Öykü
Bütün Mesele
“Ya Da Yapay Zekânın Yazmaya Tenezzül Etmeyeceği Dolayısıyla İnsan Elinden Çıktığına Kesin Gözüyle Bakılan Öyküler…”
Haydar Ali Albayrak’ın “Bütün Mesele” adlı 78 kısa öykülük dosyasından seçme 13 öykü. “Tüm yoksullara” adamış yazar, biz de öyle yapalım…
Dut Serçesi
"Dut serçesi" diyorlarmış bir ara bir adamın çevresinde. Ha bire... Dut serçesi... Dut serçesi aşağı dut serçesi yukarı... Neymiş bu serçe? Adam cehaleti anlaşılmasın diye sormaya çekiniyormuş. Bir hayvan türü sanıyormuş onu. Aklına ilk gelen şeyi... "Küçük bir serçedir" deyip geçesi geliyormuş ancak geçemiyormuş da. Gönlü elvermiyormuş geçmeye. Fazla ihtimal de yokmuş yoracağı. Serçe ebadında bir dut düşünülemezmiş. Serçe türdeşleri arasında ufak tefekliğiyle tanınsa dahi dut da -irilerini tenzih ederek söylüyorum- hepi topu bir serçe parmak boğumu kadar bir yemişmiş ve erişkin bir serçe yeri geldiğinde on beş yirmi dut edermiş. Adamın kafası karışabilirmiş bu noktada. Kastedilen şayet serçe parmağı ise iş değişirmiş şüphesiz fakat dut serçesi denilirken serçeye basılmıyormuş. Dut daha ayrıksı çıkıyormuş ağızdan. Dut duyuluyor; serçe, çıkmaktan ziyade dökülüyormuş. Serçe... Kanatlanıp uçacak gibi çıkıyormuş bir eda, bir çalımla nedir ki dökülüyormuş. Titrek, hastalıklı bir düşüşle üstelik. Bu durumda dutla ilişkilendiremeyeceğine göre serçeye dairmiş bu alt tür. Orası açıkmış. Bir alt tür olduğu yani. Hatta bir yorum... Yorum olduğuna dair önermesi adamın, serçenin neliğine dair hoş bir yaklaşım sunarken onu gerçeğe hayli yakınlaştırmış da ama dutun tamlayan doğasına kadar her şeyi tastamam kestiren adam serçenin suretini netleyemediğinden astigmatik bir bakışa sahipmiş günün sonunda. Bu serçe duta mı dadanıyormuş, adını bu alışkanlığından mı almış yoksa fiziği mi dutu andırıyormuş? Dut nasılmış? Şekerli. Başka? Yapışkan. Islak. Başka? Yüzeyi pütürlü… Öyle mi denir? Bilmem, bir dut nasıl tarif edilir? Daha evvel hiç dut tarif etmedim. Adam dutun nasıl tarif edildiğini bırakmış. Dut sonuç itibarıyla niteleyenmiş ve bu şeyin dut olması, dutlu olması uzak ihtimalmiş. Dut... Dut... Adam çevresinde dut serçesi dendikçe içinden dut silkeliyormuş. Dutlar patır patır iniyormuş yere. Beşer onar... Pat pat... Dut... Dut... Ne olabilir ki? Hikâyemiz daha fazla şekerlenmeden şu gizem perdesini aralayalım. Doğrusu bu serçe, bir araba modeliymiş ve bir dut ağacının altına park edilmiş. Araç yaklaşık otuz yıldır kıpırtısız kaldığından lastikleri sönmüş, boyası sökülmüş, kaportası soyulup pas tutmuş ama onu dut serçesi yapan şey üstünü boydan boya kaplayan dut şırasından morumsu renkte tabakaymış. Adam bunu öğrenememiş epey zaman, "dut dut" deyip durmuş içinden... Bir serçenin gelip aklına konmasını beklemiş. Kırıntılar serpmiş aklına. Düşünce kırıntıları... Gelen giden, uçan kaçan olmamış. Sonra bir gün adam sokağa atmış kendini, dolaşmış saatlerce ve bir dut ağacının altında duta belenmiş eski model bir araba görmüş. O an dut serçesi tabirini ortaya ilk atanın kendisi olduğunu hatırlamış.
