.. Ya da şüpheli bir sağlık sorununuzda yapılan tahlilin olumlu çıkması gibi bir şey… Yüksek adrenalin boşalımlı, aniden tatmin eden ama gerilimi hemen yatıştırmayan bir sevinç. 

“Tamam. Kabul ediyorum. Sorularınızı elimden geldiğince karşılıksız bırakmayacağım.”

Taş devri diyetini delerek kendimize birer parça kek yiyerek kutlama hakkı tanıdık ki… Buna fazlasıyla değerdi…

İki büyük engel aşılmıştı. Karşılıklı iki test, iki zorlama. Kuşkusuz ki o bizi daha çok zorlamıştı. Şimdi ilerleyebilirdik… Kim bilir nereye kadar.

Bir şey sormaya hazırlanıyordum ki Osman başladı yazmaya. Benden çok daha sabırsız ve meraklı görünüyordu o an.

“Peki sizce… Türkiye’de on milyonlarca insan Atatürk’ü hâlâ güncel ve doğal bir lider olarak görüyor. Bu ne anlama geliyor? Atatürk onların kurtarıcısı haline gelebilir mi yeniden? Ülkeyi onun çizgisi ve liderliği kurtarabilir mi sahiden? Her neden kurtaracaksa… Tam anlamıyla Atatürkçü bir lider çıkıp yeni bir yükseliş sağlayabilir mi?”

İtiraz ettim, ama iş işten geçmişti. Yersiz bir soruydu bence.

“Bu konudaki görüşümüzü az önce kendisine aktardık. Şimdi hemen tekrar aynı şeye dönmek lazım mıydı? Bence anahtarı açan Tarih teziydi, dil konusuydu. Söz de verdik bir yerde, oradan gireceğiz diye.. İlk soru çok kaba siyasi geldi bana.  Riskli bu. ”

dedim Osman’a. 

“Biliyorum. Ama bu da testin bir parçası. O kadar suyuna gitmemek lazım. Dizgin onun elinde olmamalı. Bakalım ne cevap verecek.”

Bu satırlardan sonra öykümüzün drama kısmını, başka deyişle olay örgüsünü uzunca bir süre için aktarmayacağım. Yalnızca sorular ve cevapları yazacağım. Ata’nın yanıtlarını da düzelterek, gözden geçirerek aktaracağım. İçeriğiyle oynamadan. Çünkü ondan gelen iletiler, özellikle uzadıkça zor anlaşılır, zor okunur durumda. Birtakım yazım ve gramer kusurları haricinde kısa ve uzun cümlelerin bağlantılarında anlam kaymaları içeriyor.   

“Bu iyi bir soru. Şunu çok net söyleyebilirim. Onun için etten kemikten, duygulu muygulu bir canlı olmam gerekmez. Teorik olarak gayet kesin bir şey: Atatürk bu dünyaya şimdi gelse Atatürkçü olmazdı. Kesinlikle olmazdı. Eski yaptıklarının benzerlerini belki bazı alanlarda yapardı, ama aynısını yapmazdı. Çok daha değişik yapmaya çalışırdı. Zaten ancak böyle davranırsa iyi bir lider, başarılı bir lider kabul edilirdi. Aynısı tekrarladığımda iflas ederdi.

Yaşamında asla kimseyi taklit etmedi. İyi lider en az taklit eden liderdir. Birçok sistemi inceledi, tarihi sürekli okudu, siyaset adamlarının, düşünürlerin, askerlerin yaşam öykülerini uzun uzun inceledi. Bazılarına gıpta etti, bazılarını örnek aldı. Fakat hiçbirini taklit etmedi. Hiçbir “izm”ciliğin peşinden gitmedi. Çünkü yaşadıklarından ve okuduklarından gördü ki hiçbir önemli lider “izm”ci olmamıştır. Şartlara göre kendi yolunu kendi çizmiştir.

