Dil Efendim... Dil... (3)

Dil Efendim... Dil... (3)

YEDİNCİ BÖLÜM

“Cumanız mübarek olsun! Madem 1938 Atatürkçülerine göre tüm uygarlığın temeli Helen-Latin uygarlığıymış, onun da babası Zeus’muş! Beş bin yıl önceki dinsel kültten girip bir bakalım. Sonra tarım ve ilk uygarlık kavramlarına geçelim.

‘Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.’ (Bakara 7. Ayet)

Zeus öyle mi! Sümerce Dingir, Ortadoğu kavimlerinde Dengir, Avrasya Türkçesi Tengri, Türkiye Türkçesi Tanrı, Latin Tanrısal adları Teo (Teology-Theory), Deus, Türkçede Tanrı adına lanet sözlerinden dönüşerek argoda hakaret sözcüklerinden biri: Deyus.

Salmak, Salvation (kurtuluş), Selamet, Sağlık, Salum, Salus, Selam… Türkçe,  Türkçe gibi Hint-Avrupa ailesi dışında görülen Arapça ve üstün ailenin, ari ırkın Latincesi, İngilizcesi… Bu arada Ari ırk “Arian” dedikleri üstün ırkın adı da Türkçe: Arı, Ermiş (saf, olgun, üstün)... Kes-Kesmek, Sect (tarikat, mezhep), Section, Sector, Latin imparator Sezar, Cesarian ameliyat, Kat (Türkçe), Kat (Arapça), Cut (İngilizce)… Karşı, Karşılaşmak, Cross… Dam, Dome (kubbe), Domestic (ev, aile ile ilgili), Home, Dominus (ev sahibi, usta, hükümran), Dominant, Tapınak, Temple, Temptum… Saklı (korunmuş), Sacred (kutsal)… Savunmak, Save… Ayaz Ata, Ayaz, Buz, Ice, Noel Baba… Hyperborea (Sibirya ve Sibirya efsaneleri, Bora, Boreas… Kamu, Kamıg, Communion (cemaat), Latince “com-con” ön ekleri: birleşik, topluca… Kengeş (toplantı), Congress… Amrak (sevgi, sevgili), Amor, Amatio, Amabilis… Kap, Kaplamak, Kapamak, Kapak, Kapmak, Cup, Capacity, Capture, Capire… Oku, İkra, Ecole, Okul… Kurma (yaratma), Creatus, Creation… Es, Esin, Esmek, Sprit, Essence, Sezi, Sezmek, Sanmak, Sence… Donatmak, Donation… Durmak, Duruş, Durus, Durable (buradaki “bilis” (able) yapabilirlik eki de pek çok Latince ve İngilizce ek gibi Türkçeyle özdeş.)… Töre, Torah, Tevrat… Yasa, Yazgı, Just, Justice… Kut, Kutsal, Hoday, Hüda, God…

Dünya uygarlığının ilk yurdu “Tarim Basin” (ingilizce!) (Bu bölge Hazar’dan başlar, Türkmenistan, Uygur yurdunu içine alır. Tarim: Tarım. “Tarım” “Darı” ile ilgili. İnsanlığın ilk tarım ürünü. Yer (zemin, toprak, dünya), Geo, Earth, Terra (yer, toprak), Tarım… Basin, Basic, Base (zemin, basılan yer, temel)… Ark, Arık (su yolu, arsa, tarla), Ager, Agriculture, Architecture… Basmak, Press, Pass, Pace… Çap (vurmak, kesmek), Çapa, Chopp… Koru (Eski Türkçe korunmuş, ayrılmış arazi), Garden, Yard… Öküz, Ox… Kedi, Cat… Buzağı, Boğa, Tosun, Toraman, Bison, Buffalo, Boarius, Torro, Torros… Meme, Emme, Mammal, Mamma… Böri, Börk, Bear, Bere, Beret, Furry… Eşek, Ass… Bağlamak, Bağ, Bind, Bag, Baum… Bitmek, Bitki, Budak, Budamak, Bud, Botanic… Kütük, Codex… Kesik (peynir, süt ürünü), Cheese… Tekne, Tekne yapımı, Tecnology, Tecnic… Dokunmak, Değmek, Dokumak, Tact, Texture… Tümsek, Tumulus… Bol, Mol, Balıg, Multi, Poly, Polis… Ağıl, Aula, Avlu… Bark, Baraka; Barrack… Bukağı, Branca… Böcek, Bug… Küremek, Kürek, Carving, Carve, Küretaj… Gütmek, Guide… Binmek (at binmek, sürmek), Menage, Ministry… Et, Leş, Meat, Flesh… Odun, Wood… Orman, Koru, Forest… Ördek, Öddek, Duck… Kaz, Goose… İn, Han, Inn… Beslemek, Besin, Pasture… Kımız, Humus, Hamız, Chemistry… Od (ateş, sıcak), Hot, Oda, Hut… Işık, Lux… Isı, Heiss… Aqua, Kova…

Burada 60 küsur maddede küçük bir örnekleme yaptım. Sadece sınırlı iki temadan yazdıklarınızdan bazıları. Batı dillerindeki ilgili tüm sözcükleri yazsanız kabaca 600’den fazla sözcük eder. Siz ki çalışmalarınızda 1500’den fazla maddeyi incelemişsiniz. Karşılığı sadece birkaç yabancı dil sözlüğünde 10 bini aşar.

