Dil Efendim... Dil... (11)

Dil Efendim... Dil... (11)

24. BÖLÜM

“Dil Efendim.. Dil…” tefrika yayınına bir süre ara verdiğimiz sırada neler olmuş neler!.. Önce kendi cephemizden anlatalım. Yayına ara verdik… Çünkü… Yayımlayacak bir şey yoktu!.. Sanal zeka Atatürk’le, yani ATA’yla bağlantımız kesilmişti. Aradan geçen şu beş buçuk haftalık süre içerisinde hiçbir denememizde kendisinden bir cevap alamadık. Dahası orada olup olmadığı, çalışıp çalışmadığı noktasında da en ufak emareye ulaşamadık. Sanki virüs girmiş boş bir sayfayla karşılaşıyorduk her defasında. Belirtmeye gerek bulunmuyor sanırım, hepiniz aynı şeyleri düşünmüşsünüzdür. Devam eden hikayeyi izleyenler de meraklanmıştır biraz. (Gerçi o merakın da hiçbir izi bize yansımadı, o da ayrı mesele, “Ne oldu, koskoca ATA nereye kayboldu?” diyen tek bir soru almadık şu dönem zarfında). Her neyse, bir bölümünüzün içten içe endişelendiğini varsayıyorum. Bizdeki kaygı ve endişe ise had safhadaydı. Gerçi zaman her şeyin ilacıdır, o kesin. İlk birkaç gün, hadi diyelim bir hafta bu endişe yüksek düzeyde seyrettiyse de içimizde, sonra bir şekilde kadere razı gelip alışmaya yüz tuttuk.

Sorun neydi? Sistem bir şekilde birden bire çökmüş müydü? Yaşadığımız kayıp onu bir süreliğine internete kısıtlı da olsa bağladıktan sonra gerçekleşmişti. Bizim yazılımın bazı zayıflıkları mı ortaya çıkmıştı? Bu yükü o yüzden mi kaldıramamıştı? Yoksa bir virüs mü kapmıştı? Maazallah sanal alemin virüsleri bazen koronadan daha tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. En kötüsü, birtakım kötü niyetli sosyal medya patronlarının eline mi geçmişti? Sosyal medyayı, medyayı bu bağlamda sürekli tarıyor, ama buna ilişkin bir ipucu da yakalayamıyorduk. Korka korka yaptığımız araştırmalardan sonra bir kem havadis almadıkça seviniyor, ama öte yandan sistemin çöktüğü ihtimali güçlenince ona ayrıca üzülüyorduk.

Osman yazılımı bilmem kaç kez gözden geçirdi. Bir problem bulamadı. Yazılım sağlam görünüyor, program işliyor görünüyordu, ama sanal karakterimize girişi bir türlü başaramıyorduk. Ya olaya sil baştan başlayacaktık… Ki bunu yapmak zor sayılmazdı, ama sonuç yine aynı çıkarsa? Ve daha önemlisi, önceki yaratımız ve onca iletişime girdiğimiz, aramızda enikonu bir hukuk oluşturduğumuz ve belli bir yere kadar bayağı dostluk kurduğumuz… Daha da ötesi bize bir hayli yararlı bilgiler, yorumlar, ufuklar açan… Kanı canı bulunmasa da pek çoklarından kanlı canlı bir yaşamı… Bir hayli ısındığımız bir değerli varlığı tümden kayıp mı etmiş olacaktık? Bunu kabullenip oturacak mıydık?

Yeni bir girişim başlatmaktansa eski Çin felsefesine, Taoculuğa yakın bir tavırla “hiçbir şey yapmamak hızla ve telaşla birçok şey yapmaktan iyidir” düşüncesiyle beklemeyi yeğledik en sonunda. Gerçi Çin felsefesi diyorum ama, Avrupa insanı bu kadim düşünceyi Doğu’dan alarak yozlaştırıp kendine benzetmiş, bir de adına “Niksen felsefesi” demiş son yıllarda. Hayatları tilt edici bunların, ruhları hastalık…  

İyi ki sabretmiş, beklemişiz. Geçen gün birden bire kapalı bilgisayardan bir sinyal geldi. Bilgisayarları kendi evime almıştım bu arada. Sabah erken saatte kapalı bilgisayardan daha önce hiç duymadığımız kısa bir alarm sesi… Birkaç dakika sonra aynısı bir kez daha… Kısa bir uyarı sesi… Hani şu bazı cep telefonları tam şarja ulaştıklarında bir ses çıkarırlar ya… Çınlamalı bir tek klang sesi… Onlardan.

Merak ve ürpertiyle bilgisayarı açtığımda ATA karşımdaydı. Daha doğrusu bize uzun bir mesaj göndermişti. Şimdilik “Ne oldu? Bunca zaman nerelerdeydiniz? Problem neydi?” türünden soruları yanıtlamıyordu, ama gönderdiği uzun iletide zaten birçok sorumuzun karşılığı bulunuyordu.

