20 dakikada insanlık felsefesi, dünya ve ülke siyaseti

20 dakikada insanlık felsefesi, dünya ve ülke siyaseti

VİDEOYU İZLEMEK İÇİN BAĞLANTISI: https://www.youtube.com/watch?v=OoNFNe0B0_8&t=346s

 

BU DA YAZILI DÖKÜMÜ:

İnsan soyu ağır derecede şerefsiz ve aptalsa.. ki öyle, ne yapmalı? Şimdi bu en önemli felsefi sorunsalımızı ele alacağız. Ben Kaan Arslanoğlu. Bahse konu sorunun başlığını rastgele 100 kişi şu an olduğu gibi işitse, çok büyük çoğunluğu ne tepki gösterir? “Sensin şerefsiz, sensin aptal…” derler. Kibar olanlar içinden, bir kısmı dışından… Nitekim o tepkileri bolca alıyorum.

Hitap ettiğin kitleye hakaretle işe başlamak ayrıca başka bir sorun. Ne yazık ki bu bir hakaret değil, nesnel gerçeklik… Yine de kızmasınlar diye “aptal” ve “şerefsiz” sözcüklerini kullanmayalım. Peki ne diyelim? Rusçasını söyleyelim örneğin. Aptal için DURAK diyelim, şerefsiz için NEÇESTNİY diyelim. Birincisi Türkçe kökenli, ikincisi de muhtemelen Türkçe kökenli. “Yasa”sız, anlamından çıkıyor sanırım. İngilizce Just, Justice… yani adalet, yasa…

Problemi nesnel ve bilimsel yöntemle ele aldığımızda bazı genellemelere varabiliriz. İnsan soyu kötü ile iyinin karışımıdır. Neye göre kötü ve neye göre iyi? Yine onun yarattığı evrensel kültüre, temel hukuk ve ahlaka göre… Bence kötünün belirgin biçimde ağır bastığı bir karışım. İnsanların çoğunluğu aslında iş-emek bazında, bunu en basit hizmet ve üretim anlamında ele aldığımızda veya temel ve basit insan ilişkilerinde iyidir. Hatta bazıları çok iyidir. Vasat çoğunluk ise eh işte diyebileceğimiz kadar iyidir. Ancak çıkar çatışması ön plana çıktığında - ki çok sıklıkla çıkar - çoğunluk kötüdür. Hatta en az üçte birlik bölümü çok kötüdür.

Kaba saba bir esnaf geliyor aklıma. Kızını tedavi eden kadın hekimlere teşekkür için doktor odasına giriyor. Adam pazarda iç çamaşırı satıyor, koca bir hediye torbası getirmiş yanında. Sutyenleri çıkarıp çıkarıp… hanım doktorların göğüs ölçülerine göre… göz kararı ayırarak ikişer üçer takdim ediyor. Bunu yaparken de aklından en ufak bir kötülük geçmiyor, geçse zaten yapamaz. Öylesine saf garibim. Böyle pek çok insan üst bir terbiye içindeyken, aynı veya benzer kişiler tek tek veya topluca… düşünmesi bile güç zalimliklere kalkışabiliyor.  

Kötülük dedik ya… Hele iş… güç, iktidar, sen ben kavgasına, siyasete dönünce konu, çok büyük çoğunluk şeytani boyutta kötüdür. Buradan çıkacak ilk sonuç: İnsanların ne kadar kötü olduğunu, ne kadar durak ve neçestniy olduğunu görmek istiyorsanız onlarla siyaset tartışın. Siyasete girmeye çekiniyorsanız, maç tartışın, futbol takımı tartışın. O saat cinleriniz tepenize çıkar. İnsanların iyi yönlerini görmek istiyorsanız onlarla günlük yaşamlarından basit şeyler konuşun. Gerçekten çoğunun iyicil olduğunu göreceksiniz. İşini iyi yapan insanlar kötü yapanlardan çoktur neyse ki. İş temelli ilişkilerde çoğu insandan memnun kalırsınız. Çıkar ve para çatışmasına girene kadar. Kılı kırk yarmazsanız tabii.