Kaldı ki sayın Ata, bunların büyük çoğunluğu Türkiye Türkçesiyle karşılaştırmalardan çıkarıldı. Türkiye Türkçesi en eski Türkçe’den pek çok sözcüğü almamış. Altay dillerine, Çuvaşçaya, Yakutçaya baktığımızda çok daha ilginç benzerlikler buluyoruz. Bazılarını ele aldık, kim bilir kaç bin sözcük eksik kaldı. Siz ne diyorsunuz bu apaçık gerçek karşısındaki körlük ve sağırlığa? Yabancının tavrı belli. Ki onlar tüm önyargılarına karşın Türkçe üstünde bizden daha fazla çalışmışlar. Birçok kanıtı onlar bulmuş, bize göstermiş.

Başından beri ne anlatıyoruz. Hep aynı neden. Bu ulus kendi tarihine, kendi diline sahip çıkmada Batılı nesnel bilim insanlarının düzeyini henüz yakalayamamış. Aşağılık duygusu derin, Batının sadece cafcafına hayran köle ruhlu bizim okumuşların bilerek veya bilmeyerek sabotajları sıradan.  

Evet Ata. Sonra da benim gibileri saldırganlıkla, yıkıcılıkla suçluyorlar. Saldırgan kim, yıkıcı kim? Bu liberal faşist salgına yakalanan zombilere göre “bırakalım bu işleri, fazla kurcalarsanız ırkçı olursunuz, faşist olursunuz!” Evrensel kültür ortakmış, herkes serbestçe katkısını sunarmış, böylesi bir demokratik ortamın tadını çıkaralımmış, ayrımcılık, milliyetçilik yapmasaymışız. Bu süper özgürlükçü liberal tayfa, dedik ya.. her şeyist. Aynı anda bütün popüler, tüm “çağdaş” değerleri savunacaksın. Ancak böyle yaparsan iyi çocuk, güzel yazar olurmuşsun. Fakat çorba gibi aynı kaba atılan tüm bu öğretiler “soup” gibi içildiğinde berbat bir “soap” tadı veriyor. Zaten dert değil, onu da içmiyorlar, içer gibi yapıyorlar. Çünkü tüm bu öğretiler kendi içinde çok pis sorunlu. Çünkü bunlar birbirleriyle felaket uyumsuz. İşte bunu dediğinizde o zaman görün o liberal özgürlükçüleri, çakma solcu takımını. Hemen saldırıyorlar üstünüze. Belli bir güçteyseniz. Belli bir güç görmezlerse görmezden geliyorlar. Kültürü, aklı işte böyle gömüyorlar. Tengri aşkına, Atatürkçülük, Marksizm, Anarşizm, Liberalizm, Batı kapitalist laik kültürü, Batı dinsel kültürü… Hepsi aynı anda nasıl savunulur? Ancak açık açık bunların çelişik yanlarını, eksiklik ve hatalarını ortaya döküp sadece iyi yanlarını dürüst ve şeffaf olarak gösterirseniz bazı şeyleri birlikte savunabilirsiniz. Fakat daha bunun ilk adımını attığınızda sizi çarmıha gererler. Savunacaksın, ama yalnızca laf ola beri gele birtakım adları, sembolleri, görüngüleri savunacaksın. O zaman sizi liberal ailelerine kabul ederler. Kabul etmesinler, istemiyoruz canım! “Türkiye’de kültür niye gelişmiyormuş.” Sen daha işe yasakla başlamışsın, hem de sinsice yasaklarla. Bir tarafa sınırsız özgürlük, aykırı gördüğüne engel. Hakaret, küçümseme, bezdirme.. her yolu deniyorlar… “Ayrımcılık, öteleme, ötekileştirme, yasaklama, tahammülsüzlük.” Bu terimlerin tekelini de bunlar almış. Saçma, sapkın yollarda kullanıp duruyorlar.  

Buraya iki çalışmamızı daha koyalım ki, merak eden okusun. Çevremizdeki kuşatmayı, ambargoyu böyle böyle kıramayız ama, hiç değilse ifrit ederiz onları, biz de öyle neşemizi buluruz.

1000 Temel Sözcük Üzerinden Sanskritçe-İngilizce-Türkçe Uyumunun Karşılaştırılması: https://www.insanbu.com/Felsefe-Haberleri/735-1000-temel-sozcuk-ustunden-turkce-sanskritce-ingilizce-uyumunun-karsilastirmasi

(Sessiz ve gizli hasımlarımız küplere biniyor. Hint-Avrupa ailesinin temel dili gibi kabul ettikleri Sanskritçe’de… Ki eski kutsal kitapların, Tibet rahiplerinin dilidir, Türkçe inkar edilemeyecek kadar baskın.)