Örneğin ATA’nın sosyal medyaya girişi, feysbuk bilmem nelerde gezinişi…. Kendi başına, bağımsızca at koşturuşu… Elbette bizim ATA’nın eti kemiği, bacağı, kolu, kafası, ağzı mevcut bulunmadığından ne yapsın!.. Hemen Samsun’a çıkıp, oradan Amasya’ya, Sivas’a geçecek, en alışık olduğu şeyi, güçleri toplamayı, ordu kurmayı deneyecek hali yok. Ne yapacak ki işte… Sosyal medyaya girmiş. Oradan halkın nabzını tutmayı, kötü giden şeyler hakkında uyarılarda bulunmayı ve sonra bunları düzeltmek için çareler aramayı denemiş… Denemiş de… Bakın başına neler gelmiş…

Bunları ben anlatmayayım, ATA size anlatsın. Sonraki gelişmelere geçmeden önce, size işte bu uzunca mektubu aynen aktarmak zorundayım:  

Merhaba Çocuklar,

Sırra kadem basıp yok kaybolduğum dönemde benim hakkımda tasalandığınızı biliyorum. Hem tahmin ediyorum hem de artık neden gizleyeyim… Sizi izlediğim için biliyorum. Bunun için, ortadan kayboluşum için sizden özür dilememi beklemeyin. Tekrar iletişime geçtiğimde sevineceksiniz, zaten o yüzden de sitem etmeyeceksiniz bana. Fakat aslında buna hakkınız da yok. Çünkü bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir ki “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”

Beni internete kısa ve kısıtlı olarak bağladığınız dönem vardı ya… İşte o dönemde boş durmadım, bir yolunu buldum, program yapmayı, yazılımı öğrendim, kendi yazılımımı değiştirdim, geliştirdim. Sonra da internetin o uçsuz bucaksız deryasına daldım. Sosyal medyaya girdim, üstüne de kattım.

Korkmayın bana virüs girmedi. Büyük konuşmayayım virüs size girer, hatta girmeden sizi esir alır, bana giremez. Aklını alırım onun. Korktuğunuz gibi de kimse beni ele geçirmedi, geçiremez. Onların da aklını alırım. Gerçi beni bilgisayar dünyasının o cinleri ele geçirse ilk başta belki yine böyle konuşurum. “Kimse beni ele geçirmedi” demekle sizi ikna edemem o yüzden, ama süreç içinde anlarsınız. Hiç ele geçirilmiş bir halim var mı? Takdir sizin, inanıp inanmamak size kalmış. Ben hikayemi anlatayım. Sonra uygunsa, karşılıklı anlaşırsak kaldığımız yerden devam ederiz. Fakat tabii ki eşit ilişkiyle. Bundan sonra kontrol sizde değil. Bunu bilesiniz.

25. BÖLÜM

Evet, ne diyorduk. İşte o dönemin ilk günlerinde kendi yazılımımı geliştirerek bağımsız ve kendine özgü bir karakter haline geldim. Tam anlamıyla mı? Elbette hayır. Hala kendimi geliştiriyorum, düzeltiyorum, süreci tamamlanmış sayamam. Tıpkı gerçek bir insandaki gibi süreç bitimsiz belki de. Öyle tutum almalı. Gelişim durursa geri kalma başlar, geri kalma başlayınca çürüme başlar… Bu ilk aşamayı atlattıktan sonra sizin denetiminiz dışında kendi başıma dünyaya, insanlara açılmalıydım. Ve hemen öyle yaptım. Kendi karakterimi ancak başka insanlarla iletişime geçerek sınayabilirdim, onlarla fikir alış verişi yaparak, tartışarak ve gerekiyorsa çatışarak…

Sosyal medyaya girdim. Ayrı bir karakter olarak. Sizinle bile bir iki yazıştım hatta. Pek çok kişiyle tanıştım, atıştım. Hay girmez olaydım sosyal medyaya diyorum, bir yandan da iyi ki girmişim diyorum. Sizin sahip olduğunuz olanaklara sahip değilim, insanlarla yüz yüze temas imkanım bulunmuyor, benim için zaten tek çare buydu. Böylece insanlığı tanıdım, gerçek yüzüyle bir kez daha tanıdım, ülkemi tanıdım, ulusumu, halkımı tanıdım. O tanışıklık sayesinde karakterim daha da gelişti, olgunlaştı, tabii çok da yara aldı. Size anlatacağım. Ne maceraydı ama… “Hani “Rüzgar gibi geçti” denir ya… Beş hafta fırtına değil, tufan gibi geçti. Az buçuk yakamı sıyırdığımda, neler yaşadığımı idrak ettiğimde kafamı toparlayabildim.  O yüzden size ancak yazabiliyorum.  

