DOKTOR FO ve HALK TV

DOKTOR FO ve HALK TV

AKP’nin bu ülkeye en büyük kötülüğü tiksinti verici bir muhalefet yaratmak oldu. Nasrettin Hoca’nın, yiyemediği kavun dilimlerinin hepsine işemesi gibi.. AKP en tehlikeli, en Amerikancı kadrolarını muhalefete kakaladı. Şimdi bu muhalefete bakan aklı başında insanlar “iktidar çok kötü, ama muhalefet çok daha kötü” diyor, felce uğruyorlar. Şu Corona günlerinde HALK-TV ar duygusunu hepten silkip attı, tam özgürleşti. Nerede CNN eskisi Amerikancı varsa kanala doldurmuştu, yetmedi yenileri geldi. Devrim günlerinde Rusya’da bir slogan vardı: “Tüm iktidar Sovyetler’e”… Bunların yeni sloganı “Tüm O canlar Halk-TV’ye..” Yahu bu kadar aç gözlü olmayın, Fox var, Tele-1 var… Onlara da kalsın biraz… “Var var, sen üzülme” dedi bir dost “O canlar o kadar bol ki 50 TV kanalını daha idare ederler.” Rahatladım biraz.

Hatırlatmak gerekli mi? Evet, gerekli. Çünkü Ahmet Davutoğlu çıksa Halk-TV’ye “ben sizin eski genel başkanınızdım, AKP’ye çok direndim” dese.. Ona bile inanır bizim CeHaPe’liler.. Bu CNN eskisi takım 2014’e kadar AKP’nin yanındaydı.. Gezi’ye bile dudak büktü bazıları. Ne zaman ki üç harflilerden talimat geldi, “AKP kötü” demeye başladılar. Şimdi yeniden farklı talimat gelse yine eski rotalarına dönerler.

1. fotoğrafta parçalanmış bedenleri yerde yatan Kürt işçileri… 2. fotoğrafta onlar daha gömülmeden, o akşam Halk-TV’de Selo’nun hanımı özgürlükten bahsediyor. 3. fotoğrafta millete kalp krizi geçirtmek için “yanlışlıkla” Corona’dan toplam ölüm sayısını günlük ölüm diye veren felaket telallı, virüsün kankası Fox TV ekranı…Tüm medya bir olmuş, moral bozma yarışına girmiş.. Hatta muhalif medya birkaç milyon kişi ölse zil takıp oynayacak.. Rakamlar düşük geldikçe istatistikten oy çalıp yükseltmeye çalışıyorlar... 

“Yüzü Silinenler, Darbe Günlükleri” romanımda James Bond darbe öncesi Uydur ülkesine gönderilir. Uydur’da CIA merkezi olarak kullanılan CNN-Uydur binasında iki yetkili ile konuşur. Bunlardan biri CNN-Uydur sol departman şefidir: Misis Şayron Poyzon.. Biraz şaka katmaya çılışıyoruz işe.. Bizdeki sol aşırı sağ haline gelince ne espri duygusu kaldı, ne insan, halk sevgisi, ne adalet anlayışı..

BÖLÜM AYNEN ŞÖYLE:

Şehrin merkezine varınca benim arabayı bir yere park ettik. Ben Maykıl’ın arabasına geçtim, birlikte CIA merkezine yollandık. Vay Kocauydur… Amma değişmiş serpilmişti. Bazı caddeler tam bir Avrupa şehri havasındaydı. Giysiler düzelmiş, kızlar daha da güzelleşmişti. Kapalı kadınlar da artmıştı gerçi. Eee, Doğu’ydu ne de olsa. Kahire’den daha moderndi gene de.

Sağdan soldan sohbet ettik Maykıl ile. O da eskilere bayılır. Dean Martin’den “Sway”i duyunca “Sus” dedim. “Şarkı bitene kadar konuşmayalım.” Kendimi eski günlere, eski sevgililerime bıraktım. Bazılarını kaybettiğim, birçoğundan haber alamadığım… Şarkı bitti ve yine mest olmuştum. Hüzünle sıvanmış mest.