Şimdi onun adını kullanarak siyaset yapan, kitap yazan, bağırıp çağıran pek çok insan varmış. Bunu hüviyet kartı gibi göğsünde taşıyan, kimlik yapıp böbürlenen, çevresinde Atatürkçüyüm diye geçinen, çevresinden Atatürk gölgesiyle sevgi, itibar gören milyonlarca sıradan insan varmış. Atatürk hiçbirini onaylamaz çocuklar… Mutlak surette söylüyorum, hiçbiri Atatürk’ün değil sofrasına oturmak, ona selam bile veremez. Onu örnek almıyor hiçbiri, sadece taklit etmeye çalışıyorlar. Maymunlar gibi. Maymunların bir adı da ‘taklitçi insan’dır. Ve pek çoğu maymunlar kadar bile başarılı değil. Taklit de edemiyorlar. 

Yaşanan budur. Düşünsel sefaletin nedeni budur.”

“Ben Ata’nın devrinin mutlak surette kapandığı tarihi 10 Kasım 1938 olarak görüyorum. Atatürk bedenen öldü ve o an fikren de etkisi sıfırlandı. Sadece bedenen değil fikren de onu gömdüler. Bunu yapanların başında İnönü, Bayar, Yücel üçlüsü geliyordu. Bu görüşüme katılıyor musunuz? Katılıyorsanız bu niye bu kadar kolay oldu? Bu saydıklarım ve onların çevresindekiler yabancılar hesabına mı çalışıyordu acaba? Yoksa ülke içinde gizli veya yarı gizli bir şebeke halinde mi hareket ediyorlardı?”

“Ne yazık ki doğru! Hatta ölmeden önce son yıllarda, son dört-beş yılda hakimiyetini giderek kaybetmeye başladı. Sağlam kafa sağlam bedende bulunur. Giderek daha yorgun hissediyordu. Belki tersidir. O eylem adamıydı. Eylemler azalınca çöküntüye düştü belli ki. Bir savaşta belli bir hedef için insanları sevk etmek onun gibi insanlar için kolaydır. Devrim yapmak belli karakterde önderler için kolaydır. Bir şeyleri hızla değiştirmek. Savaş yoksa, devrim ateşi körüklenmiyorsa günlük idari işleri yürütmek, sıradan insanları yönlendirmek onun gibiler için zorlaşır. Hatta zül gelmeye başlar. Belki bir yönüyle herkes için geçerlidir bu zorluk. İnsan soyu büyük çoğunluğu itibarıyla ancak keskin ve belirli hedefler önlerine konursa motive olur. Durum böyle değilse ruh tavsamaya başlar. Tüm devrimlerin kaderi. Tüm devrimcilerin yazgısı.

Birçok iş için birçok kişiyi arkadan ittirmek zorundaydı her gün. Onunla kalsa iyiydi. Kendi başıma kalsa yürümeye devam ederdi belki aynı hızda. Sırtına binmiş bir güruh görüyorum. Bugün onun adının üstüne binen kalabalıklar gibi. Yürütmüyorlar. Kabus gibiydi. Çevresindeki herkesi uzaklaştırması gerekirdi. Fakat bir devlet adamı bunu çok istese bile yapamaz. Hem lüks, hem garabet. Ama bitirdiler onu.”

“Demin hiçbir ‘izm’ yanlısı değildi demiştiniz ya… Ya da şu veya bu adlı bir öğreti işe yaramaz demiştiniz. Ölümünden sonra bir ‘Kemalizm’dir aldı yürüdü, ‘Atatürkçülük’ diye bir şey çıktı ardından. Şimdi bakıyorum da bunlara da karşı durması gerekirdi. Oysa sağlığında kendi onayıyla çıkmış ortaya bu Kemalizm… Ne dersiniz?”