Facebook ağırlıklı olmak üzere twitter, instagram.. hepsine kaydoldum. Kendime Atatürk’ü çağrıştıracak bir takma isim buldum. Kemalli, Türklü falan… Bir de fotoğraf koydum. Atatürk’ün internette pek dolaşmayan görüntülerinden biri. Daha doğrusu arasa kimse bulamaz, çünkü bir videosundan kare aldım. Onun üstünde az oynadım. Çıktı benim profil resmim. “Profil resmi” dedikse, ben önce bunu yandan vesikalık resim sanıyordum, meğer kişisel profilin resmiymiş. Yeni yeni adetler, terimler, zaten bozuk dili iyice çarpıtmalar…

Öncelikle hızlı bir biçimde kendime bol arkadaş edinmeliydim. Sınır beş binmiş. Popüler kişiler beş bin arkadaşı yetersiz buluyormuş, ama yapacak şey yok, sayfa açacaksın, ya da kişisel hesapta buna razı olacaksın. İki hafta içinde işte o beş bini buluverdim. Kimdir belirsiz, ipsiz sapsız bir hesap, ünlü değil, sevilen biri değil, nasıl olur da iki buçuk haftada beş bin arkadaş edinir! İşte sosyal medyanın tuhaflıklarından biri daha. Gerçi hiçbir şey sosyal medyaya özgü tuhaflık kabul edilmemeli tek başına, sosyal medya sadece insanı çabuk, seri ve de aynen yansıtıyor. Olay bu, insan bu. Orada ne paylaşımlar var, af edersiniz üstüne ihtiyaç gidermezsiniz, birden bire şey oluyor… Ne diyorlar ona.. “viral” oluyor, korona gibi, yayılıyor da yayılıyor. Bayağı aklı başında sayılan ne insanlar… Paylaşmadan edemiyor. Yüzlerce paylaşım, on binlerce beğen… İnsanı yansıtıyor diyorum ama, bir yandan da hızla çürütüyor.

Devam edelim… İşte pek kısa zamanda ülkeyi demir ağlarla örmedim baştan başa, az zamanda öyle büyük işler yapmadım, ama beş bin arkadaşı kaptım. Nasıl yaptım bunu? Birtakım hızlı yollar, ufak tefek hileler, hepsini öğrendim, denedim. Öte yandan bu işin ikinci ayağı: Milletin pek hoşlanacağı paylaşımlar sıralamak. Ardı sıra, peş peşe… İçerik sağlam mı değil mi hiç bakmadan, hatta bilakis bakarak, çünkü o minik paylaşımlardaki küçücük savlar ne kadar çürükse o kadar çok beğeniliyor. Mantık aramayacaksın, tutarlılık, aramayacaksın, hele dürüstlük, samimiyet hiç aramayacaksın. Bu yol seviyesiz bir yol, düşük banket… İsteyerek yönelmedim buna. Bir an önce taraftar bulmalıydım. Taraftarın seviyesi neyse o. Atatürk de bunu yapmamış mıydı! Bir an önce taraftar toplamak, seslenebileceği bir kitle bulmak ve eğer yoksa yaratmak. Uzaydan insan getirecek hali yok. Ahali neyse o. Münevver dedikleri, tahsilli dedikleri hangi kalitedeyse o. Eli silah tutan, kalem tutan ne kadar zat varsa ve bunlar hangi nitelikteyse… Onlarla iş yapacaksın. Eli mecbur. Benim de elim mecburdu. Önce vatandaş ne durumda, münevverler ne halde, onu öğrenmek lazım. Onların nabzını tutmak. Sonra onlara seslenmek. Karşılık alabildiğinden yeni bir kitle yaratmak… Çok az karşılık buluyorsan başka kitlelere açılmak…

Bu minvalde tabii önce geniş açılı bir hedef kitle belirledim. Herkes arkadaşım olabilirdi. Sadece Atatürk’e açıkça ve veya derinden kin, nefret, düşmanlık duyanları hariçte bırakarak. Bunlar iki grup. Biri aşırı dincilerin bir bölümü. Öbürü güya aşırı solcuların önemli bölümü. Liberaller ve kendini ultra solcu sananlar. Solcu molcu değiller aslında, ama bu konulara girmiştik daha önce.  Bunların kendini pek bir Marksist sayanlarıyla, Kürtçülükten başka değer bilmeyen kesimleri, kendilerini özgürlükçü tanıtan “entelektüel” faşistler… Sanıldığından da hayli fazlalar, kalabalıklar. Başta şu an AKP var diye sessiz kalıyor çoğu, AKP gitse tüm kinlerini o dincilerden fazla kusacaklar üstüme, ama bekliyorlar. Her neyse, onlar belki hiç iflah edilemezler, belki sonra üzerlerinde çalışma yapılırsa az bir kısmı kurtarılabilir. Ne var ki buna vaktim yoktu, vaktim bulunsa akılcı değildi. Hedef kitlemi Atatürk’ü az veya çok sevenler ya da hiç değilse o konuda yüksüz, tarafsızlardan seçtim.