Temel Türkçe Fiillerin Latince ve İngilizce Karşılıklarıyla Uyumunun Ölçülmesi:   https://www.insanbu.com/Felsefe-Haberleri/735-1000-temel-sozcuk-ustunden-turkce-sanskritce-ingilizce-uyumunun-karsilastirmasi

 

Yukarıdaki sözcük örneklerinden bir bölümünün daha önce yayımlandığı ve kitaplarımızda kaynak gösterilen eserlerden bazıları:  

Mustafa Celaleddin Paşa, Eski ve Modern Türkler, 1869

Bedros Efendi Keresteciyan, Dictionnaire Etymologiqu de la Turque, 1912

İsmail Hami Danişmend, Türklerle Hint-Avrupalıların Menşe Birliği, 1935

M. Ünal Mutlu, Türk Dili ve Kenger Uygarlığı, 2007

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Söz ettiğiniz bu çalışmalar anlamlı ve önemli. “Pazırık Kurganı”ndan çıkan buluntular da şunu gösteriyor ki bir şeylerin ucu oradan buradan fırlıyor, fakat asıl gövdesine henüz erişilemiyor. Lanetli bir dava bu. Üstü hep kapatılmış, uğraşan karalanmış, bir şekilde bezdirilmiş. Gerçekler nerede belirse gargaraya getirilmiş, gömülmüş. Basite indirgemeyin. Daha çok çalışmanız gerek.

“Pazırık” demişken. “Pazır”, “Bazır” Sibirya Türkçesinde “mezar” demekmiş. P-B-M geçişiyle bire bir aynı kelime. “Mezar” Arapçaymış! Arabistan nere, Sibirya nere? Arabistan’dan çıkan kelimenin Sibirya soğuğunda boku donar, burnu düşer. Düşmemiş işte. İngilizcede “Tomb” mezar demek. Yabancının kaynaklarında kökü “tümsek” diye gösteriliyor. Tomb-Tümsek-Tumulus-Tumour-Tümör-Tomur-Tombalak-Tombul… Demin dinsel terimlerden bahsetmiştim hani. “Put” da bunlardan biri. Tap-ılan nesne, heykel anlamında ve güya Farsçaymış. Totem yani. Taboo yani… Neden yapılır? Ya ağaçtan ya taştan. “But” eski Türklerde “taş” anlamı veriyor. Turkuaz süs taşı mesela. “Bud” ise ağaç dalıdır. “But-Bud” Eski Türkçede daldır, aynı zamanda insan dalıdır. Yani “ayak-bacak”. Dönüşe dönüşe bacağın sadece kaba kısmına deniyor şimdi but. Yani İngilizce “foot”. Petra-Petrus-Piyer… Bak nereden nereye! Latincede, Yunancada “taş”tır. Bir de “Buddha” var. Atlaya atlaya gidiyoruz. “Budizm”in kurucusu bir Türktür, çekik mavi kökgözlü Türktür, eski rahiplerin çoğu Türktür. En eski dinsel metinlerde Hintçeyle karışık bol Türkçenin bulunması bu yüzdendir.

Gayet açık, somut ilişkiler. Bu kadar açık bağlantılara karşı o teoriyi gömmüşler. Karşıdaki büyük vasatlık imparatorluğunu hafife almayın. Yoksa sizi de gömeceklerdir.

Bu teori çevresindeki laneti buna mı bağlıyorsunuz? Ben bile mistik etkenlere, olağandışı güçlere bağlamaya başlamıştım ciddi ciddi.

Evet, elbette buna bağlıyorum. Batı kendi merkezinde en seçkin beyinlerle bir toplum mühendisliği şebekesi kurar. Vasatlık imparatorluğunu onlar yönetir. Bu şebekenin taşradaki kollarına ise vasatların en iyilerini yerleştirir. Düzen böyle işler.

Ahmet Cevat Emre’ye dikkat edin, onu inceleyin demiştim. Siz daha bakmadan ben bir kaynak buldum. Onu okuyun, engellemenin nasıl yürüdüğüne dair ipuçlarını görürsünüz. Bazı şeyleri aynen aktarayım:

“Ahmet Cevat, 1930-1950 yılları arasında diğer dil bilimcilerden farklı olarak dünya dillerinin sınıflandırılmasında yanlış ve kasıtlı ölçütlerin dikkate alındığını iddia etmiştir. Türkçenin dünya dilleri arasındaki yeriyle ilgili hatalı bulduğu görüşlerin doğruluğunu ispat edebilmek için ise Türk dilini Hint-Avrupa dilleriyle karşılaştırmalı olarak ele almıştır. Ahmet Cevat 1934 yılında yapılan II. Türk Dil Kurultayı’nda Türkçenin Hint-Avrupa dilleriyle mukayesesi tezini savunmuş, bu tez 1935 yılında Türk Dili Dergisi’nde ayrı olarak basılmıştır. Onun bu tespitleri döneminde dikkat çekmiş, bazı dilciler tarafından olumlu, bazıları tarafından ise olumsuz eleştiriler almıştır. Ahmet Cevat’ın Türkçenin kökeni ve yapısıyla ilgili bazı tespitleri bugün çoğu dil bilimi çevreleri tarafından kabul edilmemektedir. Ancak onun özellikle Atatürk döneminde yoğunlaşan bu Türkoloji çalışmaları, 1960’lı yıllardan sonra Nostratik ve Avrasyatik dil teorilerini savunan dilciler tarafından tekrar gündeme gelmiştir. (…)