Özgürlük Üzerine
Adam yanında arkadaşıyla yürüyordu. Polis çevirdi, hızlıca bir kimlik kontrolü yapıldı. Adamın kimliğine baktı memur, makinesi bozuk olduğu için diğer polise uzattı. Polis alıp no'sunu girdi, ardından diğer kimliği de kontrol etti ve elinde birkaç kimlik biriktiğinden seslenmek zorunda kaldı. Taha Aydınlar! Adam uzanıp kaptı kimliğini vapurdan atılan simidi kapan martı gibi. Kasım Akpınar! Uzandı arkadaşı, aldı kimliği o da. Diğeri kadar hevesli değildi. Taha ile Kasım yürümeyi sürdürdüler. Bir sokağı dönüp başka bir sokağa saptılar. Taha'nın içi içine sığmıyordu. Sanki söyleyeceği vardı da susuyordu. Bir iki sokak daha bu karın ağrısını çeke çeke yürüdü. Kasım da suskundu. Nihayet dile geldi Taha: "Birader, şu adamda ne buluyorsun anlamadım! Muhabbeti desen sarmıyor, kafa yapınız uyuşmuyor!" Kasım hafiften güldü. Suskunluğunu korudu caddeye çıkana dek. Yılbaşı havasına girilmişti. Mağazaların kar spreyi sıkılmış vitrinleri ardında çeşitli ölçülerde çam ağaçları dikkat çekiyor, tabelalardan sarkan pıtırcık ışıklar göz alıyordu. Birkaç mağaza geçildikten sonra "Yusuf'u mu diyorsun" diye sordu Kasım. Tersledi Taha: "Onu diyorum kimi diyeceğim". Bu ilk cevabın geç verilmesine içerlemişti besbelli... "Yusuf çok hızlı kalkar," dedi bu kez Kasım arkadaşının çıkışına aldırış etmeden. Taha anlamak için yüzüne baktı Kasım'ın yan yan... Kasım konuştu: "Bir mekândan kalkacağın zaman anında hazır olur. Gözüne iki kez bakmazsın. Böyle dost bu zamanda kolay mı?"
Son Topta Kazandı
Ünlü ve başarılı basketbolcu artık yaşlanmıştı. Saçı sakalı ağarmıştı. Kariyeri boyunca maddi manevi her istediğini elde etmiş, enler listesini parselleyip zirveler tatmıştı. Fakat yaşlandığını ısrarla reddediyordu, ona kalsa rahat bir beş yıl daha oynardı. Yine de bir akşam istatistik kâğıdını çok yönlü doldurduğu maçın ardından dudak büktü, keyifsiz baktı arkadaşlarına soyunma odasında. Soyundu ama bir süre giyinmedi. Arkadaşlarının nice hatırlatmasından sonra bir pantolon geçirdi ayağına, sırtına da bir gömlek. Dalgın ayrıldı odadan. Her akşam olduğu gibi çıkışa yönelmedi de ayakları onu yönetim odasına götürdü. Salonun yöneticisinden o akşamki topu istedi. Yönetici buna yetkisi olmadığını söylediyse de karşısında duran kişi bir basketbol çınarıydı ve her geçen saniye dallarını titretiyor, yapraklarını sallıyordu. Yönetici nihayet maç topunu ve antrenman toplarını verdi basketbolcuya. Basketbolcu bir daha telefonlarını açmadı, başka bir şehre taşınıp evini satılığa çıkardı. Haftalar sonra salondan aldığı topları açık artırmaya koydu. Dünya tarihinde bir basketbol topuna biçilmemiş değerler biçildi bu toplara.