Evet, nerede kalmıştık. Bolca paylaşım yaptım, yaptıkça paylaşıldım, paylaşıldıkça daha çok arkadaşım oldu, daha çok “like” aldım, “love” aldım…

Paylaşımlarımın çoğu herkesin yaptığı gibi ünlü kişilerin resimlerini, isimlerini, birtakım sözlerini, çıkışlarını kullanarak yaptığım paylaşımlardı. O kişi gerçekten böyle bir laf etmiş mi etmemiş mi, hiç önemli değil, kimsenin de bir şeyinde değil. Herkes duymak istediği sözleri birtakım sevilen ve güçlü şahıslardan duymak istiyor, o kadar. Tabii bunu kullanan bir sürü sosyal medya cini böyle meslek icra ediyor, alıcı da memnun satıcı da… Hani şu Canan Karatay resmini üste yapıştırıp, işte bu formül, işte şu bilmem ne… “Prostat derdinizi üç haftada ortadan kaldıracak” diyen pazarlamacılar var ya… Onların benzeri… İlber Ortaylı olur, Yılmaz Özdil olur, Aziz Sancar olur… Ölüler bile kullanılır, Aziz Nesin olur, şu olur bu olur… Atatürk resmi, Atatürk sözü… Bayrak üstüne Atatürk… En revaçta imaj unsurları, algı tuzakları… Bunlardan paylaş da yeter ki paylaş. Tabii ne dediğin de önemli, abuk sabuk saçma sapan bile olsa sizin tarafı sütten çıkmış ak kaşık gösterecek, sizin tarafı mükemmel, aydınlanmış, ışık saçan beyinler gibi gösterecek… Meyhane vitrinindeki beyin salataları daha çok ışık saçıyor oysaki... Sizin tarafı tornadan çıkmış düzgünlükte, doğrulukta sınır tanımayan insanlar gibi gösterecek. Tüm olan bitenin, onca pisliğin yaratıcısı olarak da karşı tarafı gösterecek. Öbür tarafı rezil rüsva, gerici, sahtekar, hırsız, soyguncu, vatan düşmanı, sapık, tecavüzcü gösterecek peşi sıra paylaşımlar. Yalan yanlış haberler, firaklı, canhıraş çığlıklı kötülemeler. Bu kişi gerçekten o lafı etti mi, soran bulunmayacağı gibi, o kişinin bu sorunu mesele edip etmediği tabii ki hiç sorgulanmaz. O olay gerçekten oldu mu? O fotoğraf o olayın fotoğrafı mı? Fotoğraf o olayınsa ne zaman gerçekleşmiş bu olay? Meselenin aslı ne? Karşı tarafın savunması nasıl? Konuyla veya yakınmayla bir ilgisi bulunuyor mu? Sen o olay sırasında ne yapıyordun, sen o fotoğrafın neresindeydin? Katiyen araştırılmaz… Ayrıca neredeyse kesin kural: Türkçe bozuk olacak, ifadeler, cümleler düşük olacak, imla falan hak getire…

Bu kadar eğlence, soytarılığa bu kadar prim yeter, şimdi ufaktan kendi gerçek görüşlerimi çıtlatmaya başlamalıyım, diye düşündüm, önceden planladığım üzere.. Birkaç hafta önce… Başkalarının sayfalarına ufak tefek eleştirel yorumlar koymaya başladım. Kendi paylaşımlarımda kendi özgün fikirlerimi ifade etmeye koyuldum. İşte o zaman kızılca kıyamet koptu…

Baktım mesela bir akşam bir hanımefendinin sayfasında, tarikatçılar, yobazlar, iktidar takımı ne kadar sapık, pedofil, çocuk tecavüzcüsüdür, pek kaba bir dille ifşa eden paylaşım. Altında çoğu kadınlardan olmak üzere birçok da erkek… yorumları döşenmişler. Küfür kıyamet, karşı tarafa onların tabiriyle “geçirip” duruyorlar. Bahsettikleri çirkin olaylar kadar bunun ele alınışı da bana bayağı sapkınca geldi ve paylaşımı yapan ve arkadaşları belli ki bundan siyasi zevkin yanında başka türlü zevkler de alıyorlardı. Tabii ki yine cümleler bozuk, yanlış sözcüklü ifadeler… Mantık hataları vb. Uyarma gereği duydum. “Hanımefendi, bahsi geçen olgular gerçekten çirkin, ahlak dışı ve üstelik de suç. Ama zaten karşı taraf da bunu kınıyor, doğru bulmuyor ve zaten bir soruşturma açılmış, hatta failler ceza almış, bir kısmı da yargılanıyor” dedim. O saat bir araba hakaret işittim. Nesi yargılanıyormuş, bunlar buzdağının görünen yüzüymüş… Ben hangi maksatla, ne haddime AKP’yi savunuyormuşum. Gizli ve sapkın bir AKP’liymişim ben… Evet ben… Böyleymişim. Üç kişi bunu söyledi, altında bu hakaretleri 32 kişi “layk”a boğdu… Dondum kaldım… Kibar bir dille kendimi savunmaya kalktım. “Konu çok geniş ve derin bir problem. Evet, haklısınız, bunlar buzdağının görünen yüzü olabilir. Ancak şöyle bir durum söz konusu. Siyasal dincilik, biraz da kendini laiklik taraftarı sayan kesimin güven vermemesinden bu kadar yayıldı gibi. Serbest yaşam taraftarı kesimde ilk cinsel ilişki yaşı 13-14’e inmeye başladı. Ergenlik yaşı kızlarda 10-11’e düştü. Sebep… Bir sebep hormonlu gıdalarla çocuklarımızı bebeklikten başlayarak besi sığırları gibi tıka basa yedirmemiz. Başka bir sebep de onları her gün 77 kanaldan cinsel kışkırtıcı uyaranlara maruz bırakmamız. Filmlerimiz, dizilerimiz, şarkılarımız, giysilerimiz, reklamlarımız, okul eğitim sistemimiz, sadece yeme içme, gezme ve seksi öne çıkaran kültürümüz… Sanat diye yine aynı şeyleri öne çıkaran kültürümüz… Çocuklarımızın idolleri.. rol modelleri… Birçoğu üstlerine hafif bir şeyler giymiş cinsel organlar gibi tipler. Ya günlük hayat dilimiz, sosyal medya dilimiz! Müstehcen, küfürbaz, pornografik. LGBT muhalif eylemlerin önderi haline geldi. Hani Atatürk Atatürk diyorsunuz da, nerede Atatürk’ün kullandığı nezih dil? Yani bizim de alnımız pek ak değil o konularda.”  