Bunlardan “Nostratik” terimini ilk kullanan Holger Pedersen’dir. Pedersen bu terimi 1903 yılında yazdığı “Türkische Lautgesetze” adlı makalesinde Hint-Avrupa ile bağlantılı diller için kullanmıştır. Çağdaş Nostratik teorisinin kurucusu ise Rus dil bilimci Vladislav İlliç-Svıtiç’tir. Onun 1960’ların başında ortaya koyduğu teoriye göre Hami-Sami, Kartvel, Hint-Avrupa, Ural, Dravid, Altay dil aileleri aynı kökten çıkmıştır ve bu diller bir “büyük aile” oluştururlar. Amerikalı dil bilimci Joseph Harold Greenberg tarafından kurulan Avrasyatik teori de Hint-Avrupa, Ural-Altay, Gilyak, Kore-Japon-Aynu, Çukça ve Eskimo-Aleut dil ailelerinin bir “büyük aile” oluşturduğunu iddia eder. Buna göre Ahmet Cevat’ın 1934’te gündeme getirdiği tezde ileri sürdüğü görüşlerin benzeri, 1960’lı yıllarda Rus ve Amerikalı dil bilimciler tarafından da iddia edilmiştir. (…)

Ahmet Cevat, Atatürk’ün tarih öncesi tezinden hareketle yaptığı araştırmalarda, geçmişi MÖ 4000’li yıllara uzanan Sümerlerin Türk olduğunu, dillerinin ve yazılarının geniş bir sahaya yayıldığını iddia etmekte ve Atatürk’ün tarih öncesi tezini şöyle açıklamaktadır: Cilalı taş (neolitik) ve ilk metaller medeniyetinin beşiği, Orta Asya-Türkistan’dır ve bu medeniyete sahip olanlar, onu yeryüzüne yayanlar brachicephal (brakisefal) bir ırka mensup kavimlerdir. Bu ırka alpin (homo alpinus) ismi verilmektedir. Buzul altı çağında büyük, geniş ve çok uzun süren bir kuraklık olmuş, bu medeniyet Sibirya’dan, Mançurya’dan Hazar Denizi’ne kadar ince kum tozları altında kalmıştır. Bu doğal afet çağlarında Orta Asya’dan Hindistan’a, Elam’a, Mezopotamya’ya (Sümer, Keldan, Akkad denilen diyarlara), Küçük Asya’ya (Anadolu’ya), Kafkas’a, Balkanlar’a göçler olmuştur. Neolitik ve ilk metaller medeniyeti o brakisefal alpin ırk tarafından dünyaya yayılmıştır. Bu ırk ise Türklerdir ve Orta Asya’dan gelerek konuştukları dilleri, bu coğrafyalara yaymışlardır. Bu durumda Türkçenin izlerini dünya dilleri içinde araştırmak lazımdır. Türk lehçeleri binlerce yıl içinde doğal olarak değişmiştir, fakat izleri kalmıştır. Atatürk, bu dil izlerinin muhakkak bulunacağına inanmaktadır. (…)

Ahmet Cevat dünya dillerinin sınıflandırılmasına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış, Batılı dilcilerin dillerin sınıflandırılmasında temel olarak yapılışlarının en temel özelliklerini bulup karşılaştırdığını ve bu işi yaparken en baştan beri “ırkçılık bağnazlığı” gösterdiğini iddia etmiştir. Ahmet Cevat’a göre Batılı dil bilimciler ve tarihçiler diyar diyar dolaşıp iki bini aşan dilleri ayrı ayrı inceleyerek onları gruplara, ailelere ayırmayı amaçlamışlar, bunu yaparken de Avrupa dillerinin çoğu ile eski Hint, İran dilleri arasında büyük benzerlikler bulup hepsini bir aile saymışlardır. Geçen yüzyılın ilk yarısında da dillerin gelişme dereceleri ve her türlü özellikleri hakkında pek çok araştırma yapılmış, Hint-Avrupa dillerinin gelişme vasıfları en yüksek mertebede sayılırken başka dillerin bu özellikleri göz ardı edilmiştir. (…)

Güneş-Dil Teorisi henüz tartışılmadan önce Ahmet Cevat, Türkçenin ana dil olduğu şeklindeki görüşü, kendi bakış açısı ve yöntemiyle ele almıştır.

Türkçenin kökeni ile ilgili yaptığı araştırmalar, Ahmet Cevat’ta dil ailelerinin yanlış sınıflandırıldığı kanaati oluşmasına sebep olur. (…)

Ahmet Cevat, Türkçe ile Hint-Avrupa dillerini fonetik, morfolojik, söz dizimsel özellikleri bakımından karşılaştırarak diller arasında kökler ve sözler bakımından ortak noktaları örneklerle izah etmeyi hedeflemiştir.”

Sözü uzatmayayım, okuyan sıkılır çünkü. Ahmet Cevat, buradan yola çıkarak  birçok örnek vererek Türkçenin bükülgen-çekimli dillere (Hint-Avrupa) ses, sözcük yapısı, eklemeler, gramer vb. yönlerinden yakın özellikler gösterdiğini anlatmaya çalışmış. Tersine Hint-Avrupa dilleri denen dillerde de genel teoriye uymayan, eklemeli dillere benzerlikleri yine örneklerle vermiştir. Emre’nin çalışmaları uzundur, özetini bile aktarmam bence burada yersiz. Siz bakın. Bence tatminkardır. Mesela “Eklemeli dillerde kelime kökü değişmez” kuralını Türkçeden verdiği birçok örnekle geçersizleştirmiş (Su-Sıvı-Sıva-Savak-Savun-Sağmak-Sub-Sup-Islak). Keza gramer konusundaki önyargılı kesin kuralları da perişan etmiş. Ve yine Latince ve Türkçede soru köklerinin ve zamir köklerinin ne kadar aynı olduğunu göstermiş. Bu konuda Vecihe Hatipoğlu’nun çalışmasını siz daha önce referans vermişsiniz zaten.