Ateşten Gömlek
“Partiye bir çakıl taşı versen parti bundan yol yapar,” dedi siyasetçi. “Mıcırlı mı” yani dedi karşısındaki, sorgulayan gözlerle uzun uzun bakıp ve sorusunu sorduktan sonra dahi bakmayı sürdürdü. O kadar uzun bakmış olacak ki açıklama ihtiyacı duydu siyasetçi: “İşte öyle bir şey”. Yetinmedi, göstermek için şehirlerarası yolların inşasını üstlendi, yol silindiri alıp yolları düzledi. Gitti geldi gitti geldi. Bir gitti epey zaman gelmedi. Geldiğinde ağzı kulaklarında, tevazusu doruklarındaydı. “Partim bana tuvalet bekle dese beklerim,” dedi bu sefer. Güldü. “Eskiden büyük küçük ayrımı varmış yahu şaka gibi,” dedi şakşakçısı laf olsun diye. Siyasetçi “O ayrım ilk insandan beri var,” dedi eril bir dil şapırdatarak ağzında ve kaşıdı göbeğini. Acıktı, karnını doyurmak üzere çıktı, uzun süre görünmedi. Yine bir gün “temayül yoklaması için geldim,” dedi, ellerini iki yana neşeyle açarak, (gömleğinin bir düğmesi o anda gitti) “Partiye bir gömlek değil bu gömleği dolduracak bin beden feda olsun,” dedi. Gürledi, gürledi, esti, tepindi, bir toz bulutu kalktı şöyle, göz gözü görmedi… Yükselen toz zerreleri ceketlerin yakalarına, ekmeğin poşetten fırlamış ucuna, banklara, aklınıza gelebilecek bilumum yüzeye konduktan ve ortalık mecazen de olsa bir nebze durulduktan sonra televizyonda, meclis kürsüsünden seslendi siyasetçi: “Biz bu millet için ateşten gömlek giydik!”
Tek Bir Düşünce
Metroda kendisine yer verilen teyze öylece oturdu. Törensiz, sessiz sedasız... Dört duraktır ısıttığı yeri henüz terk etmiş, buruk genç ise bir müddet baktı kadına. Kadının aklından o sıra tek bir düşünce geçiyordu: “Yer verenlere teşekkür etmek zorunluluk olmamalı. Bu tür konularda gönüllülük esas olmalı.”
Çıkarsama
Adamın çok parlak bir benzetmesi varmış Amerika'ya dair. Amerikan toplumunu ve kültürel yaşantısını incitmeden yeren, oradaki turistliğin bir tür tanımını yapan bir benzetme... Oralara gezme maksatlı gidip bir bar taburesine oturanlara kendini iyi hissettiren ama barmene de saatlik ücreti unutturan tatlı bir benzetme... Benzetmenin içinde kar küresinin geçtiğini duydum sonra müzik kutusu şeklinde kulağıma çalındı. Bir ritüele özgü yanı sıra yer değiştirmenin felsefesini irdeleyen, zamana işaret eden araç gereçlerdi duyduğum şeylerin çoğu... Yalnızca benzetmiyor, öykülüyormuş adam. Bir anı tastamam soyuyor, tüm yabancılığı ortadan kaldırıyormuş. Tabii benzetmesi sayesinde adam vize almakta hiç zorluk çekmiyormuş. Amerika zaten garantiymiş, on yıllık vize vermişmiş. Eyaletler onu üniversite konferanslarına çağırıyormuş. Adam da gidip bir güzel benzetiyormuş. Konferanslarını canlı kılmak için kendine sahneler hazırlıyormuş. Kâh bir carousel kuruyormuş kâh bir yumruk makinesi koyuyor, benzetmesinden hemen önce ve sonra bu makineyi yumruklayıp iki değeri kıyaslıyormuş böylece benzetmesinin etkisi arşa çıkıyormuş. Altın arama ve iç savaş gibi tarihî olayları dahi benzetmesine fon eylemiş. 29 krizinde bir gökdelen dekorundan düşüp ayak bileğini incitmiş bir de numarasını öğrenemediğim bir omurunda sıkıntı meydana gelmiş. Adam tüm bu eğlenceli ve bir o kadar riskli sunumlardan yorulup bir müddet Asya ve Avrupa'da gezmek arzusuna kapılmış. Vize başvurularını yaşlı kıtaya yöneltmiş. Başlarda Avrupa ülkeleri kendisine kucak açsa da ilgi yerini itiraf edilmemiş bir nefrete ve açıkça sergilenen bir hakir görüşe bırakmış. "Amerika'nın pandası" demişler adama aşağılamak için. Adamsa aldırış etmemiş, "Teşbihte hata olmaz," deyip vize başvurusunu yinelemiş. "Schengen'i en kolay neresi verir" türünde aramalar yapmış. Tabii Avrupa'nın karın ağrısı belli olmuş çok geçmeden. Avrupa bilhassa Almanya ve Fransa köklü geçmişine binaen uyduruk bir nesneyle özdeşleşemeyeceğini savunarak adamın küresini ve hevesini kırmışlar. Şöyle de bir akıl vermişler: "Aç bizim kitaplarımızı oku, bize dair bir şeyler öğren sonra çıkar ne çıkarsayacaksan..." Adam birkaç haftadır kütüphaneye kapandı, çıkarsadı çıkarsayacak...