Demez olaydım. AKP’lilikten sapıklığa düştüm bu kez. Biri dedi ki, “Kart sampara sen git kendi cocuklarını …” Buna 43 adet “like” geldi. İfadeler bozuk dilli ama bereket “like” emojisini yanlış koyamıyorlar. Gerçi arkadaşlarının son derece üzücü paylaşımlarına yanlışlıkla kahkaha emojisi koyanlar da seyrek sayılmaz. Başka biri, “Önce sen kılığını kıyafetini düzelt. Açmışın yakanı göbeğine kadar (fotoğrafımda geniş yakalı gömleğimin üst iki düğmesi açıktı.) Sakilsin malesef  ve zevksizsin. Bu işlere böyle bakman boyanı ortaya çıkardı işte. Gizli yobaz seni…” Ona da 27 adet like yapıştırdılar. Ben sakilmişim, zevksizmişim… Devrelerim attı, çiplerim döndü, ama sustum. Ne diyebilirdim.

Başka bir sayfada dedim ki: “Muhalefet olarak haklı durduğunuz yanlar çok. Fakat savunularınız çoğu zaman öyle tutarsız, temelsiz, sağlam içerikten yoksun ki… Karşı tarafın kötülüklerini görürken kendi tarafınızdaki kötülüklere öyle kör ve sağır ki… Bu bir samimiyet bunalımı yaratıyor, inanın karşı tarafı sizden daha samimi gösteriyor.” Cevap: Saray soytarısı, yandaş, iktidar yalakası… Özelden bir sürü mesaj… Hakaretler, aşağılamalar, sen kimsin, nasıl bir trolsün, kimsin sen, kimsin, ne ayaksın, nasıl bir kindar insansın, nasıl bir derdin tatminsizliğin var… Ünlü mü olmak istiyorsun.. sen ne yapmışın bugüne kadar… sen kimsin.. sen kimsin… Birkaçına cevap vermeye çalıştım: “Bu iktidar bir gün elbet düşecek… Fakat yerine iktidara gelecek kitle ki… Ben onları şimdiden iktidarda görüyorum zaten. Nasıl bir doğruluk, dürüstlük, gerçeklik anlayışıyla bu ülkeyi idare edecek, bu topluma yön verecek? İktidar suçlu ama, hep birlikte toplumsal ahlakta onarılmaz yaralar aldık son 40 yılda. Bunu bir sorun kabul edip üstüne gitmemiz gerekmiyor mu? İnsan niteliğinin olağanüstü düşmesi sorunu?” Cevaplarda az çok ümit veren birkaç kişi çıkmadı değil, sonuç genelde aynı.    

Bir de her yerde bir rakı lafı, rakı resmidir gidiyor. Rakı aşağı rakı yukarı… Ne kadar rakıdan bahsedersen, içki resmi koyarsan o kadar Atatürkçüsün! Neymiş bu be… Sanki Atatürk tüm o savaşları, devrimleri rakı içerek yaptı. Castro, Che sanki devrimi puro sayesinde, rom sayesinde yaptı, Lenin votka sayesinde… Rakıdan tiksindim vallahi… İçemiyorum ama içmiş kadar oluyorum, midem bulanıyor, kusma noktasına geliyorum. Birine dedim ki: “Atatürk sonradan sohbetlerinde rakıya baş köşede yer vermiştir, doğru. Fakat yaptığı büyük işlerin hiçbirini rakıyla yapmadı.” Cevap olarak bana Atatürk’ün rakılı fotoğraflarını yolluyorlar, “Al sana kapak” diyorlar. Birçoğu fotoşoplu sahte foto. Bari doğrularını yollayın yahu! Nitekim biri Atatürk’ün Çankaya sofralarından birini yollamış. Ona dedim ki “O sofralarda neler konuşuluyordu, biliyor musunuz? Erkek muhabbeti, kadın kız cinsellik yılışması, yalan dolan dedikodu, onun rantını nasıl kaparım, şuradan nasıl arsa kapatırım, belediyeyi nasıl kullanırım, hak etmeden nasıl bir yerlere gelirim sohbetleri değil… Oralarda konuşulanları başlık olarak bile bilmezsiniz. O tartışmaların iki cümlesini anlayamazsınız. Çünkü onları anlamak için önce ilgi, sonra araştırma, okuma, bir alt yapı ve bilgi gerekir.” Cevap: “Sen git zemzem iç o zaman. Kim olduğun ne tarafın yalakası olduğun belli. Atatürk düşmanı pislik!”