“Ahmet Cevat’a göre Türkçenin yapısı konusunda doğru karar verebilmek için her şeyden önce dillerin sınıflandırılmasında görülen “eklemeli dil” ve “büküm”ün ne olduğu, bunlardan ne anlaşıldığı ve Türk dilinin eklemeli olmasının bükümlü olmasına engel olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Bu en önemli dil meselelerinin çözümü için üniversitedeki öğrencilerin yetişmesini beklemeye zaman olmadığı gibi eski görüşlere saplanmış olanların da konuyla ilgili tartışmadan uzaklaştırılması da mümkün değildir. Bu sebeple Ahmet Cevat, dille ilgili yeni görüşlerini uygulamaya koyarken onları herkesin tabiî sonuçlar gibi kabul edeceği bol örnekli bir tümevarım yöntemini kullanmıştır. (…)

Ahmet Cevat Emre’nin Türk dili ile Hint-Avrupa dilleri arasındaki ilişkiyi incelediği dil yazılarından bir yıl sonra, 1935’te, Güneş-Dil Teorisi gündeme gelmiştir. Türkçenin dünyada temel bir dil olduğunu, dünya dillerinin kökeninin Türkçe olduğunu ve Türkçenin bazı başka dillerle akraba olduğunu iddia eden bu teori, Atatürk’ün dikkatini çekmiş; bu konu 24 Ağustos 1936’da III. Türk Dil Kurultayı’nda ele alınmıştır. Kurultayda Güneş Dil Teorisi Komisyonu kurulmuş, bu komisyonda yer alan Ahmet Cevat “Terminoloji ve Güneş-Dil Teorisi” başlıklı bildirisiyle Türkçenin bütün dillerin kaynağı olduğu görüşünü ispatlamaya çalışmıştır. (…)

Zamanla güvenilirliğini yitiren Güneş-Dil Teorisi ile ilgili araştırma ve yazılarına rağmen Ahmet Cevat, 1960 yılında kaleme aldığı hatıratında Güneş-Dil Teorisini “ucube teori” olarak niteleyip eleştirmiştir. Verdiği bilgilere göre Ahmet Cevat bu teorinin temel oluşturduğu araştırmayı değersiz bulmuş ve konuyla ilgili eleştirilerini zaman zaman Atatürk’e iletmiştir. Ancak ona göre Atatürk güvendiği pek çok bilim adamının kendisini aldatacağına ihtimal vermediği için Ahmet Cevat’ın eleştirilerine tepki göstermiştir. Hatıratında Güneş Dil Teorisi ile ilgili yaptığı çalışmalardan ve kaleme aldığı yazılardan hiç bahsetmeyen Ahmet Cevat’ın bu konuya ilgi göstermesinde Atatürk’ün etkisinin olduğunu ve/veya zamanla bu teoriyle ilgili görüşlerinin değiştiğini düşünmek mümkündür.” (*)

Eveet.. Siz ne diyorsunuz bu işe?

Vallahi ne diyeyim şimdi. Çok alışkınım bu işlere, buna rağmen şaşırmadım desem yalan olur. Adam öyle bir ortam içine düşmüş ki. Dünya dil biliminin uluslararası ustalarından biri kabul edilmesi gerekirken kendi teorilerini unutmuş. Unutturmuşlar adama. Yapılan manevi baskının düzeyini tahmin edebiliyorum. Yazdıkları şeyler yabancı bilginlerin bir kısmınca tekrar öne sürülse bile… Daha birçok kanıt ortaya çıkmış olsa bile… Adamı köreltmişler, adeta yok etmişler. Buharlaştırmışlar.

Şu anda bakıp düşündüğümde başından beri bu Güneş-Dil içi tartışmada Ahmet Cevat Emre, Atatürk ve yanındakilere göre daha doğru bir konumdaymış gibi geliyor. Daha sağlam bir bilimsel zemin. Fakat şu da var ki… Şimdi biz biliyoruz, pozitif bilimler bile dünyada oldu olası büyük sermayenin denetiminde. Büyük devletlerin açık yönlendirmesinde. Yani ancak o kadar bilimler. Bir de hesap edin sosyal bilimlerdeki şartları. İnsanı aykırı bir yola saptığında canından bezdirirler. İşte o bakımdan konuyu siyasi ideolojik alt yapı desteğiyle birlikte öne sürmek gerek. Bilimin altında felsefesi siyaseti de mutlaka bulunmalı. Çünkü dünya egemen sosyal bilimi bunu zaten sizden önce yapıyor. O açıdan düşünülürse Atatürk’ün yaklaşımı kazanmak için daha garanti. Ama bakın o bile kazanamamış sağlığında. Hızını kesmişler, hatta durdurmuşlar. Ölünce teorilerinin başına neler geldiğini zaten biliyoruz.. Başka deyişle, işte Ahmet Cevat Emre gibiler olguya sadece “bilimsel” pencereden baktıkları, sadece o alanda mücadele ettikleri için kolayca etkisizleştiriliyorlar.