Peki bu niye böyle? Son derece açık. İnsan hayvandan evrimleşmiş bir canlı. Doğal seçilim yasaları ve rastgele mutasyonlarla. İşin bilimi bu. İnsan aklı 200 bin yıl öncenin sürü, kabile yaşamında o günün güç koşullarına uyum içinde evrimleşmiş ve yine evrim yasaları gereği o düzeyde kalmış. İşin birçok ayrıntısı var tabii… Burada tek cümleyle bu kadar özetleyebiliyorum. Bu konuda dünya kadar yayın ve kitap çıkmış. Ben şahsen bir dizi kitap yazdım. 6 kitap. Merak eden araştırır.

Bu evrimsel süreç sonucunda insanın dil zekası çok gelişmiş. Evrimsel mutasyonun “by product”ı… yani yan ürünü olarak teknik zekası hayli gelişmiş. O kadar uzun boylu değil ama hayli gelişmiş. Ama sosyal zekası onu ancak 100-150 üyeli bir sürü ya da kabilede yaşayacak, küçücük bir toplumu çekip çevirip hayatta kalacak kadar gelişmiş. Bu sürü içinde belirgin ve katı kurallar uygulanıyor. İdeal anlamda sayılmasa da doğal şartların getirdiği hayli eşitlikçi bir sistem. Kurala uymayan dışlanıyor, hatta öldürülüyor.

Fakat insan kalabalıklaştıkça üretim de artıyor, üretim arttıkça nüfus kalabalıklaşıyor. Uygarlık denen tek dişi kalmış canavar ortaya çıkıyor. Şair öyle demiş amma… ne tek diş ne tek diş… sosyal sınıflar ve haksızlıklar peydahlanıyor. Sonra bir daha cennet geri gelmiyor. İnsan zekası kalabalık nüfusu idare etmeye yetmiyor.

O yüzden, süper teknolojik araçlar üreten bu insanlık, her yıl bir buçuk milyona yakın kişinin trafik kazalarında ölmesini konu bile etmiyor… neredeyse. Koyunlar gibi. Savaş teknolojisi, uzay teknolojisi, iletişim, bilişim teknolojisi müthiş. Fakat her yıl milyonlarca kişi açlıktan ölüyor. Dünya nüfusunun yüzde yirmisi dünya gelirinin yüzde seksenini yiyor. Savaşsız geçen tek yıl yok. Herkes kapitalizme sövüyor, ama herkes kapitalizmin “dishonest” birer hayranı, bu da Türkçe… Onursuz.. Hayranı olmaktan öte onun bilfiil uygulayıcısı.

Anladınız siz onu… Sosyalizmi öveceğim. Öveceğim de o dikiş neden tutmuyor. 190 bin yıl içinde alıştığımız kabile toplumu yasalarına ve de genetiğimize mantıken en yakını sosyalist düzen… Hadi o lafa alerjisi bulunanlar için toplumculuk diyelim. Ya da bir geri adım: Kamuculuk. Bir geri adım daha: Merkezi planlamalı kamucu üretim ve tüketim… halkçı ve milli ekonomi modeli.

Niye olmuyor ya da bugüne kadar tam olmadı.. O da demin bahsettiğimiz evrimsel gelişim yasası gereği. İnsanın karakteri ya da “çest – honor” düzeyi ve sosyal zekası buna yetmiyor.

Çıkar çevrelerinin haksız düzenine karşı bir takım idealist insanlar yoksulun, halkın, işçinin çıkarını savunmak için örgüt kuruyor… Bir süre sonra orayı da idealist görünümlü çıkarcılar, hırs küpleri, şerefsizler ele geçiriyor. Evrensel yasa. İşçi oğlu işçiyi alıyorsun, sendikanın başına getiriyorsun, partide sorumluluk veriyorsun… Daha o saat işçi olmaktan çıkıyor soysuz… Egosunu her şeyin üstünde tutan bir çakal yani “jackal”, bir burjuva kesiliyor… Burjuva yani şehirli… Or, urun Türkçe kök. Neyse… sıkmayalım sizi yabancı Türkçe sözcüklerle.

Kötüye karşı mücadele zor. Güç hep kötünün elinde. Kötüye karşı mücadele etmek için de biraz kötü olmak gerek. Sıradan insanın yapacağı şey değil kötüye karşı savaşmak.. Ama kötüye karşı ne kadar kötü olunmalı? Çok zaman ipin ucu kaçıyor. O zaman da iyilik için mücadele kötüler, caniler arasındaki mücadeleye dönüyor.