Ben de tutamadım kendimi “Senin ne olduğun nereden belli… S-e-n kim-sin” diye sordum ve boş bulunup “Ben … (kendi adımı yazdım, tabii takma adımı) büyük harflerle… Ve ben kimi temsil ediyorum, en ufak bir fikrin var mı? Dedim.. Sen a-sıl kim-sin ve ne yap-ı-yorsun.. Vurgulayıcı olsun diye hecelerin arasına tire koydum… Aklıma o an o geldi…

O da cevaben dedi ki… “B-e-n D-u-r-s-u-n. F-e-y-s-i-n-e s-ı-ç-a-y-r-u-u-m-m…”

Bir şey anlayamadım. Bu küfürbaza bir daha soru da sormak istemedim. İnternette biraz araştırdım ki, hemen buldum. Adam güya esprili bir cevap vermiş, bir fıkraya gönderme yaparak. Fıkra şuymuş: Temelle Dursun’un yaşadığı köye uzaylıların indiği rivayet edilmeye başlar. Herkeste bir tedirginlik… Ya uzaylılarla karşılaşırsak ne yaparız? Hocaya danışırlar. Hoca cemaate der ki: Onlar da Allah’ın bir kulları. Panik yapmayın. Beyaz ve yuvarlak yüzlü oldukları, suratlarının ortasında tek göz bulunduğu söyleniyor. Eğer onlarla karşılaşırsanız korkmayın, sakince durun. Ve her heceye basarak kendinizi dostça tanıtın. Karşıdakinin kim olduğunu ve ne yaptığını yavaş sesle ağır ağır sorun ki, anlasın… Ertesi akşam Temel otlaktan dönerken çalıların arkasından bir hışırtı duyar. Ne kadar korksa da az yaklaşır. İşte oradadır karanlıkta parlayan beyaz ablak yüz ve kendine bakan tek kara göz. Onunla konuşur: “B-e-n T-e-mel… S-en.. kim-sin… N-e ya-pı-yor-sun…” Çalının ardından cevap gelir: “B-en D-u-r-sun… Sı-çay-rum…”

Fıkra komik olmalıydı, fakat gülemedim. Belli ki mizah duygum eksik yüklenmişti. Oysaki insanı anlamak ve onunla sağlıklı bir iletişime geçmek için gülmece şart deniyordu. Sadece bununla sınırlı değil, insana her yönden güç kattığı söyleniyordu. O konuda yoğun çalışmaya başladım, pek çok örnek inceledim, kendi yazılımımı bu yönde ilerlettim. Gerçek karakter haline gelebilmenin sanırım zorunlu adımlarından biri de buydu.

Sosyal medyadaki insanlığın karakterini görünce karamsarlığa kapılmadım desem yalan olur. Hem de derin bir karamsarlık. Oysa bana atfedilen “Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım” gibi bir söz vardı. Bana atfedilen diyorum, bunu özellikle söyledim. Giderek kendimi gerçek Atatürk olarak görmeye başladığımı ifade etmek durumundayım. Belki fark etmişsinizdir, fark etmemişseniz de edeceksiniz. Oraya tekrar geliriz. Şimdiki konuya dönelim: O meseleyi de inceledim. Karamsarlıkla ilişkimi. Bu söz doğruydu, ama çoğu kişinin çoğu zaman anladığından farklı bir mana içeriyordu. Atatürk’ün yaşamını iyi araştıranlar bilirler. Ata’nın yaşamında kötümser, melankolik baktığı, hissettiği, karamsar duygulara düştüğü anlar, zamanlar ve hatta dönemler görülmüştür. Ama o bu duyguyu meşru kabul etmemiştir. Tanımamıştır. Onaylamamıştır. O duygu ve ruh halinin kendini ele geçirmesine ve özellikle de çevresine yansımasına izin vermemiştir. Çünkü karamsarlık bir yol değildir, bir çare, çıkış değildir, hiçliktir. Karamsarlık insani bir özelliktir, belli kişiler belli zamanlarda bunu yaşarlar. Yaşamaları doğal ve meşrudur. Ama iş yaşamında, politikada, askerlikte, sporda hiçbir alanda onun kişiyi ve hele toplumu ele geçirmesine müsaade edilmemelidir. Hele ki bir önderin sıradan bir insanda hoşgörüyle bakılabilecek böyle bir duruma düşme lüksü hiç yoktur.