Medikalciden Arkadaş
Bir yatırımcı geçtiğimiz gün iflasını açıkladı; her batmış sermayedar gibi gözlerini duvarda, cam tuğlada, pencerede gezdirdi, dükkânını son bir gezmek istedi, uğurlu parasını kaldırıp camdan fırlatmakla alıp ceketinin mendil cebine koymak arasında kaldı, ikisini de yapmadı. Yatırımcı iflasını açıkladı ama onun öyküsü bir parça hüsran içermekte... O düpedüz kandırıldı! Medikal malzemeler satan bir arkadaşı tarafından üstelik. Arkadaşı dedi ki yatırımcıya "Bu yeni uyuşturucular insanın genetik yapısını olumsuz etkiliyor, yakında cücelik patlayacak, her on çocuktan birinin cüce olması bekleniyor." Tahminlere dayalı bu veri, duyduğu ilk anda çok garip ve rahatsız edici geldi yatırımcıya. Mantıksızdı, tutarsızdı, her şeyden öte hakemli dergilerde yayımlanmış bilimsel makalelerle desteklenmiyordu. Yine de şeytan dürttü ve cüce giyim işine girmeye yeltendi. Hatta "Cüceler çocuk katından giyinir, onlar için özel tasarımlar çizmek ne kadar anlamlı" diye şaşkın bir ifade eşliğinde soran karısına ince düşünceli olmadığını öne sürüp hiddetlendi ve ekledi: "Cüceler de insan! Cüceler de insan ve her insan gibi güzel giyinmek hakları!" Varını yoğunu bu tasarımlara, çizimlere harcadı yatırımcı. Usta modacıların kapısını çaldı, fenomen cücelerden yardım aldı. Moda, modellik, trend ne varsa bir bir öğrendi... Şık ayakkabılar kestirdi, şapkalar döndürdü, pantolonlar, ceketler diktirdi... Kolej montları, kar botları... Akla gelebilecek her şey yerini aldı katalogda ve yatırımcı avını bekleyen bir hayvan gibi yatıp sinsice beklemeye koyuldu. Bu, zaten yaklaşık on beş yirmi yıl sonrasına yönelik bir yatırımdı. O günün cücelerine de hizmet veriyordu şüphesiz ama cüce pazarı çok dardı, kâr etmek bir yana cüceye şapka satarak faturalarını ödeyemezdi. Medikalci arkadaşı bu kez "Büyükler için anahtarlık yap," dedi. Buradaki "büyükler" ifadesinin yetişkinler için mi yoksa boyu standart kimseler için mi kullanıldığını tam kavrayamayan yatırımcı her ihtimale karşı arkadaşına kızdı: "Sen ne biçim konuşuyorsun? Cüceler büyük değil mi?" Bunu birçok kişinin duyacağı şekilde söylediğinden ortamda anlamlı bir sessizlik oldu ve bir zaman sonra bu sessizlik onaylanmaya yoruldu. (Bu onaylama ayrı bir öykünün konusudur, girmeyeceğim.) Uzun lafın kısası yatırımcı inat etti uzun vade eşiğinde yatıp tatlı düşler görmeye... Yıllar yılları kovaladı, cücelerin sayısında dramatik bir değişim yaşanmadı. Fakat bu stabilite yatırımcının yaşamında trajik sonuçlara yol açtı. İşte bugün, öğlen saatlerinde yatırımcı iflasını açıkladı. Cücelerin boy hizasındaki tabelasını indirdi gözyaşları içinde. Cücelere göre yaptırdığı giriş kapısından eğilerek çıktı. Sırtındaki kamburu aldırmadan yürüdü. Telefonu çaldı, arayan medikalci arkadaşıydı.
Gerçek ile Kurmaca
Duygusal bir sahne vardı televizyonda. Uzun bir kumsala inen sekiz on basamaklı bir merdivende biri kırklarının başında öteki yirmilerinin ortalarında iki kadın oturmuşlardı. Birbirlerine dönüktü yüzleri ve bedenleri hafiften kıvrılıyordu birbirlerine doğru. Kavuşmak istiyor da kavuşamıyorlardı. Uzlaşmaz bir kavis söz konusuydu... Aralarındaki mesafeyi kapatmak adına belki kadınlardan yaşça büyük olanı konuştu: “Senin baban dünyanın en iyi insanı”. Televizyon başındaki adam kanalı değiştirdi bunun üzerine; “dünyanın en iyi insanı benim,” dedi ve karşısına çıkan yarışmaya bir şans verdi.