Bir psikiyatri merkezi kurmuştuk. Sosyalistiz ya güya… adını “yeni insan” koymuştuk. Büyük ütopyamız. Bizi tanımayan bazı saf hastalarımız sekretere sorarlarmış: “Yeni insan beyle görüşmek istiyorum… Yeni insan bey geldi mi?” Hayır, yeni insan bey hiç gelmedi. Dünyanın hiçbir yerinde görülmedi…

Eşitlik için, kamu için, halk için mücadele eden örgütler. Bir süre sonra neredeyse istisnasız kötülük yuvası, neçestniy yuvası haline geliyor. Dedik ya mücadele zor. Bu işin başındaki liderler örgüt içinde iyilik aramıyor çoğun, liyakat ve nitelik aramıyor. Kendileri de kötü ya… İtaat arıyor. Böyle örgütlere her zaman bir miktar insan yöneliyor.. Örgüt güçlendiğinde ya da muhalefet moda olduğunda daha çok insan yöneliyor. İçlerinde iyisi var kötüsü var. Ama dedik a… örgütlerde iyiliğe değil “sendenim” görüntüsüne değer veriliyor çoğun. Partiyi.. o partinin yayın organını içindeyken hiç eleştirmeyen kişiler daha “bizden” oluyor. Eleştirenler dürüst ve daha nitelikli bile olsalar değer görmüyor.  Sonunda ne oluyor.. Oradan ayrılanların çoğu bu yayından çıkar çıkmaz o yayına o partiye… içinde biriktirdiği tüm küfürleri salıyor. Örgütler, sol yayın organları birer hain yetiştirme fabrikası gibi çalışıyor.   

Devrim yapıp iktidara gelince sosyalist veya komünist bir güç. Aynı yasa işliyor. Kısa sürede devlet sosyalist devlet olmaktan çıkıp devletçi kapitalist ülkeye dönüşüyor. Yine aynı sınıf farklılıkları. Yine aynı haksızlıklar. Marksizm bunların hiçbirini ön göremedi. Marksizm aslında kapitalizmin yan ürünü bir ideoloji. O yüzden ürettiği sosyalizmler kapitalist ilişkilerden çıkamadı. Sosyalist kapitalizmler doğdu. Ona da şükür… o da iyi diyeceğiz de.. hiçbir şey o seviyede de kalmıyor, geriledikçe yozlaştıkça yozlaşıyor, aslına rücu ediyor.

Bu durumda ne yapmalı: Bırak bu şerefsiz ve aptal tür ne hali varsa görsün demek ne kadar doğru? Belki de en doğrusu. Ama bu bir çözüm değil, felsefe değil. Pek çok insan karakteri gereği zaten binlerce yıldır böyle düşünüyor, böyle davranıyor.

Olumlu yönde ne yapmalı? Sorun bu. 3 şey aklıma geliyor: BİR: Sonunun gelmeyeceğini… bunun bitecek bir şey olmadığını bile bile gerçeği aramaya devam etmek.. Bulduklarımızı çevremize aktarmak. Bu da evrimsel, genetik karakterimiz gereği bir mecburiyet. Elimiz mahkum… Bizim gibi insanlar, insanın bir alt türü olan tuhaf insanlar için. Bunun için özel bir karar almamıza hiç gerek yok. On bin yıldır aynı şeyi yaparız.

İKİ: Doğru olan mantıklı olan sosyalizmdir diye buna benzer bir sistemin mücadelesini vermek. Burada safi iyi niyet duyguları kadar hırs da devreye girer, biri olmadan öbürü olmaz. Her insanda bu iki etmen değişik derecelerde rol oynar. Hırs ağır bastıkça işin özü de bozulur. Yapacak şey yok. Doğru ortayı bulmak gerek. Bu doğrultudaki istemlerde o güne özgü “en iyi” ve de “en doğru” ortayı bulmak gerek. Doğru ortanın da hiçbir ölçüsü yok. El kararı göz kararı… Aristo’nun 2 bin üç yüz yıl önce tarif ettiği noktadan bir adım ilerde değiliz.