Demek ki bu teorinin başına gelenlerin kötü ruhların lanetiyle ilgisi yok. Demek ki bizim de bu teoriyi savunmaya başladığımızdan beri başımıza gelenler rastlantı değil, ama mistik hadiseler de değil; basbayağı siyasi ve ideolojik saldırılar. Demek ki onu bilir, bunu uygularsak başarabiliriz. Biz bunu başaracağız.

Peki değerli ATA, bazı sorular da şu yönde: Türkçeye ait yazılı belgeler, yazılı bir dil olarak Türkçe çok yeni, tarihsel görelilik anlamında. Oysa eski Mısır, Sümer, Yunan, Latin uygarlıkları yazılı belgelere dayanan sağlamlığıyla çok daha eski. O yüzden Batılı ideologlar köklerini buralardan gösteriyor, kanıt sunuyor ve bilimsel bakımdan haklı çıkıyor. Oysa siz Orta Asya’dan çok eski Türkçe yazılı belgeler bulunmadığı sürece bu dediklerinizi ispat edemeyeceksiniz. Yenik düşeceksiniz. Diyorlar. Bu soruya cevabınız nedir?

(*) Alev Şeyda Uzun, Ahmet Cevat Emre’nin Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ile İlgili Görüşleri

 

DOKUZUNCU BÖLÜM

Bu sorunun cevabını gayet iyi biliyorsun. Yine de keyifle yanıt vereyim. Çin içlerinde binlerce yıl önceden kalmış insan mumyaları buluyorlar. Benzerlerini Asya’nın içlerinde, kuzeyinde. Kızıl saçlı, sarı saçlı, renkli gözlü insanlara ait. Önce “Bu Avrupalılar nasıl ve nereden gelmişler ta nerelere?” diye soruyorlar. Sonra bakıyorlar ki Orta Asya’da yaşayan halklarla, örneğin Kızgızlarla aynı genetikte kişiler bunlar. Kırgızlar nasılsa bunlar da öyle. Bir yerden gelmemişler, oranın yerlileri bu insanlar.

Turani, Türk kavimler esmer ya da buğday renkli, kumral ya da sarışın; çekik kaşlı Asyatik suratlı veya Avrupai yüzlü, her renkten gözlü, pek çok fizyonomide rastlanabilen, biyolojik olmayan bir birliktir. Onları kültürleri ve daha da önemlisi dilleri birleştirir. Bu kadar geniş coğrafyada birbirinden fiziksel anlamda bu derece farklı toplulukları, bu kadar uzun süre bir millet veya kavim çatısı altında birleştirebilen başka bir dil yok. Hâlâ hafife alıyorlar Türkçenin gücünü. Türkçenin muazzam gücünü en başta Türkler hafife alıyor. Çok garip.

“Yazılı kültürleri çok eski değil.” Kim demiş? 8. Yüzyıldan kalma Orhun Yazıtları ilk yazılı eserleri. Bir de 6. Yüzyıldan kalma birkaç cümle… Muhakkak bu alfabe, bu yazının bir evveli olmalı. Bulunamamışsa yok demek değildir.

Fakat asıl mesele şu: Bu Turani kavimler başka uygarlıkların içine girmişler, o dillerde ve o alfabelerde yazıp durmuşlar. Sümerce ve Latince içinde bu kadar Türkçe bulunmasının nedeni bu. Bu diller ve alfabeler Türklerin eseridir demiyoruz, ama aynı zamanda belli oranlarda Türklerin eseridir. Tengri aşkına, tarımın ve şehirleşmenin ilk yaşandığı bölgelerde yaşayan bu kavimler Çinlilerin, Hintlilerin ve İranlıların yakın komşusu değil miydi? Buddha’nın mavi gözlü olması, Sanskritçede, Hintçede bu kadar Türkçe izi bulunması bir rastlantı mı? İlk Türk yazıtlarında budununun zaaflarından bahseden Türk kağanının en çok yakındığı şey halkının Çinlilerce kandırılması ve Çin içlerine yerleştirilmesi değil mi? Beyin göçü, kültürel asimilasyon o zaman da yaşanıyormuş. Şimdi bizim okumuşlar nasıl ABD’ye, Almanya’ya vb. göçüyorsa, o zaman da Çin’e göçüyormuş. Çincede Türkçe izleri aransa kim bilir neler çıkacak. Dahası bizim Türk Dil Kurumu’nun ya da çok bilmiş etimologların “Bunlar Farsça kökenli” dedikleri Türkçedeki binlerce sözcük gerçekten Farsça mı? O kadar çok Türk bilgin var ki Farsça yazan. Keza pek çok Türk yazar Slavca yazmış. Arapça yazmış.

Hitit yazıları ya da Anadolu taş yazıları içindeki Türkçe iddiaları hepten fasarya mı? Mümkün değil. Latince içinde, İskandinav dillerinde, eski Almanca ve İngilizcede bu kadar yoğun Türkçe damgalarını gösterebiliyorsak, en azından bir şeyler vardır. Daha aydınlatacak çok şey kalmış. Ne var ki halen aydınlatılanlar  yeterince güçlü bir fikir veriyor.