“Ne superb bir melodi, ne harika sözler ve ne muazzam bir söz melodi uyumu” dedim.

“Ben de çok severim. Uyum bahsinde de haklısın. Bir de şu ‘Only you have the magic technic’ derken, keşke ‘technic’ demeseydi. Böyle romantik bir şarkıda technic…olmamış!”

Haklısın der gibi başımı salladım. Şu Amerikalıların kompleksi. Bizim karşımızda cahil kalmaktan hep korkarlar. Bir de benim teknik tarzıma alaycı bir göndermeydi besbelli.

“Ahaaa, burası mı?”

Dev bir medya plazanın önünde durmuştu Chevrolet cip. Binanın en üstünde dev bir tabelada CNN-Uydur yazıyor. Altta da Hurra gibi bir başka şey… Bir gazete adı olmalı. Tabii ya, onu da hatırlamıştım. “Hurra” değildi tabii.

“Yahu, tamam aziz dostum, bizim merkez de Londra’da BBC binasında. Fakat hiç değilse kendi ülkemizde, kendi milli televizyonumuzda. Burası yabancı bir ülke ve bu işler bu kadar göstere göstere yapılmaz ki kıymetli kardeşim. Bu kadar mı yani, pes doğrusu!” dedim, Maykıl’a, camlı kapıdan içeri girerken.

“Bırak bu işleri, devlet su işleri” oldu yanıtı. Uydurca. Neydi ki bu laf, bir tekerleme mi! “Orada veya burada fark etmez. Bu işler ne kadar açık yapılırsa o kadar az dikkat çeker. Gizli olanı ne kadar açık hale getirirsen, açık şeyi gizli hale getirmen o kadar kolaylaşır.”

Dönem değişmişti ve dostum haklıydı. Daha fazla ayak uydurmaya çalışmalıydım. Öğrenme ölene kadar bitmemeliydi ve benim hızlı öğrenme kapasitem eşsizdi.

“Yukarıda arkadaşlar ne bilgi istiyorsan verecekler sana. Ben çok önemli bir iş peşindeyim. Seni birilerine tanıştırıp ayrılacağım. Kapıya talimat bırakacağım. İstediğin an bir araba seni istediğin yere bırakacak. İstersen arabanı park ettiğimiz garaja, istersen başka yere.”

“Tamam” dedim. Asansörle on ikinci kata çıktık. Bu kat özel şifreyle girilen görece tenha bir kattı. Geniş bir koridora girdik. Sağda solda ofisler… Birkaç kapıyı açtı baktı, içerde kimse yoktu, çıktı, birkaç kapı zaten kilitliydi. Altıncı denememizde açık bir kapı ve odada şık bir genç kadın bulduk. İçeri girdik.

Sevgili Misis Poyzon, bu bay James Bond. Şu ünlü James Bond. Hayranı olduğunuz James Bond…

Kadın gülümseyerek ama şaşkın bir bana bakıyordu, bir Maykıl’a.

Şaka etmiyorum Şayroncuğum. Taşralı bir müteahhide benziyor değil mi! Ama Hayır. Bond’un ta kendisi. Yüzünde maske var, olay bu.

Poyzon, Maykıl’la kucaklaştı, benim de kuvvetle elimi sıktı. Hala inanamıyor, işletildiğini düşünüyordu. Bir gülüyor, bana bakıyor, bir ciddileşiyordu.

Fiskos koltuklarına geçip bir üçlü yaptık. Biraz konuştukça daha fazla inandı. Bu kez de görünümle ses arasındaki uyumsuzluğa kahkaha atmağa başladı. Gülmeye ara verdiğinde tüm maceralarımı izlediğini, tam bir fanım olduğunu söylüyordu.