Tarihi Yenen Yazar Kolektifi
Böyle bir kolektif kurulmuş, beni de çağırdılar. Gittim, sohbet ettik, şirin bir lokalleri var, çayları da güzeldi. Hava güzel olduğundan içeride başladığımız sohbete balkonda devam ettik. Yalnız öyle bir yerde kalıyor ki balkon, yeri öyle bir açıyla görüyorsunuz ki insanın yoldan geçenlerin başına tüküresi geliyor! Ben toplumsal yaşama dair belli ilkelere riayet ettiğimden kendimi tuttum tabii... Aksi yakışıksız kaçardı. Kolektifte özetle çağdaş ve evrensel ilkeleri savunmakla birlikte yerli yakın geçmişi irdeliyor, dersler çıkarıyorlarmış. Sol yenildiği için sağın tarihinde yaşadığımızı öne sürüyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok, bu pek yaygın bir fikir. Fakat esas çıkış noktaları bu değil. Soldaki dönekleri tespit etmek için sağdaki aşırıların söylemlerini gözlüyorlar. “Bu kişi sol kazansa en keskin solcu olurdu” dedikleri kişilerin karakter analizini yapıp sol çevrelerinde o karaktere uygun kişiler arıyorlar. Bulduklarında da sorgusuz sualsiz aforoz ediyorlar. Gönüllü çalışıyorlar. Sol parti ve derneklere danışmanlık veriyorlar, giderlerini ise minimum yaşayarak karşılıyorlar ki söylemeden edemeyeceğim, bir nevi derviş gibiler. Şu ana dek tavsiyeleri doğrultusunda iki ayrı partiden sekiz parti meclis üyesi aforoz edilmiş ayrıca emekçi mahallelerde çalışma yürüten bir derneğin tepe yönetimi tamamen değişmiş. Yine bu tavsiyeler doğrultusunda bir sendikaya bağlı üç şube ile sola yakın duran ancak biraz çekingen davranan, mitinglerde önüne bakan bir partinin de kongreye gideceği konuşulmakta. Bakarsınız bu parti yakında yüzünü miting kürsülerine döner, en azından dinliyormuş gibi yapar.
Kısaca
Adamın biri, "kısa kesme zanaatı" başlığı altında dersler veriyordu. Neyi ne kadar kısa keseceğini bilmeden gittim. Sahiden konuya dair en ufak fikrim yoktu. Meğer bir alanda ihtisaslaşmamış, her telden laf kalabalığına karşı çalışıyormuş. Sanatta, edebiyatta, gündelik konuşmada fazlalıkları atmanın maharetlerini paylaşıyormuş. Ders ücreti bir tık pahalıydı, lafı oraya getirdiğimde, gözlerini kısarak "değerli öğrencim, basit bir şey yapmıyoruz sonuçta," dedi. "Lafı uzattınız," dedim. “Bu zor bir iş, deseydiniz de anlardım.” Bir daha gitmedim, sokağa atılacak param yok.