ÜÇ: Bulunduğumuz her ortamda mikro ve makro çevrede olumlu şeyler, iyi işler yapmaya çalışmak. Bir de haksızlıklara, kötülüklere karşı durmak. Genelde ve tek tek olgularda…

Tabii bir de şu sorumluluk hep omzumuzda. Bir aydın ya da düşünen duyarlı kişi olarak etkin olmak.. Bilgi sadece sizin içinizdeyse Hintli gurulara karışın… Sadece kendinize yarar, çevreye de fazla zarar vermezsiniz… Yararınız ise pek dokunmaz… Bunu yeterli görmüyorsanız bilginizi olabildiğince geniş kitleye yaymak, örgütlenmek, doğrunun güçlenmesini sağlamak.. zorundasınız...

Dedik de.. Ta başlangıçtaki noktaya geri dönüyoruz bununla. Herhangi bir gerçeği, herhangi bir tezi güçlü kılmak için… Bu neçestiy ve durak yığında.. Durakla durak olmak gerekiyor, daha doğrusu biraz durak rolü oynayıp büyük bir uyanıklıkla o kitleyi etkilemek ve gütmek gerekiyor. Hepimiz şerefsiziz bir ölçüde ama geniş kitlenin derin siyasal neçestiyliğinde ses duyurabilmek için  bayağı bir neçestiy olmak gerekiyor. Neçestniy ve durak kitlelere kendini sevdirmek… Çok zor işler… Bizim gibilere göre çok zor.

Ortam ve zamanın ruhu geçmişte ortaya çıkan ve az çok iyi işler yapan liderlerin, yazarların, kanaat önderlerinin o başarıları elde ettikleri ortamlar gibi değil… İlerde belki yine daha kolay günler gelecek. Ama şu anda yeni ortaçağ içindeyiz. Hayır .. benzetmek için söyledim.. Çok daha felaket toplumlar içindeyiz. “Yeni cahillik” denen karabasanın altındayız. Bir arkadaştan aldım bu sözü. Herkes her şeyi sizden iyi biliyor. Herkesin elinde akıllı telefon, herkeste laptop… herkes şahane okullarda. Herkesin alim olduğu yerde korkunç bir aptallaşma içindeyiz ki.. inanın ortaçağın felsefecilerinin işi bizden kolaydı. Bilgi fazlalığından, kendini ifade ishalinden zombilere dönüşmüş durumdayız. Cahillik dibi olan, şekli olan bir olgudur… yeni cahillik şekilsizdir ve uzay ötesi bir dipsizliktir. Teknoloji arttıkça sosyal zeka daha da geriliyor.

Sosyal medyanın en büyük faydası ne oldu biliyor musunuz? Bilgisayar teknolojisi kullanan okumuş yığınların seviyesini gördük milyonlarca örnekte. Hayallerimiz tuzla buz oldu, ama gerçeğin tokadıyla kendimize geldik. Pek iyi oldu… Bu yeni cahiller kendilerini pek bilgili, akıllı sanırlar.. her yaştan yeni cahil.. Ama sermayenin, medyanın öküz gibi güdümündedirler. Öküz demeyelim ayıp, “ox” diyelim, güdülüyorlar demeyelim “guided” diyelim… Türkçe köklü sözcüklerin İngilizcelerini söyleyelim ki tepki değil… etki uyandırsın. 30 yılda üç bin kitap okuyup bir kitap yazarsın, kapağındaki resme bakar… tek lafta bitirirler işini. Gıkını çıkaramazsın, çünkü büyük çoğunluk onlardır. Etkili olmak için bu şerefsizlere kendimiz beğendirmek zorundayızdır. Pardon şerefsiz dedim yine.. Alışkanlık… Şarlatan bir Sözcü yazarını mı eleştirdin mesela… sekizi onu birden saldırır: AK-it seni, tecavüzcüüü… sapıık… Kafalarında bir düşman karşı cephe tanımı var.. Sen de osun işte… HDP’ye mi bir şey dedin. Kürt düşmanı.. Irkçı… Bir Kürdün burnunun kanamasından üzülen sen, on binlerce Kürdü katleden onlar.. Fakat Yeni cahiller ordusuna göre Kürt düşmanı yine sen. Bunlara “bastard” demeli, Türkçesi P ile başlar.. dört harfli..