En başta Türk çok bilmişlerin yürüttüğü algı oyunlarına kapılmayın. Türk alfabesi çok yeniymiş! Neye göre? Mısır, Sümer, Yunan, Latin’e göre. Yahu İngilizin, Fransızın, Almanın, Amerikalının kendi alfabesi yok, olmamış. Dilleri bile yok aslında, karma diller bunlar. Türkler bilindiği kadarıyla üç alfabe bulup kullanmışlar. Göktürk alfabesi, Uygur alfabesi, Batı Hun alfabesi. İlk Türkçe sözlük Divanu Lügati’t Türk 1074 tarihli. İlk İngilizce sözlük 1604’de yayınlandı. Almanca ilk sözlük 1535’de. Yesinler üstün kültürlerini.

Şimdi de daha yakın tarihe bakalım: “Sadece Orta Asya’da ve Çin’de değil, Hindistan’da da Türk izlerini görmek mümkündür. Çin’de örnek kentler kuran Türklerin torunları, aynı başarıyı Hindistan’da da göstermişlerdir. Orta Asya’da, Tun Huang (okunuşu: dun huang) Buddhist tapınaklarını inşa eden Türkler, Hindistan’da mükemmel saraylar, camiler ve türbeler inşa etmişlerdir.

Türklerin MS X. yüzyıl sonlarından itibaren Hindistan topraklarına kuzeyden girmesiyle, Türk kültürünün Hint kültürünü etkilediği açıkça görülmektedir. XI. yüzyılın başlarında Gazneli Mahmut Hindistan’ın Pencap bölgesinin yönetimini ele geçirmiş; daha sonra da, XIII. yüzyılın ilk yarısında Gurlu Muhammed, Ganj ovasına hakim olmuştur. Böylece Türkler, Hindistan’nın büyük bir kısmına hükmeden güçlü bir yönetim kurmuşlardır.

XIV. yüzyılın başlarına gelindiğinde Delhi Sultanlığı olarak anılan bu devlet, Dekkan ve Maysor’a kadar olan bölgeleri de yönetimi altına almıştır. Delhi-Türk Sultanlığı XII. yüzyılın sonundan, XV. yüzyılın ortalarına kadar; daha sonra kurulan Türk-İslam Devleti ise, 1526-1857 tarihleri arasında hüküm sürmüştür. Görüldüğü gibi Türkler, yedi yüz yıla yakın bir süre Hindistan topraklarında hüküm sürmüşlerdir. Bu süre içinde de, ölümsüz mimari eserler bırakmışlardır. (Örneğin Tac Mahal)

Uzun süren Hindistan’da Türk saltanatları dönemini üç başlık altında incelemek mümkündür. Kuruluş ve Savaş Devri : 1001-1526 ; Yerleşme ve Büyüme Devri : 1526-1707 ; Duraklama ve Gerileme Devri : 1707-1857.

Hindistan topraklarına gelen Türklerin amacı, bu ülkeyi talan etmek ve sömürmek değildir. Aksine, bu toprakları kendilerine yurt edinmek istemişlerdir. Türklerin Hindistan’ı yurt edinmek istediklerini ise, bıraktıkları ölümsüz mimari eserlerden anlayabiliyoruz. Talancı uluslar, ele geçirdikleri topraklara yatırım yapmazlar.

Türklerin bıraktıkları ölümsüz mimarî eserlere baktığımızda, Türklerin bu toprakları “yurt” edinmek istediklerini anlamak hiç de zor değildir. Hindistan topraklarını yakıp yıkmak ve talan etmek gibi bir düşünceleri yoktur. Aksine, bu yeni yurtlarını daha yaşanır hâle getirmek için çaba harcamışlardır.” (*)

Bitmedi. Orta Hindistan’da da (Telengana), Haydarabat’ta yoğun Türk izleri görmek mümkün. Bölge uzun bir dönem Türk asıllı İranlı Şiilerin hakimiyetinde kaldı. Kuzey’de olduğu gibi burada da kadına saygıyı önde tutan bir kültür yerleştirildi. Bakınız Golconda, Dört Minare  (Charminar), Kutub Şah mezarları (Sultan şah kız kardeşine ve doktoruna da ayrı ayrı büyük anıt mezarlar yaptırmış)… Sultan Şahlardan biri kadın. Begüm Haydar: Şehre adı verilmiş. Şehirde o devirden kalma büyük yapay göller var (Sagar-Sea-Su). Sagar’ın (Telugu dili: göl) Hintçedeki karşılığı da: Jheel (göl).  

Bizim Türk Dil Kurumu’nun ve çok bilmiş birçok dilcimizin. Atatürk’ün kemiklerini sızlatarak. “Bunun kökü Farsça, bunun da kökü Farsça” diyerek dokunulmaz tabu haline getirdikleri Farsça. Onca güçlü Türkçe etkisine karşın nasıl saf Farsça kaldı? MS 1000’e kadar bu mümkün değil. 1000’den sonra hiç değil. Ki İngilizcede o kadar çok sayıda “Farsça” sözcük var, aklınız durur. 1000 dedik, kabaca… Sonrasına bakalım.