Namemnuniyetit
Bir zamanlar bir hastaya rastlamıştım. Çok acı çekiyordu. Ne kadar hayatta kalacağı belirsizdi, kendisine bir ömür biçilmemişti. Hastalığı şükredememekti. Hasta seküler olduğundan bu tanıyı reddetmiş, hekimler bunun üzerine "kronik tatminsiz" demişler hastaya. Hasta yine benimsemeyince "namemnuniyetit" ifadesini önermişler; "Eh" demiş hasta... Aylarca yıllarca çekmiş, tedavi olmamış, birkaç kez tatile gönderilmiş ilk fırsatta dönmüş, bir kez hatta yazlığa kapatılmış, mutfakta yangın çıkarmış az kalsın canından oluyormuş. Komedi filmleri kâr etmemiş. Hasta tedavinin yanlış olduğunu savunmuş çünkü gülmeye ihtiyacı yokmuş hafif bir gülümseme de yetermiş. Ama onu el üstünde tutmaya çalışanlar büyük kötülük ediyorlarmış. Maalesef hastalığı günden güne ağırlaşmış, müzmin mutsuzluğa çevirmiş. Müzmin mutsuzluğun da son evresine gelmiş, söylenene göre bundan sonra mutlu olamazmış sadece hayat kalitesinin daha geriye gitmesini engelleyebilirmiş, bu da aslında ne kadar uyuşacağına bağlıymış. Onu uyuşturacak uğraşlar bulmasını önermiş tıp dünyasından kimseler. Hasta kendine yeni uğraşlar bulmuş ama hastalığı o denli ileri boyuttaymış ki içindeki memnuniyetsizlik bir türlü uyuşmamış. Futbol, alışveriş, siyasi gösteriler, yurt içi geziler, kulüpler, sergiler... Televizyon, konser yetmemiş. Çim biçmiş, çit boyamış, beline halat bağlayıp kiremit aktarmış, patikalarda yürümüş. Nafile... Langırt oynamış, bowlinge gitmiş, bilardoya düşmüş, kutu oyunlarını denemiş, kartlar elinden geçirmiş hiçbiri fayda etmemiş. Buna karşın bir bankta rastladığım hasta incelenecek bir vakaydı. Sulandırmaksızın incelemek lazımdı onu. Sırtını banka yasladığında dahi yüzünde en ufak bir memnuniyet çizgisi belirmiyordu. Açık gökyüzüne dikiyordu bakışlarını, güneşin gözünü alması dışında küçücük bir tepki vermiyordu. İnsanın bir içi ısınır, bir ruhu tazelenir... Ne gezer! Hastalığının bulaşıcı olup olmadığına yönelik araştırmaların sürdüğünü söyleyince bir tedirgin oldum ve hemen kendimi gözden geçirip bir muhasebeye koyuldum. Yersiz endişelere kapıldım. İyi miydim? Bir bankın sırta değmesi, bir göğün açık olması... Bunlar tek başına yeterli miydi? Veda etmeden ayağa kalktım, korkuyla fırladım desem yeri... Ama hastalık bulaşmadı bana. Bulaşmadı belli ki... Ben bugün memnun olmasam bunları anlatmazdım.
Kimi Güçlükler
Orman Gücü adında bir spor kulübü varmış. Kuruluş esnasında boks, okçuluk branşlarında hızlıca şubeleşmiş ancak esas iddiası seyirci potansiyeli barındıran takım sporlarındaymış. Kulüp belli seviyelere gelmesine rağmen en üst lige bir türlü çıkamıyormuş gerek futbol gerek basketbolda amatör düzeyde başarı için ter döküyorlarmış. Bunun aslında bir sebebi varmış. Kulübün kapısından giren antrenöre ilk olarak uygulayacağı taktik dikte ediliyormuş. Adının yanı sıra bir geleneği de sürdürdüklerini savunan başkan senelerdir olduğu üzere bir ağacın (ekseriya elma ağacının) dalları gibi ortalarda gürleşip çoğalarak hücuma çıkmaları yine aynı şekilde potalarını yahut kalelerini savunmaları gerektiğinden dem vurup başka bir taktik kabul etmiyormuş. Selefleri de bu konuda oldukça katıymış. Yirmi sekiz sene evvel bir başkan taktiği değiştirmeye kalkışmasının hemen ertesi günü görevinden uzaklaştırılmış, olağanüstü kongrede ise âdeta yerin dibine sokulmuş. Ona demediğini bırakmamış yönetim ve taraftarlar ve sporcular... Kifayetsizliğinden dem vurmuş daha ileri gidenler namussuzluğunu gündeme taşımış. En fenası da koro hâlinde "geleneksiz başkan" diye tempo tutulması olmuş. “Geleneksiz başkan, istikrarsız başkan, söyle bize söyle iktidarsız