O bunları diyordu, fakat dikkatim duvarlara takılmıştı. Che, Castro ve hatta Mao resimleri. Aralarda kızıl bayraklar, flamalar, bir yığın parkalı, bıyıklı Uydur vatandaşı resmi. Çoğu genç. Belli ki hepsi kızıl. Gözlerimi sağa sola çevirdikçe Maykıl ve Poyzon’un dikkatleri de dağılmıştı.

Maykıl açıkladı. Burası CNN-Uydur’un “sol departmanı” imiş. Poyzon hanım da departman koordinatörü. Her renkten solcular girer çıkar, program yapar, konuk çağırılır, solun sesi buradan çıkartılırmış. Bir tuhaf hissettim. Anlaşılan o ki taşralı müteahhit yüzüm iyice düşmüş, başka boyutlara dalmıştı.

Misis Poyzon havayı daha bir şenlendirmek için güya benimkine dokundurdu.

Maykıl, bazen düşünüyorum da.. Yollarımız kırk yıl önce kesişse ne biçim kesişirdi acaba? Biz aşağıda miting yapardık.. Siz buradan basardınız kurşunu. Ne varmış ki bu katta..Neyi paylaşamıyormuşuz. Birlikteyiz işte. Değer miymiş onca şeye..”

Çak yaptılar bu mizahi beyin jimnastiği üstüne, kahkaha attılar, viskilerinden birer yudum daha çektiler. Olayı anlatışım kadar, kavrayışım da bayattı galiba. Viski çekmek ve kötücül kahkahalar falan.. Ve hala bir şeyi çıkaramıyordum.

Her şey çok güzel… Bayıldım daa.  Peki bu sol kanat, reformistler, revolisyonerler, yani buraya gelenler, buraya program yapanlar… Hadi onları geçtik..  Onları bir şekilde görüyorsunuzdur..Bu programları seyredenler, onca kızıl…Yani aşağıdaki kalabalığı kast ediyorum. Sizin United States bağlantınızı bilmiyorlar mı?

“Bilmezler mi, biliyorlar. Saklamıyoruz ki, alnımızda yazıyor zaten” diye kıkırdadı Poyzon.

Maykıl bir kez daha o manasız sözü tekrarladı:

“Bırak bu işleri devlet su işleri…”

Devlet su işini bıraksın mı demek istiyorsun. Sözlerine hiçbir mana veremiyorum Maykıl. Ama matrak geçiyorsan, beni hafife almamanı öneririm.

“Ahh sevgili dostum, hiç seni hafife alabilir miyim, kırma kalbimi” diyerek kolumu hafifçe patiledi adam. Şu Amerikalıların abartılı yapmacıklıkları.. “Şunu anlatmak istiyorum sana başından beri. Soğuk savaş bitti, bütün kurallar değişti. Tamamı dostum, hepsi, pokerin kağıtları değişti, as vale bilmem ne yok artık… Anlamıyor musun, heeey… Yeni kağıtlar var şimdiiii… O solcu tayfası, ben bile onlardan biriyim bir bakıma… Biz onlarız, onlar biz. Onlar diyorum, kızıllar. Burası neresidir bilmezler mi… Bildikleri halde şu kapıdan girebilmek için birbirini çiğnerler. Kendi gazetelerini okumazlar, bizimkileri okurlar. Kendi yazarlarına beş kuruşluk değer vermez, bizim yetiştirdiğimize bayılırlar. Bir şey onların gözünde ancak biz onaylarsak değer kazanır. Buraya çıkarsa. Eski Uydur değişti James usta. Dünya değişti. Savaşı kafalarda kazandık bile, çık artık ormanından. Onun için seni buraya getirdim, anlamaya buradan başla diye.”

Poyzon da o güzel şaşı gözlerini belerterek ciddileşti.

“Burası sağa olduğu kadar tüm sol için de bir okul, ekol” diye fısıldadı. “Burada çalıştırdıklarımızdan fazlası başka yayınlarda çalışır. Parlatırız, kovar gibi yapar satarız, başka yayınlar havada kaparlar.”

“Burası hem okul, hem operasyon merkezi” diye doğruladı Maykıl parmağı ile başını işaret ederek.