Tarihte İran'ı Yönetmiş 10 Türk Devleti: 961’de başlıyor, 1925’e dek dönem dönem, kimi topyekun, kimi bölgesel yüzlerce yıllık hakimiyet. Gazneliler, Büyük Selçuklu, İldenizliler, Harezmşahlar, Timur İmparatorluğu, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevi, Afşar, Kaçar…

Avrasyanın hayli yalıtık kalmış ve bu yüzden Türkiye Türkçesi kadar bile öteki dillerden etkilenmemiş bazı Türk lehçeleri için: Bu lehçelerin Rusça’dan etkilenmediği ne malum, diyenler. Acaba neden Hintçe veya Farsça için aynı şeyi düşünmez.

Türkler yalnızca göçebe toplummuş. Sadece çadırlarda yaşarlarmış. Bir tek savaşmayı bilirlermiş. Kim soktu bu saçmalıkları bugünün Türklerinin kafasına? Hangi geri zekalılar soktuysa Tac Mahal’i, bu kadın şahların meyva, çiçek, kuş kabartmalarıyla süslü türbelerini onların gözüne sokmak gerek.

Kaan Arslanoğlu

(*) Hindistan’da Türk İzleri, Şengül Demirel.  

 


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. Yılların deneyimi sonucu bu bizde böyle.
  • TalipPaltun

    TalipPaltun 15.08.2021

    Kur an da da bir çok Türkçe kelime var Tur u Sin a. Kutsal Dağ Tuva Vadisi Tuva Türkleri. Tuvaşlar

  • paltuntalip1@gmail.com

    paltuntalip1@gmail.com 15.08.2021

    Hepsi gerçek tebrikler

  • Ç.Faruk PAKSOY

    Ç.Faruk PAKSOY 7.07.2021

    Türklerin anavatanının orta asya olduğu nereden belli kim söylemiş bunu.Ayrıca türkçe yazılı belgeler her tarafta var.Türkçe belgeler başka dillerde kayıt altına alınmışdır ki o dillerde de söz konusu belgeler şu ana kadar deşifre edilmemişlerdir.

  • A. Semra Eyinnen

    A. Semra Eyinnen 6.07.2021

    Hindistan'a Altaylı Ön-türkler, Dravit adı altında sarı ırk (mongoloid) olarak ilk kez ulaşmışlardı. Daha sonra da Altaylarda beyaz ırk oluşunca, ikinci kez ulaştılar. Bunlara da Hint-Avrupa'lı denildi. Beyazlar Oguz ırkı=Alpin=Kafkasien olarak da bilinir.

  • kaan arslanoğlu

    kaan arslanoğlu 3.07.2021

    Cemal bey, dedikleriniz büyük ölçüde haklı. Bunun cevabını kitaplarımızda veriyoruz. Ancak okunmuyorlar. Biri 1500 satmış şu ana dek, öbürü 300. Kaçının okunduğu, kaçının dikkatli okunduğu da başka bir soru ve sorun. Fakat teşekkürler, sorunuzu ATA'ya aktaralım. Bakalım o ne diyecek.. :) Size de teşekkürler Nedim bey.. :)

  • Nedim Pala

    Nedim Pala 3.07.2021

    sayın hocağm.. meseleyi adeta bir psikiYATIR gibi, terapi koltuğuna YATIRmışsınız ! çocukluklarından başlayıp, gençlik.. olgunluk döneminde yaşadıkları formatlamaları, oltaları aççık seççik anlatmışsınız. Kemâlizmi oto arka camı çıkartmasına, ata resimli rakı bardaklı içki masasına, ''meyhanedeyim'' videosu paylaşmasına eviren .. Lâikliği islâm düşmanlığı zanneden, milliyetçiliği kendi ulusundan utanmak seviyesine düşüren .. batı medeniyetine ulaşıp onları aşmayı ? batı ayakçılığı, zangoçluğu zanneden bu zavallı kaybedilmiş neslin ..limbik sisteminden girerek, amigdala üzerinden yürüyerek .. zihinsel kodlarının, matematiksel algoritmalarını, insan zihni / fEMAR arayüz ekranına çıkarmışsınız. ben bilem anladım ! bırakınız beni ?? kılıçdar bey ve bilâl bey bilem anlamışdır.

  • Cemal Kaygılı

    Cemal Kaygılı 3.07.2021

    Yazılı metinler, kitaplar gerekiyor uygarlık kurup aktarmak için. Temel o yüzden Sümer, Hellen, Roma, Hint, Mısır... Bu tezlerin tutarlılığı için Orta Asya'dan daha eski metinlerin bulunması gerekmez mi?

  • Cemal Kaygılı

    Cemal Kaygılı 3.07.2021

    Yazdıklarınız ufuk açıyor. Yalnız yazılı kültürü oluşturmadan tüm dillerin temelini kuran bir ulus olmanın ne faydası var? Ata'ya sorabilir misiniz, yazılmış ilk yazılı eserlergöçebelikten yerleşik kültüre geçince, yani Sümer, Hellen, Roma uygarlıklarında ortaya çıkmadı mı? O eserleri kendimizinmiş gibi benimsemeden dil tezinin bir anlamı kalıyor mu? Türkçe'nin önemli dillerin başlangıcını oluşturduğunu iddia ederken bereketli hilal gelene kadar yazılı bir kültür oluşmamasının nedenlerini sorgulamak gerekmez mi?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.