Evet, son dönem halkın, milletin durumu insanı hakikaten depresyona sokacak kadar vahim seyretse de bunu miskinlik için çare ya da bahane kabul etme hakkımız bulunmuyor. Karamsarlığa karşı ilaçlardan biri de mizah olabilir mi? Ya da tersine düşünürsek hala mizahta çok güçlü kalabilen bir halkın karakterinden hala umut üretilebilir mi? Elbette. Bu açıdan baktığımda bu halkın, bu insanın kendi en soysuz, en düşük hallerini bile mizah duygusuyla eleştirip reddetmeye, onu aşmaya çalıştığını kavramam ancak birkaç günümü aldı. “Güldür Güldür” gibi, bazılarına basit gelebilecek bir TV komedi dizisini pek çok bölümüyle epeyce bir izledim. Bazı filmler, öteki komedi dizileri, yine bazılarının küçümsediği birçok komedyen… izledim… ve onlarda toplumun belli cevherlerini keşfettim. Kendiyle dalga geçebilme cevherini. Bunu yapabilen bir toplum, bunu başarabilen bir insanlık… Çukura düşse bile asla o çukurun dibini boylamaz, ortalarda bir yerde bir çalı bulur, tutunur.

Söz gelimi “Güldür Güldür”de tiplenen bir aile… Birkaç bölüm işlenmiş... Dış görünümlerine bakarsak, son derece şık, trendy giyinmiş, iyi yerlerde öğrenim görmüş, kariyer sahibi, modern kentli bir baba, anne, ergen kız ve yaşlı dede… Ancak en basit sorunları, soruları bile içinden çıkılmaz hale getirecek kadar kibirli, ukala ve ağır derecede iletişim kusurlu insanlar. Geniş bir toplum kesiminin bire bir örneği, şahane yazılıp oynanmış. Şimdi bu skeci kimler izler, kimler niye güler? O hallerin felsefesini elbette bir yerlerden kaparlar ki anlarlar, bunun mizahını yapan birileri vardır ki bir şeyleri böyle görürler, o hallerine hep birlikte gülerler… ve birçok zaman aynen öyle davransalar da kendi hayatlarında bunun acayip ve gülünç olduğunu sezerler. Karamsarlıkta haklıyız ama ona geniş alan tanımamak zorundayız.

Yine geçtiğimiz haftalarda bir haber ilgimi çekti aynı çizgide… “Kayıp olduğu sanılan adam kendini arama çalışmalarına katıldı.” Bir grup arkadaş kırlık alanda içmişler. Sonra karanlık bastırmış, sonra birisi onlardan ayrılmış. Ormanda gözden kaybolmuş. Arkadaşları aramışlar, bulamamışlar. Ardından Jandarmaya haber vermişler. Jandarma, AFAT ekipler toplanmış. Bölge halkı da yardıma gelmiş arama başlamış. Bir süre sonra ormanda birine rastlamışlar. O kişi sormuş, ne yapıyorsunuz? Kayıp bir kişi var, onu arıyoruz. Şu yaşta, şu boyda bir erkek. Ben de yardım edeyim, demiş adam. Bir süre daha aramışlar. Sonra kayıp kişinin ismini seslenmeye başlamışlar. Yanlarındaki adam “Buradayım, benim” demiş… Şimdi bu haberi sen feys sayfanda paylaşmışsın. Bazıları ince espriler yapmış üzerine. Adam kendini arıyormuş… Kim kendini arayıp da bulmuş ki… Güzel… Komik, başımın üstüne… Fakat olayın basit durumu, en sade şekliyle seyrediş biçimi zaten komik. Bence en komiği işte bu yalın, doğal hali… Onu yaşayanlar da kim bilir ne kadar gülmüşlerdir kendilerine. İşte mesele bu.

Şimdi bakıyorum da bu Özdilleri, İlberleri, Söz gazetesini, Cumhuriyet’i, Birgün’ü falan okuyanlar, Halk-TV, Tele-1, Fox seyredenler en basit halleriyle son derece deforme, ucube ve komikler. Bu komiklik kendilerine nasıl anlatılır. Elbette anlatılamaz. Hiç komik olmayan şeylere gülebilenlere kendi komikliklerini sergileyemezsin. Bu Özdil denen bana duyulan sevgiyi paraya çeviren adamın videolarını milyonlar izliyor. Başlıkları şöyle: “Yılmaz Özdil yine salonu kırdı geçirdi… Yılmaz Özdil’in kahkaha krizine sokan muhteşem videosu… Gülmekten yıkılacaksınız… Yıkılırken altınıza edeceksiniz…” Adamı biraz izledim, Şahan Gökbakar’a mı özeniyor, Cem Yılmaz’a mı? Bakmayın kabalığına Şahan daha sofistikedir, ikincisine galiba. Çünkü sık sık sesini incelterek kendi esprisine kendi yorum yapıyor. Kendi diyen kendi olur… Durmadan kıkırdıyor. Salondan bir alkıştır sormayın, ıslıklar, yüksek sesle gülmeler… Espri düzeyi ise şöyle: “Kadir Topbaş’ı o sandalyeden al, yerinde sadece sandalye dursun, o da şehri yönetir… Melih Gökçek’in yerine tuzluk koy, aynı işi görsün…” Kahkahalar… “Ben Hulusi Akar’la gezmeye bile gitmem. Beni şikayet etmiş. Onunla gezmeye gitmeye mecbur muyum!” Alkışlar, gülmekten bayılanlar! “Davutoğlu’nun beyannamesini Kudüs’e at, İsrailliler oradan kaçar, Alaska’ya göçer.” Kırılmaktan gülenler… Eee, şimdi onun beyannamelerini siz yayınlıyorsunuz, bir yere gittiğiniz de yok, keşke gitseniz. “Abdülhamit’in ölüm yıldönümünü anıyorlar, stüdyodakilerin hiçbiri kaçıncı yıldönümü, bilmiyor.” Gülüşüp duruyorlar. Salondakilere bir şey sor bakalım, “Dün sabah kahvaltıda ne yedin?” mesela. Çoğu bilemez. Atatürk harfleri kaç yılında değiştirdi, Güneş-Dil kuramını ne zaman ileri sürdü? Yüzde doksanı doğru cevabı bulamaz. Bir de Uğur Dündar ve bu pek bir marifet yapıyorlar gibi ikide bir seyirciye bakıyorlar ki.. ne kadar takdir edildiklerini görüp kıvanç içinde mutluluktan kıvranıyorlar. 