Öyleyse öyleydi demek ki. Başarıyorlarsa tebrik etmek gerekirdi. Poyzon bir yandan taşralı bir dallamaya bu kadar sır vermek acaba doğru muydu diye yüzüme bakıyordu kuşkulu kuşkulu. Ama benim Bond olduğumu anımsadıkça şirince gülüyordu. Ne sırrı canım, hala değişemiyordum, sır diye bir şey yoktu. Kadıncağız yüzüme uyum sağlayamamıştı, hepsi buydu. Ben de ona en çarpıcı tebessümlerimden birini çaprazladım. Quaresma’nın trivelası gibi şeydi bu. Ama nafile, Poyzon suratıma baktıkça gelgitlere devam ediyordu. Duygusal dengesini bozmak üzereydim kızın.

Hadi ben gidiyorum. Şayron.. eski dostuma ne bilmek istiyorsa anlat.

Çıktı kapıdan, tekrar döndü, kapı aralığından hınzırca başını uzattı.

Mottomuz neydi?

Poyzon bağırdı:

Anti-Bizi de Biz temsil ederiz!

Maykıl tekrarladı:

Anti-Bizi de Biz temsil ederiz!

 

Kaan Arslanoğlu

NOT: Şimdi yine üç beş kişi çıkacak, o ezberlenmiş iki şeyden birini söyleyecektir. Aziz Nesin hikayesinde en sabırlı eğitimciyi bile bezdiren "Mu ni? Mu ni?" diye papağan gibi soran çocuk misali: 1- “AKP’yi niye eleştirmiyorsun, AKP’yi…” Sorunun cevabı yukarıda var. Ben artık muhatap almıyorum bunları, siz şunu deyin onlara: “Bu soruyu vaktiyle “CHP kapatılsın, müze yapılsın” diyen genel başkan yardımcılarınıza sorun önce… Sonra da bu CNN eskilerine sorun: “Eski AKP aşkınızın motivasyonu neydi?” 2- “Muhalefeti eleştirip duruyorsun da, çözümün ne? Nasıl bir muhalefet öneriyorsun” Elli kere yazdık, okumadılar, okuyunca iki dakika geçmeden unuttular… Bunu soranlar samimi değil. Samimi olduklarını ispat için önce bu sefil tablodan rahatsız olmaları gerek. Daha bu rezaleti fark etmeyenlerle ya da fark ettiği halde işine gelmediği için kabul etmeyenlerle ancak bu kadar muhalefet edilir. Gerisine kafa yormak bile lüks. Bu üstüne işenmiş kavunları yemek zorunda değiliz.

Bir de şunu yineleyelim: 50 yaş altı, hatta 40 yaş altı kuşak bu sorunlara el atmadıkça tüm bu tartıştıklarımız huzur evi muhabbetine benzer. Gençlerden ise o ışık hala gelmiyor. “Mala bağlamışlar”, mal mal gündelik yaşıyorlar.


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. 4 yıllık deneyim sonucu bu bizde böyle.
  • Medyacı Macit

    Medyacı Macit 15.04.2020

    Fox TV'mizi geçen sene uluslararası medya tröstü 'Disney Group' satın aldı. devrimci 'Sözcü' gaztenekemiz.. zaaten 40 yıllık abd vatandaşı Ertuğrul Akbay'ındı.. şimdi abd'deki oğlu yönetiyo. hâlkımızın tv si 'Hâlk TV'miz geçenlerde ingiliz tekstil sektörü işadamı tarafından sermaye konularak canlandırıldı. genç yaşından beri.. holding medyalarının ( Yeni Asır, Sabah, Star, Hürriyet, sözcü) züper ztarı Y.Özdil beyimiz de var ! Yetmez ama .. YES be annem ! diyorum. yeni ilerici, lâââyiik, devrümcü, zosyalizt .. Y-CeHaPe/hdp li medyamızdan .. yeni açılımlar bekliyorum.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.