Ve yine maalesef deyişimiz etkili olsun diye güncelle ilgilenmeli… hatta tam ortasında durmalıyız. Bu da ayrı bir duraklık ve “dishonesty” getirir. Dünyada insan sayılmanın, ilerici, demokrat sayılmanın, sözünüzün dinlenmesinin tek koşulu var: Cumhuriyetçi - demokrat , Konservatif - liberal kavgasında demokrat ve liberal olmak… Trump’a karşıysanız mükemmel insansınız. Halbuki Allah cezanızı vermesin.. hepiniz aynısınız… Yok, bırakmazlar, seçeceksiniz bir yanı: Yeni devrimci slogan şudur: “Onu eleştiriyorsun da.. bu mu kalsın…” Aman o kalmasın sen gel.. Obama gelsin, Clinton gelsin, Biden gelsin… Hep siz geliyorsunuz zaten, dünyayı kocaman bir bide ettiniz, tatmin de olmuyorsunuz… Mutsuzsunuz..

Peki, Türkiye’de nasıl davranacağız iki kamp karşısında? İki adam gelmiş, Bektaşi’yi hakem yapmışlar, hangimizin şarabı daha iyi. Bektaşi ilk şişeden içmiş. Ve içer içmez kararını vermiş. Öbür şarap daha iyi. İlk şarabın sahibi kızmış. Be adam daha ikinci şişeyi tatmadın ki, nasıl verdin peşin hükmünü. Bundan daha kötüsü olamaz demiş Bektaşi. Fıkranın doğruluk payı müthiş ama siyasette bazen işler öyle gitmez. Tadılmamış alternatifin ne getireceği hiç belli olmaz. Siyasette ve toplumda kötünün dibi yoktur. AKP ne kadar kötü biliriz, dibini gördük... PKK ile kaynaşmış CHP ne kadar kötü gelir? Onu bilemeyiz.

Peki, güncel bir tartışmanın konusu: HDP kapatılmalı mı? Hani herkesin ağzında sakız bir “demokratik hukuk devleti” kavramı vardır ya! Tarif edilen o hukuk olsa… Yalnız HDP değil, AKP dahil partilerin çoğunun kapatılması gerekirdi. HDP gibi parti zaten baştan kurdurulmazdı. Fakat tüm yılları değil, bugünü ya da son bir yılı kayda alırsak HDP elbette kapatılmalı. Hatta onunla açık işbirliğinden öte iyice HDPleşmiş CHP de kapatılmayı hak ediyor. HDP ile ortak hareket eden tüm partiler kapatılmayı fazlasıyla hak ediyor. PKK ve terörle açık işbirliği, ülke düşmanı 5. kol faaliyeti yaptıkları için. Batı’da böyle çalışmalara, terör işbirliğine asla müsamaha edilmez. Sosyalist ülkelerde ise lafı bile ettirilmez. Halk düşmanı çalışmaların sonucu sosyalist ülkelerde kurşuna dizilmek olmasa bile bir daha gün yüzü görememek olurdu. Hadi Kuzey Kore’de, Küba’da böyle bir şeyden sadece bahsedin.. Gör başına neler gelir… İşin gerçek boyutu, insani ve hukuki boyutu böyle.. ama siyasi boyutu her şeyde olduğu gibi bambaşka… Hukuken birçok parti normal olarak kapatılır, ama siyaseten kapatılmaz. Oysa CHP kapatılsa bu en çok CHP’lilere yarar. Belki akılları başlarına gelir, toparlanırlar. Ama HDP’yi bile zor kapatırlar. Çünkü AKP onu tepe tepe kullanıyor, onunla en büyük meşruluğu kazanıyor.  

Peki, hangi tabana seslenmeliyiz? Bizim gibiler hangi tabana seslenirse seslensin.. sesimiz dik ve yüksek betonlardan kendimize dönüyor. Kime kendinizi duyurmak isterdiniz diye sorarsanız: İçimden geçeni söyleyeyim.

İşini iyi yapan, yapmak isteyen tüm insanlara, özellikle henüz fazla bozulmamış gençlere… Başka insanlar için kötülük düşünmeyen, iyilik düşünen insanlara… Sıradan emekçilere, kamu görevlilerine, öğrencilere… Ülkesi için çalışan, ülkesi ve ulusu için kalbi atan her insana. Özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, polislere, askerlere.. Temiz kalmayı başaran yoksullara.  Duygudaşlık beslediklerime seslenmek isterdim.