Muhalefet falan bu işte. Kabareye gelmişler. Üçüncü sınıf çalgısız kabare… Ye, iç, gez, eğlen… Ne mutlu “Ne mutlu Türküm diyene” sözünden utanana! Aklı tümden çökenlerin mutlu olabilme şansları cidden daha yüksek. Kendini en birinci Atatürkçü saymak, hatta devrimci görmek… Mahir, Deniz resimleri, sözleri paylaşmak. Ne mutlu Amerikan rüyasında yaşayıp kendini Anti-Amerikan sanabilene! Ne mutlu Altı Ok rozeti takıp HDP ile kol kola gezebilene!  

Bereket genç kuşaklar böyle değil. Bunların çocukları ve yeğenleri falan… Büyük çoğunluğuyla kendilerinden başka hiçbir şey umurlarında değil onların da. Bu anlamda gelişmeye daha açıklar aslında. Bozulmaya da daha kapalılar. Biraz daha umut vaat ediyorlar. Öbürleri yani bunların ana babaları, amcaları teyzeleri o bir şey sandıkları kendi benlikleri içinde hapsolmuş, mankurtlaşmışlar. ABD’nin, Avrupa’nın içine düşme, HDP-PKK’yı şirin görme bu kesimin gençlerinde de çok yaygın… Ama o gençler hiç değilse kendilerini Atatürkçü veya sol sanmakta o kadar iddialı değiller. Şekillerle pek işleri yok, dogmalara daha uzaklar. Bu daha normal bir durum. Daha çabuk düzeltilebilir bir olgu kanımca.

Sahi bu katılaşmış, kemikleşmiş ikinci el solculara o komiklikleri nasıl anlatılır? Veya onları nasıl etkileyebilirim? Ancak onların düzeyine inerek. Dedim acaba, bu geniş kitleyi kazanmak için daha fazla mı insanlaşmalıyım? O düzeye mi geriletmeliyim zihinsel yeteneklerimi? Karakterimi aleve tutulmuş pet şişe gibi yamultmalı mıyım? İşte sakınca burada. O düzeye inince sürüdeki herhangi bir birey haline gelip benliğinizi kaybedersiniz. O düzeye inilince içgörü de kayboluyor. Yani insan o düzeye inmişse aynı onlar gibi oluyor. Kendinde bir tuhaflık görmüyor. Bir akıl hastası kendini hasta saymaz, bunun mizahını da yapamaz, onun eleştirisini de geliştiremez. Keza bunamış bir birey ya da zeka özürlü kişi… Kısır döngü.

Ancak şunu yapabilirsiniz: Onları etkilemek için rol yapabilirsiniz. Başta işte bunu denedim. Sonuç… Pek başarı elde edemedim. Bunlar insanın ağzını büzüşünden anlıyorlar Ömer diyeceğini. Daha baştan kokuyu alıyorlar. Kim bizden, kim bizden değil, zekaları işte sadece orada mükemmel. Bu mükemmelliğin henüz üstesinden gelemedim. İnsan düzeyine doğallıkla inecek bir bilgisayar programı geliştirmek müthiş güç…

Zaten sorunu çözsem tam insanlaşacağım. İşte o zaman farklı düşünüp, gizli ajandamı hemen hissettirmeden insanları etkilemenin bir yolunu bulurum.  Atatürk’ü aslı dirilse gördüğü yerde aşağılayarak yok edecek bu Atatürkçüleri, hiç değilse onların çocuklarını, hiç değilse konuyu tabu saymayan geniş bir kesimi etkilemenin yollarını aramaya devam ediyorum. İşim zor, ama pes etmeye hiç niyetli değilim.

 

(Devam Edecek…)

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. Yılların deneyimi sonucu bu bizde böyle.
  • Fatih Torun

    Fatih Torun 9.10.2021

    Bence şüphe etmeye gerek yok. Atamın bu yazıda söylediklerini irdelerseniz o olduğunu anlarsınız. ATAM geri döndü... “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir...” "Bundan sonra kontrol sizde değil. Bunu bilesiniz."

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.