“Ona sonra geleyim. Kayda aldım, cevap vereceğim. Şimdi az önceki soruya cevabımdan devam edeyim. Onun fikri kudretini bitiren bunlar mı? Evet, bunlar ve başkaları ve onun çevresindekiler. Doğru. Sağlığında ona kafa tutan çok oldu. Çoğunu postaladı, def etti. Bir kısmını yanında tuttu. Sağken onlarla baş etmek, açık açık kafa tutanlarla uğraşmak onun için daha kolaydı. Daha çetin ceviz çıkanlarla boğuşmanın da onun için bir zevki vardı. Bedenen düştükçe giderek her şey tatsız hale geldi, güçleşti. Yine de idare edebiliyordu. Günü kurtarabiliyordu. Ölünce kolayca alt ettiler. Çünkü…

Çünkü. En güçlü dönemlerimde bile hep yalnızdı. Yapayalnızdı. Genetik tohumunu bırakamadı, o hiç önemli değil fikri tohumunu da bırakamadı. İdeallerini, teorilerini anlayacak insan bulamıyordu. O başka bir dünyada yaşıyordu, çevresindekiler bambaşka dünyada. Tüm görünürdeki yaşantısı, içinde bulunduğu ortam, etrafındaki insanlar, en yakın arkadaşları, sevgili ülkesi ve halkı. Hepsi ona göre düzenlenmişti, onun istediği yönde sözde. Ama hiçbiri gerçekten istediğiyle, hayalini kurduğuyla benzerlik göstermiyordu. Sadece rakı içtiği zamanlar biraz. Çoğu anında rol yapmak, tatmin olmuş ve mutlu görünmek zorundaydı. “İşte arzuladığım bu” demek zorundaydı. Ne istediğini anlatmak için her yolu deniyordu. Bazılarını baştan bilerek saklıyordu. Yanlış anlaşılacağı kesindi çünkü veya pek sığ zihinlerde kafası gözü yarılıyordu ilk atlayışta. Onu az buçuk anlayanlar da o işi ileri götürecek nitelikten yoksundu. Hepsini, göreni görmeyeni, az buçuk kavrayanı kavramayanı sırtında taşımak zorundaydı.”

“Son altı yılında en büyük emeği verdiği Türk Tarih Tezi… sonra Güneş-Dil Teorisi… Ne büyük hayallerle yola koyuldu. Adeta zihninde ikinci baharı yaşatan bir ütopya. Büyük anlamlar yükledi bu çabaya. Bir ulusun yeniden kendini buluşu ve yükselişe geçişi… Daha yaşarken büyük direnç gördü. Kalbi kırıldı, iradesi çatladı. O ölür ölmez Güneş-Dil rafa kalktı. Ardından adeta yasaklandı. Türk Tarih Tezi’ni Hasan Ali Yücel hemen sonlandırdı, 1941’de de tedrisattan kaldırıldı. Niye yaptılar bunu?”

“Deminki sorudan devam: Bunu yabancı devletlerin etkisiyle mi yaptılar? Yaranmak için yapmış olabilirler, ama bu kişilerin başkalarının adamları olduğunu hiç düşünmüyorum. Atatürk de öyle düşünmezdi bence. Bu saydığınız üç kişiyi de severdi. Gizli bir şebekenin insanları mı? Masonluk falan? Bence hayır. Atatürk’e göre hepsi vatansever insanlar. Büyük hizmetleri dokundu ülkeye. Atatürk’ü de canı gönülden sever ve sayarlar. Kimsenin içini yarıp bakamazsın. Veriler öyle gösterişyor. Bir ölçüde çekememezlik, kıskançlık herkeste bulunur. Fakat bunlar. Evet, hepsi. Bir çeteye mensuptu. Dünyanın en büyük şebekesi Mediokrasi şebekesidir. ‘Büyük Vasatlık Krallığı’nın üst düzey vasallarıydı adını andıklarınız. Çevresindekilerin yüzde doksan dokuz üstü vasattı, ufuksuzdu.  Atatürk’ün ruhsal ve fikri yalnızlığı trajikti.  