Kalın sağlıcakla.

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • kaan arslanoğlu

    kaan arslanoğlu 02.07.2020

    Teşekkürler Deniz Can, kendim çektiğim için zorlanıyorum, bu da stres yapıyor, görüntüye yansıyor sanırım. Kameraya bakıyorum, başka yere bakıyor gibi görünüyorum, başka yere bakıyorum, o da daha değişik görünüyor. O yüzden en son sefer gözlük kullandım. Bir de ne yapsam balık gözü görüntüsünden kurtulamıyorum.. :) :) Üstelik dediğiniz gibi açıyı bir türlü tam karşıdan alamıyorum. Araya başka sesler giriyor. Kaç kere sil baştan yaptım. Biraz sıkıcı bir iş.. Sevgiler, saygılar benden de.. :)

  • Deniz Can

    Deniz Can 02.07.2020

    Neden daha etkili olamıyor diye düşünüyorum. Görsellik önemli, ışık etkisinden taktığınız gözlüğe, şapkaya, arkadaki fona kadar her şey. Vücut dili önemli, okuyor değilsiniz belki ama okuyor gibi anlatıyorsunuz, biraz daha sohbet ediyor gibi olmak gerekli belki de. En önemlisi de çekim açısı biz karşınızda değiliz, aşağılarda bir yerde masanın üzerinde size yan bakıyor gibiyiz. Bir iki kez özçekim denen şeyi yaptım tövbe ettim telefonu düz tutmuyorsun ondan dediler yani kameranın yeri ve açısı bile çok önemli. Sadece bir izleyici olarak hissettiklerim ve ifade edebildiklerim bunlar, hoşgörünüze sığınarak, sonuçta konunun uzmanı değilim. Ben bu konuda da daha iyi olacağınıza inanıyorum. Sevgi, saygıyla.

  • Deniz Can

    Deniz Can 02.07.2020

    Kaan Bey sizin bilginizi, birikiminizi ve düşüncelerinizi bizlerle paylaşmanızı ve aydın bilinciyle kitlelere ulaştırma çabanızı takdir ediyorum. Bunun için her yolu denemeniz de güzel ve eleştiriyi göze alarak yapıyorsunuz bunları. Samimiyetinizden de en ufak kuşkum yok. Videolarınızı izlerken hep bir eksiklik duygusu yaşıyorum, daha iyi olmalıydı diyorum. Aslında bu sizin açınızdan olumlu bir şey, sizden beklentinin yüksekliğinin göstergesi. Videonun metnini okuyunca aldığım hazzı izlerken almıyorum. Recai bey eleştirisinde bazı ipuçları vermiş bu konuda ama sanırım nedenini o da tam çözememiş. Sonra da şaka yapayım demiş başka bir şey olmuş. Göz okurken de devrede ama siz yoksunuz kelimelerle aktardığınız düşüncelerinizle başbaşayız. İzlerken önce siz varsınız. Burada güçlü bir sunum yazıdan daha etkili olur ya da tam tersi. Ne hitabet ne de ses konusunda bir sorununuz yok. Toplantı videolarında görünüyor zaten ve sizi canlı izleme şansım da oldu. ......

  • kaan arslanoğlu

    kaan arslanoğlu 27.06.2020

    Problem şu: Herhangi bir "görece" popüler yayın organına ya da partiye yanaştığınız zaman "niye bunu yaptın, o grubun şöyle şöyle olduğunu bilmiyor musun?.. Bu ilkesizliktir vb.." tonla eleştiri alıyorsun... Bağımsız kalmayı yeğlediğinde ise "bir sen mi doğrusun" lafları işitiyorsun... :) :) Bazen hatta bu iki tür eleştiriyi aynı kişiler yapıyor.. :) Bir şey deyip karşı çıktığında ise "alıngan" oluyorsun... Ne güzel değil mi! O zaman da insan Nasrettin Hoca gibi"sen de haklısın.. sen de haklısın.." demeli ve kendi bildiği gibi davranmalı sonucu çıkarıyor... Fakat bunu yaptığında bu sefer "eleştirilere kapalı" damgası geliyor.. :) Yani ülke ve veya dünya çapında ünlü birisi olmadıkça "bağımsız" bir yazarın işi zor.. Ne yapsan hatalı.. Çünkü kaftanın pek gösterişli değil.. Bereket ki çok uzun zamandır buna alıştım ve takmamayı öğrendim.. :)