başkan” denilmiş, arkasından bir marş bestelenmiş: "O ağacın altında unuttun geleneği, ağacın dalları boğazından aşağı, ormanlık yerde bıraktın istikrarı, kulübeye kapattılar seni..." Burada taraftar hep bir ağızdan tükürüyormuş. Orman Gücü'ne bir gün borçlarından dolayı kayyım atanmış, kayyım ilk iş taktiği değiştirip müsabakaları seyirciye kapatmış ve "orman gücü" adını değiştirmiş. İsmin başına konulması bakımından uzun süre arandıysa da hiçbir güç bulunamayınca kulübün adı "gücü" yapılmış. Neyin gücü olduğu ne sporcular ne rakip antrenörler tarafından uzun süre anlaşılamamış ve bu durum da ister istemez zevksiz bir beraberlik furyasına yol açmış. Gücü bütün maçlarından sıfıra sıfır elde sıfır bir sonuçla ayrılıyormuş. Beraberliğin geçerli bir sonuç sayılmadığı takım sporlarını birer birer kapatmış gücü. İlkin basketbol ardından voleybol. Futbolda beraberliğe oynayınca rakiplerin hücumuna uğramış bu sefer. Defans yapıyor bir türlü rakip yarı sahaya geçmiyorlarmış. Sadece bir forvetleri ayağını yanlış basıp bileği burktuğundan santra çizgisinin karşı tarafına düşmüş yanlışlıkla. Bu bile tüyler ürpertmiş. Sonuç değişmeyince rakiplerin yürüttüğü kampanya ve bu kampanyayı taçlandıran toplu şikâyet üzerine futbol takımı tüm liglerden aynı anda düşürülmüş. Böylece Gücü yüzüstü yere kapaklanmış. Bireysel branşlarda da sonuç değişmemiş, sporcular neyi nasıl yapacaklarını bilmediklerinden sahaya çıkmayı reddetmişler. Bir boksör yumruk sallamadan nakavt olmuş, bir yüzücü havuza dahi atlamamış. Okçu oku ileri almaktansa göğe fırlatmış; ok az kalsın tepesine saplanıyormuş. O gün hiç rüzgâr esmiyormuş. Eskrimci ise kılıcı yanlışlıkla kendine saplamış. "Gücü", tehlikeli ve zevksiz oyun anlayışından ötürü tüm federasyonlardan teker teker atılmış. Eski bir başkanın gücüne gitmiş tüm bu başarısızlıklar ve hemen ertesi gün ilk iş yeni bir kulüp kurmak için başvurmuş. Yeni kulübün adı "ağır geldi spor" olmuş. Kulüp taktiklerinde tutucu olmamaya karar vermiş. İleride ne yaparlar bilinmez.
Küçük Haksızlıklara Dayanamayan Adam
"Haksızlıklara değil küçük haksızlıklara dayanamıyorum," diyen bir adam tanıdım. Küçük haksızlıklardaki vurgudan siyasi bir derse kalkışacağı o kadar belliydi ki bozmadım, bekledim başıma geleceği. Beklediğim şey gerçekleşti, tek fark biraz açtı meseleyi, doğrusu bu da hoşuma gitti çünkü siyasi ders vermeyi köşeli konuşmak zannedenler yüzünden dilimiz geriliyor. Her neyse dedi ki mesela ben dürüst olayım o an sırasının alınması ya da para üstünün gelmemesinden şikâyet edeceğinden emindim ama para üstünü çeşitlendirerek yaşamın içinden hoş (onun için şüphesiz nahoş) bir parçayla sundu. “Mesela ben büyük haksızlıklara savaş, sömürü vesair bu tür dramatik gerginliklere karşı tek söz etmem ama hakkım yendi mi bunu şahsıma yönelik algılarım.” Bir kafede bir lirasına sürekli çıkışmadığı için el konuyormuş. Cebine girmesi gereken bir lira ne hikmetse hiçbir zaman kasada bulunmuyormuş. Bir lirasını sermayeye bırakmak zoruna gidiyormuş üstelik sistematik bir el koyma söz konusuymuş “bir liranız var mı” diyen sinyalciler yerini “bir liramız yok” diyen (burayı sansürlüyorum) lere bırakmış. Bunu duyduğumda küçük haksızlığının bildik küçük haksızlıklardan olduğuna kanaat getirdim tabii haklılığını ortaya koymak adına yeni bir şey öne sürdü. Aynı kafe birkaç gün önce küçük boy kahve aldığı için kartına damga basmamış (hani şu damgayı biriktirdikçe bedava kahve hakkına yaklaştığınız uygulamalardan biri). Adam dedi ki “hiçbir türlü vermiyorlar, her zaman kasa kazanıyor”. Başımı sallayıp onayladım bu son yargıyı. Adam gayet haklıydı.
Haydar Ali Albayrak