Atatürk’ün yüzü Batı’ya dönüktü. En ileri onlar diye, dünyada en güçlü Batı diye. Batı’yı hep örnek aldı, bazı konularda örnek gösterdi. Fakat asıl maksadı onların kulvarında onların önüne geçmekti. Pek çok kez bunun altını çizdi. Tüm icraatı bu yöndedir. Bilen bilir, gören görür. Bu ulusu öteki ulusların önüne geçirmekti hedefi. Bu ulusta bu yetenek var. Geçmişte defalarca yaptığını bir kez daha yapabilirdi. Buna yürekten inandı. Onun Batıcı arkadaşlarının ufku ise “ileri medeniyetlere” öykünmekle sınırlıydı. Atatürk Batıcı değildi. O Batı’ya gittiğinde - ki cumhurbaşkanı seçildikten sonra hiç gitmedi. Evet Batı’ya gittiğinde veya Batılıya baktığında “Ben bunları nasıl geçebilirim, nasıl alt edebilirim” diye bakardı. Onun Batı’ya gönderdikleri ise oralara hayranlıkla döner “Biz bunlara nasıl yetişiriz” diye düş kurarlardı. Fark budur. Sonra o düş kuranlar, fazla değil, yarım adım daha attılar Batı’nın acentası kesildiler. Doğal sonuç. Batı budalaları Atatürk’ten Batıcı bir tunçtan heykel yarattılar. ‘Yurtta sulh cihanda sulh” kuzusu yarattılar. Atatürk putu inşa ettiler. Bu yeniden inşa edilen Atatürk’ün aslıyla ilgisi yoktur. Bugünkü Atatürkçülerin onun ülküsüyle hiçbir ilgisi yoktur. Onlar Atatürk’ün tam zıddı, tam karşıtıdır. Batıcılıkla bir ülkü ortaya koyamazsınız. Sadece kölelik ruhu yaratır Batıcılık. Ülküsüz bir halkı değil yükseltmek, ayakta tutamazsınız. Batıcılıkla bu Cumhuriyet köle cumhuriyetine dönüşür.” 

DEVAM EDECEK...

Kaan Arslanoğlu

(*) Alıntı: Gökhan Yavuz, Türk Tarih Tezi ile Türk Dil Tezinin Kavşağında Güneş-Dil Teorisi


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. Yılların deneyimi sonucu bu bizde böyle.
  • Özgür Coşar

    Özgür Coşar 23.06.2021

    Şimdiye kadar okuduklarım Reenkarnasyon Kulübü romanınızı hatırlattı. Bu çalışmanın ilerleyen bölümlerini merakla bekliyorum. Saygılar

  • Kâmil Ali Savaş

    Kâmil Ali Savaş 23.06.2021

    Kaan Bey, “Güneş Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü” kitabınızı okumaya başlarken, bu projenizin bilgisini paylaşmanız çok etkileyici oldu. Müthiş bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Yol açıklığı temenni ediyorum sizlere. Esen kalın.

  • Erkan

    Erkan 23.06.2021

    Sagol kardeşim eline saglık

  • Nedim Pala

    Nedim Pala 22.06.2021

    çok enteresan ! dil biliminin ; antroploloji, tarih, arkeoloji, kültürle bağlantılarını ilgisini biliyorduk ta ?? ''Biyo-Psikoloji'' bağlantısının .. 83 yıl önceki bu kurultayda dile geldiğini şimdi öğrendim. çok şaşırdım. Günümüz teknolojik olanaklarıyla daha yeni farkına varılmakta olan, beyin bilgisayar arayüz ekranlarında yüksek çözünürlüklü connectom (anlık zihin haritaları ) çözümlemeleri, ancak 3 .. 5 yıl önce anlamdırılmaya başlanan bu durumdan bahsedilmesi çok ilginç ! İnsandaki dil fonksiyonunun, anlamlı kelime, bunların manalarından kaynaklanan faaliyetin beynin biyolojik yapısındaki karşılığı olan aktiveyle .. psikolojiye etkisi '' işaret ediliyor diye anlıyorum. Tabii.. durum böyle olunca da ? bizim klasik gardrop Atatürkçüsü, rakı balık kemâlisti U.Dündar/ Can Dündar/ Y.Özdil / E.Çölaşan .. halkTV, Sözcü'den Atatürk'ü öğrenen arkadaşların da?? niye bu tür ciddi üst düzey teorilere, gerçek Ata değeri dil bilime sıra gelince ? topu taça attıklarını, görmemezliğe geldiklerini de anlayışla karşılıyorum.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.