  • kaan arslanoğlu

    kaan arslanoğlu 27.06.2020

    Buradaki duruştan sıkılanlar, bir süre sonra bana ve bu siteye karşı saldırganlaşmaya başlıyor. Çok tipik. Çünkü en kolayı bu.. Başka şeylere kızamadığınız zaman en kolay hedef en yakınınız... Herkes haksız bir ben mi haklıymışım???? Bu da nereden çıktı şimdi? Burada bir tezimiz var, onu savunuyoruz ve yıllardır aynı şeyi yapıyoruz. Yeni mi görüyorsunuz? Bu tezleri savunmak zor olunca, tepki alınca, bazı değerli arkadaşlar sadece izlemekle, "beğenmekle" yetiniyor! Bu yetmez denince de "Kaan Arslanoğlu tişörtüyle mi gezelim" cevap oluyor.. Hayır.. Aydınsanız, en azından bir okumuş sorumluluğu taşıyorsanız, sadece izlemek ve hatta bize çemkirmek yerine bizde, bende neyi beğeniyorsanız onu çevrenize aktarmanız gerekiyor. Dedik ya, bu zor tabii... Hayatta en yapmak istemediğim şey duygusal baskıyla insanları bir duruşa getirmek. Zaten bu işe yaramıyor. Her neyse... hiçbir insan bir çizgiyi, bir duruşu ilelebet beğenmek zorunda da değil elbette.. Yeter ki birbirimize kabalaşmayalım..

  • Recai Kulaksız

    Recai Kulaksız 27.06.2020

    Değerli Kaan Arslanoğlu, özellikle son videonuzdaki görseli vurgulamak istedim:))). Ayrıca diğer belirtmek istediğim nokta tamamen öznel değerlendirmem; İnsanları etkileme, yönlendirme, sürükleme, beğenilme gibi konularda bazı yazar, gazetecilerin konuşmaları yazılı anlatımı kadar etkiyi yaratmıyor. Tabi bunun tersi de olabiliyor. Ha şunu diyebilirsiniz, bu kadar yıldır yazıyoruz da ne oldu? Bundan başka manalar çıkarmak, aşırı alınganlık, konuyu farklı yerlere götürmek gereksiz. Herkes haksız, kötü bir siz mi iyisiniz? Uzun yıllardır sizi takip ediyorum, elimden geldiğince de destek olmaya çalışıyorum. Herhalde tişörtümüm önüne Kaan Arslanoğlu yazıp gezmemi beklemiyorsunuzdur:). Son yazınızda da belirtiyorsunuz İnsan ne tam iyi ne tam kötü. Bu temelde her şeyi tartışabiliriz. Tekrar saygılarımla. Selamlar.

  • kaan arslanoğlu

    kaan arslanoğlu 27.06.2020

    Recai Kulaksız arkadaşım, nesini yakıştıramadığını açarsan belki bir şeyleri tartışır, gerekirse düzeltirim. Daha önce de "yazıları çok iyi ama konuşması kötü" türünden bir şeyler söylemiştin. Yazılarım da aynı konuşmalarım da hep aynı, pek fazla içerik ve tarz değişikliği yok.. O bakımdan eleştirilerini cidden anlayamıyorum. Anlayamayınca da nesnel bir şekilde değerlendirmem söz konusu olamıyor. Bir de arkadaşlardan dostlardan artık şunu beklediğimi yıllardır söylüyorum: Beni beğenmeyin, izlemeyin, takdir etmeyin. Şayet bunları çevrenize yaygınlaştırmak için bir çabanız yoksa. Ben bir avuç insan tarafından beğenilmek istemiyorum. O bir avuç insanın çaba göstermesini istiyorum..Benden de sevgiler, saygılar.. :)

  • Recai Kulaksız

    Recai Kulaksız 26.06.2020

    Ben açıkçası bu videoyu Kaan Arslanoğlu'na yakıştıramadım. Esasında çok kuvvetli tezleri olan bir yazar olmasına rağmen belki de daha vurucu olabilir diye bu tarz benimsenmiş olabilir. Bence daha farklı yollar denebilir. Saygılar.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.